İçimdeki Mezhepler
“Onlar dinlerini bölük pörçük ettiler. Öyle ki, her kısım, kendi elinin altındakiyle sevinir.”

Mevlana’nın anlattığı fil hikâyesinde dönüp duruyorum. Karanlık bir çadırda, daha önce hiç fil görmemiş insanlar, filin neresinden tuttularsa fili öyle tanımlıyorlardı ya hani, işte o fil çadırında dönüp duruyorum. Kâh sırtına dokunuyorum kâh kulağına… Her seferinde yeni bir yüzünü görüyorum insanın. Halbuki insanım ben, aynaya bakıyorum, neye benzediğimi görüyorum, neye benzemediğimi de. Ama işte, nasıl da uzağım kendime. Şu karaciğerim mesela, ondan bihaberim, arızalansa, onu tanıyan birini bulmam gerekiyor, gözlerim görmese, benim için görmeyi kim bulup getirecek, ben mi? Kalbim, şuracıkta pıt pıt atıyor, kulağımı yaslayamıyorum ona, onun sesini bana bir başkasının tarif etmesi gerekiyor ya da bir cihazın.

Duygudan duyguya boyanan şu bedenim ne kadar uzak bana. Bir başkası olmadan onu anlayamıyorum. Sırtımın neye benzediğini, kafamın arkasını… Bir başkası olmadan kafamdaki gökyüzünde mehtabın tadını çıkaramıyorum işte, farkındalığımın dışında kalan bölgeler bana kapalı, ötekine açık bir tek. İki taraflı okunan bir kitap gibiyiz. Bir kısmını biz, kendimiz okuyoruz, diğer kısmını bir başkası. Ötekinin bilincinde bana ait bir şeyler hep var, bu yüzden, öteki tümüyle öteki değil, her bir ötekinin bilincinde benimle ilgili kırıntılar var ve benim bilincim, ötekilere dair kırıntılarla dolu. Bütünüyle bana ait olmuyor zihnim bu yüzden, başkalarına ait kırıntıları okuduğumda, kendimi de okumuş oluyorum.

Ne tuhaf bir başkasına düşman kesildiğimde, bir kısmımla kendime düşman kesilmem. Ne tuhaf, şu hayatta yüzde yüz bir saflık bulamamak. Saflığa ulaşmak, bütüne ulaşmak gibi bir şey, oysa bütüne giden yollar senden geçiyor, ondan geçiyor, benden geçiyor. Sana doğru yürürken kendime doğru yürümem ne tuhaf, sen benden uzaklaşırken bir anlamda kendinden uzaklaşman…

Bireyselleşerek mi oldu bilmiyorum ama kendimizi bölük pörçük ettik. Dinimizi mi arıyoruz kendimizi mi, onu bile bilmiyoruz. İçimizde haftanın her gününe bir mezhep düşüyor. ‘Bu maskemi seviyorum’ mezhebi, ‘biricikliğim’ mezhebi, ‘onaylıyorum’ mezhebi, ‘onu küçük görüyorum’ mezhebi, ‘kimseye ihtiyacım yok’ mezhebi, ‘ben iyiyim… gerçekten’ mezhebi, ‘güçlüyüm ben’ mezhebi…

Bazen korkuyorum denize dalmaktan; kendimden vazgeçişin bir çeşidi bu. Kendimi çöle bıraksam, çölün malı olacağım; çokluğun bir nesnesi, kum tanesi ya da çölde bir tepecik gibi. Kalabalığa karışınca kalabalığın bir nesnesi oluyorum, yürüyen bir insan cesedi. Sana bakınca tutabiliyorum kendimi, anlıyor musun, sen ellerimden tutarsan kalabalıkta bulabiliyorum kendimi. Bu bir gönül meselesi değil, bir acı kahvenin kırk yıllık hatırı meselesi değil, bu varoluşsal bir mesele değil, felsefi bir mesele değil bu, sadece insanın içine konmuş pusulanın çalışma stili.

Yön duygumun gelişmemiş olduğunu söylüyorlar. Doğru bu. Tenhada bulabildiğim yolları kalabalıkta bulamam. Çocukluğuma insem, orda ellerinden tutulmamış bir çocuk bulurum, ama mesele bu değil, bu var olmamla alakalı değil, bu kaybolmamamla alakalı.

“Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı.”

Anlıyor musun?

Başak Yılmaz, bir alıntı ekledi.
24 May 2016

Yalnızlık, çıkar gelir elinde şüpheli hediye paketleriyle
Adamın gönlünü öyle hoş tutar ki, bırakamazsın...

İçimdeki Sen Kırıntıları, Özgür Gümüşsoyİçimdeki Sen Kırıntıları, Özgür Gümüşsoy