• Bisikletçinin neşeli evini hiç unutamam. Bütün yaşamımca böyle bir evi özledim, böyle bir evim olsun istedim, içindeki kahkahalarla dans eden bir ev... Ama olmadı bitürlü, yapamadım, bundan sonra da yapamayacağımı biliyorum. Çünkü yaşamın koşulları beni hergünün ertesi sabahı sınava girecek bir öğrenci durumuna getirdi. Akşam yemeğinden kalk, çalışma masasına otur... Bu değişmez düzen pek seyrek olarak değişecek olsa, kendime karşı suç işlemişim gibi vicdan azabı duyarım.
    Kasımpaşa'daki bisikletçinin neşeli evi, bir doyumsuz, sonsuz özlem olarak içimde kalmıştır.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihânete uğramıştır." “Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.” 'Türk Yeraltı Edebiyatı'nın kötü-kara çocuğu ☻
    ~Yeraltı Edebiyatı~nın mihenk taşlarından, kelimeleri yazan değil kusan adamı, yani Hakan Günday'ı ne zaman okusam kendimi bir anda Zeki Demirkubuz'un film sahnelerinde buluyorum. Zirâ Günday benim için Demirkubuz'un edebiyat dünyasına tezâhürü gibi. Aynı zamanda ~Kaybedenler Kulübü~ tadında olan bu karanlık eserden bir alıntı ile taçlandırmak istiyorum. "Piçlik bir ideolojidir. Piç, bir tespittir. Piç, sürrealitedir. Bir Salvador Dali resmidir. Piç, mübalağa sanatıdır. Çünkü realitede herkesin babası bir şekilde bellidir.
    Piçlerin çocukları olmaz.
    Piçler, âşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
    Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır. Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
    Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
    Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu olmadıkça terk edemezler.
    Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve ''neden ?'' diye sormaz. ''neden'' sorusu piçliği yok eder."

    Türün dünya edebiyâtında elbette muadili vardır lâkin Türk edebiyâtı skalasında oldukça azdır. Hayatta insanlar bazen kazanır bazen kaybeder, kazandıklarını fark etmeyenler kıymet bilmezlerdir ve kaybetmeye mahkûm olurlar. Günday da sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikâyeleri kadar değerli gördüğü ~hayatlarından koca bir sıfır yaratmış olanların~ gösterişini konu edinir. Hatta bu temel düsturla kaleme aldığı eserleri için şöyle der. "Yolunda giden herhangi bir şeyin üzerine yazmak aklıma bile gelmedi." Ezcümle Sevgili Hakan Günday, birtakım parametrelerin çok ötesinde bazı insanların hayattan çürük raporlu doğduğuna inanır. Kitaplarının temelinde bu insanlar ve yaşamları vardır.
    İnsanların bencillikleri, vurdumduymazlıkları ve kaybettikçe yaşadıkları o hedonist-mazoşizm kitabın temel yapı taşlarını oluşturur. Türe uzak olanlara minik bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Yeraltı edebiyâtı okudukça insan kendinden uzaklaşmıyor aksine kendine-kendi "id" lerine geri dönüyor. Bir nevi herkes içindeki "piç"i keşfediyor. Bu keşif bende direkt olarak Dostoyevski'nin ~Öteki~ Bay Golyadkin'ini ve "İnsan doğası gereği kötü ve bencildir" diyen Hobbes'u akla getirdi diyebilirim. Eser içindeki en hoşuma giden metaforlardan biri de domino taşı teorisi oldu. Sizlerle aynen paylaşmak istiyorum. "Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdi ki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabii her ânın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum."
    ☻Dört kafadarın (piçin)"kopuk-bohem" yaşamlarının anlatıldığı bu eser, ironi-ince mizah-derin analiz ve muazzam metaforlarla kurgulanmış bir eserdir. "Meğer etrafımda ne çoklarmış" diyerek okumamı sonlandırdım. Belki de en korkunç şiddet buydu dedim. Durmak... İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, kendine işlediği suçtur. İşte böyle başladı her şey.
    İnsan kendini öğrendi. İnsan paradan önce harcamayı öğrendi. Sonra harcayacağı bir şey kalmadı "kendini" harcadı. Ve bir İnsanın başına kendisinin getirdiği en büyük felâket olan Heba dönemi başladı. Piçler kendilerini, diğerleriyse hayatlarını heba ettiler. Her birinin ayrı hikâyesi vardı. Ve her biri ayrı dramdı. Ezcümle okuyun okutun asla pişman olmayacaksınız Kitap ve sevgiyle kalın.
    1.#dipçem #yeraltiedebiyati özgürlük ve başkaldırı edebiyâtı olarak da adlandırılır. Yaşamda uzaklaştığımız ya da uzaklaştırıldığımız, genel kurallara uymayan ve ötelenen insanların yaşamlarına odaklanır.Bunu yaparken bireylerin hayal dünyası ve gerçekliği arasında gidip gelir. Edebiyatımızda türün ilk nüvelerini veren Oğuz Atay, K. Güner, M. Kaçan ve Küçük İskender'e selam olsun.🖑 Hakan Günday'ın kalemi daim olsun.
  • 344 syf.
    ·31 günde·Beğendi
    Ülkemizin okuyucu profiline bakınca, genel olarak güncel ve popüler yazarlara rağbet gösteren, bu esnada geçmişte yaşamış ve hakettiği değeri zamanında asla görmemiş, muhteşem edebiyat dehalarını hep gözardı eden bir kitle ile karşılaşıyoruz. Ne yalan söyleyeyim Sevgili Osman Balcıgil'in "İpek Sabahlık" eserini okuyana kadar ben de bihaberdim Suat Derviş'ten. Bu kitap ile içimde pekişen Suat Derviş merakımı, kendi kaleminden dökülenler ile bir nebze de olsa gidermek istedim.

    Anılar Paramparça adlı bu kitap, unutulmaya yüz tutmuş tefrikalar arasında Rasih Nuri İleri' nin kurtardığı anı metinlerinden derlenerek hazırlanmış. 1969 yılında dönemin TKP genel sekreteri ve M. Kemal Atatürk'ün kuzeni olan 27 yıllık hayat arkadaşı Reşat Fuat Baraner'in ve yine aynı yıl kız kardeşi Hamiyet'in vefatı ile derinden sarsılan Suat Derviş, diyabet nedeniyle görme yetisini kaybetmeye başladığı zamanlar anılarını yazmaya karar verir. Birkaç kez bu konuda teşebbüste bulunur ancak bebeklik dönemini aşıp, bu anıları kitaplaştırmayı bir türlü başaramaz.

    Çamlıca'da görkemli bir köşkte, bir 10 Ağustos'u 11 Ağustos'a bağlayan fırtınalı, bol şimşekli bir gecede dünyaya gelmişti Hatice Saadet... Ailesi erkek çocuk beklediği ve istediği için Suat ismini uygun görmüş ancak bir kız çocuğuna, bir erkek ismi verilmeyeceği gerekçesi ile nüfusa bu isimle kaydolamamıştı Suat Derviş...

    Bu eserle öğrendim ki, Türkiyede feminizm anlamında çalışmalar yapan ilk kadınlardan sayılan, döneminin muhafazakar ortamına rağmen, korkmadan cesurca bağıran , yazan ve faşizme karşı tavrını her zaman net bir şekilde ortaya koyan "Kıpkızıl Komünist" lakaplı, efsanevi bir karaktermiş kendisi..

    Bakınız, komşuları, aile dostları ve çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet, muhteşem dizelerinde nasıl anlatmış Suat Derviş'i:

    " Ağlasada gizliyor gözlerinin yaşını;
    Bir kere eğemedim bu kadının başını.
    Kaç kere sürükledi gururumu ölüme,
    Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme... "

    Türk tarihi adına birçok ilkler gerçekleştirmiş Suat Derviş. Mesela 1936 yılında, Son Posta gazetesi adına Montrö Sözleşmesi görüşmelerini izlemek için yurtdışına çıkmış olan ilk kadın gazetecimizdir kendisi. Fransa'da yayınlanan ilk Türk romanı da Suat Derviş'i aittir: Ankara Mahpusu...
    Ayrıca, Yeni Edebiyat Dergisini de kurarak Kemal Tahir, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali ve Atilla İlhan gibi birçok kalender ismi tek çatı altında toplamıştır.

    Suat Derviş, Antinazizim içerikli yazılarından dolayı gözaltına alınmış ve sorgu sırasında bebeğini kaybetmiş, aylarca tutuklu kalmıştır. Tutukluluk süreci sonunda yurtdışına gitmiş,yurduna dönene kadar edebi hayatına orada devam etmiştir.

    Anılar Paramparça adlı bu eserdeki alt başlıklar ise şöyle :

    1.Hayatımı Anlatıyorum :Çocukluğum, meslek hayatım, çektiklerim.
    2. Berlin'de 3 sene kalemi ile geçinen bir Türk kadını
    3.Montrö Mektupları
    4.İstanbul, Moskova ve Tahran'da hayat izlenimleri
    5.Röportajlar
    6.Yeğeni Bülent Dervişoğlu'nun kaleminden, Suat Derviş'in babası Prof. İsmail Derviş, abisi Ruhi Dervişoğlu ve dedesi Mehmet Emin Derviş Paşa etrafında bir aile tarihçesi.

    İstanbul'un Moda semtinde yetişmiş, saray aristokrasisine tabii, iyi eğitim görmüş bir kadının , zenginlik ve ihtişam içinde başlayan hayatının nasıl yokluğa sürüklendiğinin hikayesi... Bu eserle salt yazarın hayatını değil, yaşamış olduğu dönemin ve coğrafyanın özelliklerini, Cumhuriyetimizin doğuşu ve arka planını da öğreniyoruz.

    Gerçekten çok severek ve etkilenerek okuduğum bu kitabı tüm arkadaşlarımın okuması gerektiğini ısrarla belirtir ve herkese şiddetle tavsiye ederim.
    Bence edebiyat kesinlikle acılardan beslenen bir olgu ve bu acıları yaşayanlar edebiyatın hasını yapmışlar. Bizlere düşen de sadece kıymet bilmek....

    ***Servet-i Fünun dergisinin 8 Nisan 1937 tarihli 2120/435 sayısında yayınlanan bir röportajdan:

    "-Bizde yerli edebiyat var mıdır? Yarın da yaşayacak olanlar kimlerdir?

    -Vardır. Refik Halit, Ömer Seyfettin'in hikayeleri, Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ı, Sabahattin Ali'nin hikayeleri , Nazım Hikmet'i Bedrettin Destanı, Nizamettin Nazif'in Aygır romanı... Bugünden yarın yaşayabilecek imzaları tayin etmek biraz müşkül olur. Bugün beğendiğim genç imzalar içinde ise Kemal Tahir vardır... "
  • Kırgınım sana bilesin.
    Kırgınım hemde dünyalar kadar,
    Hayal edemeyeceğin kadar,
    Allah kahretsin ki
    Saçının bir teline gelecek zarar
    İçimde fırtınalar kopartır,
    Ve ilk koşan ben olurum
    Sana yine yeniden...
    Ama şunu da biliyorum,
    Bazı şeylerin tekrarı olmaz,
    Hele hele bu duygu ise onun hiç tekrarı olmaz.
    Çünkü o duygularla vedalaşmışsınızdır,
    Çoktan kabuk bağlamıştır yaralar.
    Sadece izi kalmıştır
    O da artık canını yakmaz
    Hatta kalan izden faydalanırsın.
    Ekmek gibi su gibi, olmadı yol gibi...

    //fvzbzkrt281119//
  • /eskiden/
    şimdi yine ‘ortodoks’ toplumcuları kızdıracağım
    ama, ne yalan söylemeli, bu şiir bir kaçış şiiridir:
    çocukluğa kaçış! faşizm bastırınca, ortalığı inanılmaz
    bir baskının soluk aldırmayan ağırlığı sarınca,
    çocukluğumda, yine o sıralarda oturduğum
    karşıyaka çamlık’ım dolaşırken yaşadığım bazı
    izlenimler belleğimin perdesine yansıyor. 71 yılında
    artık o çamlık yoktur ama, içimde öyle resimler,
    öyle duygular kalmıştır ki, bu şiiri yazmadan
    edemiyorum.
    işin güzel yanı, varlık’ta yayımlanınca, hiç beklemediğim
    birisinin, baki suha’nın cumhuriyet’te
    aşağı yukarı bir yazısını buna ayırması oluyor. 3 mart 1972’de yayımlanan bu yazının başlığı ‘edebiyat
    sohbetleri’, yazar giriş bölümünde öteki
    ozanlarımıza biraz takıldıktan, bunların ‘yazdıklarına
    gülmemek elden gelmiyor’ dedikten sonra,
    şu satırlarla yazısını tamamlıyor:
    “ fakat hemen ilave edeyim ki, kurunun arasında
    yaş da yanar derler, ozanlarımızın hepsini birden
    kötülemeye de hakkımız yok. içlerinde adları
    ozana çıktığı için, ne olursa olsun, sanki mecburmuş,
    memurmuş gibi ısrarla yazmakta devamla,
    her yazdığımı hikmet sayanlar yanısıra, bize
    gerçek şiirin, öz şiirin pınarından yudum yudum
    da olsa tattıranlar yok değil.
    “ işte bunlardan biri attilâ ilhan, biraz teatral,
    gösterişli üslubuna rağmen, onda gerçek şiire bir
    saygı vardır daima, eskiyi de bilir, yeniyi de zannımca.
    bir gazetenin genel yayın müdürlüğü gibi
    ağır bir yükün altında ezilirken, zaman zaman
    kolumuza girerek, serin suların aktığı şiir bahçelerine
    çekip götürüyor bizi.
  • Dönüp baksam uzaktaki çocukluğuma
    Sararmış zamanların bağ arasından
    Bilirim paslanmıştır sevinci
    Oracıkta kalmıştır tel arabam
    Dönüp baksam ki bahçemiz yerinde
    Kaysılar tatlanmış ÇOCUKLUĞUM yok
    Batan günün suskunluğu yüzümde
    Belki kalkmıştir vapur dönsem ne çikar
    Martılar susmuş çayım soğumuştur
    Yarınların kucağında bir bebeğim ki
    İçimde yağmalanan ESKİ ÇOCUKTUR...
  • Norveçli filozofun dediğine göre, M. Bergson M. Bouroux'ya şunları söylemiş: "Hiç şüphe yok ki, ara sıra, ölçülü dozlarda alınan uyku ilacı, içimize sağlam bir biçimde yerleşmiş olan, dayanıklı gündelik hafızamızı etkilemez. Ama daha yüksek düzeyde yer alan, o kadar da dengeli olmayan başka hafızalar da vardır. Bir meslektaşım ilkçağ tarihi dersi veriyor. Bana anlattığına göre, bir önceki gece uyumak için ilaç aldığında, ders sırasında yapacağı Yunanca alıntıları hatırlamakta güçlük çekiyormuş. Bu ilacı kendisine tavsiye eden doktorsa, hafızayı etkilemediğini ileri sürmüş. Tarihçi arkadaşın da doktora, alaylı bir gururla, 'Belki de sizin Yunanca alıntılar yapmanız gerekmiyordur' demiş."
    M. Bergson'la M. Boutroux arasında geçen bu konuşmanın doğru olup olmadığını bilmiyorum. Aslında derin ve açık seçik düşünebilen, tutkulu bir dikkat sahibi olan Norveçli filozofun yanlış anlamış olması da mümkün. Benim şahsi tecrübelerim, tam tersine sonuçlar verdi. Kimi uyku ilaçlarının alındığının ertesi günü görülen anlık unutuşlarla doğal ve derin bir gece uykusu boyunca hüküm süren unutuş arasında kısmi ama şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Şöyle ki, her iki durumda da unuttuğum, Baudelaire'in, aksine "santur gibi" kafamda çınlayıp duran bir dizesi değildir, adı geçen filozoflardan birinin bir kavramı da değildir, –uykudaysam– hem çevremde yer alan ve kendilerini algılamayışım yüzünden akılsız sayıldığım, sıradan nesnelerin gerçekliğidir; –yapay bir uykudan dışarı çıkmışsam– unuttuğum, herhangi bir gündeki gibi tartışabileceğim Porphyrios'un veya Plotinos'un sistemi değil, bir davete vermeyi vaat ettiğim cevaptır, onun hatırasının yerini kusursuz bir boşluk almıştır. Yüksek düzeydeki düşünce olduğu yerde kalmıştır; uyuştucunun kullanım dışı bıraktığı şey, ufak tefek konularda, gündelik hayata ait bir hatırayı tam vaktinde yakalamak için bir faaliyet gerektiren alanlarda hareket etme kabiliyetidir.Beynin yok olmasından sonra hayatın devamı hakkında söylenebilecek her şeye rağmen, beyindeki her bozukluğa bir parça ölümün tekabül ettiğini fark ediyorum. Anlatımı daha da yavaşlatmamak için dilini taklit etmeden aktaracak olursam, Norveç'li filozofun dediğine göre, M. Bergson, onları hatırlama yeteneğine sahip olmasak da, hatıralarımızın hepsine sahip olduğumuzu söylemiş. Hatırlama yeteneğine sahip olmasak da. Peki ama, hatırlanmayan bir hatıra nedir ki? Ya da daha ileriye gidelim. Son otuz yılımıza ait anıları hatırlamıyoruz, ama onlarla sarmalanmış durumdayız; öyleyse niye otuz yılla sınırlıyoruz kendinizi, bu önceki hayatı niye doğumdan öncesine kadar uzatmıyoruz? Arkamda kalmış hatıraların koskoca bir bölümünü bilmedikten, onları benim için görünmez olduktan onları kendime çağırma yeteneğinden yoksun olduktan sonra, benim bilmediğim bu kütle içinde, bir insan olarak hayatımın çok öncesinde yer alan hatıraların da bulunmadığını kim iddia edebilir? İçimde ve etrafımda hatırlayamadığım bunca hatıra varsa, bu unutuş (herhangi bir şeyi görme yetisinden yoksun olduğuma göre, hiç değilse fiili unutuş), bir başka insanın bedeninde, hatta bir başka gezegende, yaşadığım bir hayatı da kapsayabilir. Aynı unutuş her şeyi siler. Öyleyse, Norveç'li filozofun gerçek olduğunu iddia ettiği ruhun ölümsüzlüğü nedir? Öldükten sonra olacağım varlığın doğduğumdan beri olduğum kişiyi hatırlaması için bir sebep yoktur, değil mi ki bu kişi de, kendisinden önce benim kim olduğumu hatırlamamaktadır?