eksikiz yaşamak...
''her şeyden biraz eksikiz'' ben böyle yazmıştım tarlaları sulayan havuzun kenarına. hem de suyla yazmıştım, hem de birkaç saniyede. elimi suya batırıp yazmıştım kenarına. abim, yanlış yazdın dese de aldırmamıştım. önemli değil köy yerinde diyerek geçiştirdim. ama dönüp değiştirebilirdim, niye ısrar ettim ki... hem doğru yazsaydım ne olacaktı? sonra uyandım ve düşündüm bu yanlış yazmamın nedenini. bir türlü çözemedim. daha sonraları fark edecektim bu yanlışlığın, hecelerken fark etmiştim ''eksik-iz''. hatta bunu fark ettiğimde ilahi bir sır, ilahi bir mesaj olarak değerlendirdim. neden suyla ve beton duvarın üzerinde öyle bir yanlışlık yaptım ki? rüyada yalnızca bunlar yoktu. bu rüya niye böyle göründü gözüme onu da bilmiyorum. her yer su olmuş, her yerden sular fışkırıyor yeryüzüne ama ben kovayla su getirmeye çalışıyorum eve. bunu da bir ilahi mesaj yahut işaret olarak mı algılamalıydım? bilmiyorum. bilinmezlik içindeyim. oldum olası bilinmezliği ve belirsizliği severim. sevmemek elde mi? o nedenle çoğu kez önceden gelen haberleri ve uyarıları da pek sevmem. bilinmezlik ve belirsizlik için yaşamak... garantisiz yaşamak, eşyaları garantisiz kullanmak, sigortasız ev almak, sigortasız işte çalışmak, sigortasız araba kullanmak.. böyle daha hoşuma gidiyor. garantide olmak belki de tükenmeyi daha da hızlandırmaktır. belki de aptallığın bir güvencesidir. yarını bilmeden yaşamak daha çekici geliyor. gerçekten sigorta mantığını anlamıyorum. kapitalin en acımasız sömürüsü olarak düşmüş insanların omuzlarına. bunu daha sonra detaylı anlatmak isterim. isterim çünkü kabul ettirilmiş çok ciddi bir mesele. rüyaya dönmek istiyorum.. eksik izli yaşamak.. her yerde izlerin var ama eksik izler.. yarım yaşamak. her eksik, bir hayalin kırılan bir parçası ve yerine gelmiş bir parçası. eksik yaşamak da güzel değil mi? eksik izler bırakmak. demek sen de buradan geçtin ve cennete doğru yol aldın..

yürüyorum dere boyu.. dere taşmış, sular yükselmiş ve gittikçe çoğalıyor. kimse yok. tek bir ses gelmiyor varoş evlerinden. neden susuyorlar bu insanlar diyorum ama sorunun üzerinde de pek durmuyorum. içimi bir keder alıyor, sanki uzaklardan gelen bir ses içimden de çıkıyor gibi. sese kulak veriyorum. bir şarkıya benziyor. kulağımı karnıma doğru götürüyorum başımla beraber. ama ses az geliyor. başımı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru gidiyorum ses yavaş yavaş ritimli bir şekilde yükseliyor. ses çok güzel geliyor, bir kadının söyleyebileceği en güzel ses. benim müzik kültürüm iyi değildir. geçenlerde googleye sordum ''müzik kültürümü nasıl geliştirebilirim'' diye. bir şeyler çıktı ama umursamadım. sanırım ileride tekrar yazmam gerekecek. müzik kültürü olanlara saygı gösteriyorum. çünkü müzik kültürü olan birisi dünya tarihini edebi, sosyolojik, felsefi her yönden bilgisi vardır. sese doğru yürüyorum o ses karnımdan da geliyor. bir kadın bu kadar güzel söyleyemez diyorum. acaba yalnızlığa itilmiş bir melek mi diye sordum kendime ama sormamış gibi davrandım. sese yaklaştıkça içimdeki ses de yükseliyor. böyle iki elimle karnımı okşamaya ve sevmeye başladım. karnımdaki sese sarılmak ve doyasıya öpmek istiyordum. sese doğru biraz daha yürüdüm. dayanamadım doğrusu. sonra biraz daha yürüdüm ama hem karnımdaki ses hem de dışarıdan gelen ses birdenbire sustu. üzüldüm gerçekten. içimde kaldı o ses. doğaya bakıyorum, nereye baksam o ses geliyor o taraftan. böyle küçük küçük, yumuşak yumuşak geliyor. hala kulağımda yankılanır durur. evlerin karşısına geçtim ve evlere baktım, köyün evlerine. ışıklar yavaş yavaş ritmsiz bir şekilde kapanıyordu. bir evin ışığı kapanmadı bir türlü. karşısına oturup saatlerce izledim. sonra kapandı. kalktım yürüyorum evime doğru... sabah oluyor, göç vermiş bir bir eve doğru yürüyorum. karşısına oturup boş gözlerle boş evi süzmeye başladım. saatlerce hatta günlerce oturup o evi izleyebilirim, izledim de. göç vermiş evler her zaman beni kendine çekiyor. bir filmde görsem yahut bir kitapta görsem içim bir garip olur.

rüyalar içimi dolduruyor, çoğu kez yaşayamadığım onca güzelliği rüyalarda yaşıyorum ve görüyorum. kabusları özlüyorum. kabus görmek ve ardından uyanmak. öyle tarifsiz bir mutluluk ve haz verir ki... iki dünyayı bir arada yaşamayı buna derim. rüya tabirlerini hiç sevmem. kabuslar, rüyalar, hülyalar... yaşamak ve ölerek yaşamak, yaşarken ölmek, ölürken yaşamak.. işkence değil bunlar. bunlara dolu dolu yaşamak diyorum... o sesi özlüyorum, o kavuşamadığım sesi özlüyorum. aslında kavuştum ve sarıldım da. belki hayatımda ömür boyu duyacağım en güzel ses olarak kalacak bir anı...

Rina(2009)
O düğün çoktan bitti Özer. Hatırlar mısın? Her şey ne kadar güzeldi o zamanlar, ne kadar saf, ne kadar gerçek... Yanılmışım be Özer. Meğer sadece biz beslemişiz bitmeyecek sandığımız büyük aşkımızı. Limana yanaşmayan gemiye boş yere halat sallamışız bunca sene. İlk defa bir düğünde değmişti eli elime Melek'in. Asi Melek... Son defa da bu teknede sapladı ayrılığı yüreğime. Şimdi bu yorgun eller nasıl söküp çıkarsın içimdeki acıyı Özer? Ha nasıl? Belki de hata bizdedir be Özer, gördüm mü susmayacaksın, sevdim mi bırakmayacaksın, derler. O gidelim buralardan dedikçe ben daha da saplanıp kaldım bu kara parçasına. Yanlış yaptım demiyorum ama yalnız kaldım be Özer. Yalnız kaldım.

damla f., bir alıntı ekledi.
30 Nis 12:06

artık ne arzum kaldı, ne de kinim. içimdeki insanı yitirdim. kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. hayatta insan ya melek olmalı, ya doğru dürüst insan, ya da hayvan. ben onlardan hiçbiri olmadım. hayatım ebediyen kayboldu. ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmiştim. şimdi artık geri dönüp, gölgelerin peşinden gidemem. yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. sizler, gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sol ne de sağa gitmek istiyorum. gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum.

Diri Gömülen, Sadık HidayetDiri Gömülen, Sadık Hidayet

OMAYRA

Cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
Mendili kan kokan sevgili arkadaşım
Usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın macerasında yolun sonunu söylüyordu
günahkâr iki melek olan sağdıçlarım

Al birkaç bulutlu sözcük
atlasını sırtında taşıyan çalınmış bir zaman mekik, taflan, kar kesatı bir iklim
aşk mı, macera mı dersin
bu uzun seferberlik bu ilişkinin topografyasını mezhepler tarihinden bulup çıkardım
adanan boynunda o gümüş zincir bilmiyorsun arması sallanıyor ucunda
işte yazgının kara zırhlısı!
Kork! kutsal kitaplardaki kadar kork!
Çünkü hiçtir bütün duygular
Korkunun verimi yanında

Benim ruhum nehirler kadar derin!
Kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!

Arı bir sessizlik duruyor
şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta gövdenin demir çekirdeği
kalkan teninin altında
sana okunaksız bana saydam giz
içindeki uğultunun izini sürüyorum
bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini harabeler diriliyor
heykeller tamamlanıyor
kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde
başka çağlara gidip geliyoruz
aşk tanrısı için
seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde
aşkın kaplan ve yılan düğümüyle

Öpüyorum seni boynundaki yaradan
iniyorum kaynağına
aydınlanmamış yanların ışığa çıkıyor dokunuşlarımın parıltısında
düğümlü mendilin, gümüş zincirin
sımsıkı mühürlendiğin bütün kilitler
çözülüyor avuçlarımda

Tılsım tamamlanıyor
ortaçağ kentlerinden geçiyoruz dönüşte
indiğim kaynakların mezhep değiştiriyor
zamanın ve uzamın kilitlendiği kara kutuda benim kelimelerim
tılsım tamamlanıyor
dudaklarımdan sızan erkek sütünün kara büyüsüyle
sevgilim oluyorsun
uyuyor ve yıkanıyoruz ay ışığında
bakıyorum güneş iniyor yüzünün alacakaranlığına

Adın yoktu tanıştığımızda
eksiğini de duymadık
bazen bir rüzgârı, bazen birkaç zeytini adının yerine kullandık

Adın yoktu tanıştığımızda
sonra da olmadı
çünkü başka biri oldun zamanla

Şimdi adın var
şimdi ruhumun sislere sarılı derinlikleri yükseliyor ve tehdit ediyor
kıstırılmış varlığımın bütün cephelerini
yüzümün pususunda geziyor
sularda bilenmiş bıçaklar
uyandırılmış acılarım, bulanmış sarnıcım
etimle ruhum arasında çelişen ilke
geri döndü bana
kendi ellerimle kurduğum kara büyüden
içimdeki tarih bitti
siliyorum bir aşkı var eden her ayrıntıdaki parmak izlerini
ve şimdi adın var
ve şimdi ikimizin vaktinde
intikam saati geldi

Omayra, bu adı verdim sana
ve mevsimleri bütün anlamlarıyla
iki çakılına bir deniz vereyim
hayallerine mavi buğday
dokuz yaşamın olsun tek tek öldüreyim
esmer ve çırılçıplak bir gecede
bütün düşmanların gelecek
koynumdaki cenazene

Seni saran efsane çürüyüp toprağa karışırken kucağımda başın
gümüş bir tarakla tarayacağım saçlarını
kendi enkazımın üstünde
kurtlar, çakallar gibi uluyarak ağlayacağım acıdan
öldürerek yaşatacağım seni kendimde

Ocağın parıltısıyla aydınlanan yüzün
gücünden habersiz sakin gülüşün
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri
ben ki hileli bir oyun,
birkaç kırık zar
ve kara muskalı tılsımlarla
almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapıların ardındaki
içi boş sessizliğine

sığlığın, sevgisizliğin
o sonsuz kendiliğindenliğin
dünyanın sana değmeyen yerleri
nasıl da çekici yapıyor seni
o kadar bağlandım ki
tutkusuz bedenine
ya öldüreceğim seni
ya tunç çağından heykeller indireceğim dökümüne

Sayıklayan bir ağaç gibiyim Omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim, işte silahlarım
tılsım tamamlandı
sonuna geldim çizgilerini sildiğim
bir büyük haritanın
aşkım ölümün sınırında Omayra
olduğun yerde kal kımıldama!

MURATHAN MUNGAN

Gogol, Bronz Atlı'ı inceledi.
26 Mar 00:57 · Kitabı okudu · 7 günde · 4/10 puan

Yaşasın kapitalizmin yuvası Amerika !!!! İsmini çok duyduğum bir kitap olmasına rağmen bana hediye edilmese gidip almazdım diye düşünüyorum. Kitabı bitirdim ve bunca zamandır kitap okumamın bana kazandırdığı bir şeyi fark ettim; bir kitabın adından, yazarından, yayınevinden, belki de kapağından bile hangi kitapları sevip sevemeyeceğimi anlıyorum sanırım :) Gelelim kitabaaaa... Bu şekilde sadece ama sadece kafamdaki fikirleri, içimdeki nefreti nasıl kussam amaçlı yazılmış bu amacı gözümüze gözümüze sokan yazarları ve kitapları sevmiyorum.Almanya/ Rusya savaşını anlatan içinde boooll bol aşk olan Bronz Atlı gerçekten gayet akıcı sürükleyici bir kitaptı, kitabın içeriği aslında Amerikan olan bir Rus askeri ile Rus bir kızın aşkı ama detaylarda neler yok ki... Emperyalizmin, kapitalizmin, bir çok yozlaşmanın çıkış yeri olan amerika cennet ilan edilmiş öbür yandan da Rusya iğrenç, pisliklerle dolu berbat bir ülke olmuş şu işe bak sen !!! Elbette yazarlar kitaplarında kendi fikirlerini belirtebilir hissettirebilir ama böyle de göze sokulmaz ki kardeşim ! Adam Amerika’da banyolar böyle değil bile dedi ya hu !! Öyle gereksizdi ki bu aptalca ve abartıla abartıla yapılan Amerika Rusya kıyaslaması... Yazar hanım Rusya’yı, Stalin’i, komünizmi nasıl yerebilirim Amerika’yı daha ne kadar bambaşka bir yer olarak gösterebilirim demiş ve bu kitabı yazmış. Bir Stalin hayranı değilim fakat bana göre bu kitapta Stalin’den ne kadar bahsediliyorsa karşısındaki hitlerden de o kadar bahsedilmeliydi işte o zaman bambaşka bir kitap olabilirdi belki ama hanımefendinin tek meselesi Stalin ! Onun ve Rusya’nın iğrenç bir ülke olmasının yanında hitler bile Melek kalmış. Uzun lafın kısası Lenin hayranı bir Rus dili ve edebiyatı öğrencisi olarak asla tavsiye etmiyorum.

Suzan Koçaklı, Kör Baykuş'u inceledi.
08 Mar 02:30 · Beğendi · 8/10 puan

BİR AFORİZMA BİR DERİN PARAGRAF ;SADIK HİDAYET..

Kitap incelemesine başlarken işe Sâdık Hidayeti tanıtmak ile başlamak istedim.Çünkü Kör Baykuşu anlamak biraz da Sadık Hidayeti anlamaktan geçiyor.

Sâdık Hidayet Tahran’da iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor.Bir Fransız Lisesinde eğitim görüyor ve ardından Avrupaya gidiyor.Diş hekimliği eğitiminden sonra Mühendisliğe merak salıyor.Derken Paris’e,derken Belçika serüvenlerine atılıyor.Hindistan’da Budizm’i incelerken ,bir yandan da Batı Edebiyatıyla ilgileniyor.Derken ve derken...

Hayatı tüm akışıyla devam ederken Sâdık Hidayet tüm bu süreçlerde mutsuz ,umutsuz kişliğini hiç atlatamıyor.
Kimdir Sâdık Hidayet derseniz;toplumun aynasıdır o.Yaşamayı bile istemeyecek kadar ölümü arzulamıştır kendisi.Üst sınıfın vermiş olduğu şımarıklığı yaşamak varken alt sınıfın yaşantısını irdeleyecek kadar bizden biridir.

Tüm bu ruhsal çöküntünün içinde ne yaptı dersiniz?Siz buna ölüm deyin ama ona göre yaşamaya karar verir;intihar ederek.Yaşayan bir ölü olmaktan çıkmıştır.Bedenen bir ölüyü andıran Sâdık Hidayet;yaşamını kanıtlamıştır..
Sadık Hidayetle iligili uzun araştırmalarım sonucu ;kendini en çok anlattığı,yansıttığı eseridir;Köy Baykuş(Yaptığım araştırmalar kadarıyla)Her ne kadar roman gözüyle bakılsa da bir biyografi kitabıdır.
Kitabı okumak için iyi bir sabıra sahip olmak gerekiyor.Beyninizde emin olamayacak pek çok şeye tanık oluyorsunuz.Kitabın genel havasına işlemiş olan ruhsal bunalım istemesenizde benliğinizi ele geçiriyor.(Depresyonda olan arkadaşlar günde bir sayfayı aşmamak kaydıyla okuyabilirler.)

Alıştıklarınızın çok dışında bir kitap Kör Baykuş;olmalıydı da zaten .İstediğiniz kadar okuyun kitapla alakalı tam bir tespite varamayacağınız bir eserdir.Ne mekanlar sabit,ne kişiler nede zaman .Öyle ya “mezarda olan için zaman,anlamını kaybeder “ diyerek dört duvar diye tasvir ettiği mezarını iç içe geçmiş zamanlarla özetlemişti aslında.Bir zamandan bir zamana atlayışı da bu yüzdendi.

Karakterler değişse de hepsi en sonunda dönüp dolaşıp tek bir insanda buluşmuyor muydu ?Kimden söz ettiği ,ne söylediği anlaşılmıyordu Sâdık Hidayet’in .Zaten bütün kitap boyunca yakındığı da ,bütün bir ömür anlatmaya çalıştığı da bu değil miydi?
Bu eseriyle Modern İran Edebiyatının kurucuları arasındadır kendisi ;ancak eserleri İran’da yasaklanmıştır.

Şimdi bakındığım bütün dört duvarlar Sâdık Hidayet’in yansıttığı gölgelerden öteye geçemeyecek şüphesiz.

Artık ne arzum kaldı ne de kinim. İçimdeki insanı yitirdim. Kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. Hayatta insan ya melek olmalı ya doğru dürüst insan ya da hayvan. Ben onlardan hiçbiri olmadım. Hayatım ebediyen kayboldu. Ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmişim. Şimdi artık geri dönüp başka bir yolu seçmem imkansız. Bundan böyle bu anlamsız gölgelerin peşinden gidemem. Yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. Sizler, gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. Elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? Ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sola ne de sağa gitmek istiyorum. Gözlerimi geleceğe kapayıp geçmişi unutmak istiyorum. / Sadık Hidayet

Filiz Taşcı, bir alıntı ekledi.
09 Şub 00:38 · İnceledi

"Her geçen gün içimdeki çılgınlığın yükseldiğini, onunla mücadele edecek gücümün ise giderek düştüğünü hisseder olmuştum. "

Her Melek Korkunçtur, Susanna Tamaro (Sayfa 156)Her Melek Korkunçtur, Susanna Tamaro (Sayfa 156)
Filiz Taşcı, bir alıntı ekledi.
05 Şub 18:18 · İnceledi

"Ayların geçmesiyle, günler uzamaya başladı, bora inine döndü, minik bahçe minik çiçeklerle süslendi ,hava mis gibi nisan koktu, içimdeki karanlığın sonbahardaki ile aynı olmadığını fark ediverdim. "

Her Melek Korkunçtur, Susanna Tamaro (Sayfa 77)Her Melek Korkunçtur, Susanna Tamaro (Sayfa 77)

Küçük İskender// Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm
Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
27 Oca 19:33 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Artık ne arzum kaldı, ne de kinim. İçimdeki insanı yitirdim. Kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. Hayatta insan ya melek olmalı, ya doğru dürüst insan, ya da hayvan. Ben onlardan hiçbiri olmadım. Hayatım ebediyen kayboldu. Ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmiştim. Şimdi artık geri dönüp, başka bir yolu seçmem imkansız. Bundan böyle bu anlamsız gölgelerin peşinden gidemem. Yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. Sizler, gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. Elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? Ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sola ne de sağa gitmek istiyorum. Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum.
Hayır, kendi alınyazımdan kaçamam. Başıma gelen bu delice düşünceler, bu duygular, bu gelip geçici hayaller bir gerçek değil midir? Her ne olursa olsun, benim mantıklı düşüncelerime göre, bunlar daha doğal ve daha az yapmacık geliyor. Özgür olduğumu zannediyorum. Fakat alın yazım önünde en ufak bir direnme gösteremiyorum. Dizginlerim onun elinde. Beni o yana bu yana çeken odur. Alçaklık, hayatın alçaklığı!

Diri Gömülen, Sadık HidayetDiri Gömülen, Sadık Hidayet