• ...benim içimde sadece taşlaşmış bir karanlık vardı.
  • Benim içimdeyse, sanki çok, çok eskiden doğmuşum gibi bir duygu var... Hayatımı, bitmez tükenmez kuyruğu olan bir elbise gibi sürüklüyorum sırtımda... Çoğu kez de hiçbir yaşama isteği olmuyor içimde. (Oturur.) Tabii, saçma bütün bunlar. Silkinip canlanmam gerek.
  • Ne var içimde isteyip de silemediğim?
    Nefesinden, gözlerine yine sen içinde kaldım
    Ne affederim, ne de sanma vazgeçerim
    Sen giderken uzaklara yine ben yerimde kaldım
  • Günlerce yağmurda,
    günlerce karda,
    günlerce rüzgâr esti
    Erzurum'da, Zara'da.
    Bir sıcak sen kaldın içimde.

    O gün bu gün
    dünya bir yana
    sen bir yana

    Dünyalar senden yana
  • Kırk günün ilk gününden başlayayım. Bir sabah uyandım ve sen öldün. Haber bana kuş olup ulaştı. Ecel kuşu diye bir kuş varmış, bilmiyordum. Haberi boynunda kara bir zarfla, o getirdi. Katladığın yerden açıp baktım, “Sevgilim ben öldüm hoşça kal” yazıyordu. Yaşasaydın sana derdim ki; “Yalnız hemşerim, bu haber sevdiğine böyle mi verilir?” O saatten sonra söylenenler, okuduklarım, duyduklarım, bir kulağımdan girdi, beynimi oydu ve geri çıkmadı.
    Geçtiğimiz kırk gün içime bir şeyler oldu. İlk önce kalbime ok gibi dört kelime saplandı. “Her şeye hazırlıklı gel” dediler, her kelimesi ayrı ayrı bir yeri nişan aldı. Sonra biri başın sağ olsun dedi, o bıçak gibi girdi kalbime. Devamında hançerden tut mızrağa, iğneden tut kıymığa kadar bütün delici cisimlerle amansız bir saldırı başlattılar içime. Geçtiğimiz kırk gün, kalbim kalplikten çıktı, moleküllerine ayrıldı. Herkes kelimelerine dikenli teller geçirmiş sanki, oralara takıldım kaldım paçavra gibi.
    Geçtiğimiz kırk günün tüm günlerinde gözlerimi açtım, açtım kapattım. Daha çok sıkarsam, kirpiklerimi birbirine daha sıkı geçirirsem ve daha büyük açarsam gözlerimi, uyanacakmışım gibi geldi. Denedim, çok denedim, fayda etmedi. İnsan nasıl ki rüyalarından kendisi uyanamıyorsa, rüyadaymış gibi yaşadığı gerçeklikten de kendisi uyanamıyor. Geçtiğimiz kırk gün, kış uykusunda kabuslar gören bir hayvan gibi böğürerek uyanmayı diledim. Olmadı. Geçmiş zaman şairleri gibi, hayatımın sonuna kadar uyanamayacağım bir kabusun içine sürgün edildim.
    Geçtiğimiz kırk gün, çok şey oldu, çok şey unuttum, çok şey hatırladım. ”Son nefesimi senin dudaklarına bırakacağım” demiştin. Çocukluğuma mı geldi saflığıma mı bilmem, inanmıştım. Oysa ben senin yanına geldiğimde, son nefesini üç saat önce vermiştin. “Görebilir miyim?” dedim. Beyaz örtünün altından yüzünü açtılar. Dudaklarımı dudaklarına değdirdim, ağzının içine koca bir nefes bıraktım ve o nefesi geri çektim. O aldığım son derin nefesti sevgilim. Ondan sonra aldığım nefesi nefes bilmedim.
    Yanına geldiğimde gözlerin kapalıydı haliyle, uyuyor gibiydin. Yüzünü severken elim mi değdi, ne oldu anlamadım ama tek gözün açıldı. Son kez göz göze geldik, küçük, kahverengi gözbebeğini son kez gördüm. O an çok şey gördüm. Gözünün içinde kendimi gördüm. Kendimi senin gözbebeğinin içine gömdüm, parmağımla gözkapağını indirdim. Kırk gün önce sevgilim, seninle son kez göz göze geldim.
    Geçtiğimiz kırk gün çok şey anladım. Manasını bildiğimi zannettiğim kelimeleri bilmiyor, bilmediklerimi aklımdan bile geçirmiyormuşum. Misal umut denen şeyin ne bok olduğunu bilfiil kavradım. Gazetelerin gereksiz sayfalarında çıkan "Öldü dediler, morgda uyandı" manşetli haberlerin gerçekliğine, milyarda bir ihtimallere, ölü dirilten peygamber mucizelerine tutundum. Tam üç kez gidip cansız bedeninden nefes dilendim. Vermedin. Morg neden tek heceli kelime, o gün anladım. İki hece olsa çıkmaz insanın ağzından. Bir kerede söylüyorsun, boğazına takılıyor, sonunu duymuyorsun. O gün orada, tek heceli morgda, çekmeceyi kapatırken senin göğsüne, kefenin üstüne, üstündeki çörek otlarının hemen yanına umudumu yatırdım. Çekmece bütün ihtimallerin üzerine demir kale kapıları gibi kapandı, hem umudumu, hem sevdiğimi yitirdim. Sanki kilitler, kilitler, kilitler altında çaresiz kaldım.
    Kırk gün önce abdest aldım, ağlayarak yasin okudum.“ ve ileyhi türceun“ dediğimde kucağıma siyah bir poşet bıraktılar. Sabah giydiğin beyaz gömleğin, siyah pantolonun, saatin ve saatinin kordonuna geçirilmiş alyansın çıktı poşetin içinden. Ellerimi yüzüme sürerken, “ve O’na döndürüleceksiniz“ diye tekrarladım içimden. Geçtiğimiz kırk gün çok dua ettim, bir kez olsun “Neden?” demedim. Allah biliyor, çok dilimin ucuna geldi ama demedim.
    Geçtiğimiz kırk gün içinde sana bir gün, bana her gün mezar kazdılar. Üstüne tahtalar koydular, kürek kürek toprak attılar. Dikildim ve izledim. Genel dualarda iyiydim, adının geçtiği dualar da enseme balyozlar indi, devrildim. Geçtiğimiz kırk gün, kırk kez öldüm, kırk kez dirildim. Hiçbir ölümümü ciddiye almadılar, yanımdan geçip gitti seni mezara koyanlar. “Afedersiniz ama beni de gömemez misiniz?“ diyen bakışlarıma bir cevap bulamadılar.
    Geçtiğimiz kırk gün ben çok değiştim. Büyüdüm, bin yıl daha eklendi yaşımın üstüne. Sükûnetle karşıladım taziyeye gelenleri, her söylediklerine amin dedim. “Allah sabır versin” dediler, “vallahi bence de versin” dedim. Ne olur versin, hatta sabır neredeyse gidip alayım, ağacı varsa toplayayım, çiçeği varsa dikeyim, taşı varsa alıp boynuma asayım, sabır yağmur olup aksın altında ıslanayım istedim. Büyüdüm ben, büyümesem, kaçıp giderdim. Geçtiğimiz kırk gün çok küçüldüm aynı zamanda. Her yalnız kaldığım da büküldü dudağım, yastığıma sarıldım, yaz sıcağında yorganlar çektim başıma, saklandım, saklandım, saklandım, ağladım. Geçtiğimiz kırk gün bir büyüdüm, bir küçüldüm. Geçtiğimiz kırk gün Harikalar Diyarı’ndan felaketler diyarına düşmüş bir garip Alis’tim; bin bir kapıdan geçtim.
    Geçtiğimiz kırk gün, içeriye attılar beni, kırk gece kendi kendimin gardiyanı oldum, belimde hayali anahtarlarla gezdim. Son misafiri uğurlayıp da kapımı içerden kilitlerken demir parmaklıkların ardından kendime bakakaldım. Kırk gece tecrit edildim, kırk gece işkence çektim. Yalnızlık da bir işkence türü olarak kayıtlara geçsin, tecrübe ettim. Düzenli, sabit, ince bir damla gibi muttasıl damladı sensizlik içime, sinirim bozuldu durmaksızın delinmekten; bağırdım, bağırdım ama sesim çıkmadı. Tecritteydim, belki duyan olmadı. Soğuk ve ıslak beton üzerine uzanır gibi uzandım yatağın sen tarafına. Bacaklarımı karnıma çektim, işkencemi biraz da öyle çektim.
    Geçtiğimiz kırk gün, evi taşıdım, sırtımda taşıdım hepsini, bütün eşyaların üzerinde sen oturuyordun, bütün gücümle hepsini tek başıma kaldırdım. Eşyaları koliledim. Sözlerini, anlattıklarını, sesini, gülüşünü, bakışını, dokunuşunu, ellerini, ayak sesini, nefes alıp verişini bir kutuya koydum ama üstünü bantlamadım. Taşıyabileceğimden fazla yüküm vardı, istiap haddim dolalı hani olmuştu ya yine de onları bırakmadım. Yeni ve sensiz eve ilk giren ben oldum. Kutuyu açtım ve seni avuç avuç dağıttım odalara. Kalbim tütüyordu o an. Bir ayin gibi boş odalarda seninle dolaştım; ağzım ya sabır, ya sabır, ya sabırla dolup taştı, dudağımın kenarından dualar aktı. Geçtiğimiz kırk gün, evde, arabada, kitaplar arasında, çantamın gözlerinde, çekmece köşelerinde, hırkalarımın ceplerinde elime kederler geçti. Hepsini bir poşete doldurdum. Yaşarken tüy gibi hafiftiler, hatırlayınca külçe gibi ağır... Sürükleye sürükleye tavan arasına taşıdım, onlara bilahere bakacağım.
    Geçtiğimiz kırk gün evde görünmez bir ateş yaktım, kırk gün kırk gece kızılcık şerbeti kaynattım. Kazanın başından hiç ayrılmadım, gözlerime dumanlar doldu, ateşi kendimle besledim, çok yandım. Yalnız dikkat edelim, kan kusup, kızılcık şerbeti içtim demedim; yüzdüm kaynar kazan içinde, kızılcık şerbeti içinde piştim. Ne hammışım ben meğer, bunu anladım.
    Geçtiğimiz kırk gün çok sarıldılar bana. Hiç boş bırakmadılar, ağzıma su böreği tıktılar, zorla yemek yedirdi ağlarken yemek yemenin ne kadar zor olduğunu bilmeyenler. Sarıldılar, sarıldılar ve "Her şeyin ilacı zaman, tek ihtiyacın zaman." dediler. Durup dururken kolumdaki saate baktım, senin aldığın saate. Yolculukta ana babasını bunaltan çocuklar gibi sordum, "Daha gelmedik mi?" diye. Yüzüme boş boş baktılar. Yani dedim, daha yalın sorayım: "Bu zamanla geçer dediğiniz zaman, takribi ne zaman ey insanlar?" Başlarını eğip önlerine baktılar. Ben de aynısını yaptım. Gelen gidenin ayaklarını ezber tuttu aklım. Geçtiğimiz kırk gün dişlerimi sıktım, dudaklarımı ısırdım, tırnaklarımı kemirdim, kırk gün sanki senin elinmiş gibi sol elimle yanağımı sevdim. Hele bir akşamüstü dokunuşum vardı ki, o kesinlikle sendin.
    Geçtiğimiz kırk gün, sorana sormayana seni anlattım. Dilimde gül bitti adını andıkça; kelimeler ağzımdan kuş olup uçtu, sustuğumda kanat çırptılar ağzımın içinde, tutamadım; ilk aralıktan uçtular, seni anlattılar. Bunun karşılığında, geçtiğimiz kırk gün, her gün bana aynı yalanı söylediler. Dediler ki sevdiğin ölünce kalbinde kırk mum yanar, her gün biri söner. Kırkıncı gün hepsi söner, biri bekler. O tek mum ebediyen yanar, acını o tek mum tutar. Ben buna inandım. Hayalimde otuz dokuz mum söndürdüm her gece üfleyerek, içimdeki cılız nefeslerle. Göğsümdeki sızı hafifler, kalbim tekrar toplanır, ciğerime derin bir nefes girer diye kırk gün bekledim. Geçtiğimiz kırk gün, bugünü bekledim. Sabah uyandım, kendimi yokladım. Öğlen tekrar baktım. Kırkıncı ikindiyi beklerken kırkikindi yağmurları boşandı gözlerimden. Gecesini bekledim ve de gece yarısını. Hiçbir şey olmadı. Yalanınız batsın dedim. İçimde tek bir mum kalacaktı hani; peki ne, bu yürekteki bin dönümlük orman yangını?
  • içimde dolaşan alkol gibi sana gitgide sarhoş oluyorum,,