• 595 syf.
    ·205 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Neler öğrendik? 


    İLK ÖNCE: İHLAS VE  NİYETTEN başladık.


    Bu bölümdeki hadisi şeriflerle anladık ki:

    - eğer niyetimiz samimi değilse ve yaptığımız işte İhlas yoksa elimize hiçbir şey geçmeyecek.. 

    Ama  diğer taraftan da anladık ki: niyetimiz hayır olsa ama amel olarak dökülemese bile elimize sevap olarak geçecek. 


    -kalbimizi sürekli kontrol etmemiz gerektiğini ve bir işe başlarken ki niyetlerimi, işe başladıktan sonra bile sürekli sabit tutmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini öğrendik.



    İKİNCİ BÖLÜMTÖVBE idi.

    -Tövbe kısmında öğrendik ki: gerçek bir tövbe için :

    yaptığımız şeyi önce terk edeceğiz.

    Sonra ondan pişman olacağız ve bir daha asla yapmamaya karar vereceğiz. 

    Hatta ve hatta biz de o işi anımsatacak yerlerden, olaylardan, sözlerden bile uzak kalacağız.


    -Ve öğrendik ki Efendimiz bile Günde 70 yahut 100 defa tövbe ediyormuş. 

    Bizde günlük istiğfar saygılarımızı arttıracağız ve ihmal etmeyeceğiz. 

    Ayrıca İhlas da yapılan bir tövbenin bütün geçmişi kapatacağını da öğrendik.


    -Tövbe kısmında beni en çok etkileyen olaylardan biri Kab Bin Malik ve onun hakkında Tevbe suresinin ayetlerinin inmeseydi. 

    Bir de efendimizin dinlemek istememesine rağmen suçlarını inatla itiraf eden bir bayan ve Maiz adlı sahabenin zina suçunu işlediklerini itiraf etmeleri ve recm edilmeleri. Kendilerini gerçekten temizledikleri, sonrasında efendimizin de  "Onların tövbesi öyle bir tövbe idi ki" diye onları övmeleri beni çok etkiledi. 




    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SABIR idi.

    -Sabır bölümünde ne öğrendik? 


    -sabır da yarışmamız gerektiğini. 


    -Başımıza bir sıkıntı geldiğinde namazla ve sabırla Allah'tan yardım etmemiz gerektiğini öğrendik. 


    -en önemlisi de sabrın aslında başımıza belanın, musibetin ilk geldiği anda olduğunu ve sonrasında yaptığımızın aslında sabır olmadığını öğrendik. 


    Bu da özellikle Biz anneler için (şahsen kendi nefsim adına) bana çok büyük bir tokattı..




    DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜ DOĞRU SÖZLÜLÜK idi. 

    -Burada doğru sözlü, sadık olmanın önemini ve ahirette elde edileceği kazançları gördük.


    -Doğru sözlü olmanın ve doğrularla beraber olmanın Takva duygusunu geliştirdiğini öğrendik.


    -Şüphe veren şeylerden, şüphelilerden uzak durmamız gerektiğini yani içimize sinmeyen, içimizin ısınmadığı konulardan da uzak durmamız gerektiğini öğrendik.


    -Ayrıca öyle  doğruluğundan emin olunan kişi olmalıyız ki düşmanlarımız bile bizim bu yönümüzü takdir etmeli bunu öğrendik.


    -Ve belki de en önemlisi: hepimizin arzusu olan şehadeti gerçekten doğru şekilde istiyorsak, yatağımızda ölsek bile Şehit mertebesinde olacağımızı, 

    eğer biz doğru isek Allah'ın da bizi doğrulayacağını öğrendik.


    -Artııı Ben burada 59 hadis-i şerifte artı bir bilgi öğrendim mesela eski ümmetlerde gökten inen bir ateşle kurbanın ya da ganimetin kabul edildiğini göstergesi imiş. 

    Eğer o ateş yakmazsa bu bir ihanetin ya da kusurun bulunduğu hükmüne varılıyormuş. 


    -Son olarak da yaptığımız alışverişlerde malımızın ayıbını açıklamanın Bereket kaynağı olduğunu öğrendik. 



    BEŞİNCİ BÖLÜM  ALLAH'IN KULLARINI  DENETLEMESİ yani MURAKABE idi. 


    -Burada ilk hadisimiz hepimizin bildiği "cibril hadisi" idi.

    Bu hadis-i şerifte Cebrail as'ın İhsan'ın ne olduğunu sorusuna, Peygamberimizin verdiği cevap ile 'Allah'a onu görüyormuş gibi kulluk  etmendir' i öğrendik.  

    Ayrıca bu hadisle:

    meleklerin insan kılığına girebildiğini, konuşabildiğini, imanın şartları ve İslam'ın şartlarını öğrendik. 

    ilim adamlarına ve ilim meclislerine saygı duymamız gerektiğini öğrendik. 

    kıyametin ne zaman kopacağını Allah'tan başkasının bilmediğini de öğrendik. 


    -Daha sonra öğrendik ki insanoğluyuz, Beşer şaşar hesabı şaşabiliriz ama öğrendik ki bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yapacağız ve İnşallah o kötülüğümüzü o iyilikle silinecek. 


    -Her yerde ve her şartta Allah'a karşı saygılı olmanın murakabe şuurunun göstergesi olduğunu öğrendik. 


    -Efendimizin o güzel hitabı ile İbni abbas'a yavrucuğum diye seslendiği hadis-i şerifte:

    Allah'ın ilminde hiçbir değişiklik olmayacağını ve ona tevekkülün psikolojik açıdan bizi çok rahatlatacağını ve herhangi bir ihtiyacımız söz konusu olduğunda isteyeceğimiz ilk mercinin kesinlikle Allahu Teala olması gerektiğini öğrendik.


    -Daha sonra Enes Bin Malik'in kendisinden sonra gelen kişilere (o zaman bile) 'sizin Kıl kadar bile önemsemediğiniz birtakım işleri Biz helak edici büyük hatalardan mı sayardık' dediğini öğrendik. 

    Oturduk şöyle bir düşündük sahabe efendilerimize yaptığımız haksızlığı.. 

    şu anda onlarla kendimizi kıyaslayınca nasıl aynı cennete talip oluyoruz diye oturduk, ahladık, vahladık. 


    -Belki de hepimizi şaşırtacak bir hadisi şerif öğrendik:

    Allahu Teala'nın kıskandığını, ama onun kıskanmasını kulun ilahi yasakları çiğnemesi sebebiyle olduğunu öğrendik. 

    Yani bazı yasakların, sınırların bizim için konulduğunu ve Rabbimizin asla onların dışına çıkmamızı istemediğini ve çıktığımız zaman da onun gazabını hak ettiğimizi ve murakabe bilincini iyice oturtarak bu çizgileri sınırları kesinlikle aşmamız gerektiğini öğrendik. 


    -İsrail oğullarından abraş, kel ve kör 3 kişiye gelen meleğin ve bunların istekleri ve sonrasında meleğin tekrar gelmesi ile cimrilikten uzak durmamız gerektiğini, Nimet'in artmasının şükretmekle olduğunu ve ne oldum delisi olmamız, geçmişimizi unutmamamız gerektiğini öğrendik.


    -Akıllı kişinin ileri görüşlü olduğunu yani ahireti için çalışan olduğunu öğrendik. 


    -Bizi doğrudan ilgilendirmeyen her şeyi terk etmemizin güzelliğini ve müslümanlığımızdan olduğunu öğrendik. 


    -Ve Biz bütün hanımlara gerekli olan şeyi öğrendik

    Bazı şeylerin aile içerisinde kalması gerektiğini, aile mahremiyetini sonuna kadar korumamız gerektiğini öğrendik. 



    ALTINCI BÖLÜM TAKVA idi. 


    -Takvanın Allah korkusu veya Allah saygısı olduğunu öğrendik. 


    Burada Allah'tan korktuğumuz için bazı şeyleri yapmak DERKEN yalnız Allah'ın cehenneminden korktuğumuz için değil sevdiğimiz bir kişiyi üzmekten korkarız ya aynı onun gibi korku olduğu için bazı şeylerden sakınmamız gerektiğini öğrendik. 


    -Allah korkusunun her hayrın başı olduğunu, takva sahiplerinin dünyada ve ahirette şereflerin en yüksek olduğunu öğrendik. 


    -Dünya ve dünyadakilerin imtihan sebebi olduğunu,

    göz kamaştırıcı olduğunu ama takva duygusunu ele geçiren kişinin bunların üstünde çok durmayacağını, önemsemeyeceğini öğrendik. 


    -Peygamberimizin bile dualarında sürekli "Allah'ım senden Hidayet Takva İffet ve gönül zenginliği İsterim " diye dua ettiğini öğrendik.


    -Bir şey yapmak ya da yapmamak için yemin etsek bile Eğer yemin ettiğimiz şeyin zıttı takvaya daha uygunsa bunun yeminden dönmeyi gerektiğini ve daha güzel olduğunu (Tabii ki yemin kefaretinde vererek dönmemiz gerektiğini)  öğrendik. 

    Yani Müslümanın Her işinde takva üzere olması gerektiğini öğrendik. 


    -Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, yöneticilere itaat etmek..bunların takvanın gereği olduğunu öğrendik.


    - Dünya'daki doğruluğuna ahirette kurtuluş sebebi olduğunu öğrendik.. 




    YEDİNCİ BÖLÜM TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH'A TAM GÜVEN 

    TEVEKKÜL .. idi


    Bu kısımda neler öğrendik?

    Müminde yani biz de bulunması gereken şey : inançta tereddütsüzlük ve Allah'a Sarsılmaz bir itimat. 

    Bu da bizim en büyük gücümüz ve başarımızın sırrı..


    Tevekkülün aksi tereddüt.. Güvensizlik işareti ve sonucudur.. 

    Tevekkül ehli olmalıyız ama usulüne uygun araştırmayı yapıp, ön aşamayı hallettikten sonra ötesini Allah'a bırakmalı ve tevekkül etmeliyiz. 

    Bu bölümde hadisi şeriflere geçmeden önce beni en etkileyen ayet Enfal suresi ikinci ayeti kerime oldu.

    Rabbimiz bize gerçek müminleri tanıtıyor:

    1. anıldığı zaman yürekleri titreyen,

    2. Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları pekişen,

    3. rablerine güvenip dayanan....

    Gerçek mümin? Şu ayet üstüne durup çokkk düşünmeli çookk..  Allah anıldığı vakit mi yürek titriyor yoksa anlatan hocanın ses tonu yada etkisi ile mi :(

    Ayetleri okuyup iman pekiştirmek desen en büyük yaramız dünyaya ve dünya ilmine verdiğimiz hangi değeri kuranı anlamaya verdik :(

    Rablerine güvenip dayanmak desenn laftan öte icraatta belli güven kelimesinden başlayıp nerde hata yapıyoruz bulmanın tam sırası değil mi? 

    Şöyle gelecek kaygılarımızı bi düşününce Allah'a olan güven ve tevekkülümüz de ortaya çıkıyor aslında :(


    Gelelim hadisi şeriflerimize:

    75 hadisi şerif ile ümmetden 70000 kişinin hesapsız azapsız cennete gireceğini öğrendik ve bunların büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rabbine güvenenler olduğunu öğrendik. 

    Diğer taraftan hadisde dikkatimizi çeken ukkaşe bin mihsan(ra) ın fırsatı değerlendirmede olan çabukluğu ve bizlere örnekliği idi.. 


    Diğer bir hadis-i şerifte hasbünallah ve nimel vekil sözünün ateşe atıldığı zaman İbrahim Aleyhisselam'ın son sözü olduğunu ve Efendimizin de Uhud Savaşı'ndan sonra bir sene sonra Bedir'de buluşalım diyen Ebu Süfyan ve Müslümanların anlaşmaları üzerine Ebu Süfyan'ın birliğinin çok kalabalık olduğunu söylemeleri üzerine efendimizin bu sözü söylemesi.... Bize özellikle sıkışık anlarda Allah'a tevekkülün kıymetini öğretti. 

    Tevekkülün telaş ve paniğe önlediğini, 

    Allah'a güvenin en sağlam güvence olduğunu öğrendik.


    Daha sonraki hadis-i şerifte kuş kalpli benzetmesini öğrendik ve tevekkül konusunda kuşları kendimize örnek almamız gerektiğini öğrendik.


    Efendimizin tehlikeler karşısında nasıl güzel örnek olduğunu, O'nun Allah'a güveninin asla sarsılmadığını öğrendik. 


    Bir önceki hadis-i şerifte kuş kalpli benzetmesi vardı. Burada da eğer Allah'a tam anlamıyla güvenseydik  Rabbimizin kuşları doyurduğu gibi bizi de rızıklandıracağını öğrendik.. 


    Efendimizin yatak yatak duasını öğrendik. 

    Bu dua ile Allah'a olan ahdimizi , güvenimizi, sözümüzü her gece yenilememiz gerektiğini öğrendik..


    Efendimiz ile Hz Ebubekir'in hicret yolculuğunu ve oradaki güvenlerini tevekküllerini öğrendik.


    Evimizden çıkarken yapmamız gereken duayı, evimizin bizleri koruyan bir kale olduğunu değilse bile o kaleyi tuğlalarla sağlamlaştırırarak evimizi birer kaleye çevirmemiz gerektiğini, dışarının tehlikeli olduğunu o yüzden çıkarken de Allah'a tevekkül edip dua ederek O'na sığınmamız öyle çıkmamız gerektiğini öğrendik.


    Allah ve ilim yolunda bulunanların gerçekten rızıklandırıldığını, onların rızkını Allah'ın üstlendiğini ve belki de onlar sayesinde bize zarar dokunmadığını, bakımını üstlendiklerimiz sebebiyle rızıklandırıldığımızı öğrendik.


    Sekizinci bölüm: DOĞRULUK idi.

    Efendimizin beni yaşlandırdı dediği Hud Suresi 112 ayeti okuduk ve doğruluk ve istikametin hayatımızda ki  


    Doruk üzere olanlara ve istikamet üzere devam edenlere meleklerin yardımının geleceğini Sonrasında da Rabbimiz Allah'tır deyip doğru olanlara ne korku ne de Hüzün uğrayacağını ve cennette Temelli kalacaklarını öğrendik.


    Efendimizin yanına gelen sahabenin bana İslam'ı tanıt demesi üzerine efendimizin Allah'a inandım de sonra da dosdoğru ol değişimi ile doğruluğun istikametin dinimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu öğrendik. Bu kısımda Ayrıca kalbin beden ülkesindeki tüm organların reisi olduğunu öğrendik ve Allah'a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalple diğer organların nasıl etkileneceğini ve dilinde kalbin tercümanı olduğunu öğrendik başka bir hadis-i şerifte de her sabah bütün organların dile hitaben bizim hakkımızda Allah'tan kork biz sana bağlıyız Sen doğru olursan biz de doğru oluruz Sen eğri olursan biz de eğleniriz hadis-i Şerifi ile dilimizden çıkan şeylerin Aslında nasıl kalbimizde yer ettiğini Kalbimizin dilimizi söylediğini öğrendik ve konuştuklarınıza daha daha dikkat etmeyi öğrendik..


    87 hadisi şerifin izle işlerimizde bütün hayatımızda dosdoğru olup orta yolu tutmamız gerektiğini ve kurtuluşun Amelya kazanılmayacak ağını öğrendik ve amellerimiz sayesinde kurtuluşa gelemeyeceğim izi Allah'ın rahmet ve keremi ile bağışlaması ndan başka bir yol olmadığını öğrendik ceza Efendimiz de kendisi için aynı şeyi söyledi.



    DOKUZUNCU BÖLÜM TEFEKKÜR İdi. 


    Allah'ımızın yarattıklarının büyüklüğü ile Tefekkür etmeyi dünyanın sonunu düşünerek Tefekkür etmeyi ahiretin dehşetli durumlarını düşünüp Tefekkür etmeyin dünya ve ahiretin öteki hallerini düşünüp Tefekkür etmemiz gerektiğini nefsini kusurlarını Tefekkür etmemiz gerektiğini onu arındırmak ve doğruluğa yönlendirmeye Tefekkür etmemiz gerektiğini öğrendik.


    Tefekkürün dürüstlüğün Fikriye yönü yani temelini teşkil ettiğini öğrendik.


    Gerçek Tefekkür ehlinin etrafındaki her şeyin sonucunu Allah'a bağladığını ve onlarca farklı bir bakış açısı ile baktığını öğrendik.


    Ve yeryüzünde dolaşırken öncekiler sonrakiler şu anda yaşayanlar hepsinin bize birer ibret eseri olduğunu Bildik.



    ONUNCU BÖLÜM 

     HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK idi.


    Baştaki ayetlerle Rabbimiz bize hayır işlerle yarışmamız gerektiğini Cennet için koşmamız gerektiğini emretti.


    88 hadisi şerif ile Efendimizin mucizevi hadis-i şeriflerin den birini öğrendik imanımızın ve onu korumamız gerektiğini ne kadar önemli olduğunu Birlik fitne ortamlarından sakınmamız gerektiğini ve kendimizi çok dikkat etmemiz gerektiğini Eğer bazı şeyleri önemsemez sake Allah muhafaza Sabah evden mümin olarak çıkıp kafir olarak dönemlerin olacağını evine mümin olarak gelip sabah kafir olarak çıkanların olacağını öğrendik.

    Şeytan ve adamlarının müminlerin imanını çalmak için gayretlerini öğrendik biz de hayır işlerde kesinlikle durmadan ve ibadetlerimizde yılmadan koşmamız gerektiğini Bildik.

    Dinimizde sıkı sıkı sarılmamız gerektiğini durumlar daha da kötüleşme den güzel işler yapmakla yarışmamız gerektiğini ahir zamanın filtrelerinin olacağını ve Dinimizi dünyevi herhangi bir değere değişmemek gerektiğini bunun kötü sonuçlarını ve iyilikleri iyileri çoğaltmak için birbirimize yarışmamız gerektiğini öğrendik.


    89 hadisi şerifler adam hadis-i Şerifi çok sevdim Neden Çünkü efendimizin namazda Aklına bir şey gelmişti hemen namazı kıldıktan sonra koşup Eve gitmişti O sadaka yerini bulsun diye Yani burada ne ben sevindim çünkü namazda namaz dışı bir şey düşünmek namazın sıhhatine mani değilmiş.

    Daha sonra hadisi şerif ben neler öğrendik Hayır işlemekte çok acele davranmamız gerektiğini Efendimizden öğrendik ve zihnimizi bulandıracak ibadetimize engel olacak şeyleri o anda yapmamız gerektiğini ve sonra devam etmemiz gerektiğini öğrendik ve Daha önemlisi de sade efendilerimizin Peygamberimizi nasıl dikkatle ibretle takip ettiklerini öğrendik.


    Cenneti gerçekten arzulayan ların nasıl Cennet uğruna savaştıklarını öğrendik.


    Bütün işlerimizde olduğu gibi sadaka ve yapılan iyiliğide son anı ölüm Döşeğine bırakmamız gerektiğini Hayır işlerde Acele etmemiz ve yarına bırakma mı mızı öğrendik.


    Bir savaşta sahabe efendilerimiz de bunun hakkını vermek üzere kim alır hadis-i Şerifi ile oradaki sahabe efendilerimizin bile önce bir nefislerini durup kontrol ettiklerini ve sonrasına gerçekten hakkını vermek şartıyla Ebu Dücane nin kalkıp


    Hayra koşmak da Ebu Dücane gibi Ölümü bile göze almak gerektiğini öğrendik.


    Her gelen günün bir öncekinden daha kötü olacağını bununla anın kıymetini bilmemiz gerektiğini tüm Hayır işlerimiz de bu yüzden Acele etmemiz gerektiğini şikayet etmek yerine değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik.


    Fakirlik zenginlik hastalık İhtiyarlık ölüm Deccal ve Kıyamet Bunlar gelmeden önce zamanımızı ve bütün fırsatları değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik bazı fırsatların selam vermek gibi bir dakikalık olduğunu öğrendik.


    Bu hadisi şerif ile iyi iş ve Salih amel yapma azmi ve kararlılığı mız olması gerektiğini kendimizi sınırsız fırsatların yanında kabul etmeyeceğimizi Çünkü fırsatını Zaten dar bir zaman eşini sunulmuş imkan demek olduğunu bilmemiz gerektiğini ve her Salih işi ilk anda yapma taktiği olması gerektiğini öğrendik.


    Hayber Savaşı'nda sancağı alan Hz Ali'nin efendimizin ile yürü Allah Fethi nasip edene kadar sağa sola bakın mı sözünü hem zahiri hemde batini olarak nasıl iptal leştir dini ve arkasında bile dönmeden sancağa kapıp giderken Ey Allah'ın elçisi onlarla ne yapmaları için savaşayım değişimin bize ne kadar büyük örnekler olduğunu ve emri yerine getirmede Hz Ali gibi sağa sola bakmadan gitmemiz Dost doğru gitmemiz gerektiğini öğrendik.

    aynı hadisi Şerif'ten meselelerin gönülleri ele geçirmek olduğunu öğrendik ve hadis-i Şerif'in devamında Nurettin Hoca eklemişti senin elinle bir kişinin hidayete ermesi tüm kırmızı develerden hayırlıdır.



    11.BÖLÜM 

     MÜCAHEDE idi.

    Nefse şeytana kötü duyguları ve din düşmanlarına bütün gücümüzle dinlenmeniz ve bu şekilde Allahu Teala'nın rızasına cennete ulaşacağımızı Mücahide nin cihat'tan öncede sonrada yürütülmesi gerekli olan bir kulluk vazifesi olduğunu öğrendik.

    Mücahede nin Allah'a kulluğu esas alan bir kavram olduğunu öğrendik.

    96 hadis-i şerifle Allah dostluğunu kazanmış kişilere karşı olan vazifelerimiz öğrendik onlara duymamız gereken saygıyı öğrendik ve Bir insana karşı olan düşmanlığımız nefsimizin mi yoksa dinimizin mi gerekliliği oturup Kendimizi sorgulamamız gerektiğini öğrendik. Allah dostlarını al verdikleri mücahede den dolayı düşman olmanın Allah ile harbe girmek manasında bir cüretkarlık olduğunu öğrendik.

    Ibadetlerimize faydalarını da devam ederek Allah'a olan yakınlığımız ın arttığını nafileleri de bunlara katkı sağladığını öğrendik Rabb'imizin razı olduğu her kuluna Her işinde yardım ettiğini ve Allah dostlarının duasının makbul olduğunu öğrendik.


    97 hadis-i Kutsi ile ya birimizin bizim ona ne kadar gidersek gidelim Onun bize misliyle katı ile geleceğini öğrendik.

    Az amele Allah'a çok sevap verdiğimizde Allah'ın keremini ne kadar büyük olduğunu Allah'ımızın bizim kendisine gösterdiğimiz yakınlıktan çok daha fazlasıyla cevap verdiğini öğrendik.


    98 hadisi şerif film izle sağlık ve boş vaktinizi değerlendirmemiz gerektiğini İnsanların çoğunun burada hataya kapadığını ve bizim bunları değerlendirmek için mücahede ye devam etmemiz gerektiğini öğrendik Çünkü Ömür sermayesi bir defa verilmişti..




    99 hadisi şerifle efendimizin gece ayakları şişene kadar Namaz kılarak şükrün hakkını vermek konusunda bize örnek olduğunu, 

    başarılı bir mücahede için gece ibadetinin önemine, 

    yalnız başına yapılan ibadetlerin istenildiği kadar uzatılabileceğini, 

    toplu ibadetlerde cemaatin durumuna göre davranacağını öğrendik.

    Burada Hz Ali'nin bir sözünü okuduk

    "bir grup İnsan bir şeyler umarak kulluk yapar, bu:Tüccar kulluğudur.

    Bir grup insan da korkudan dolayı kulluk yapar.Buda köle kulluğudur.

    Bir grup insan da vardır ki şükür olsun diye kulluk yapar,işte bu tüm duygulardan yakasını kurtarmış Seçkin kimselerin kulluğudur"


    100 hadis-i şerifle efendimizin Ramazan'ın son on gününde itikafa ayırdığını,bize de bunun büyük bir fırsat olduğunu, kendisinin ibadeti yaptığı gibi mesul oldukları için de bunu istediğini, bu ikazın da bir ibadet türü olduğunu öğrendik.


    101 hadisi şerif (Nurettin Hoca Burada hayat kalitenizi artıracak çok değerli zihinlere oturmamız gereken bir hadis-i Şerif demişti) 

    1-)Müminin kuvvetlisi daha değerlidir(bilgi & beden & siyaseten) 

    2-)zayıf da olsa hasta da olsa o müminde hayır vardır 3-)çalışıp gayret etmek zorundayız

    4-)tevekküle asla unutmamalıyız

    5-)pısırıklaşmamalıyız

    6-)Geçmişle vakit kaybetmemeliyiz. Çünkü geçmişle vakit kaybetmek şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.


    102 hadis-i şerifte cennete bazı güçlüklere sabredilerek ulaşılacağını, nefsin isteklerine karşı çıkarak azaptan kurtulacağınızı, mücahedenin nefsin haklarına değil hazlarına set çekmek olduğunu öğrendik.


    103 hadis-i şerifle Resulullah'ın sırdaşı Hz huzeyfe'nin efendimizin gece namazına olan şahitliği ile gece namazlarını uzun kıldığını, bunu uzatmamızın müstehap olduğunu ve namazımız da aktiflik olması gerektiğini, azap ayetleri de Allah'a sığınıp, Dilek ayetlerinde isteklerimizi söylememiz gerektiğini, ayetlere cevap vererek aktif bir şekilde namaz kılmamız gerektiğini öğrendik. 


    104 hadis-i şerifle gene efendimizin bir gece namazdayken Abdullah ibni Mesud 'un Efendimize saygısızlık olacağını bilmeseydim onu bırakıp ona oturacaktım dediği kadar uzun bir şekilde namaz kıldığını, ashab-i ikram'ın son derece edepli olduğunu, farz olmayan namazlarda da imama uyulabileceğini, bir özür yokken oturarak imama uyumanın uygun olmadığını öğrendik.

    Ayrıca mücahedenin farzlarla yetinmemek, yaptığına da kalite katmak olduğunu öğrendik.


    105 hadisi şerifler mücahedenin Amel ve ibadeti artırmakla olduğunu, Çoluk çocuk malın  kabre kadar ancak geldiğini, kabirde amellerimiz ile muamele göreceğimizi öğrendik


    106 hadis-i şerifte Cennet-cehennem ile olan yakınlığımızın aynı derecede olduğunu, Burnumuzun dibindeki cenneti kaçırmamak Cehennemi kendimize uzaklaştırmak için mücadeleye devam etmemiz gerektiğini öğrendik.


    107 hadisi şerifle cenneti istemenin ağır bir istek olduğunu O yüzden de efendimizin başka diye sorduğunu, sonra da namazı çoğalt dediği sahabe Efendimizle bize de namazlarımızı, secdelerimizi  çoğaltmamız gerektiğini, nefisle mücahede gayretinde olmamız gerektiğini öğrendik. 


    108 hadis-i şerifle secde etmenin sevap kazandırıp günah sildirdiğini, derece yükselttiği, ibadetin sadece namaz olmadığını, nefisle mücahede de secdenin çoğaltılması önemini öğrendik.


    109 hadis-i şerifte uzun ömür taleb etmenin ve bu Uzun ömrü amellerle ibadetlerle mücahedemizi sürdürerek doldurmamız gerektiğini öğrendik. 

    Mümin olarak hedefimizin cennete girmekten çok Firdevs ve adn cenneti olması gerektiğini öğrendik.

    Uzun yaşam istememiz de ki amacın daha çok ibadet etmek,daha çok zikir, daha çok kulluk için istemek olduğunu ve esas olanın ölüp gitmek değil kalıp salih amel yapmak olduğunu öğrendik.


    110 hadisi şerifler Enes bin nadr ın Uhud Savaşı'ndaki şehadet isteği ve savaşın sonunda vücudunun param parça olarak şehit olduğunu, bizim de bir müslüman olarak bu Himmet ve bu gayret ve bu heyecanla olmamız gerektiğini, dine bir şey geldiği zaman artık hayatın ne anlamı kaldı ki diyerek Enes bin nadr gibi heyecanımızı korumamız gerektiğini, güzel ve meşhur şeyleri vaat etmenin caiz olduğunu, samimi şekilde Şehitlik isteyene  Şehadet'in ulaşacağını öğrendik.


    111 hadisi şerifle yapılan bir iyiliğin ne kadar az olursa olsun küçük görmemiz gerektiğini, herkesin gücünün yettiği sürece çalışması gerektiğini, bu konuda kendilerini kınayanlara aldırış etmemiz gerektiğini, az da olsa sadakayı asla ihmal etmememiz gerektiğini, Maksadın Allah rızası olduktan sonra az çok fark etmeyeceğini, Propagandalardan mücahedemizin etkilenmemesi gerektiğini öğrendik.


    112 Kutsi hadisle Allah'ın adil olduğunu, zulme etmeyeceğini Hidayet'in Allah'tan olduğunu, rızkın Allah'ın takdiri ile geldiğini, kulun kusursuz olmayacağını  Allah'ın İhsan deryası'nın sonsuz ve sınırsız olduğunu, Her birimizin amellerinin kaydedilmekte olduğunu, Nefise mücahedenin ileride amellerimizin karşımızda çıkarılacağı bilinci içinde yapılması gerektiğini öğrendik.




    12. BÖLÜM 

    ÖMRÜNÜN SONLARINDA HAYRI ARTIRMAYA TEŞVİK idi.


    60 yaşın her şeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkan olduğunu ,efendimizin ümmetinin ortalama ömrünün 60 70 yaş arasında olduğunu söylediğini ve İhtiyarlık dönemlerinde kulluk gayretlerini hız vermek emeklilik hayalleri kurmamak, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde olsa telafi edilmesi gerektiğini öğrendik


    114 hadis-i şerifle Hz Ömer'in ilim mescidi'ne İbn Abbas'ı yanında götürdüğü zaman Nasr suresinde ki artık efendimizin ecelinin kendisine bildirdiğini ve bunun için hamd ve tesbihi, İstiğfari artırması gerektiğini anladığını söylemesi ile Biz de Ömrümün sonuna doğru bunları artırmamız gerektiğini öğrendik.


    115 hadisi şerifler yine Nasr suresi hakkında efendimize Mekke'nin fethinin en büyük zafer olduğunu, bu muhteşem fethin Kur'an ile tescilli olduğunu, asıl gücün Allah olduğunu, Allah'ın yardımı ile fethin geldiğini, efendimizin çok çok istiğfar etmiş buna önem vermiş biri olduğunu, ömrünün sonlarına doğru daha da yoğunlaştırdığını ve nimete şükür gerektiğini öğrendik.



    116. Hadisi şerifle efendimizin vefat etmeden önce vahyin sıkılaşmasını ve bunun bize bir işaret olduğunu öğrendik. Burada Nurettin Hoca Mekke'nin fethinde ve Veda haccında 1,5 aylık dilimde İslam'ın Beşte biri şekillendi demişti.

    Hatta bazı sahabe efendilerimizin efendimize seyahat etsek mi diye demeleri üzerine benim ümmetimin seyahati cihattır dediğini öğrendik yani dinde devretmek-emeklilik yok, artarak amelleri devam ettirmemiz gerektiğini öğrendik.


    117 hadis-i şerifle her kulun öldüğü hal üzere dirileceğini, ölüme uygun pozisyonla yaşamamız gerektiğini, Mahşerde olmak istemediğimiz şekilde yaşamamız gerektiğini öğrendik.




    13. BÖLÜM 

     HAYIR YOLLARININ SAYISIZLIĞI idi


    Cennete girmek için Mümin olmak, sonra da imanın içini dolduracak salih ameller yapmak gerektiğini, bunun içinde:

    1.Buluğdan itibaren yapılması gerektiğini

    2 gitgide artırılması gerektiğini 

    3 yapamadıklarından dolayı burukluk hissetmemiz gerektiğini 

    4 Salih amelin ibadet ile sınırlı olmadığını ya da ibadetin sadece namaz oruç olmadığını öğrendik.


    118 hadisi şerifle efendimize hangi amelin daha üstün olduğu sorulunca ilk sırada iman Cihat ve en kıymetlilerinden köle azad etmek olduğunu, yapamazsan bir işi beceremeyene  yardım etmemesi gerektiğini , onları da yapamazsak kimseye zarar vermememiz gerektiğini öğrendik.

    Allah'a imandan insanlara kötülük yapmamaya kadar olan bütün yolları ve her türlü Amel ve iyiliğin temelinin Allah'a iman olduğunu yardımın insan canlı her şey olacağını öğrendik.


    119 hadisi şerifle Herbir eklemlerimiz ve kemiğimiz için bir sadaka vermemiz gerektiğini, Tabii buna güç yetiremeyeceğimiz için bu sadakaların Sübhanallah Elhamdülillah lâ ilâhe illallah Allahu ekber kelimeleri ile olacağını, iyiliği tavsiye etmenin kötülükten sakındırmanın bir sadaka olduğunu, kuşluk vakti kılınacak 2 rekat namazın bütün bunları karşıladığını toplu Sadaka vermiş gibi olduğumuzu, sadakanın sınırı olmadığını

    Ve tüm bunları içe sindirerek tekrar etmek gerektiğini öğrendik…





    Iman İslam yolunun alternatifi  yok ama yolda yapacak iş çok.. 

    Bunları öğrenmeye devam ediyoruz.


    120 hadis-i şerifle insanlara faydası olan işler yapmanın gerekliliğini, mescidlere saygı gösterilmesini, edebine uyulmasını ve geçtiğimiz yerlerde pislik bırakmayan insanlar olmamız gerektiğini öğrendik.


    121 hadisi şerifle Sübhanallah, Allahu Ekber, Elhamdülillah, la ilahe illallah, emri bil maruf, ailevi ilişkilerimiz bunların hepsinin birer Hayır ve iyilik olduğunu ve bunları yapmanın bize zenginlerin verdiği sadaka gibi sevap kazandırabileceği müjdesini öğrendik. 

    Bu hadis-i şerifle efendimizin kıyas yaptığını ve kıyasın caiz olduğunu da öğrendik.

    Müslümanın camiye gitmesi gibi kiliseden kaçması da bir ibadet olduğunu, evlilikte eşlerin Cihat yaptıklarını, çünkü ümmet yetiştirdiklerini , bu evliliğin Kudüs eteklerinde beklemek gibi olduğunu, eşlerin birbirlerinin kaleleri durumunda olduğunu öğrendik. 

    Mümin olarak Allah rızasını kazanmak gibi derdimiz varsa 24 saat bizim.

    Burada Nurettin Hoca şöyle bir şey söylemişti:

    " Müslümanım, yerimde duymayayım diyen yol kat eder." 


    122 hadis-i şerifle Yeter ki derdimizin Allah rızasını kazanmak olsun alternatifimizin çok olduğunu yoksa Kabe'nin dibinde bile olsak cehenneme gidileceğini bir kez daha gördük ve din kardeşine gülümsemenin küçümsenmesi gereken başlı başına bir iyilik ve sevap kaynağı olduğunu öğrendik. 


    123 hadis-i şerifte Sevabın da sevap ürettiği bir sistemin içinde olduğumuzu öğrendik, adaletle hükmetmek, yardım etmek, güzel söz, mescide giderken atılan adım, eziyet veren şeylerin kaldırılması... Bunların hepsinden Allah için yapılan işin asla küçük görünmeyecek yeni öğrendik. 

    Burada Nurettin Hoca şöyle bir şey söylemişti:

    " Allah bir işe sevap vaad ediyorsa karıncayı yuvasına götürmekle cephede Cihat arasında fark yok ama büyüklük küçüklük derecesini Allah bilir, o verir." 


    124 hadisi şerif tahmid, tehlili, tesbih, istiğfar ile sadaka sevabı kazanabileceğimizi, her Nimet'in bir külfeti ve bir Şükrü olduğunu ve diğer hadis-i şeriflerin benzerini okuduk


    125 hadis-i şerifle camiye cemaate devam etmenin önemini öğrendik. 


    126 hadis-i şerifle bayanlar sadaka konusunda daha duygusal- daha ince eledikleri için Onlara yönelik bir hadis-i şerifle :

    Aslında sizin küçük gördüğünüz ufacık bir şey bile sadakadır, küçük görüp vermemezlik etmeyin komşunuzu elimizde pişenle ikramlandırın'ı öğrendik. 

    Burada Nurettin Hoca şunu eklemilti:

    "iki damla gözyaşı Cehennem ateşini söndürür burada söndüren yaş değil akarken ki haldir." 


    127 hadis-i şerifle utanmanın bir iman eseri olduğunu, Mücahit'in cihadı gibi haya ehlinin de hayasından sevap kazandığını, hayanın sevap kaynağı olduğunu öğrendik. 

    Imanın şubelerinin her birinin başlı başına bir Hayır ve iyilik vesilesi olduğunu, hayanın Hayır ve hayır getirdiğini öğrendik. 

    Ayrıca İman şubeleri olarak 77 özelliğin 30'unun İnançla, 47 sinin dil ve beden ile yapılabilecek ibadetleri ve bunlara ilaveten de aile ve toplum hukuku ile alakalı konuları kapsadığını okuduk öğrendik. 


    128 hadis-i şerifte her ciğer sahibi canlı sayesinde sevap kazanabileceğimizi, bize sevap vesilesi olduğunu, niyetimiz doğrultusunda mutlaka faydasını göreceğimizi, onlara güzel davranmamız gerektiğini öğrendik. 


    129 hadis-i şerifle Yolları temiz tutmamız gerektiğini, zarar veren şeyleri kaldırmamız gerektiğini, samimiyetle yapılan küçük ve basit bir iyiliğin bile cenneti kazandıracağını öğrendik. 


    130 hadis-i şerifle cumaya gitmenin orada hutbeyi Ses çıkarmadan dinlemenin 2 Cuma + 3 gün = 10 gün günahları bağışladığını, Cuma günü yıkanmanın farz değil faziletli olduğunu, abdesti tastamam güzelce almamız gerektiğini, hutbe okunurken hiçbir şeyle meşgul olmamız konuşmamız Can kulağı ile dinlememiz gerektiğini, ibadeti şartlarına uygun biçimde yerine getirmemiz gerektiğini öğrendik. 


    Burada Nurettin Hoca "günahlardan kasıt küçük günahlardır dedi. Yoksa büyük günahları özel tövbe gerekir, İkincisi de kul hakkı dahil değildir. Çünkü kul hakkı helalleşme gerektirir Ayrıca bazı alimler de hutbe zamanında konuşmanın cumayı bile riske sokacağını söylemişlerdir" dedi. 


    131 hadis-i şerifte abdestin faziletini, bize Rabbimizin bir ikramı ve lütfu olduğunu, abdestin günah yıkama makinesi olduğunu öğrendik. 


    132 hadis-i şerifte büyük günahlardan kaçarak namazlarımızın günahlarımıza kefaret olduğunu, Allah'ın rahmetinin gazabını geçtiğini, abdestli gezmenin günahları biriktirmeceğini, küçük günahların bizim af bile dilemeden silineceği müjdesini öğrendik. 


    133. Hadis-i şerifte hatalarımızın bağışlanması ve derecelerimizin yükselmesi için:

    1. kaliteli abdest almanız gereğini, 

    2.camiye yürüyerek gitmemiz gereğini,

    3.diğer Namazı orada zikir üzere beklememiz gerektiğini bunlarla cephede nöbet bekleyenler gibi sevap kazanacağımızı müjdesini öğrendik.


    134 hadis-i şerifle iki serinlik namazı olan sabah ve ikindinin önemini ve meleklerin bu vakitlerde nöbet değiştirdiğini, en sevaplı namazlar olduğunu, bu namazlara dikkat edenin öteki namazlarda kaçırmayacağını öğrendik. 


    135 hadis-i şerifle biz devamla  Nafile ibadeti yaptıysak, yapamayacak hale geldiğimizde yapıyormuş gibi sevap kazanmaya devam edeceğimiz müjdesini öğrendik. 

    Tabi  Önemli olan kulun ciddiyeti. . 


    136 hadis-i şerifle sadakada iyi niyet arandığını, niyet sayesinde adetlerin ibadet niteliği kazandığını, dine uygun olan herşeyin sadaka olacağını öğrendik. 


    137 hadis-i şerifte Müslüman olarak diktiğimiz ağaçtan birinin yemesinden,,almasından Hatta ve hatta çalmasından bile bize sevap sadaka kaynağı olduğunu öğrendik. Ağaç dikmenin, ağaçlandırmanın önemini ısrarla teşvikini okuduk. 


    138 hadis-i şerifle mescide Gelip giderken artı sevap kazanma ihtimali varsa bundan sebeple evi yakına taşımamanın gerektiğini, sevapların bir bir artacağını, bir Sevabın basit görülmemesi gerektiğini öğrendik. 

    ama bizim camiden uzak ev almamız bizi cami ve cemaatten kopartacaksa şu anda uygulamamamız gerektiğinde Nurettin Hoca söylemişti. 


    139 hadis-i şerifte Bir önceki hadis-i şerifle bağlantılı olarak insanın yaptığı işlerden niyetine göre sevap alacağını ve sahabelerin sevap hesabını her şeyin önünde tuttuğunu okuduk. 


    MÜSLÜMAN OLARAK FIRSATLARLA ÇEVRİLİ BİR DÜNYADA YAŞADIĞIMIZI VE BU FIRSATLARI DEĞERLENDİRME KONUSUNDA ÇOK CİDDİ OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ ÖĞRENDİK. 



    140 hadisi şerifle: sevabını Allah'tan bekleyerek inanarak yerine getirdiğimiz iyiliklerimizin Cennet kapısını açtığını öğrendik. Burada örnek olarak 40 hayırdan birinin sütlü bir keçiyi ödünç olarak vermekten bahsetmişti şimdiye çevirirsek: arabamızı ödünç vermek 40 işten bir tanesi olabilir. 



    141 hadis-i şerifle yaptığımız iyiliklerin asla küçümsenmeyeceğini, yarım hurmanın burada bir sembol olduğunu ama müminin yapabileceği o ise onu da yapması gerektiğini, teraziyi ağır bastıracağı öğrendik. 

    Çünkü Allah için Allah görsün diye yapılan şey Rabbimizin zengin olsaydı daha çok verecekti demesine sebep olur.

    bu hadis-i şerifle amellerimizi güzelleştirmeye çalışarak sorumluluklarımızı hafifletmeye bakmamız gerektiğini , Salih amellerimiz bize fayda vereceğini ve Allahu Tealanın arada perde ve tercüman olmaksızın ahirette kullarına hitap edeceğini öğrendik.


    142 hadisi şerifle müminin Allah rızası peşinde koşan kişi olduğunu, bunu bir bardak su içerken bile kazanacağını gördük, yemek yerken hamd etmenin başlı başına bir iyilik ve hayır olduğunu, Elhamdülillah demek suretiyle de Hamdi sünnetini yerine getirmiş olduğumuzu öğrendik.


    143 hadis-i şerifle her Müslümanın yapabileceği bir iyilik olduğunu, bunu sırasıyla sadaka, sadaka yoksa amelelik, amelelik yoksa darda kalmışa yardım, o da yoksa iyilik yapmayı tavsiye etmek, Bunu da yapamazsa kötülük yapmaktan uzak durup sevap kazanabileceğimizi öğrendik. Müslümanlığı sadece gözünüze takılan ibadetlerden ibaret olmadığını, İslam'ın bütün hayatımızı fırsatları ile kuşattığını, bunu göremeyenlerin deryada bulunduğu halde kuraklık içerisinde kalan kişi gibi acınacak halde olduğunu öğrendik. 




    14. BÖLÜM 

    ALLAH'IN EMİRLERİNE UYMADA ÖLÇÜLÜ OLMAK idi.


    Taha suresinin bir ve ikinci ayetinde Kur'an'ın güçlük için indirilmediğini, Bakara suresinin 185. Ayetinde Allah'ın bizim için kolaylık istediğini, güçlük istemediğini okuduk.


    144 hadis-i şerifte Hz Ayşe'nin yanına gelen hanımı Efendimiz sorunca Hz Ayşe'nin onu çok namaz kılmasından bahsetmesi üzerine Efendimizin bütün bunları sayıp dökmeye bırak gücünüzün yettiği kadar ibadet etmenin Size yeter, siz bıkıp usanmadıkça Allah da bıkıp usanmaz dediğini okuduk.

    Diğer hadis-i şeriflerde namaz tavsiyesi var peki Bu hadiste fark neydi? 

    1. farz namazların azı çoğu Yok onlar aynı olmalı.

    2 nafilelere gelince farz düzeyindeki diğer görevleri nafile namaz ihmal ediyor olmamalı. 

    Efendimizin buradaki uyarısı budur. 

    Ayrıca sevabı çok olan ibadetler az da olsa devamlı yapılanlardır.


    145 hadis-i şerifte efendimizin uyardığı üç sahabe ile  Allah'ın emirlerini yerine getirmekte ve ibadette ölçülü davranmamız gerektiğini, sahabenin daima faziletli ameller peşinde koştuğunu, dinimizin evlenmeyi teşvik ettiğini, dinimizin sürekli oruçlu olmayı doğru bulmadığını, Aynı şekilde geceyi uykusuz geçirmeyi hoş karşılanmadığını, bunların takvadan sayılmadığını ve takva konusunda Hz Peygamber ile yarışmak söz konusu olmadığını öğrendik.


    146 hadisi şerifle söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanların helak olduklarını öğrendik. Sadece yaptıklarımız da değil konuştuğumuzda da aşırıya kaçmamız gerektiğini, bunun yasaklandığını, İslam'ın orta yolu takip etmeyi ve ölçülü olmayı tavsiye ettiğini öğrendik.


    147 hadisi şerifle dinde zorluk değil kolaylık olduğunu, korkutucu olmaktan çok müjdeleyici olmak gerektiğini, Nafile ibadetler için rahat zamanlar ve istekli olunan zamanların tercih edilmesi gerektiğini, ibadet hayatının az da olsa devamlı olması gerektiğini öğrendik.


    148 hadis-i şerifle Zeynep Binti Cahş ın bir ip yardımıyla namazlarına devam ettiğini ve efendimizin onu hemen çözünüz diye uyardığını, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman kişi yatıp uyusun diye nafileleri kılmada ölçülü olmak gerektiğini öğrendik. 

    Burada  Nurettin Hoca 'hızlı kalkanın kırarak kalkması, erken oturması söz konusu olur' demişti.


    149 hadisi şerifimizle namaz kılarken uyku hali bastırırsa bu hal gidinceye kadar yatıp uykumamız gerektiğini, uyku halinde bilmeden okuyup yanlış şeyler söyleyebileceğimizi öğrendik. Ama burada da gene farz namaz değil nafile namazda olduğunu ve farz namaz için uykularımızı dikkat etmemiz gerektiğini de altını çizdik.


    150 hadisi şerifle efendimizin cemaatle namaz kılarken namazı kısa tuttuğunu, cemaate İmam olanların namazı kısa tutması gerektiğini, tek başına namaz kılanın dilediği kadar uzatabileceğini, cuma ve bayram namazları hutbelerinin insanları bıktıracak şekilde uzun olmaması gerektiğini, bunların hepsinin dinde itidal ve ölçüyü kaçırmamak adına olduğunu öğrendik.


    Evet 151 hadisi şerifle Ebû derdanın ibadete çok düşerek hanımını ve evin ihmal ettiğini Hz Selmanın onu uyardığını okuduk.

    Nureddin hoca burda şöyle demişti :

    İslam'da mala tapınmak da yasak malı etmek ve yasak. 

    Ayrıca hadis-i şerifle

    Allah yolunda Allah rızası için birbiriyle kardeş olmanın caiz olduğunu, İhtiyaç halinde kadının kocasının izin verdiği yabancı bir erkekle konuşmasını caiz olduğunu, Müslümana nasihat bilmeyene öğretmek gerektiğini, habersiz olanı uyarmanın din kardeşliği görevi olduğunu, Teheccüd namazına gecenin sonlarında kılmanın daha faziletli olduğunu, kadının kocası için süslenmesinin caiz olduğunu, erkeğin hanımının geçimini en iyi şekilde temin etmek zorunda olduğunu, gücünün yetmeyeceği derecede ibadet ve taati yüklemenin hoş karşılanmadığını öğrendik.


    152 hadisi şerifle Abdullah Bin Amr ın efendimize gelip yaşadığım sürece gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet edeceğim dediğinde efendimizin uyarısını ve azaltmasını dediğini okuduk.

    Bu hadisi şerif ile Peygamberimizin Tavsiyelerine uyarak Dünya ve ahiret saadetini kazandığımızı, ibadette itidal yolunu tercih edip ifrat ve tefritten kaçınmamız gerektiğini, bedenimizi bitkin düşürecek bıkkınlık getirecek Nafile ibadetin hoş görülmediğini, gecenin tamamını uykuyla geçirmenin tavsiye edilmediğini, yapılan iyiliklerin Allah katında 10 kat ecir ve sevap verildiğini öğrendik. 


    153 hadis-i şerifte Hz Ebubekir ile karşılaşan Hanzala nın 'Hanzala münafık oldu' deyişini, Hz Ebu Bekir'in şaşırıp sorunca, Hanzala'nın 'Bizler Resulullah'ın yanında Cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki gözlerimize görüyormuş gibi oluyoruz, onun huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce çok şey unutuyoruz' dediğini, Hz Ebu Bekir'in ona hak verip Resulullah'ın yanına gittiklerini ve efendimizin onlara "benim yanımdaki hal üzere devam edip zikir üzere olabilseydiniz melekler sizinle tokalaşırdı, bir saatinizi ibadete Bir saatiniz de dünyaya ayırınız" sözünü 3 defa tekrarlamasını okuduk. 

    Buhadisi şerifler islam'ın insanın yaratılışına en uygun din olduğunu, dünya ve ahiret dengesi temel prensiplerinden olduğunu, insanın melekler alemi ile şeytanlar aleminin ortasında olduğunu, hangisine yönelirse ona yakın olduğunu, kişinin her an Allah'ın gözetiminde olduğunu düşünmesi gerektiğini, ibadet ederken ve uğraşırken bunu hissetmesi gerektiğini, dengeli olarak değişmez bir hal üzere bulunmak meleklerin özelliği olduğunu, insanın her zaman aynı hal üzere olamayacağını öğrendik


    154 hadisi şerifle efendimizin güneşte duran oturmayı ve gölgelenmeyi konuşmayı sürekli oruç tutmayı kendini adayan bir kişiye Ona söyleyin konuşsun gölgelensin otursun ve orucunu tamamlasın dediğini okuduk. 



    15. BÖLÜM 

     İBADETLERİ VE HAYIRLI İŞLERİ SÜREKLİ YAPMAK idi. 

    155 hadisi şerifle Bir kimsenin geceleri okuduğu zikir ve duasını okumadan veya tamamlamadan uyuduğunda onu Sabah İle öğle namazı arasında okuduğunda gece sanki okumuş gibi sevap kazandığını, adet edinilen Nafile ibadetleri sürekli hale getirmek gerektiğini, herhangi bir özür sebebiyle zamanında yapılmayan ibadet ve tatilleri kaza etme de acele davranmanın tavsiye edildiğini öğrendik


    156 hadisi şerifle efendimizin Abdullah ibni Amr a tavsiyesi olan Abdullah falan kimse gibi olma Çünkü o gece ibadetine devam ederken sonra geceleri ibadet etmeyi terketti hadisini okuduk. 

    Adet edinilen hayırlı işleri terk etmemek ve devamlı sürekli yaparak kararlı olmak gerektiğini, kınanın bir kimsenin ismini anmamanın daha doğru olduğunu öğrendik.


    157 hadisi şerifle Hz Ayşe'den rivayetle efendimizin ağrı sancı ve benzer bir sebeple gece namazı gecikirse bir sonraki günü gündüz 12 rekat namaz kıldığını öğrendik. nafile ibadetlerin sonra kaza edilebileceğini, sünnetleri sürekli yapmanın faziletini öğrendik.



    16, BÖLÜM 

    SÜNNETİ KORUMAK idi.


    Sünnete sarılmak Rasulullah gibi olmak demektir. 

    Kur'an ve sünnete sarılmamız lazımdır. 

    Kur'an'ı bırakan da dengeyi kaybeder, 

    sünneti bırakan, terk eden de... 

    Efendimize ve sahabe efendilerimizin sözlerine sahip çıkmalıyız, korumalıyız. 

    Haşr suresi 7 ayet ile Peygamberimiz size ne verdiyse onu alın Neyi yasaklarsa ondan sakının. 

    Necm Suresi 3 ve 4 ayet ile Rasulullah nefsinin Arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir i, 

    Ali İmran Suresi 31 ayet ile ulemanın çoğu buna imtihan ayeti demiştir de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana Uyunuz Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasını okuduk. burada Nurettin hoca Allah'ı seviyorsanız bana uyun deniyor. Uyumanın sevmekten öte bir iş olduğunu vurgulamıştı. Çünkü belki kafirler arasında bile onu sevenler çıkacaktır. Mesela Ebu Talip belki sahabeden bile çok seviyordu ama itaat etmemişti duymamıştı.


    Ahzap Suresi 21 ayette sizin için Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.

    Nisa suresi 65 ayette seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazsınız. 

    Burada Öncelikle hitap o zaman yaşayanlaraydı ama şimdi bize.. 

    Şimdi nasıl yapacağız? 

    biz sıkıntımız da şeriatı sünnete döneceğiz. 

    âlimlere gideceğiz ve aldığımız cevaba peki diyeceğiz. 

    Hani bir atasözü var ya 'şeriatın kestiği parmak acımaz' işte öyle verilen hükme razı olacağız.

    Daha sonra Nisa Suresi 59 ayet olan eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahiret gününe Gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resul'üne götürün yani rasulullah'a sormanın gitmenin bir iman konusu olduğunu, bunu yapmayanın Allah'a iman Ahirete iman zaafiyeti yaşadığını öğrendik.

    Nisa Suresi 80 ayet ile kim resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. 

    Şura Suresi 52-53 ayet ile Şüphesiz ki sen doğru yola Allah'ın Yoluna götürüyorsun. 

    Nur suresi 63 ayet Allah Resulü'nün emrine aykırı davrananlar kendilerine bir belanın çarpmasından yahut Acı Bir azabın uğramasından sakınsınlar. 

    Nurettin Hoca düşünenlere bu ayet başlı başına yeter demişti.


    Ahzap Suresi 34 ayette evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın daha sonra Ey peygamber kadınları Siz herhangi bir kadın değilsiniz deyip Ahzap 32 33 okumuştuk bu ayette ki hikmetten maksatın peygamberin sünnetleri olduğunu, peygamberin evinde ayet ve hikmet konuşulduğunu, sıradan bir ev olmadığını öğrendik.


    158 hadisi şerifle Efendimizden Hac konusunda soru gelince size yasaklamadım bir şey konusunda beni kendi halime bırakın, sizden önceki ümmetler gibi çok sual sormayın, peygamberle münakaşaya dalmaları onları helak etmişti, demesini okuduk 

    Buradan öğrendik ki Müslümanın takat planlaması olacak. 

    Soru kısmına gelince:

    1.soru öğrenmek için sorulacak ki bu tavsiye edilendir.

    2.sormuş olmak için sorulmayacak ki bu yasaklanandır. 


    159 hadisi şerifle efendimizin duygusal bir konuşma tarzı ile sahabelere yaptığı hadisi Şerifi öğrendik. çok tesir öğüt demiş ulema buna. 

    Müslümanın bulunduğu toplumun anarşik kesiminde parmağı olmadığını, lidein şartsız kayıtsız itaat edilen Lider değil, Kur'an'daki işleri buyuruyorsa kesinlikle itaat edilen, Şeriati aykırı Emirler veriyorsa Hayır deyip itaat edilmeyen, devletin yasa çıkardığı bir şey şeriatde ne var ne yok durumunda olunca buna da itaat edilmesi gerektiğini öğrendik. 

    şeriata aykırı emirlerde yetkili isek uyanmamız gerektiğini, halktan biri ise ben yokum Yarabbi Allah'a sığınmak gerektiğini öğrendik. Bu dünyanın gerçeğinin imtihan yeri huzursuzluk çöplüğü olduğunu,mazeret olmadığını hazırlık yapmamız gerektiğini, hulefa-i raşidin uygulamalarının da önemle dikkat edilmesi gerektiğini, bir tartışma varsa alimlere götürülmesi gerektiğini, böylelikle Kur'an'a ve sünnete uyulmuş olduğunu öğrendik.


    160 hadisi şerifle istemeyenler dışında ümmetimin tamamı cennete girer hadisini okuduk. Kim istemez sorusunu Efendimiz "Bana itaat edenler cennete girer bana karşı gelenler cennete istememiş demektir" dedi.Burada Peygamberimizin sünnetine karşı gelmek:

    1.Ne alakası var deyip reddetmekle olur, burada iman tehlikeye girer. 

    2.arkadaş toplum ve çevreden utanarak yapılmayan sünnetlerle olur, burada da yol yanlıştır ama iman tehlikeye girmez.

    3. sünnetleri yapmakta zorlanmıştır,unutmuştur.

    Burada ise sıkıntı yoktur.

    Ayrıca  hadisi şeriften Peygamberimizin yolundan gitmeyi Söz ile değil tavırla ortaya koymamız gerektiğini, evimizden giyinmemize kadar müslüman olduğumuzun anlaşılması gerektiğini öğrendik.


    161 hadisi şerifle efendimizin sağ elinle ye diye uyardığı halde kibrinden ve küçümsemesinden dolayı yapamıyorum diyene yapamaz ol deyişini öğrendik. 

    sağ elle güzel işler yapıldığını, sol elle ise temizlik yapıldığını öğrendik. 

    Efendimizin burada hemen beddua etmediğini, karşıdaki kişinin ısrar küçümseme ve kibirle cevap vermesi üzerine öyle olsun dediğini, eğiticinin yanlışa sessiz kalamaz kuralını, efendimize yalan söylediği ve hata yapıp hatasını zift ile kapattığı için böyle cevap aldığını öğrendik.


    162 hadisi şerifle namaz kılarken safları düzeltmezsek toplum olarak başımıza nefret, anlaşmazlık ve kalbimize buğuz geleceğini öğrendik. 

    toplumda kargaşa olmasın diye namazdaki saftan başlamamız gerektiğini öğrendik.

    Burada Nurettin Hoca Ümmet camide saf olmayı beceremezse toplum olmayı da beceremez. 

    namazın ağırlığını bilmeyene Allah bunu fark ettirmez. 

    cami ile düzgün ol ki ümmette düzgün olasın demişti.


    163 hadis-i şerifle uyuyacağımız zaman ateşi söndürmez gerektiğini öğrendik. uyumadan önce ateşi söndürmenin, felaketlere karşı tedbirli olmanın, Peygamberimize uymanın başımıza gelecek zarar ve felaketlerden bizi koruduğunu öğrendik.


    164 hadisi şerifle efendimizin kendini bir yağmura benzediğini, insanların Bu Yağmur karşısında üçe ayrıldığını, bir tanesinin canım peygamberim deyip öğrendiğini, öğrendiğini de yaptığını, 

    ikincisinin canım peygamberim dediğini öğrendiğini ama uygulanmadığını, 

    üçüncüsünün de beton gibi yağmur mu yağdı kar mı yağdı hiçbir fark olmadı benzetmesini okuduk..


      Bu hadis-i şerifle okuduğumuz ve bitirdiğimiz riyazussalihinin ilk cildi üzerinden bir iç muhasebe yapmamız, düşünmemiz gerekiyor. 

    şimdi oturup bir kendinize bakalım! 

    bize okuduğumuz riyazussalihin ile sağanak yağmur geldi. Şimdi biz bu okuduklarımız da hangi toprak cinsine benzedik? 

    öğrendik uyguladık mı? 

    öğrendik uygulamadık mı? 

    yoksa yağmur yağdı aktı gitti mi? 


    165. Hadis-i şerifle efendimiz bizi ateşe düşmek için çırpınan cırcır böcekleri ve Kelebekleri gibi olduğumuzu ve kendinin bunu engellemek için uğraşan adam gibi olduğunu söyledi. 

    sünnete uymamanın, ciddiye almamanın efendimizin bizi kurtarması ile ilgilenmemek olduğunu öğrendik.


    Nurettin Hoca burada Geçen senelerimizde kaybettiklerimizin acısını hissetmeliyiz, gelecek içinde sünnet projelerimiz olmalı mesela 5 yıl içinde 30 sünnet gibi hedefler planlar kurmalıyız demişti.


    166 hadis-i şerifle  efendimiz yere düşen lokmamızı üzerine yapışanları temizleyip yememiz gerektiğini, Parmaklarımızı yalamamadıkça mendille silmememiz gerektiğini, bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemediğimiz de söyleyerek israf Eğitimi ve kibir eğitimini bizlere öğretti. 


    167 hadis-i şerifle kıyamet gününde insanların yalın ayak çıplak ve sünnetsiz olarak Allah'ın huzuruna toplanacağını, ilk giydirilen in Hz İbrahim olduğunu, efendimizin Bunlar Benim asabım dediği bir grubun Hayır bunlar senden sonra bir haltlar ortaya çıkarıp kötülükler yaptı denilecek ve gerçekten Onlar sen kendilerinden ayrıldığından beri topukları üzerine geri dönüp dindarlıktan dinsizliğe yönelmeye devam ettiler hadis-i şerifini okuduk. 

    Burada Hz İbrahim'in ateşe atılırken çıplak olduğu için ilk giydirilen insan olacağını öğrendik, sünnetle amel edip ona sımsıkı sarılmadıkça bir kimsenin sadece peygamberin ümmetinden olduğunu söylemesinin ve ümmetin içinde yaşamasının Kurtuluş sağlamayacağını öğrendik. 


    168 hadisi şerifle Ebu Said Abdullah ibni muhagaffel in Sapan taşı atmak konusunda duyduğu hadisi Şerifi söyleyince karşısındakinin tepkisizliği üzerine ben sana Peygamberimiz yasakladı diyorum sen aynı şeyi yapıyorsun bir daha yaparsan seninle asla konuşmayacağım diye ortaya koyduğu tavrı okuduk.

    Müslümanın Rasulullah dedi ki duyunca başka bir şey yapmaması gerektiğini, sapan bazı alimlerce haram, Bazıları için kerih görüldüğünü, 

    Müslümanın yanlış gördüğünde susmaması gerektiğini, susarsa mesul olduğunu, Müslümanın bananeci olmaması gerektiğini, kendi yakının bile olsa dinin ve peygamberinin onlardan önce gelmesi gerektiğini öğrendik. 

    Müslüman olarak 0 tepkili Müslüman olmamız gerektiğini öğrendik. 

    Burada sadece sapan değil günümüze çevirirsek havai fişek mantar tabancası her yanlışa karşı geçerli olduğunu bu hadisi şerifin öğrendik.


    169 hadisi şerifle Hz Ömer'in hacer-ül Esved taşını öpmenin aklına yatmadığını ama nakli ve vahyi aklının önüne geçirerek şayet rasulullah'ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim dediğini okuduk. 

    Müslümanın Allah peygamber ve şeriat dışında kutsalı olmadığını anlatan hadisi şerifini okuduk. 

    Müslüman olarak Resulullah'a uymamız gerektiğini, efendimizin neyi neden yaptı neden yapmadı soruşturma içine düşmememiz gerektiğini, Hz Ömer'in o sırla ilgilenmediğini, bunun Müslümanlığın özü ve ruhu olduğunu, Hikmet'in ne olduğu peşine koşmamamız gerektiğini, 

    neden sorusuna cevap gerekirse Efendimiz böyle yaptı dememiz gerektiğini öğrendik. 




    17. BÖLÜM 

    ALLAH'IN HÜKMÜNE BOYUN EĞMEK idi


    Müslümanın mızmızlık etmeden tamam işittim deyip itaat eden kişi olması gerektiğini ayetlerle okuduk. 

    170 hadis-i Şerif'te Bakara suresinin 284 ayeti gelince İçimizden geçirdiklerimizle hesaba çekileceğimizi duyan ashabın buna nasıl güç ettireceğiz demesi üzerine efendimizin ehli kitap gibi işitlik isyan ettik mi diyorsunuz, Siz artık şöyle deyin Ey Rabb'imiz bizi mağfiret eyle bizi bağışla Nihayet dönüş sadece Sanadır deyin tavsiyesini ve bunu yapmaları üzerine Amenerrasulü diye bildiğimiz Bakara 285 ve 286'nın indiğini okuduk. 

    Bunu yatmadan önce okumanın rahmet olarak bize yettiğini Efendimizden de öğrendik.

    Bu hadis-i şerifle Müslümanın içini dışını geciktirmeden Allah'a teslim etsen kişi olduğunu, asabi ikramın 40 kulaklıkla dinliyor gibi Efendimizi ve kur'an-ı Kerim'i dinlediklerini, anında peki ya rabbi deyip yerine getirdiklerini, hemen praktiğe döktüklerini, kulun elinden geldiği kadar yaparsa Allah'ın da Rahmetini hemen indireceğini, kul geciktirirse Allah'ın da Rahmetini geciktirdiğini, içlerinden geçenin hesabını veremeyeceklerini ama içimizde kökleştirdiğimiz şeylerin hesap konusu olduğunu öğrendik. Mesela içinden melek ve kader konusunda sıkıntı olan kişi tövbe etmeden ölürse azabı hak etmiştir. 

    Daha  sonra hadis-i şerifle Efendimiz ashabının, ümmetinin ehli kitaba benzemesi korkusu taşıdığını öğrendik. 

    Bu yüzden asla giyiminden kuşamına ehli kitaba benzeme! 

    Ayrıca bu hadisi şerifle Arapça bildikleri halde Kur'an'dan bir ayeti ashabın anlayıp sorduğunu ve efendimizin açıkladığını öğrendik. 

    Yani üç beş kelime ile kendinizi bir şey sanmamamız gerektiğini, Arapça +diğer ayetler + hadisler + müçtehitlerin görüşleri +icma ile ayetleri tefsir edecek kıvama gelmemiz gerektiğini öğrendik. 

    Peygamber bile olsa Allah'ın Kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemediğini, 

    Allah'ın kimseye sınırının üstünde yüklenmediğini( burada sınır kaldıramayacağı yük derken keyifleriniz ve zevklerimiz ölçüsünde değil bünyelerimizin ölçüsünde yüklenmediğini) öğrendik. 

    Son olarak Kur'an ve hadis bir arada olunca ve önemli kalbi rahat ediyor bunu öğrendik. 


    Rabbim okuduklarını hayatına geçiren amel eden, sünnetlerle dünya ve ahireti aydınlanan, kurtulan, kurtulduğu için de kurtarmak için çırpınanlardan eylesin, amin... 
  • MEHTAP YÜCEL ANLATIYOR
    "Saat 12’de Madımak Oteli’ne vardım. Lobide Arif Sağ çalıyordu. Aziz Nesin iki koruma polisiyle birlikte odasındaymış. Otelde etkinlikler için Sivas’a gelmiş 70 kişiyle birlikte çeşitli asker aileleri de kalıyormuş. Arif Sağ’ın türkülerini bir süre dinledikten sonra 12.30-13.00 sularında Ali Çağan ve Hasret Gültekin’le otelin dışına, yemeğe çıktık. Hasret, yemekte o günün gazetelerinden ve radikal islamcıların dağıttığı cihat bildirilerinden söz etti. Birlikte bildiriyi okuduk.

    Yemeğin sonlarına doğru, Cuma namazından çıkan 400-500 kişinin sloganlar atarak yürüyüşe geçtiğini gördük; hemen otele döndük. Otelin önünde birkaç polis memuru vardı. Gösterici grup bir süre otelin önünde oyalandı, sonra Kültür Merkezi’ne doğru gitti. Otelde kültür merkezindeki olayları tartıştık. Saat 14.30’du, polisten, Valiliğin, “etkinlikleri iptal ettiği” haberini öğrendik. Bu sırada birkaç polis “Sizi otelden alalım, şehir dışına çıkaralım” dedi. İçeride birtakım tartışmalar oldu, sonra otelden çıkmak için gecikildiğini fark ettik. Bu arada yine az sayıda bir grup askerin otelin önüne açılan yolları kestiğini görünce, hepimiz bir parça rahatladık. Çoğunlukla lobideyiz. Dışardaki az sayıda asker ve polise rağmen, Kültür Merkezi’nden dönen gösterici grup, otelin 20-25 metre önünde toplandı.

    Aziz Nesin hâlâ odasında. Garsonların lokantadan getirdiği yemek bile odasına çıkartılmadı, hangi odada kaldığı öğrenilmesin diye. Bu sırada Pir Sultan Abdal Tiyatrosu oyuncuları ve semah ekibi otele geldi. Dışarıda slogan ve tekbir sesleri gitgide yoğunlaşıyordu. Bir ara, grubun dağıldığı ve yeniden Kültür Merkezi’ne doğru gittiği haberini aldık. Bir süre sonra polis telsizinden Kültür Merkezi’nin önünde çatışma çıktığını duyuyoruz: Arif Sağ konserini ve “Medya ve Emperyalizm” konulu paneli dinlemeye gelenler, gösterici grubu püskürtmüşler. Gösterici grup bu kez yeniden otele yönelmiş, bu arada da, birileri, belki de polis, göstericilere karşı koyanları otobüslere bindirip Ali Baba Mahallesi’ne götürmüş.
    Otelin önünde yeniden toplanan göstericiler “Vali istifa”, “Burası Moskova değil”, “Şeytan Aziz”, “Kanımız aksa da zafer islamın”, “Dönmeye değil ölmeye geldik” ve “Şeriat gelecek her şey bitecek” gibi sloganlar atıyorlardı.

    Bu sırada Arif Sağ telefonla ulaşabildiği bütün resmi makamlara hayatlarının tehlikede olduğunu, güvenlik tedbirlerinin yetersiz kaldığını bildiriyordu. Otele ilk taş, Arif Sağ’ın telefonla konuştuğu sıralarda atıldı ve lobinin ön cephesindeki camlar aşağı indi. Bunun üzerine, lobide toplananlardan bir grup üst kata çıktı. Gençler ellerine geçirdikleri, masa, dolap, yangın söndürücüsü gibi eşyayla lobide barikat kurmaya başladılar. Otelde kalanlar sokağa penceresi olan odalardan uzaklaşıp koridora ve merdivenlere sığınıyorlardı.
    Otele atılan taşlar giderek artıyordu. Birden, yangın ihtimali konuşulmaya başlandı. “Su lazım olacak” diyerek, bulunan her türlü kap suyla doldurulup bir kenara konmaya çalışıldı. Aynı sıralarda çevre illerden “takviye birliklerin yola çıktığı” haberi yayıldı. Hepimiz umutlandık. Bir ara Arif Sağ’ın, sokağa bakan odasına çıkıp göstericilerin fotoğrafını çektim. Henüz ikinci kez deklanşöre basacaktım ki yeni bir taş yağmuru başladı. Tekrar koridora döndüm. Herkes birbirine “moralimizi bozmayalım, kendimizi kaybetmeyelim” diyordu. Başta Asım Bezirci olmak üzere hemen herkes, herhangi bir linç ihtimaline karşı kendilerini savunmak üzere şişe, sandalye bacağı gibi etrafta ne varsa yanlarına alıyordu. Artık dışardakiler çevrede buldukları taşları bitirmiş, kaldırımları söküyorlardı… Bazıları da otelin karşısındaki binalara çıkmışlardı.

    Çatılarda buldukları saksıları ve kiremitleri tekbir sesleriyle otele doğru fırlatıyorlardı. Gençler otelin girişine kurdukları barikatın gerisinde beklerken, bir grup gösterici, polis barikatını aşıp içeri girdiler. Korkunç gürültülerle birlikte kısa bir süre büyük bir mücadele yaşandı ve grup püskürtüldü. Aynı şeyi birkaç kez tekrarladılar… Sivas’a semah gösterileri yapmak için gelmiş olan bu gençlerden hemen hiçbiri canlı dönemedi Ankara’ya… Lobide bu çatışmalar olurken Aziz Nesin de eline bir demir çubuk almış, odasından çıkmıştı. Bu sırada fotoğraf çekerken kireç gibi yüzüyle bir kadın yanıma yaklaştı ve “Bunları çekiyorsun ama hiçbirisini göremeyeceğiz” dedi. Takviyenin gelmesinden yavaş yavaş umudumuz kesiliyordu. Bu sıralarda Aziz Nesin, Erdal İnönü ile görüştü. İnönü’ye telefonda güruhun sesini ve camlara fırlatılan taşların sesini dinletti. Erdal İnönü yanıt olarak “Her türlü tedbirin hızla alındığını” söylemiş.
    Aynı anda Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu otelin önüne gelmişti. Kalabalığa hitaben kısa bir konuşma yaptı. “Biz Sivaslılar olarak bu konuda yeteri kadar tepkimizi gösterdik, artık dağılın” dedi. Gösterici grup, Aziz Nesin’in kendilerine verilmesi yönünde sloganlar atıyordu. Ayrıca Kültür Merkezi’nin önüne dikilen halk ozanı anıtın da yıkılıp otelin önüne getirilmesini ve burada yakılmasını istiyorlardı. Bunun üzerine belediye başkanı heykeli yıktırıp otelin önüne getirtti. Anıtı, otomobillerden çektikleri benzinle tutuşturup yaktılar. Aralarında Arif Sağ’ın otomobilinin de bulunduğu birçok otomobili ateşe verdiler.
    Otelin içine yoğun bir gaz kokusu yayıldı. Saat sekize geliyordu. Bu kokunun nereden geldiğini anlamaya çalışıyorduk ki elektrik kesildi. Koridor ve merdivenler gözgözü görmez bir karanlığa büründü. Aşağıda gençler içeri girmeye çalışanlarla mücadele ederken, genç kızlar dördüncü kata çıkarıldı. Ben o sırada üçüncü kattaydım. Bir toz bulutundan başka bir şey seçemiyordum. Artık cesaret ve umut tümüyle tükenmişti. Birileri alt kattan “Çantalarınızı alın, gidiyoruz” diye seslendi. Çantalarımızı alıp el ele tutuştuk. Birinci kata doğru indik. Birinci kata geldiğimizde aniden bir parlama ortalığı aydınlattı. Birinci kattaki odalar yanmaya başlamıştı. Bez topaklarını gaza ve benzine bulayıp yakmışlar ve içeri atmışlardı. İçeride her şey zaten sentetikti ve bir anda yangın yayıldı, her yer dumana boğuldu.
    Bütün kontrolümüzü yitirmiştik. Herkes çığlık çığlığa bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. O sırada aşağıdan “İçeri giriyorlar” diye bir ses duyuldu. Birden panik doruğa ulaştı. Sıcak ve duman dayanılmaz haldeydi. Nefes almakta güçlük çekiyorduk. Ben birinci katla ikinci kat arasındaki merdivenlerde kalakaldım; ikinci kata çıkanlar da korkunç bir alevle karşı karşıyaydılar. Artık çığlıktan başka bir şey duyulmuyor, alevlerden başka da bir şey görünmüyordu. Olaylar başlamadan önce karikatürlerindeki deve kuşu simgesini ne kadar çok sevdiğini bana uzun uzun anlatan Asaf Koçak’ın yanımda olduğunu fark ettim. “Üst kata çıkalım” dedi. Ben yerimde çakılıp kalmıştım, çıkamadım; O çıktı ve orada öldü!
    Birinci katın koridorundan dipteki odalara doğru yürüdüm. O sırada hissettiğim sonsuz bir yalnızlık duygusuydu, kendi kendime “Bitti” dedim. Herhalde artık nefes alamıyordum, ama birden bir serinlik çarptı yüzüme; karanlığın içinde bu serinliğe doğru yürüdüm; vardığım yer, penceresi hava boşluğuna bakan bir odaymış. İçeride başkaları da vardı. Bu serinliği izleyip gelen 31 kişi Sivas’tan canlı ayrılacaktı. Bir süre sonra pencereden aşağı, boşluğa atladık. Öteki binanın iki penceresi bu hava boşluğuna bakıyordu, pencereleri zorladık. Burası Büyük Birlik Partisi Sivas İl Merkezinin pencereleriymiş. Bir süre sonra camlar açıldı ve içerideki birkaç adam, bizi oraya almak yerine küfredip bağırmaya başladı. Ben adamlardan birinin ellerine sarıldım, yaşamak için oraya girmem şarttı. Ama onlar bunu anlamıyormuşcasına ellerine geçirdikleri sopalarla beni ve benimle birlikte boşluğa atlamış olanları ittiriyorlardı, ısrarla…”Sizi buraya biz mi çağırdık, ne haliniz varsa görün” diyorlardı. Biz yine de ağlayarak yalvarmayı sürdürüyorduk. Oteldeki çığlıklar dinmemişti. Tam o sırada partinin il yöneticilerinden yaşlı bir adam pencerenin önüne geldi ve elini bana uzatıp “Gel kızım” dedi; 31 kişinin hayatını kurtarıyordu…
    Yaşadığımıza hâlâ inanamıyorduk. Koridorda sıkıştığımızı sanmıştık, kurtulamayacağımıza inanmıştık. Oysa tersine umutla üst katlara çıkanlar öldü. Partide geçirdiğimiz bir saat içinde bunun böyle olduğunu bilemiyorduk, çünkü otelin üst katlarındaki sesler kesilmişti, zannetmiştik ki itfaiye geldi ve onları kurtardı. Kurtulamadılar… Aslında Aziz Nesin de dahil, içeridekilerin kurtulup kurtulamadığını bilemiyorduk. Sonradan öğrendiğimize göre alevler ve duman iyice yükseldiğinde Aziz Nesin ve Lütfi Kaleli otelin dördüncü katına kadar çıkmışlar.
    Atılan taşlara rağmen pencerelerden sarkarak yardım istemişler. Üstünde bir itfaiye eriyle birlikte araç yaklaşmış, o arada “O ölecek olan adam, onu kurtarmayın” diye sesler çıkınca itfaiye eri geri inmiş. Ama bu arada zaten yolu yarılamış olan Aziz Nesin ve Lütfi Kaleli aracın üstüne inmişler. O arada bir saldırgan elindeki sırıkla Aziz Nesin’e hücum etmiş ve dengesini bozmuş; Aziz Nesin kafasını ciddi şekilde yaralamış. Hemen Kayseri’ye doğru yola çıkmışlarsa da Aziz Nesin çok kan kaybettiğinden üniversite hastanesine yönelmişler. İlk yardım yapılmış, sonra “bilinmeyen bir yöne doğru” gitmişler. Bir kandırmaca yaşatmışlar saldırganlarla Aziz Nesin arasında… Bütün bu ölüm korkusu içinde bir de “tuhaflıktan” söz etmek lazım. Bir insanın varlığının ne kadar anlamlı olduğunu düşündüm, unutmak hiç mümkün değil.

    Aziz Nesin’e, biri telsizli komiser, öteki otomatik silahlı iki polis koruma vermişler. Olayların patlak verişinden bir süre sonra silahlı olan gözden kayboldu. Telsizli komiser ise bizimle birlikte canını dişine taktı; barikattaki gençlerle birlikte saldırganlara karşı koydu, hava boşluğuna açılan pencereden inmemizi sağladı, sanki en yakın dostlarıymışız gibi davrandı hep… Unutmak mümkün değil…”
    Mehtap Mehmet Yücel

    #UmutMADIMAKlımda / 2 Temmuz 😥
  • Meâl
    Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.
    1. Kurusun Ebû Leheb’in elleri. Zaten de kurudu!
    2. Ona ne malı, ne de yaptığı işler fayda verdi.
    3. O alev alev yükselen ateşe girecek.
    4-5. Eşi de boynunda bükülmüş urgan olarak o ateşe odun taşıyacak.

    Bu sûreye “Mesed” ve “Leheb” sûresi de denilir. Mekkî dönemin başlangıcında nâzil olan sûrelerdendir. Hak dine düşmanlık etmesi sebebiyle kin ve hasedinden yanan, böylece varacağı ebedî Cehennem'e girmeden, dünyada aleve gi ren ve “ateşlik”
    manasına gelen Ebû Leheb ile eşinin şahsın da din düşmanlarının âkıbetini bildirir. Ayrıca, Ebû Leheb’in âkıbetini ve kâfir olarak öleceğini senelerce önce haber vermektedir.

    Nüzûl Sebebi

    İbn Abbas şöyle demiştir:
    ” En yakın akrabanı uyar.” (Şuarâ, 26/214) âyeti nâzil olunca Allah Resûlü (s.a.s.) Safa Tepe’sine çıkıp “Ey insanlar sabah oldu uyanın.” diye nidâ etti.

    – Bu kim? dediler ve başına toplandılar. Resûlullah Efendimiz onlara:
    – Ne dersiniz? Ben size şu dağın arkasından bazı atlılar çıkacak diye haber versem beni tasdik eder misiniz? dedi.
    – Biz senden şimdiye kadar doğrudan başka bir şey duymadık, dediler. Allah Resûlü (s.a.s.): – Öyle ise ben sizi önünüzde bulunan bir azap ile uyarıyorum,
    dedi. Ebû Leheb de:
    Yuh olsun sana, bizi bunun için mi topladın? dedi ve kalktı. Bunun üzerine “Tebbet Sûresi” indirildi.
    Bazı rivâyetlerde de Ebû Leheb’in, bu sözü söylemekle birlikte iki eliyle yerden bir taş alıp Peygamber Efendimize (s.a.s.)
    atmak istediği de nakledilmektedir.

    İbn Abbas’tan yapılan bir nakilde şöyle denilmiştir: “Ebû Leheb vadiden çıkıp Kureyş topluluğunun yanına geldiği zaman,
    “Muhammed bize mahiyetini bilmediği miz bir takım şeyler vaat ediyor, onların ölümden sonra vuku bulacağını zannediyor, benim elime ne koydu?” deyip iki eline üflemiş ve yuh olsun size, ben sizde Muhammed’in söy lediklerinden hiç bir şey görmüyorum, demişti. İşte bunun üze rine “Tebbet Sûresi”nin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir.

    Bu sûre nâzil olup Resûlullah’ın amcasının isim anılarak lanetlenmesinden sonra herkeste, Resûlullah’la din hakkında uzlaşmaya girebileceği ümidi kesildi. Çünkü Resûlullah kendi amcası için bile bunları söyledikten sonra, bir başkası ile uzlaşmasına hiç imkân yoktu. İman eden bir yabancı Resûlullah’a akrabasından da yakın oluyor, küfür üzerinde devam eden kişi, kendi akrabası bile olsa bir yabancı olarak kalıyordu. Şunun veya bunun oğlu olmasının hiçbir önemi yoktu.

    Tefsîr

    1. “Kurusun Ebû Leheb’in elleri. Zaten de kurudu!”
    “Tebbet” mâzî fiili/geçmiş zaman kipi, duâ ola rak kullanılınca; helâk olsun, ziyana uğrasın demektir. Bu fiil beddua olarak hüsran ve helâkı hak ettiğini anlatmak sûretiyle kınamak ve çirkin görmek mânâsınadır. “Tebben leke” ve benzeri tabirler, “Yuh olsun sana.” gibi kınama ve beddua ma kamında da kullanılmaktadır. Bu yüzden “Elleri kurusun.” şeklindeki tercüme pek yaygındır.
    Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) amcası olmak gibi yüksek bir yakın akrabalık, soy ve şerefe sahip olduğu halde, iman etmeyip de O'na düşmanlık ve küfürde ısrar ettiğinden dolayı Ebû Leheb böyle helâk oldu. O soy ve şeref Ebû Leheb’i kurtarmazsa, Allah Resûlü’ne (s.a.s.) buğzedip/kızıp da tevbe etmeyen
    diğer insanların hallerinin ne kadar kötü olacağı ibret nazarıyla düşünülmelidir.Peygamberimiz’in amcasının asıl ismi, Abdu’l-Uzzâ olduğu
    halde, Ebû Leheb denmesinin sebebi, yüzünün kırmızıya yakın buğday renkli olmasındandı. “Leheb” kıvılcım/ateş mânâsındadır. “Ebû Leheb”; kıvılcım gibi parlak yüzlü ve ateşin babası, yani ateşlik anlamlarına gelir. Burada bu lâkap ile zikredilmesinin birkaç sebebi vardır:

    Birincisi, o isminden çok lâkabı ile tanınıyordu. İkincisi, onun ismi Abdu’l-Uzzâ (yani Uzzâ isimli putun kulu) idi. Bu ise, bir müşrik ismi idi. Kur’ân onu bu isimle zikretmek istememiştir.
    Üçüncüsü, bu sûrede onun âkıbeti de açıklandığı için lâkap ile anılması daha uygun düşmektedir. Çünkü Araplar şerli/kötü olan kimseye “Ebû’ş-Şer” (kötülüğün babası), hayır sahibine de “Ebû’l-Hayr” (hayrın babası) demektedirler.
    Yukarıda da söylediğimiz gibi birinci tebbet fiili bedduâdır: Ebû Leheb’in elleri kurusun, kendisi helâk olsun, kahrolsun demektir. İkinci ve tebbe” fiili ise bir durumu haber vermektedir. Ebû Leheb’in gerçekten kuruduğunu, yok olup hüsrana uğradığını bildirmektedir. "Ebû Leheb’in elleri kurusun" cümlesindeki "El”den maksat da, o el'in sahibi Ebû Leheb'dir. Bu, Arapların
    âdetine göre söylenmiş bir ifadedir. Araplar, bir şeyin bir kısmını söyleyerek bütününü ve tamamını kastederler. Yani Ebû Leheb’in sadece elleri değil, kendisi de yok oldu, muradına eremeyip, perişan oldu ve mahvolup gitti, demektir.

    2. “Ona ne malı, ne de yaptığı işler fayda verdi.”
    Âyette geçen ” kazancı”ndan maksat, bazıların göre Ebû Leheb’in çocuğudur. Çünkü bir hadiste: “Her insanınyiyeceğinin en temizi ve çocuğu kazancındandır.” buyurulmuştur.
    Bazılarına göre ise, onun kazandığı şey, bir iyilik yapıyorum zannıyla işlediği amelidir ki; “Yaptıkları her işin önüne geçtik de, onu
    (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirdik.” (Furkân, 25/23) âyeti de
    bu mânâdadır. Yine Ebû Leheb’in: “Eğer kardeşim oğlunun söylediği hak ise, malımı ve çocuklarımı fidye vererek ondan kurtulurum.” dediği rivâyet edilmiştir.
    Ebû Leheb hastalığa yakalandığında ne malı ve ne de evlâdı ona bir yarar sağlayamamıştır. Hatta oğulları onu ölüme terketmişlerdir. Öyleki, cenazesini bile şerefle defnetmeye fırsat bulamamışlardır. Böylece Kur’ân’ın Ebû Leheb ile ilgili olarak
    verdiği haberin bir kaç sene içinde nasıl gerçekleştiğini herkes görmüştür.

    3. “O alev alev yükselen ateşe girecek.”
    Dünyada eşi, benzeri görülmemiş son derece şiddetli bir alev ve iltihabı olan bir ateş, yani sadece cisimleri yakan bir ateş değil, ruhları sarıp gönüllere nüfûz eden bir Cehennem ateşi.

    4. “Eşi de (boynunda bükülmüş urgan olarak) o ateşe odun taşıyacak.”

    Yani Ebû Leheb’in yalnız kendisi değil, hanımı Ümmü Cemîl de o ateşe atılacaktır. O da odun hamalı olarak Cehennem'e girecek, Ebû Leheb’i götürecek veya onun ateşini artırmak için, dünyada küfrüne, arzusuna hizmet ettiğinden dolayı Cehennem'de de azabına iştirak ile hizmet edecek demektir. Çünkü bu kadın, Resûlullah’a düşmanlıkta kocasından geri kalmıyordu.
    Buradaki “hammâlete’l-hatab” kelimesi, “odun toplayan kadın” anlamındadır. Denildiğine göre, Ebû Leheb’in karısı, Resûlullah’ın (s.a.s.) geçeceği yol üzerine geceleyin diken dalları bıraktırmak sûretiyle ona eziyet etmek isterdi. Onun için bu tabirle kınanmıştır.
    Bazılarına göre ise; o kadın fesat çıkarmak için laf taşırdı. Onun için, Arap dilindeki kullanıma uygun olarak ona “odun toplayan kadın” denmiştir. Araplar fesat ateşini körükleyen bu tip kişiler için “odun toplayan kişi” derler.

    5. “Eşi de boynunda bükülmüş urgan olarak (o ateşe odun taşıyacak).”
    Âyette yer alan “cîd” boyun mânâsına gelirse de, özellikle gerdanlık gibi zînet eşyaları ile süslü veya süslenmeye layık
    güzel boyunlar anlamındadır. Ümmü Cemil, boynuna mücevher gerdanlık takardı ve şöyle derdi: “Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki bu gerdanlığı satarak gelirini Muhammed’e karşı kullanaca ğım.” Bu
    sebeple “cîd” kelimesi burada istihzâ (alay) olarak kullanılmıştır. Yani gerdanlık takıp gururlandığı gerdanı/boynu Cehennem'de
    iple bağlı olacaktır. Mesed, lif demektir. Arap dilinde, lif veya hurma yaprağından bükülen her şeye mesed denir. Sağlam liflerden, kuvvetli tellerden bükülmüş, kıvrılarak örülmüş bir ip bulunacaktır.
    Bunun neticesi şudur ki, mesed, hurma lifinden bükülmüş sağlam bir urgan demek oluyor. Yani âyet, “gerdanında/boynunda şiddetli bir şekilde bükülüp demir bir ip yapılmış olarak” manâsınadır.


    Bazı müfessirlere göre ise; âyetteki “odun hammalı” sözü, bu kadının kötü ahlâkına işâret için kullanılmış bir hakaret vasıtasıdır. Dünyada altından bükülmüş kordon taşıyan kötü ahlâk sahibi insanın boynuna, âhirette ateşten bükülmüş kordon geçiriliyor, böylece cezâ, yaptığı suça denk oluyor. Kur’ân’ın, açıkça adlarını zikredip bedduâ ettiği ve ebedî lânete lâyık gördüğü kişiler yalnız Ebû Leheb ile karısıdır. Bu durum, onların düşmanca davranışlarının İslâm dâvasına ne denli zarar verdiğini ve Peygamberimizi (s.a.s.) ne denli üzdüğünü gösterir.
  • Bakara Suresi, 51. ayet: Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuştunuz.

    Bakara Suresi, 52. ayet: Bundan sonra, (artık) şükredesiniz diye sizi bağışladık.

    Bakara Suresi, 53. ayet: Ve hidayete eresiniz diye Musa'ya kitabı ve Furkan'ı verdik.

    Bakara Suresi, 54. ayet: Hani Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca Yaratan(gerçek İlah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, Yaratıcınız Katında sizin için daha hayırlıdır" demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.

    Bakara Suresi, 55. ayet: Ve demiştiniz ki: "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız." Bunun üzerine yıldırım sizi (kendinizden) almıştı. Ve siz bakıp duruyordunuz.

    Bakara Suresi, 56. ayet: Sonra şükredesiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik.

    Bakara Suresi, 57. ayet: Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar Bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.

    Bakara Suresi, 58. ayet: Ve hatırlayın, demiştik ki: "Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnızca secde ederek kapısından girerken 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin; (Biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların (ecirlerini) arttıracağız."

    Bakara Suresi, 59. ayet: Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azap indirdik.

    Bakara Suresi, 60. ayet: (Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı, o zaman Biz ona: "Asanı taşa vur" demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı, böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.

    Bakara Suresi, 61. ayet: Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı, şu değersiz şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır" demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.

    Bakara Suresi, 63. ayet: Sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve demiştik ki:) "Size verdiğimize sımsıkı yapışın ve onda olanı (hükümleri sürekli) hatırlayın, ki sakınasınız."

    Bakara Suresi, 64. ayet: Siz ise, bundan sonra da yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı (lütuf ve ihsanı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

    Bakara Suresi, 67. ayet: Hani Musa kavmine: "Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti. "Bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. (Musa) "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.

    Bakara Suresi, 68. ayet: "Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın" dediler. (Musa, Rabbine yalvardıktan sonra) "Şüphesiz Allah diyor ki: O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı)dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin" dedi.

    Bakara Suresi, 69. ayet: (Bu sefer) dediler ki: "Rabbine adımıza yalvar da, bize rengini bildirsin." O: "(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatan sarı bir inektir" dedi.

    Bakara Suresi, 70. ayet: (Onlar yine:) "Rabbine adımıza yalvar da, bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer. İnşaAllah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz" dediler.

    Bakara Suresi, 71. ayet: (Bunun üzerine Musa, "Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir" dedi. (O zaman): "Şimdi gerçeği getirdin" dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.

    Bakara Suresi, 87. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?

    Bakara Suresi, 88. ayet: Dediler ki: "Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.

    Bakara Suresi, 92. ayet: Andolsun, Musa size apaçık belgelerle geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı (tanrı) edindiniz. İşte siz (böyle) zalimlersiniz.

    Bakara Suresi, 93. ayet: Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık." İnkarları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"

    Bakara Suresi, 108. ayet: Yoksa daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de Resulünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı inkar ile değişirse, artık o, dümdüz yoldan sapmış olur.

    Bakara Suresi, 136. ayet: Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."

    Bakara Suresi, 246. ayet: Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine: "Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi, O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)" demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.

    Nisa Suresi, 153. ayet: Kitap Ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: "Bize Allah'ı açıkça göster." Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı. Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı (ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik ve Musa'ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik.

    Nisa Suresi, 164. ayet: Ve gerçekten sana daha önceden hikayelerini anlattığımız elçilere, anlatmadığımız elçilere (vahyettik). Allah, Musa ile de konuştu.

    Maide Suresi, 20. ayet: Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi."

    Maide Suresi, 21. ayet: "Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz."

    Maide Suresi, 22. ayet: Dediler ki: "Ey Musa, orda zorba bir kavim vardır, onlar çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de muhakkak gireriz."

    Maide Suresi, 23. ayet: Korkanlar arasında olup da Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi: "Onların üzerine kapıdan girin. Girerseniz, şüphesiz sizler galibsiniz. Eğer mü'minlerdenseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin." dedi.

    Maide Suresi, 24. ayet: Dediler ki: "Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız."

    Maide Suresi, 25. ayet: (Musa:) "Rabbim, gerçekten kendimden ve kardeşimden başkasına malik olamıyorum. Öyleyse bizimle fasıklar topluluğunun arasını Sen ayır" dedi.

    Maide Suresi, 26. ayet: (Allah) Dedi: "Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde 'şaşkınca dönüp duracaklar.' Sen de o fasıklar topluluğuna üzülme."

    En'am Suresi, 84. ayet: Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.

    En'am Suresi, 91. ayet: Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.

    En'am Suresi, 154. ayet: Sonra Biz Musa'ya, iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak, herşeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak kitabı verdik. Umulur ki Rablerine kavuşacaklarına inanırlar.

    Araf Suresi, 103. ayet: Sonra bunların (peygamberlerin) ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve önde gelen çevresine gönderdik; onlar ona (ayetlerimize) haksızlık ettiler. İşte bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.

    Araf Suresi, 104. ayet: Musa dedi ki: "Ey Firavun, gerçekten, ben alemlerin Rabbinden (gönderilme) bir elçiyim."

    Araf Suresi, 105. ayet: "Benim üzerimdeki yükümlülük, Allah'a karşı ancak gerçeği söylemektir. Rabbinizden size apaçık bir belge ile geldim. Artık İsrailoğulları'nı benimle gönder."

    Araf Suresi, 106. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Eğer gerçekten bir ayet getirmişsen ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (bakalım)."

    Araf Suresi, 107. ayet: Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.

    Araf Suresi, 109. ayet: Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: "Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür";

    Araf Suresi, 110. ayet: "Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?"

    Araf Suresi, 111. ayet: Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver (vereceğin cezayı ertele), şehirlere de toplayıcılar yolla";

    Araf Suresi, 112. ayet: "Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler."

    Araf Suresi, 113. ayet: Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?"

    Araf Suresi, 114. ayet: "Evet" dedi. "(O zaman) Siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız."

    Araf Suresi, 115. ayet: Dediler ki: "Ey Musa (ilkin) sen mi atmak istersin, yoksa biz mi atalım?"

    Araf Suresi, 116. ayet: (Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular.

    Araf Suresi, 117. ayet: Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor.

    Araf Suresi, 118. ayet: Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı.

    Araf Suresi, 119. ayet: Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler.

    Araf Suresi, 120. ayet: Ve sihirbazlar secdeye kapandılar.

    Araf Suresi, 121. ayet: "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

    Araf Suresi, 122. ayet: "Musa'nın ve Harun'un Rabbine…"

    Araf Suresi, 123. ayet: Firavun: "Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı buradan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz."

    Araf Suresi, 124. ayet: "Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim."

    Araf Suresi, 125. ayet: (Onlar da:) "Biz de şüphesiz Rabbimiz'e döneceğiz" dediler.

    Araf Suresi, 126. ayet: "Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz'in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür."

    Araf Suresi, 127. ayet: Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" (Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz."

    Araf Suresi, 128. ayet: Musa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah'ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir" dedi.

    Araf Suresi, 129. ayet: Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık." (Musa:) "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek" dedi.

    Araf Suresi, 130. ayet: Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.

    Araf Suresi, 131. ayet: Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu bizim için" dediler; onlara bir kötülük isabet ettiğinde (bunu da) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah Katında asıl uğursuz olanlar kendileridir; ama onların çoğu bilmezler.

    Araf Suresi, 132. ayet: Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler.

    Araf Suresi, 133. ayet: Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular.

    Araf Suresi, 134. ayet: Başlarına iğrenç bir azap çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğulları'nı seninle göndereceğiz.

    Araf Suresi, 135. ayet: Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip-giderdik, onlar yine andlarını bozdular.

    Araf Suresi, 136. ayet: Biz de onlardan intikam aldık ve ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmişler (gibi) olmaları nedeniyle onları suda boğduk.

    Araf Suresi, 137. ayet: Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğulları'na olan o güzel sözü (vaadi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı (yerine geldi). Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını) da yerle bir ettik.

    Araf Suresi, 138. ayet: İsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları (var; onlarınki) gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi.

    Araf Suresi, 139. ayet: Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler (ibadetler) de geçersizdir.

    Araf Suresi, 140. ayet: "O sizi alemlere üstün kılmışken, ben size Allah'tan başka bir İlah mı arayacağım?"

    Araf Suresi, 141. ayet: "Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı."

    Araf Suresi, 142. ayet: Musa ile otuz gece için sözleştik ve ona bir on daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a "Kavmimde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma" dedi.

    Araf Suresi, 143. ayet: Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi onunla konuşunca: "Rabbim, bana göster, Seni göreyim" dedi. (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne Yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim" dedi.

    Araf Suresi, 144. ayet: (Allah:) "Ey Musa" dedi. "Sana verdiğim risaletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol."

    Araf Suresi, 145. ayet: Biz ona Levhalarda herşeyden bir öğüt ve herşeyin yeterli bir açıklamasını yazdık. (Ve:) "Şimdi bunlara sıkıca sarıl ve kavmine de emret ki en güzeliyle sarılsınlar. Size fasıkların yurdunu pek yakında göstereceğim" (dedik).

    Araf Suresi, 148. ayet: (Tura gitmesinin) Ardından Musa'nın kavmi süs eşyalarından böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini (hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (tanrı) edindiler de, zulmedenler oldular.

    Araf Suresi, 149. ayet: Ne zaman ki (yaptıklarından dolayı pişmanlık duyup, başları) elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten şaşırıp-saptıklarını görünce: "Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız" dediler.

    Araf Suresi, 150. ayet: Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) "Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma (sayma)" dedi.

    Araf Suresi, 151. ayet: (Musa yalvarıp) Dedi ki: "Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın."

    Araf Suresi, 152. ayet: Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir zillet yetişecektir. İşte Biz, 'yalan düzüp-uyduranları' böyle cezalandırırız.

    Araf Suresi, 153. ayet: Kötülük işleyip bunun ardından tevbe edenler ve iman edenler; hiç şüphesiz Rabbin, bundan (tevbeden) sonra elbette bağışlayandır, esirgeyendir.

    Araf Suresi, 154. ayet: Musa kabaran öfkesi (gazabı) yatışınca Levhaları aldı. (Onlardan bir) Nüshasında "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet vardır" (yazılıydı).

    Araf Suresi, 155. ayet: Musa, belirlediğimiz buluşma zamanı için kavminden yetmiş adam seçip-ayırdı. Bunları da 'dayanılmaz bir sarsıntı' tutuverince, dedi ki: "Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helak ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helak edecek misin? O da Senin denemenden başkası değildir. Onunla Sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Bizim Velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın."

    Araf Suresi, 156. ayet: Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım."

    Araf Suresi, 157. ayet: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.

    Araf Suresi, 158. ayet: De ki: "Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.

    Araf Suresi, 159. ayet: Musa'nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.

    Araf Suresi, 160. ayet: Biz onları (İsrailoğulları'nı) ayrı ayrı oymaklar olarak on iki topluluk (ümmet) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musa'ya: "Asan'la taşa vur" diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan- topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Üzerlerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) "Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin." Onlar Bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.

    Araf Suresi, 161. ayet: Onlara: "Bu şehirde oturun, ondan istediğiniz yerden yeyin, 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin ve kapısından secde ederek girin, (Biz de) hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanların (armağanlarını) artıracağız" denildiğinde,

    Araf Suresi, 162. ayet: Onlardan zulmedenler, sözü kendilerine söylenenden başka bir şeyle değiştirdiler. Biz de bunun üzerine zulmetmeleri dolayısıyla gökten 'iğrenç bir azap' indirdik.

    Yunus Suresi, 75. ayet: Sonra bunların ardından Firavun'a ve onun önde gelen çevresine Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu-günahkar bir kavimdi.

    Yunus Suresi, 76. ayet: Onlara Katımız'dan hak geldiği zaman, dediler ki: "Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür."

    Yunus Suresi, 77. ayet: Musa: "Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler" dedi.

    Yunus Suresi, 78. ayet: Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler.

    Yunus Suresi, 79. ayet: Firavun: "Bana bütün bilgin büyücüleri getirin" dedi.

    Yunus Suresi, 80. ayet: Büyücüler geldiğinde Musa: "Atacağınız şeyleri atın" dedi.

    Yunus Suresi, 81. ayet: Onlar atınca, Musa dedi ki: "Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez."

    Yunus Suresi, 82. ayet: Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir.

    Yunus Suresi, 83. ayet: Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.

    Yunus Suresi, 84. ayet: Musa dedi ki: "Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman edip Müslüman olmuşsanız artık yalnızca O'na tevekkül edin."

    Yunus Suresi, 85. ayet: Dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma."

    Yunus Suresi, 86. ayet: "Ve bizi, kafirler topluluğundan rahmetinle kurtar."

    Yunus Suresi, 87. ayet: Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele."

    Yunus Suresi, 88. ayet: Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."

    Yunus Suresi, 89. ayet: (Allah) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın."

    Yunus Suresi, 90. ayet: Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (İlah'tan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi.

    Yunus Suresi, 91. ayet: Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

    Yunus Suresi, 92. ayet: Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.

    Yunus Suresi, 93. ayet: Andolsun, Biz İsrailoğulları'nı, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.

    Hud Suresi, 96. ayet: Andolsun, Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik.

    Hud Suresi, 110. ayet: Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar, bundan (Kur'an'dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.

    İbrahim Suresi, 5. ayet: Andolsun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.

    İbrahim Suresi, 6. ayet: Hani Musa kavmine şöyle demişti: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır."

    İbrahim Suresi, 7. ayet: "Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir."

    İbrahim Suresi, 8. ayet: Musa demişti ki: "Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkar edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür."

    İsra Suresi, 2. ayet: Musa'ya kitap verdik ve "Benden başka vekil edinmeyin" diye onu İsrailoğulları'na kılavuz kıldık.

    İsra Suresi, 101. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğulları'na sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.

    İsra Suresi, 102. ayet: O da: "Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış-harab olmuş sanıyorum" demişti.

    İsra Suresi, 103. ayet: Böylelikle, onları o yerden sürüp-sarsıntıya uğratmayı istedi, Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte boğuverdik.

    İsra Suresi, 104. ayet: Ve onun ardından İsrailoğulları'na söyledik: "O toprak (yurt)ta oturun, ahiret va'di geldiğinde hepinizi derleyip-toplayacağız."

    Kehf Suresi, 60. ayet: Hani Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim."

    Kehf Suresi, 61. ayet: Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.

    Kehf Suresi, 62. ayet: (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk."

    Kehf Suresi, 63. ayet: (Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu."

    Kehf Suresi, 64. ayet: (Musa) Dedi ki: "Bizim de aradığımız buydu." Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.

    Kehf Suresi, 65. ayet: Derken, Katımız'dan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.

    Kehf Suresi, 66. ayet: Musa ona dedi ki: "Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"

    Kehf Suresi, 67. ayet: Dedi ki: "Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin."

    Kehf Suresi, 68. ayet: (Böyleyken) "Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?"

    Kehf Suresi, 69. ayet: (Musa:) "İnşaAllah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim" dedi.

    Kehf Suresi, 70. ayet: Dedi ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar."

    Kehf Suresi, 71. ayet: Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın."

    Kehf Suresi, 72. ayet: Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"

    Kehf Suresi, 73. ayet: (Musa:) "Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma" dedi.

    Kehf Suresi, 74. ayet: Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."

    Kehf Suresi, 75. ayet: Dedi ki: "Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"

    Kehf Suresi, 76. ayet: (Musa:) "Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun" dedi.

    Kehf Suresi, 77. ayet: (Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin."

    Kehf Suresi, 78. ayet: Dedi ki: "İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim.

    Kehf Suresi, 79. ayet: "Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı."

    Kehf Suresi, 80. ayet: "Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkar zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk."

    Kehf Suresi, 81. ayet: Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik."

    Kehf Suresi, 82. ayet: "Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu."

    Meryem Suresi, 51. ayet: Kitap'ta Musa'yı da zikret. Çünkü o, ihlasa erdirilmiş ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi.

    Taha Suresi, 9. ayet: Sana Musa'nın haberi geldi mi?

    Taha Suresi, 10. ayet: Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: "Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici bulurum."

    Taha Suresi, 11. ayet: Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: "Ey Musa."

    Taha Suresi, 12. ayet: "Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın."

    Taha Suresi, 13. ayet: "Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle."

    Taha Suresi, 14. ayet: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka İlah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."

    Taha Suresi, 15. ayet: "Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim."

    Taha Suresi, 16. ayet: "Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın."

    Taha Suresi, 17. ayet: "Sağ elindeki nedir ey Musa?"

    Taha Suresi, 18. ayet: Dedi ki: "O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var."

    Taha Suresi, 19. ayet: Dedi ki: "Onu at, ey Musa."

    Taha Suresi, 20. ayet: Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).

    Taha Suresi, 21. ayet: Dedi ki: "Onu al ve korkma, Biz onu ilk durumuna çevireceğiz."

    Taha Suresi, 22. ayet: "Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın."

    Taha Suresi, 23. ayet: "Öyle ki, sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım."

    Taha Suresi, 24. ayet: "Firavun'a git, çünkü o azmış bulunuyor."

    Taha Suresi, 25. ayet: Dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç."

    Taha Suresi, 26. ayet: "Bana işimi kolaylaştır."

    Taha Suresi, 27. ayet: "Dilimden düğümü çöz;"

    Taha Suresi, 28. ayet: "Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar."

    Taha Suresi, 29. ayet: "Ailemden bana bir yardımcı kıl,"

    Taha Suresi, 30. ayet: "Kardeşim Harun'u"

    Taha Suresi, 31. ayet: "Onunla arkamı kuvvetlendir."

    Taha Suresi, 32. ayet: "Onu işimde ortak kıl,"

    Taha Suresi, 33. ayet: "Böylece Seni çok tesbih edelim."

    Taha Suresi, 34. ayet: "Ve Seni çok zikredelim."

    Taha Suresi, 35. ayet: "Şüphesiz Sen bizi görüyorsun."

    Taha Suresi, 36. ayet: (Allah) Dedi ki: "Ey Musa istediğin sana verilmiştir."

    Taha Suresi, 37. ayet: "Andolsun, Biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk."

    Taha Suresi, 38. ayet: "Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:)"

    Taha Suresi, 39. ayet: "Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, Kendim'den sana bir sevgi yönelttim."

    Taha Suresi, 40. ayet: "Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, Biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa."

    Taha Suresi, 41. ayet: "Seni Kendim için seçtim."

    Taha Suresi, 42. ayet: "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve Beni zikretmede gevşek davranmayın.

    Taha Suresi, 43. ayet: "İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor."

    Taha Suresi, 44. ayet: "Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar."

    Taha Suresi, 45. ayet: Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz."

    Taha Suresi, 46. ayet: Dedi ki: "Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim; işitiyorum ve görüyorum."

    Taha Suresi, 47. ayet: "Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğulları'nı bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azap verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun."

    Taha Suresi, 48. ayet: "Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azap, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir."

    Taha Suresi, 49. ayet: (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında, Firavun onlara) Dedi ki: "Sizin Rabbiniz kim ey Musa?"

    Taha Suresi, 50. ayet: Dedi ki: "Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir."

    Taha Suresi, 51. ayet: (Firavun) Dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?"

    Taha Suresi, 52. ayet: Dedi ki: "Bunun bilgisi Rabbimin Katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz."

    Taha Suresi, 53. ayet: "Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık."

    Taha Suresi, 54. ayet: "Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.

    Taha Suresi, 55. ayet: Sizi ondan yarattık, ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.

    Taha Suresi, 56. ayet: Andolsun, Biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti.

    Taha Suresi, 57. ayet: Dedi ki: "Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?"

    Taha Suresi, 58. ayet: "Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir 'buluşma zamanı ve yeri' tespit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun" dedi.

    Taha Suresi, 59. ayet: (Musa) Dedi ki: "Buluşma zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun)."

    Taha Suresi, 60. ayet: Böylelikle Firavun arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) biraraya getirdi, sonra geldi.

    Taha Suresi, 61. ayet: Musa onlara dedi ki: "Size yazıklar olsun, Allah'a karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azap ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten yok olup gitmiştir."

    Taha Suresi, 62. ayet: Bunun üzerine, kendi aralarında durumlarını tartışmaya başladılar ve gizli konuşmalara geçtiler.

    Taha Suresi, 63. ayet: Dediler ki: "Bunlar herhalde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler."

    Taha Suresi, 64. ayet: "Bundan ötürü, tuzaklarınızı biraraya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur."

    Taha Suresi, 65. ayet: "Ey Musa" dediler. Ya sen (asanı) at veya önce biz atalım."

    Taha Suresi, 66. ayet: Dedi ki: "Hayır, siz atın." Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.

    Taha Suresi, 67. ayet: Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.

    Taha Suresi, 68. ayet: "Korkma" dedik. "Muhakkak sen üstün geleceksin."

    Taha Suresi, 69. ayet: "Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz."

    Taha Suresi, 70. ayet: Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.

    Taha Suresi, 71. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız."

    Taha Suresi, 72. ayet: Dediler ki: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla 'tercih edip-seçmeyiz." Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin."

    Taha Suresi, 73. ayet: "Gerçekten biz Rabbimiz'e iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir."

    Taha Suresi, 74. ayet: "Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu-günahkar olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise, ne ölebilir, ne dirilebilir."

    Taha Suresi, 75. ayet: "Kim O'na iman edip salih amellerde bulunarak O'na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır."

    Taha Suresi, 76. ayet: "İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır."

    Taha Suresi, 77. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya vahyetmiştik: "Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan."

    Taha Suresi, 78. ayet: Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi.

    Taha Suresi, 79. ayet: Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.

    Taha Suresi, 80. ayet: Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.

    Taha Suresi, 81. ayet: Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: Benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.

    Taha Suresi, 82. ayet: Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.

    Taha Suresi, 83. ayet: "Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa?"

    Taha Suresi, 84. ayet: Dedi ki: "Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim."

    Taha Suresi, 85. ayet: Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı."

    Taha Suresi, 86. ayet: Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"

    Taha Suresi, 87. ayet: Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."

    Taha Suresi, 88. ayet: Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "İşte, sizin de ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.

    Taha Suresi, 89. ayet: Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?

    Taha Suresi, 90. ayet: Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin" demişti.

    Taha Suresi, 91. ayet: Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."

    Taha Suresi, 92. ayet: (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"

    Taha Suresi, 93. ayet: "Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?"

    Taha Suresi, 94. ayet: Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup-yolma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum."

    Taha Suresi, 95. ayet: (Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"

    Taha Suresi, 96. ayet: Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."

    Taha Suresi, 97. ayet: Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azap dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."

    Taha Suresi, 98. ayet: "Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır."

    Enbiya Suresi, 48. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.

    Mü'minun Suresi, 45. ayet: Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.

    Mü'minun Suresi, 46. ayet: Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen-zorba' bir topluluktu.

    Mü'minun Suresi, 47. ayet: Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar."

    Mü'minun Suresi, 48. ayet: Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.

    Mü'minun Suresi, 49. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar hidayete erer diye.

    Furkan Suresi, 36. ayet: Böylece onlara: "Ayetlerimizi yalanlayan kavme gidin" dedik; sonunda onları (Firavun ve çevresini) kökünden darmadağın ettik.

    Şuara Suresi, 10. ayet: Hani senin Rabbin, Musa'ya seslenmişti: "Zulmetmekte olan kavme git;"

    Şuara Suresi, 11. ayet: Firavun'un kavmine, hala sakınmıyorlar mı?"

    Şuara Suresi, 12. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum."

    Şuara Suresi, 13. ayet: "Göğsüm sıkışıyor, dilim dönmüyor; bundan dolayı Harun'a da (elçilik görevini bildirmesi için Cibril'i) gönder."

    Şuara Suresi, 14. ayet: "Üstelik, onların bana karşı (davasını savunacakları bir cinayet) suçu(m) var; bundan dolayı beni öldürmelerinden korkuyorum."

    Şuara Suresi, 15. ayet: (Allah:) "Hayır," dedi. "İkiniz de ayetlerimle gidin, şüphesiz sizinle birlikteyiz (ve) işitmekteyiz."

    Şuara Suresi, 16. ayet: "Gecikmeksizin Firavun'a giderek deyin ki: Gerçekten biz, alemlerin Rabbinin elçisiyiz,"

    Şuara Suresi, 17. ayet: "İsrailoğulları'nı bizimle birlikte göndermen için (sana geldik)."

    Şuara Suresi, 18. ayet: (Gittiler ve Firavun:) Dedi ki: "Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

    Şuara Suresi, 19. ayet: "Ve sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin; sen nankörlerdensin."

    Şuara Suresi, 20. ayet: (Musa) Dedi ki: "Ben onu yaptığım zaman şaşkınlardandım."

    Şuara Suresi, 21. ayet: "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım; sonra Rabbim bana hüküm (ve hikmet) verdi ve beni gönderilen (elçilerden) kıldı."

    Şuara Suresi, 22. ayet: "Bana karşı lütuf-dediğin nimet de, İsrailoğulları'nı köle kılmandan dolayıdır."

    Şuara Suresi, 22. ayet: "Bana karşı lütuf-dediğin nimet de, İsrailoğulları'nı köle kılmandan dolayıdır."

    Şuara Suresi, 23. ayet: Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi nedir?"

    Şuara Suresi, 24. ayet: Dedi ki: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir)."

    Şuara Suresi, 25. ayet: Çevresindekilere dedi ki: "İşitiyor musunuz?"

    Şuara Suresi, 26. ayet: (Musa:) Dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir."

    Şuara Suresi, 27. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir."

    Şuara Suresi, 28. ayet: "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa).

    Şuara Suresi, 29. ayet: (Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım."

    Şuara Suresi, 30. ayet: (Musa) Dedi ki: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"

    Şuara Suresi, 31. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Eğer doğru sözlü isen, onu getir."

    Şuara Suresi, 32. ayet: Bunun üzerine asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderha oluverdi.

    Şuara Suresi, 33. ayet: Elini de çekip çıkardı, bir de (ne görsün) o, bakanlar için 'parlayıp aydınlanıvermiş'.

    Şuara Suresi, 34. ayet: (Firavun,) Çevresindeki önde gelenlere: "Bu" dedi, "Doğrusu bilgin bir büyücüdür."

    Şuara Suresi, 35. ayet: "Büyüsüyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?"

    Şuara Suresi, 36. ayet: Dediler ki: "Bunu ve kardeşini oyala, şehirlere de toplayıcılar gönder,"

    Şuara Suresi, 37. ayet: "Bütün uzman-bilgin büyücüleri sana getirsinler."

    Şuara Suresi, 38. ayet: Böylelikle büyücüler, bilinen bir günün belli vaktinde biraraya getirildi.

    Şuara Suresi, 39. ayet: Ve insanlara da: "Siz de toplanıyor musunuz? dendi."

    Şuara Suresi, 40. ayet: "Umarız ki, eğer galip gelirse biz de büyücülere uyarız."

    Şuara Suresi, 41. ayet: Büyücüler geldiklerinde, Firavun'a: "Şayet biz galip gelirsek, bize bir ücret var gerçekten, değil mi?" dediler.

    Şuara Suresi, 42. ayet: "Evet" dedi. "Üstelik şüphesiz siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız."

    Şuara Suresi, 43. ayet: Musa onlara dedi ki: "Atacağınızı atın."

    Şuara Suresi, 44. ayet: Onlar da, iplerini ve asalarını atıverdiler ve: "Firavun'un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz" dediler.

    Şuara Suresi, 45. ayet: Böylelikle Musa da asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta olduklarını yutuveriyor.

    Şuara Suresi, 46. ayet: Anında büyücüler secdeye kapandılar.

    Şuara Suresi, 47. ayet: (Ve:) "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

    Şuara Suresi, 48. ayet: "Musa'nın ve Harun'un Rabbine."

    Şuara Suresi, 49. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım."

    Şuara Suresi, 50. ayet: "Hiç zararı yok" dediler. "Çünkü biz gerçekten Rabbimiz'e dönücüleriz."

    Şuara Suresi, 51. ayet: "Doğrusu biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimiz'in bizim hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."

    Şuara Suresi, 52. ayet: Musa'ya: "Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik.

    Şuara Suresi, 53. ayet: Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

    Şuara Suresi, 54. ayet: "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur;"

    Şuara Suresi, 55. ayet: "Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler."

    Şuara Suresi, 56. ayet: 'Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi).

    Şuara Suresi, 57. ayet: Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık;

    Şuara Suresi, 58. ayet: Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.

    Şuara Suresi, 59. ayet: İşte böyle; bunlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık.

    Şuara Suresi, 60. ayet: Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular.

    Şuara Suresi, 61. ayet: İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler.

    Şuara Suresi, 62. ayet: (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."

    Şuara Suresi, 63. ayet: Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.

    Şuara Suresi, 64. ayet: Ötekileri de buraya yaklaştırdık.

    Şuara Suresi, 65. ayet: Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.

    Şuara Suresi, 66. ayet: Sonra ötekileri suda boğduk.

    Şuara Suresi, 67. ayet: Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler.

    Neml Suresi, 7. ayet: Hani Musa ailesine: "Şüphesiz ben bir ateş gördüm" demişti. "Size ondan ya bir haber veya ısınmanız için bir kor ateş getireceğim."

    Neml Suresi, 8. ayet: Oraya gittiğinde, kendisine seslenildi: "Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah Yücedir.

    Neml Suresi, 9. ayet: "Ey Musa, gerçekten Ben, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."

    Neml Suresi, 10. ayet: "Asanı bırak;" (Bıraktı ve) onun çevik bir yılan gibi hareket etttiğini görünce, geriye doğru kaçtı ve arkasına bakmadı. "Ey Musa, korkma; şüphesiz Ben(im); Benim yanımda gönderilen (elçiler) korkmaz."

    Neml Suresi, 11. ayet: "Ancak zulmeden başka; sonra kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, artık şüphesiz Ben, bağışlayanım, esirgeyenim."

    Neml Suresi, 12. ayet: "Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıkıversin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet (mucize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdir."

    Neml Suresi, 13. ayet: Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: "Bu, apaçık olan bir büyüdür."

    Neml Suresi, 14. ayet: Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.

    Kasas Suresi, 3. ayet: Mü'min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız.

    Kasas Suresi, 4. ayet: Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.

    Kasas Suresi, 5. ayet: Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.

    Kasas Suresi, 6. ayet: Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.

    Kasas Suresi, 7. ayet: Musa'nın annesine: "Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız" diye vahyettik (bildirdik).

    Kasas Suresi, 8. ayet: Nihayet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi.

    Kasas Suresi, 9. ayet: Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.

    Kasas Suresi, 10. ayet: Musa'nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü'minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.

    Kasas Suresi, 11. ayet: Ve onun kız kardeşine: "Onu izle," dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.

    Kasas Suresi, 12. ayet: Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) "Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?" dedi.

    Kasas Suresi, 13. ayet: Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah'ın va'dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.

    Kasas Suresi, 14. ayet: O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir 'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.

    Kasas Suresi, 15. ayet: (Musa) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır" dedi.

    Kasas Suresi, 16. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir.

    Kasas Suresi, 17. ayet: Dedi ki: "Rabbim, bana verdiğin nimetler adına, artık suçlu günahkarlara destekçi olmayacağım."

    Kasas Suresi, 18. ayet: Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: "Sen açıkça bir azgınsın."

    Kasas Suresi, 19. ayet: Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: "Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun."

    Kasas Suresi, 20. ayet: Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim."

    Kasas Suresi, 21. ayet: Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar" dedi.

    Kasas Suresi, 22. ayet: Medyen'e doğru yöneldiğinde de: "Umarım Rabbim, beni doğru bir yola yöneltip iletir" dedi.

    Kasas Suresi, 23. ayet: Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: "Bu durumunuz ne?" "Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır." dediler.

    Kasas Suresi, 24. ayet: Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım."

    Kasas Suresi, 25. ayet: Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek ona geldi. "Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir." dedi. Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o: "Korkma" dedi. "Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun."

    Kasas Suresi, 26. ayet: O (kadın)lardan biri dedi ki: "Ey babacığım, onu ücretli olarak tut; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir."

    Kasas Suresi, 27. ayet: (Babaları) Dedi ki: "Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum; şayet on (yıl)a tamamlayacak olursan, artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni de inşaAllah salih olanlardan bulacaksın."

    Kasas Suresi, 28. ayet: (Musa) Dedi ki: "Bu, benimle senin aranda olan (bir antlaşma)dır. Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık söz konusu olamaz. Allah, söylediklerimize vekildir."

    Kasas Suresi, 29. ayet: Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun, gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya bir haber, ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm" dedi.

    Kasas Suresi, 30. ayet: Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah Benim;" diye seslenildi.

    Kasas Suresi, 31. ayet: "Asanı bırak." (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksızın kaçmaya başladı. "Ey Musa, dön ve korkuya kapılma. Şüphesiz güvendesin."

    Kasas Suresi, 32. ayet: "Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten onlar, fasık bir topluluktur."

    Kasas Suresi, 33. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum."

    Kasas Suresi, 34. ayet: "Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum."

    Kasas Suresi, 35. ayet: (Allah) Dedi ki: "Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir 'güç ve yetki' vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız."

    Kasas Suresi, 36. ayet: Musa, onlara apaçık olan ayetlerimizle geldiği zaman: "Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmedik" dediler.

    Kasas Suresi, 37. ayet: Musa dedi ki: "Rabbim, kimin Kendisi'nden bir hidayetle geldiğini ve bu (dünya) yurdun(un) sonucunun kime ait olacağını daha iyi bilir. Gerçekten, zulmedenler, felah bulmazlar."

    Kasas Suresi, 38. ayet: Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."

    Kasas Suresi, 39. ayet: O ve a
  • ŞEYH SAN'AN HİKÂYESİ

    Şeyh-i San’an zamanının piriydi.
    Yüceliğine dair ne desem, hepsinden üstündü, ileriydi.

    Haremde kemal sahibi dört yüz dervişiyle tam elli yıl şeyhlik etmişti.
    Dervişleri de aynen kendisi gibiydi.

    Gece gündüz riyazette (Açlıkla nefsi terbiye etmek) bulunurlar, bir an bile dinlenmezler, istirahat etmezlerdi.

    Hem ameli (Allah’ın emirlerini sevgiyle, bağlılıkla ve doğrulukla yerine getirmek) vardı, hem ilmi.

    Meydandaki şeyleri de bilirdi, gizlileri de keşfederdi, sırlara da mahremdi (Sırların içinde).

    Elliye yakın haccı vardı.
    Bütün ömrünce umre eder dururdu.

    Namazının orucun haddi hesabı yoktu.
    Hiçbir sünneti terk etmezdi.

    Huzuruna gelen yol kılavuzu erler, kendilerinden geçerler de öyle gelirlerdi.
    O mana eri, kılı kırk yarardı.

    Kerametlerde kuvvetliydi, rütbe ve makamlarda da.
    Kim hastalanır, bir gevşekliğe düşerse nefesiyle iyileşir, kuvvetlenirdi.

    Hülasa neşe çağında da, gam zamanında da halka rehberdi.
    Âlemde bayrak gibi yücelmişti, şöhret bulmuştu.

    Kendisini, kendisiyle sohbet edenlerin ulusu görmekle beraber birkaç gece biteviye (Geceleme) bir rüya görüyordu:

    Haremden göçmüş, Rum ülkesinde yurt tutmuş, durmadan bir puta secde ediyor.

    O âlemin uyanık eri, bu rüyayı görünce eyvallah olsun dedi, şimdicik.
    Tevfik Yusuf’u kuyuya düştü ( Yusuf peygamberin kuyuya atılması), yolumuz, aşılması güç bir bele (Yokuşa) çattı!

    Bilmem bu dertten canımı kurtarabilecek miyim?
    İmanımı kurtarabilirsem canımı terk ederim ya!

    Bütün dünya yüzünde tek bir adam yoktur ki yolda böyle bir sarp geçide rastlamasın!

    Yoldaki bu sarp geçidi, bu aşılmaz beli geçer, aşarsa yol, kendisine aydınlanacak, gideceği yeri görecekti.

    Fakat o geçidin ardında öylece kalakalırsa belalara uğrayacaktı, yolu uzayıp duracaktı.

    Nihayet o bilgi sahibi üstat, dervişlerine dedi ki:
    “ Bir işim düştü, Rum ülkesine hemencecik gitmem gerek, gideyim ki şu düşün tabiri nedir? Meydana çıksın.

    İtibar sahibi dört yüz derviş de ona uydular, beraberce yola düştüler!
    Kâbe’den ta Rum ülkesinin bir ucuna kadar vardılar.

    Bütün Rum diyarını baştan aşağı dönüp dolaştılar.
    Günün birinde bir yüce yapının önünden geçiyorlardı.

    Üst kattaki bir pencerenin önünde bir kız oturmuştu.
    Ruhani sıfatlı bir gâvur kızıydı bu.
    Ruh-ullah (Cebrail) yolunda yüzlerce bilgiye sahip olmuştu.

    Güzellik göğünün en yücesine varmış bir güneşti, ama zevali olmayan (Yerinde duran, kaybolmayan) bir güneş.

    Güneş, onun yüzünün aksini görmüş, kıskanmıştı da civarındaki âşıklardan ziyade sararmıştı.

    Kim, o dilberin zülfüne gönül verirse zülfünün havasıyla zünnar (Sevgiyle hizmet etmeyi gösteren kemer ‘Rahiplerin taktıkları kemer’) bağlanır gider.

    Kim, o güzelin lâl dudağına can verirse yola ayak basmaz, baş kor!
    Sabah yeli, o zülüflerden misk kokusu elde etmekte.

    Rum ülkesi (Anadolu), o Hindu gibi siyah saçlar yüzünden kıvram-kıvram kıvranmakta, Çin’e dönmekteydi!

    Gözleri, âşıklara fitneydi.
    Kaşları, güzellikte tekti!

    Âşıkların yüzüne bir baktı mı canlarını, bakış eline alır, göz ucuyla kemer gibi kaşlarına düşürürdü!

    Kaşları ay yüzünde bir kemerdi.
    Bütün halk, orada yer yurt tutmuştu!

    Göz bebekleri dolandı da bir kerecik âşıklara baktı mı, yüzlerce insanın canını avlayıverdi!

    Yüzü, o parlak saçların altında parıl-parıl parlayan bir ateş parçasına benziyordu!

    Suya kanmış lâl dudakları, bütün cihanı susuz bırakmıştı.
    Mest nergislere benzeyen gözlerinin binlerce hançeri vardı!

    Söz, ağzına yol bulamamıştı ki.
    Onun için ağzına dair söz söyleyenler, asla hakikati bilmemişlerdir, beyhude (Boşuna) söylerler!

    Dudağı, iğne gözü kadar küçücüktü, beline zülfü gibi zünnar bağlanmıştı.
    Çenesinde gümüş bir kuyu vardı.

    İsa’ya benziyordu, sözü, canlıları, ölüleri diriltmekteydi.
    Çenesindeki kuyuya yüz binlerce Yusuf’un gönlü, kanlara gark olarak baş aşağı düşüp gitmişti.

    Yüzünde güneş parlaklığı vardı.
    Siyah saçlarını bu parlak yüze peçe (Yüz örtüsü) yapmıştı.

    Gâvur kızı peçesini açınca Şeyh, kemiklerine, iliklerine kadar ateşlere yandı.

    Peçe altından yüzünü gösterince adeta saçının bir teliyle Şeyh’e yüzlerce zünnar kuşattı.

    Şeyh, ilerisini düşünmüyor değildi.
    Fakat o güzelin aşkı da bir kere yapacağını yapmıştı.

    Şeyh, tamamıyla elden ayaktan çıktı, ele avuca sığmaz oldu.
    Orası sanki ateşlerle doluydu, o da ayağıyla gitmiş, kendini ateşlere atmıştı.

    Varı yoğu tamamıyla yok oldu.
    Gönlü, sevda ateşiyle dumanlar içinde kaldı.

    Kızın sevgisi, can ülkesini yağmalamış.
    Zülfünden imana küfürler yağdırmıştı!

    Şeyh, imanını verdi, Hıristiyanlığı kabul etti.
    Tanrı’yı sattı, rezilliği satın aldı!

    Aşk, canına, gönlüne üst oldu.
    Sonunda Şeyh gönlünden ümidi kesti, canına doydu.

    “ Can gittikten sonra gönlü ne yapayım?
    Hıristiyan kızına gönül vermek, ne de güçmüş” dedi.

    Dervişler, onu böyle perişan bir halde görünce hepsi de işi anladılar, iş işten geçtiğini bildiler.

    Onun bu haline şaşırıp kaldılar, başlarını önlerine eğdiler, ne akılları kaldı ne fikirleri!

    Bir hayli öğüt verdiler ama fayda etmedi.
    Olacaklar olmuştu, iyileşmesine imkân yoktu ki!

    Perişan âşık, nasıl olur da söz dinler?
    Dermanı bile yanıp yandıran dert, nasıl olur da dermanı kabul eder?

    O upuzun günde şeyh, ta akşama dek ağzı açık hayran bir halde gözlerini pencereye dikti, öylece bakıp kaldı!

    Karanlık gece, zülfü gibi etrafa yayılınca, sevgilinin yüzü günahlarla küfre dalıp gizlenince, yıldızların her biri bir ışık yakınca Pir’in gönlünü, güneşin hicranı (Ayrılık acısı) kapladı.
    O gece, sevgisi birken yüz oldu.
    Hülasa tamamıyla kendisinden geçti gitti!

    Kendisinden de vazgeçti, âlemden de. Başına topraklar saçtı, feryat ve figana koyuldu.

    Bir an bile ne uykusu kaldı, ne kararı. Sevgiden kıvranmakta, ağlayıp inlemekteydi.

    Diyordu ki:
    “ Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu?
    Yoksa feleğin ışığı olan güneşin ziyası mı kalmadı?

    Nice geceleri riyazetle geçirdim. Fakat kimsecikler böyle bir geceden nişan (İşaret) bile vermedi.

    Mum gibi yanıp yakılmadan ne uykum kaldı, ne rahatım. Ciğerlerime serpecek gönül kanımdan başka bir suyum kalmadı.

    Bu hararetten, bu yanıştan mum gibi erimedeyim. Beni adeta yakıyorlar, gündüz öldürüyorlar!

    Bu gece, yüzlerce baskına uğramadayım.
    Bilmem gündüzüm nasıl geçecek?

    Kimin böyle bir gececik böyle bir gündüzü olursa işi gücü, gece gündüz ciğerler dağlamak, yanıp yakılmaktır!

    Gece gündüz hayli hararetlere düştüm.
    Fakat gündüzüme bu gece eriştim!

    Beni yarattıkları gün meğerse bu gece için yaratmışlar! Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu?

    Feleğin mumu yanmayacak mı?
    Yarabbi, bu gecede bunca alametler var.

    Yoksa kıyamet günü bu gece mi ki?
    Yoksa ahımdan güneş mi söndü.

    Yoksa sevgilimi görüp utandı da gizlendi mi?
    Gece, onun saçları gibi uzun, onun saçları gibi kara.

    Yoksa bu benzerlik olmasaydı yüzünü görmediğimden mutlaka şimdiye kadar yüz kere ölürdüm ben!

    Geceleyin, bütün gece aşk sevdasıyla yanmaktayım.
    Sevginin hücumuna karşı durmaya takatim yok!

    Ömür nerede?
    Tutayım da sevgilimi öveyim.

    Yahut muradıma ulaşmak için feryatlara koyulayım. Sabır nerede?
    Tutayım da ayağımı eteğime çekeyim.
    Yahut erler gibi erleri bile yıkan koca şarap kadehini çekeyim.

    Baht nerede ki uyanmaya bir ayak diresin, uyanıp kalsın. Yahut onun sevgisindeki halimi görsün de bana yansın, ağlasın!

    Akıl nerde ki bilgimi ele alayım yahut düzenler düzeyim, fikirlerde bulunayım da aklımı başıma toplayayım.
    El nerede ki yolunun topraklarını başıma saçayım.
    Yahut da topraklarla kanlara bulanmış kalmışken kalkayım, başımı kaldırayım!

    Ayak nerde ki gene sevgilinin civarını arayayım. Göz nerde ki gene sevgilinin yüzünü göreyim.

    Sevgili nerde ki derdime acısı, merhamete gelsin. Dost nerde ki bir an olsun gelsin de elimi tutsun!

    Gün nerde ki feryat ve figanlar edeyim. Akıl nerde ki akıllıca bir işe girişeyim?

    Akıl da gitti, sabır da gitti, sevgili de.
    Bu ne aşktır, bu ne derttir, bu ne iş?

    Bütün dostlar, feryadını duyup gönlünü almak için başına toplandılar.
    Bir dostu:

    “ Ey uluların şeyhi, kalk.
    Bu vesveselerden yıkan, arın, arın” dedi.

    Şeyh ona:
    “ Bu gece ciğer kanıyla yüzlerce defa yıkanıp arındım a bihaber (Habersiz)” diye cevap verdi.

    Bir başkası: “ Ey ihtiyar pir, bir hata ettiysen geldi geçti.
    Tövbe et” dedi.

    Şeyh ona da: “ Namustan, halden tövbe ettim.
    Şeyhlikten, olmayacak şeylerden tövbe ettim” diye cevap verdi.

    Başka biri dedi ki: “ Teşbihin nerde işin teşbihsiz nasıl düzelir?”

    Şeyh dedi ki: “ Belime zünnar bağlayabilmek için elimden tesbihi attım!”

    Başka biri dedi ki: “ Ey sırlara agâh olan, kalk aklını başına al da namaza dur!”

    Şeyh dedi ki: “ O sevgilinin mihrap olan yüzü nerede ki?
    Onun yüzünü görmedikçe namazım ne işe yarar?”

    Bir başkası dedi ki: “ Bu sözler niceye bir?
    Kalk davran halvete gir de Tanrı’ya secde et!”

    Şeyh dedi ki: “ Eğer put gibi güzel olan sevgilimin yüzü burada olsaydı tapısında secde etmem ne hoştu!”

    Bir başka birisi dedi ki: “ Hiç pişman olmayacak mısın?
    Bir an olsun Müslümanlık derdine düşmeyecek misin?”

    Şeyh dedi ki: “ Bundan daha artık pişmanlık mı olur.
    Neden bundan önce aşık olmamıştım ki?”

    Başka biri: “ Şeytan, yolunu vurdu.
    Ansızın gönlüne azgınlık okunu attı” dedi.

    Şeyh: “ Yolumuzu vurup kesen şeytan ne de güzel vurup kesmekte.
    Bizi ne de güzel azdırmakta.
    Söyle, vursun, durmasın” dedi.

    Başka biri: “ Bu işi duyup anlayan, bu pir nasıl azdı diye hayretlere düşer” dedi.

    Şeyh: “ Ben addan şansan çoktan geçtim.
    Ar namus şişesini çoktan taşa çaldım” dedi.

    Bir başkası: “ Eski dostlar, sana incindiler, yürekleri yarıldı” dedi.

    Şeyh: “ Gavur kızının gönlü razı olsun da.
    Şunun bunun incinmesine aldırış bile etmem” dedi.

    Başkası: “ Kabe olmazsa kilise hazır ya.
    Ben, Kabe’nin akıllısıyım, kilisenin sarhoşu” dedi.

    Başka birisi: “ Hemencecik yola düş.
    Harem’de otur, özürler dile” dedi.

    Şeyh: Benden el çek.
    Başımı o sevgilinin eşiğine koyup özürler dilemek isterim” dedi.

    Başka birisi: “ Yolda cehennem var, aklı başında olan kendisini cehenneme atmaz” dedi.

    Şeyh. “ Cehennem yoldaşım olsa yedi cehennem bile bir ahımdan yana yakılır” dedi.

    Bir başkası dedi ki: “ Cennet ümidiyle bu kötü işten vazgeç, tövbe et!”

    Şeyh dedi ki: “ Yüzü cennete benzeyen sevgili olduktan sonra bana cennet lazım olsa bile bu civar yeter!”

    Başka biri dedi ki: “ Tanrı’dan utan.
    Ulu Tanrı’ya hayâ (Sıkıl) et!”

    Şeyh dedi ki: “ Beni bu ateşe Tanrı attı.
    Kendi kendimi nasıl kurtarabilirim?”

    Bir başkası da dedi ki: “ Yürü, rahat otur.
    Yeni baştan imana gel, mümin ol!”

    Şeyh ona da: “ Ben şaşırmış kalmışım.
    Benden küfürden başka bir şey isteme.
    Kâfir olandan iman arama” diye cevap verdi.

    Şeyhe söz geçmeyince dervişler, iyileşmeyeceğini anlayıp meyus (Ümidi kesme) oldular.
    Gönülleri kan kesildi, kan deryası dalgalandı.
    İşin sonu ne olacak, bakalım perdenin ardında ne var dediler.

    Nihayet gün Türkü, altın kalkanını gösterip gece Hindusunun başını kılıçla kesince.
    Ertesi gün olup bu gururla dolu olan dünya, güneş kaynağından nurlanınca.

    Halvetlere giren şeyh, sevgilinin civarına yöneldi. O mahallenin köpekleriyle arkadaş oldu.

    Yolunun toprağında itikâfa (Bere yere kapanıp ibadetle vakit geçirmek) niyetlendi. Onun ay yüzünü görünce ölüye döndü.

    Bir aya yakın bir zaman, gece gündüz oralarda kaldı, onun güneşe benzeyen yüzünü görmek için dayanıp bekledi.
    Sonunda sevgilisini göremediğinden hastalandı.
    Fakat eşiğinden başını kaldırmadı.

    O güzelin mahallesinin toprağı, yatağı olmuştu. Kapısının eşiği yastık kesilmişti.

    Orayı bırakmak elinde değildi ki. Kız, şeyhin kendisine aşık olduğunu anladı.

    Fakat anlamazlıktan geldi de dedi ki:
    “ Ey şeyh!
    Neden böyle kararsız bir hale düştün?

    Zahitler (Din kurallarına sıkıca uyanlar) nasıl olur da şirk şarabından sarhoş olurlar, nasıl olur da Hıristiyanların mahallesinde otururlar?
    Şeyh zülfümü ikrar edecek olursa her an, bir divaneliğe düşer.”

    Şeyh dedi ki:
    “ Görüyorsun ya.
    Nasıl zebun (zayıf, güçsüz, aciz) olmuşum, gönlümü çaldın gitti.

    Nazdan kibirden vazgeç.
    Aşıkım, ihtiyarım, garibim, şu halime bir bak!

    Ya tekrar bana gönlümü ver yahut benimle hem dem (Sıkı fıkı arkadaş) ol.
    Niyazımı (Yalvarışımı) gör de bu kadar nazlanma!

    Güzelim, aşkın serseri değildir benim.
    Ya başımı tenimden ayır, ya da bana lütfet!

    Hükmedersen canımı bile veririm.
    Dilersen yeni baştan canımla oynar, gene sana feda ederim.

    Ey dudağıyla zülfü, kârım, ziyanım olan, Ey yüzüyle civarı, maksadım, masudum kesilen sevgili.

    Gah zülfünün parlaklığıyla beni yakma.
    Gah sarhoş gözlerinle beni uyutma.

    Senin yüzünden gönül ateşlere düştü.
    Göz bulut kesildi.
    Senin yüzünden kimsesiz, dostsuz, sabırsız ve kararsız kaldım!

    Canım, sevgili, sensiz bütün cihanı sattım.
    Aşkınla bir bak, nasıl kesem bomboş, nasıl kesemi büzüp kapatmışım!

    Gözümden yağmur gibi yaşlar yağmada.
    Sensiz gözümde ancak gözyaşları var!

    Elimle öyle bir gönül avladım, gözümle öyle bir gönül gördüm ki kimseler bulamadı, kimseler göremedi.
    Gönülden çektiğimi kimeler çekmedi, kimseler duymadı!

    Gönlümde gönül kanından başka bir şey kalmadı.
    Gönlüm de bitti tükendi, ne vakte kadar gönül kanını içip durayım?

    Bu yoksulun gönlünü bundan fazla paralama.
    Onu bundan ziyade tekmeleme, çiğneme!

    Ömrüm beklemekle geçti.
    Bir vuslat el verecekse zamanla beklemek gerek!

    Her gece cana pusu kurmada, civarında canımla oynayıp durmadayım.
    Yüzüm kapının tokmağında.

    Böylece can vermedeyim.
    Toprak pahasına canımdan geçip gitmedeyim.

    Kapında ne vakte kadar ağlayıp inleyeyim?
    Aç kapıyı, bir an olsun beni kendine hemdem et!

    Sen bir güneşsin, senden nasıl ayrılabilirim?
    Ben bir gölgeyim, sensiz nasıl durabilirim?

    Gölgeye benziyorum ama kıvranıp kıvrılarak güneş gibi pencerene vurmadayım.

    Ben bir aklını yitirmiş aşığım.
    Başını aşağı çeker, görünmezsen yedi kat göğü birbirine katarım, altüst ederim!

    *Şu toprak canımla yanıp durmadayım.
    Canımdaki ateş âlemi parlatmada!

    “ Aşkına düşeli ayağım balçığa saplandı.
    İştiyakınla (Görme özlemi) gönlümü ele aldım, böylece kala kaldım!

    İsteğinle can vermedeyim, ey dermanım sevgili, nihayet bir an olsun beni huzura, istirahata eriştir, bana derman et!”

    Kız:
    “ A yıl yaşamış koca kişi, utan.
    Sen gayri kendine kâfur ve kefen tedarikine bak!

    Nefesin soğuk, benimle hemdem olma.
    İhtiyarlamışsın, canınla oynamaya kalkışma!

    Benim, sana yüz vermemdense senin kefen tedarikine düşmen daha yeğ!

    Şimdi sen bir ekmeğe muhtaçsın.
    Aşık olamazsın sen, vazgeç bu sevdadan!

    Sen nasıl olup da padişahlığa konacaksın?
    Karnını doyurmaya bir dilim ekmek bile bulamıyorsun!” dedi.

    Şeyh dedi ki:
    “ Sen, bana bu çeşit yüz binlerce laf söylesen benim, aşkımdan başka bir işim gücüm yok.

    Âşıklık, gence ihtiyara bakmaz ki!
    Aşk, hangi gönüle değerse o gönlü paralar!”

    Kız:
    “ Eğer sen, bu işin eriysen dört şeyden birini yapmalısın.

    Ya puta secde edersin, ya Kur’an’ı yakarsın.
    Ya şarap içersin yahut da imandan geçersin” dedi.

    Şeyh:
    “ Şarap içmeyi kabul ettim, öbür üçüyle işim yok benim
    Güzelliğini seyrede ede şarap içerim ama öbür üç işi yapamam” dedi.

    Kız dedi ki:
    “ Bu işe sağlam yapıştıysan Müslümanlıktan el yummalısın.
    Sevgilisiyle aynı renge boyanmaya sevgisi, renkten, kokudan başka bir şey değildir!”

    Şeyh:
    “ Ne dersen yaparım.
    Ne buyurursan yerine getiririm.

    * Ey gümüş bedenli sevgili, ben senin kulağı küpeli bir kulunum.
    Zülfünü kulağıma küpe yap!” dedi.

    Kız, peki dedi.
    Hadi kalk, gel de şarap iç.
    Şarap içince coşacaksın, neşeleneceksin.

    Şeyhi muğların (Mecusilerin, ateşe tapanların) yurduna götürdüler, dervişler, feryat-ü figan ederek kala kaldılar!

    Şeyh, bir de baktı ki yepyeni bir meclis.
    Güzelliği son haddinde bir ev sahibi,

    Aşk ateşi, suyunu kuruttu, işini bitirdi.
    Hıristiyan kızının zülfü, ömrünü elinden aldı!

    Ne bir zerre aklı kaldı, ne bir zerre fikri!
    Orada öylece susa kaldı, dalıp gitti!

    Sevgilisinin elinden şarap kadehini aldı, içti.
    İşinden gücünden vazgeçti!

    Şarapla sevgilisinin aşkı birleşince o ay yüzlüye sevgisi birken yüz bin oldu.
    Şeyh, eskiden şarap içermiş gibi oradaki rintleri seyredip sevgilinin lâl dudaklarını, hokka gibi ağzını gülümser görünce,

    Canına bir iştiyak (Özlem) ateşi düştü
    Kanlı gözyaşları, kirpiklerinden damlamaya başladı.

    Bir kadeh daha şarap istedi, aldı içti.
    Sevgilisinin zülfünün bir halkasını kulağına küpe yaptı.

    Şeyhin yüzlerce ktabı vardı, hepsini din için yazmıştı, hepsi hatırındaydı.
    Kur’an’ı da ezbere bilir mahir bir hafızdı.

    Fakat şarap kadehten vücuda döküldü mü hepsinin manası gitti, kuru sözleri kaldı!

    Aklında ne varsa hepsini unuttu.
    Şarabı içince aklını yele verdi gitti!

    Şarap, gönlünde eskiden kalma ne varsa hepsini yudu, eritti!
    Yalnız o sevgilinin güç tahammül edilir aşkı kaldı, başka ne varsa gitti, tertemiz oldu!

    Şeyh, sarhoş olunca aşkı alt üst oldu, ruhu deniz gibi dalgalanmaya başladı.
    O güzeli de elinde şarap kadehi, sarhoş bir halde görünce büsbütün elden avuçtan çıktı.

    Şarap içmeyi bir yana bıraktı, kızın boynuna sarılmak istedi.

    Kız dedi ki:
    “ Sen bu işin eri değilsin.
    Aşığım diye davaya kalkışıyorsun ama laftan ibaret bu!

    Aşk yolunda ayağın pekse (Sağlam).
    O büklüm-büklüm saçların yoluna düştüysen,

    Zülfüm gibi kâfirliğe ayak bas.
    Çünkü aşk, serserice bir iş değildir.

    Takva ile aşk uyuşamaz.
    Aşkın sonu kâfirliktir, bunu unutma!

    Kâfirliğime uyar, benim gibi kâfir olursan kolunu boynuna dolar, beni kucaklarsın.
    Yok.
    Kâfirliğe uymaz, imanından vazgeçmezsen kalk, yürü, işte sopan buracıkta, aban da!

    Şeyh, âşık olmuştu, pek düşkün bir hale gelmişti.
    Gafletle gönlünü kaza ve kadere teslim etmişti.

    Sarhoş değilken bile bir an olsun varlığına yapışmamıştı.
    Şimdiyse hem âşıktı, hem sarhoş, tamamıyla kendisinden geçmişti artık.

    Kendisine gelemedi, rezil rüsvay olup gitti.
    Kimseden perva (Sakınma) etmedi, Hıristiyanlığı kabul etti.

    Şarap epeyce yıllanmış, onu iyice kendisinden geçirmiş, pergele döndürmüştü.

    Âşık ihtiyardı, şarap yıllanmış, aşksa terütaze, sevgilisi de oracıktaydı.
    Artık nasıl sabredebilirdi ki?

    O ihtiyar, tamamıyla harap oldu, tamamıyla sarhoş oldu.
    Bir insan, hem sarhoş, hem de âşık olursa nasıl olur?
    Tamamıyla elden çıkar!

    Dedi ki:
    “ Ey ay yüzlü, kudretim kalmadı, aşığım.
    Benden daha ne istiyorsun, söyle!

    Aklım başımdayken puta tapmadım ama şimdi sarhoşum.
    Sarhoşken putun önünde Mushaf’ı bile yakarım”

    Kız.
    “ İşte şimdi bana layık bir er oldun.
    Allah rahatlık versin, tam benim harcım bir adam kesildin!

    Bundan önce aşkta hamdın, ham.
    Artık iyice otur, istirahat et, çünkü nihayet piştin” dedi.

    Hıristiyanlar, öyle bir şeyhin onların yolunu tuttuğunu duyunca, şeyhi sarhoş, sarhoş kiliseye götürdüler, zünnar kuşanmasını söylediler.

    Şeyh zünnarı kuşanınca hırkayı ateşlere atıp yaktı.
    Hıristiyan oldu.

    Dininden döndü, ne şeyhliği hatırladı, ne Kâbe aklına geldi.
    Bir genç kızın aşkıyla bunca yıllık sağlam imandan vazgeçti gitti.

    Dedi ki:
    “ İşte olanlar oldu, azdım. Yolumdan çıktım.
    Bir Hıristiyan kızının aşkı, bana yapacaklarını yaptı.

    Bundan sonra daha ne dersen de, emrine uyarım.
    Bundan beter daha ne varsa söyle, onu da yapayım.

    Aklımın başımda olduğu gün puta filan tapmadım ama seni görüp sarhoş olunca taptım işte!”

    Nice kişiler vardır ki şarap yüzünden dinlerini terk ederler.
    Şüphe yok ki kötülüklerin aslı olan şarap, bu işi yapar!

    Şeyh kıza:
    “ Sevgili, daha ne kaldı?
    Dediklerinin hepsini kabul ettim, yaptım.

    Sevginle şarap iştim, puta taptım.
    Benim aşktan gördüklerimi kimseler görmemiştir!

    Kim, benim gibi aşktan çıldırır?
    Aşk, öyle bir şeyhi nasıl olur da böyle rüsvay eder?

    Elli yıla yakın bir zamandır ki gönlümde sır denizi dalgalanıp duruyordu.

    Derken aşkın bir zerresi, gizlendiği yerden sıçrayıp çıktı.
    Bizi, ta takdir levhine (Tanrı’nın önceden yazdığı kader) kadar sürükledi!

    Aşk, bu çeşit nice hırkayı zünnar haline sokmuştur da, sokar da!

    Aşk ebcedini (Harflerin sayısal değerini) okuyan, Kur’an cüzlerini okumuş, pişmiş demektir.
    Aşka düşüp sevgiyle başı dönmüş olan, gayb sırlarını bilmiş, anlamıştır.

    Her neyse, bunların hepsi geldi geçti.
    Şimdi söyle bakalım, sen bizi ne vakit vuslatına nail edeceksin?
    (Ne zaman bir odada baş başa bir olacağız)

    Asıl olan senin vuslatındır, o yapı, adamakıllı kurulmuş, esaslı bir yapıdır.
    Her ne yaptımsa vuslat umudundan yaptım.

    Vuslat istiyorum, seninle aşina olmayı diliyorum.
    Bu ayrılıkla niceye bir yanayım?” dedi.

    Kız gene dedi ki:
    “ Ey tutsak ihtiyar, benim mehrim (Evlenmede kızlığına karşı verilen ücret) çok ağır.
    Sense pek yoksulsun!

    Ey bir şeyden haberi olmayan, buna altın lazım, gümüş lazım.
    Gümüş olmadıkça nasıl olur da işin altın gibi parlar?

    Paran yoksa başını al git.
    Ey koca kişi, benden bir nafaka al, düş yola!

    Tez yürüyen güneş gibi tek ol.
    Ercesine sabret, er ol!

    Şeyh dedi ki:
    “ Ey selvi boylu, güneş bedenli, ne de ahdinde duruyorsun ya!

    A güzel sevgili, senden başka kimim, kimsem yok.
    Bu çeşit sözleri bırak artık.

    Her an yeni bir tarzda beni aldatıyorsun.
    Her an bir başka çeşit başından savıyorsun!

    Her ne yaptımsa, sensiz adeta kendi kanımı içtim.
    Ne işte bulunduysam senin için bulundum.

    Aşkının yolunda neyim varsa terk ettim.
    Ne küfrüm kaldı, ne imanım, ne karım kaldı, ne ziyanım!

    Beni inciye bir bekletip kararımı elden alacaksın?
    Böyle kararlaştırmadık mı, beni vuslatına erdirmeyecek misin?

    Bütün dostlar beni terk etti.
    Hepsi de canıma düşman kesildi!

    Sen böyle harekette bulunuyorsun, onlar da öyle.
    Peki, ben ne yapayı?
    Ne gönlüm kaldı, ne canım, ben ne işleyeyim?

    Ey İsa yaradılışlı, yalnız cennete girmektense seninle cehenneme girmek hoş!”

    Nihayet şeyh, tam ona layık bir adam olunca o ay yüzlü de onun derdine acıdı, yüreği yandı.

    Dedi ki:
    “ Ey henüz istediğim gibi pişmeyen âşık, artık mehir işini de bitirelim
    Tam bir yıl durup dinlenmeden domuzlarımı gütmen gerek!

    Yıl bitti mi sana varırım., neşeli günlerimizi de, dertli zamanlarımızı da beraber geçiririz, bir arada yaşar gideriz!”

    Şeyh, sevgilinin hükmüne itiraz etmedi.
    Çünkü sevgilinin hükmünden baş çeken, sevgilinin hiçbir sırrına eremez.

    Kâbe piri, uluların şeyhi, gidip tam bir yıl domuz çobanlığı etti.
    *
    Herkesin içinde yüzlerce domuz vardır ha.
    Ya domuzu yakıp yandırmalı, ya zünnarı kuşanıp kuru davadan vazgeçmeli!

    Ey adam olmayan, sen bu tehlikeye yalnız o ihtiyar şeyh mi düştü sanırsın!
    İçindeki domuzdan haberin yoksa mahzursun ama yol eri değilsin!

    Bu tehlike, herkesin içinde,
    İnsan, yola girdi mi başını çıkarır, görünür!

    İş eri gibi yola ayakbastın, yola düştün mü yüz binlerce put görür, yüz binlerce domuz görürsün!

    Aşk ovasında domuzu öldür, putu yak, bunları yapmazsan şeyh gibi aşka düş, rüsvay ol!
    *
    Şeyh Hıristiyanlığı kabul edince Rum ülkesinde (Anadolu) bir gürültüdür koptu!

    Onunla düşüp kalkanlar, şaşırıp kaldılar.
    Onun bu hali yüzünden adeta canlarından oldular.

    Tutkunluğunu görünce dostluğundan vazgeçtiler.
    Onu ter etmeye karar verdiler.

    Hepsi de onun kötü bahtından kaçtı.
    Onun derdiyle başına topraklar saçtı.

    İçlerinde anlayışlı dostları vardı, kalkıp huzuruna gelerek dedi ki:
    “ Ey kötü işlere düşen!

    Biz bugün Kâbe’ye dönüyoruz.
    Hükmün ne?
    Gönlündekini söyle bana!

    Ne diyorsun?
    Hepimiz senin gibi gâvur mu olalım, kendimizi rezillik mihrabı mı edelim?

    Seni böyle görmeye tahammül edemiyoruz.
    Onun için seni bırakıp buradan kaçıyoruz.

    Bari Kâbe’de itikâfa girip oturalım da şu gördüklerimizi görmeyelim!”

    Şeyh dedi ki:
    “ Benim canım ateşler içinde.
    Nereye gidecekseniz hemen gidin, hiç durmayın!

    Ben hayatta oldukça, bana kilise yeter.
    Hıristiyan kızı, canıma canlar katmada, o, bana kâfi!

    Siz hürsünüz, bu işi bilmezsiniz.
    Burada böyle bir işe düşmediniz ki?

    Sizin de başınıza bir an olsun, böyle bir şey gelseydi her dertte bana hemdert olurdunuz.

    Aziz yoldaşlarım, siz geri dönüyorsunuz.
    Ben başıma daha neler gelecek, bilmiyorum ki!

    Beni sorarlarsa doğrusunu söyleyin.
    O elden ayaktan düşmüş olan, o başı dönüp duran nerde derlerse gizlemeyin!

    Deyin ki:
    Gözleri kanlarla dolu, ağzı zehirler içinde.
    Kahır ejderhasının ağzına düştü, orada kaldı.

    O İslam pirinin kaza ve kader yüzünden uğradığı şeylere âlemde hiçbir kafir razı olmaz.

    Uzaktan ona bir Hıristiyan kızını gösterdiler, akıldan da vazgeçti, dinden de, şeyhlikten de!

    O kızın halka gibi zülfü, boynuna geçti.
    Bütün halkın diline düştü!

    Eğer biri beni kınarsa deyin ki:
    Bu yolda niceler bu çeşit tehlikelere uğrar, niceler kayıp düşer!

    Bu öyle bir yoldur ki bu yola girebilecek ne bir ayak vardır, ne bir baş!
    Kimse bu yolda hileden, tehlikeden emin olmasın!”

    Şeyh bu sözleri söyleyip dostlarından yüz çevirdi.
    Domuz çobanı domuzlarının yanına koştu!

    Dostlar derdiyle bir hayli ağladılar.
    Dönüp, dönüp arkasından baktılar.

    Nihayet Kâbe’ye yöneldiler.
    Yürekleri yanıyor, tenleri eriyordu.

    Şeyleri, Rum ülkesinde yapayalnız kalmıştı.
    Dininden dönmüş, imanını yele vermiş, Hıristiyan olmuştu.

    * O azizler hareme varınca ağızlarını yumdular, kimseye bir şeycik söylemediler.
    Şeyhlerinin halini söylemeye utandılar.

    Her biri bir bucakta gizlendi!
    Şeyhin Mekke’de dirayetli bir dostu vardı.

    Şeyhe teslim olmuş, her şeyden el yummuştu!
    Pek gözü açıktı, iyi bir kılavuzdu.

    Şeyhi ondan iyi anlayan, bilen yoktu.
    Şeyh, Mekke’den giderken o, orada değildi.

    Gittiği yerden dönüp gelince halvet bucağında şeyhini bulamadı.
    Dervişlere ne haldedir, ne oldu diye sordu.

    Şeyhin başına gelenleri tamamıyla anlattılar.
    Kaza ve kaderin başına getirdiği halleri söylediler.

    Dediler ki:
    Bir Hıristiyan kızı, onu saçının bir teliyle bağladı.
    İman yolunu her taraftan kesti!

    Şimdi zülfüyle, beniyle aşk oyunu oynamada,
    Hırka yandı, iyileşmesine imkân kalmadı.

    İbadetten tamamıyla el yudu.
    Şimdi şu anda domuz çobanlığı yapmada!

    Şimdi o dertlere düşen ulunun belinde, ucunda haç asılı bir zünnar (Gönüllü Hıristiyanlığa hizmet edenlerin işareti) var!

    Şeyhimiz din yolunda nice ibadetler etti ama şimdi onu tanıyamazsın, eski bir gâvurdan ayırt edemezsin!

    Derviş, bu olayı duyunca hayretlere düşüp yüzü sarardı, yaslara büründü!
    Dervişlere dedi ki:

    “ Ey eteği bulaşık kişiler (Karışık duygu ve davranışta olmak)!
    Vefakârlıkta ne ersiniz (Erkek) siz, ne avret (Kadın)!

    İnsana kara gün dostu gerek.
    Dost, böyle günde işe yarar.

    Siz şeyhinize dostsanız neden ona yardım etmeyi her şeyden üstün tutmadınız?

    Mademki şeyh, eline zünnar aldı.
    Hepinizin zünnar kuşanması gerekti.

    Dileyerek ondan ayrılmamalıydınız.
    Hepinizin de onunla beraber Hıristiyan olması lazımdı.

    Utanın, bu mu dostluğunuz sizin?
    Bu mu hak hukuk göstermeniz, bu mu vefanız (Sevgiyi devam ettirmek)?

    Bu, ne dostluk, ne de vefakârlık.
    Yaptığınız iş, münafıklıktan (İki yüzlülükten) başka bir şey değil.

    Dostuna dost olan, ondan ayrılmayan kişinin, dostu gâvur olsa beraberce gâvur olması lazım!

    Dost, kötü günde belli olur.
    İyi gündeyse yüz binlercesi bulunur.

    Şeyh, ejderhanın ağzına düşünce demek ki hepiniz ad şan kaygısına düştünüz, onu bırakıp kaçtınız ha!

    Aşk, zaten kötü ad ve şan üstüne kurulmuş bir yapıdır.
    Kim bu yoldan baş çekerse bu çekilişi, hamlıktandır (Olgunluğa ulaşamadığından)”

    Bu sözler üzerine hepsi de:
    “ Söylediklerini daha önce ona kaç kere söyledik, hatta daha fazla da söyleyip onunla kalmaya azmettik.

    Neşede, gamda onunla beraber bulunalım dedik.
    Zahitliği satalım, rezilliği alalım, dinden vazgeçelim, gâvur olalım diye kurduk.

    Fakat o iş bilen, düzen şeyh hepimizin birer, birer yanından uzaklaşmasını geri dönmesini istedi.

    Bizim dostluğumuzdan bir fayda görmediğinden bizi, hemencecik geri döndürdü.

    Biz de hükmüne uyduk, döndük, işte sana da ahvalini (Durumunu) anlattık, gizlemedik” dediler.

    Bunun üzerine o derviş, öbür dervişlere:
    ” Pek ala, fakat eğer işiniz düzeninde olsaydı, Tanrı tapısından başka varacak yeriniz olmaz, bütün varlığınızla o tapıya varır;

    Tanrı’ya yalvarıp yakarmada her biriniz, öbürünü geçerdi.
    Tanrı da sizi böyle karasız bir halde görünce lütfeder, hemencecik şeyhi hidayete (Doğru yola kılavuzlama) sevk eylerdi.

    Hadi şeyhinizden çekindiniz, neden Tanrı’ya niyazda (Yalvarmak) bulunmadınız?” dedi.

    Bu sözü duyunca hepsi de cevap vermede aciz kaldı.
    Hiç biri utancından başını kaldırmadı!

    O derviş:
    “ Bu utanmadan ne fayda?
    Mademki iş bu hale gelmiş, hemen kalkalım.

    Tanrı tapısına yüz tutalım, yalvarıp yakararak başımıza topraklar saçalım.
    Hepimiz, kâğıt gömlekler giyelim (Akılla düşünüleni uygulamaya geçirelim), nihayet hep birden şeyhimizi elde edelim.” Dedi.

    Hepsi de Arap diyarından Rum ülkesine gittiler.
    Gece gündüz itikâfa (Yalnızlığa çekilerek ibadet etme) girdiler, gizlendiler.

    Hak kapısında her biri, yüz binlerce feryada koyuldu.
    Gâh ağlıyorlardı, gâh şefaat (Aracı) diliyorlardı.

    Böylece tam kırk gün, kırk gece hiç birisi, durduğu yerden baş kaldırmadı!
    Ne dinlendi, ne ekmek yedi, ne su içti!

    O temiz kişilerin yalvarmasından göklerde bir gürültüdür koptu.
    Yücelerdeki yeşiller giyinmiş melekler de libaslarını (Elbiselerini) soydular, yasa daldılar, hepsi mor matem elbiseleri giyindiler!

    Nihayet, bunların safına reis olan dervişin dua oku, hedefe vardı.
    Kırk birinci gece o temiz derviş halvet bucağında kendinden geçti.

    Seher çağı miskler saçan bir yel esti.
    Gözüne bir alemdir göründü.

    Ay gibi Mustafa’yı (Peygamberi) gördü.
    Siyah saçlarını ikiye ayırmış, omuzlarına salmıştı.

    Güneşe benzer yüzü, Tanrı gölgesiydi, yüzlerce can âlemi, saçının bir teline vakfolmuştu.

    Salına, salına yürümekte, gülümseyip durmaktaydı.
    Onu gören, derhal kendisini kaybederdi.

    O derviş Mustafa’yı görünce yerinden kalktı:”Ey Tanrı peygamberi,
    Elimi tut!

    Tanrı için halka yol gösterirsin; şeyhimiz yol yitirdi, ona yol göster” dedi.
    Mustafa dedi ki:

    “ Ey himmeti (Çalışması, gayreti) yüce derviş, yürü var.
    Şeyhini bağdan kurtardım.

    Yüce himmeti tesir etti.
    Şeyhini affettirdi.

    Ta eskiden şeyle Tanrı arasında pek kara bir toz, yoldan kalktı.
    Tövbe çağı geldi, suç çekilip gitti.

    O tozu, şeyhin yolundan giderdik, onu karanlıklarda bırakmadık.
    Şefaat için bir katrecik çiğ tanesi saçtım, onun bütün ömrüne yayıldı!

    O toz, şimdi yoldan kalktı, tövbe kabul edildi, günah ortadan kalkıp gitti.
    İyice bil ki günahtan yüzlerce âlem olsa bir tövbenin hararetiyle erir, yok olur, yoldan kalkar!

    Lütuf ve ihsan denizi dalgalanınca erin de günahını mahveder, kadının da!”
    Bu rüyanın sevinciyle dervişin aklı başından gitti.

    Öyle bir nara attı ki gökler güm, güm inledi!
    *Bağırıp çağırarak halvet bucağından çıktı:

    Gözlerinden akan gözyaşları kanlarla bulanmaktaydı.
    Bütün dervişlere rüyasını anlattı.

    Müjdeler verdi, yola düzüldüler.
    Dervişlerle ağlaya, ağlaya koşmaktaydı.

    Domuz çobanı olan şeyhin bulunduğu yere kadar vardılar.
    Bir de gördüler ki şeyh ateşlere dönmüş, kararsız bir halde fakat bu kararsızlıkla hoş bir âlemde!

    Şeyh de dervişlerin tekrar geldiklerini, Tanrı’ya yalvarmaya koyulduklarını gördü.

    Şeyh çan sözünü ağzından atmış, zünnarı belinden çözmüştü.
    Başındaki Hıristiyan külahını fırlatmış, gönlünü de Hıristiyanlıktan yıkayıp arıtmıştı.

    Şeyh uzaktan dervişleri görünce kendisini, onların yanında nursuz ve pirsiz görüp, utancından üstündeki elbiseyi yırt, aciz eliyle başına topraklar saçtı.

    Gâh bulut gibi kan ağlamaktaydı, gâh eliyle tatlı canını onların yoluna atmaktaydı.

    Ahından feleklerin perdesi yanıyor, tahassüründen (İstenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülme) vücudundaki kan, ateş kesiliyordu.

    Gönlündeki hikmet (Kontrol), esrar (Gizlenen ve bilinmeyen şeyler, aklın anlayamadığı işler), Kur’an ve hadis bilgilerini tamamen yıkamışlardı.

    Şimdi bütün bunlar, tekrar bir uğurdan aklına gelmişti.
    Cahillikten, çaresizlikten tekrar kurtulmuştu.

    Kendi haline bakınca secdelere kapanıyor, ağlayıp duruyordu.
    Gül gibi gönül kanlarına bulanmıştı, utancından terlere gark olmuştu!

    Dervişler, onu bu halde görünce hem dertlere düştüler, hem de neşelenip sevindiler.

    Hepsi de koştular, şükrane olarak canlarını vererek yanına gittiler.

    Şeyhe:
    “ Ey sır perdesini açan, gene güneşinin üstünden bulut çekildi.

    Küfür, yoldan savrulup gitti, iman gelip yerleşti, kilisede puta tapan Tanrı’ya tapar oldu.

    Ansızın kabul denizi dalgalandı, Peygamber, sana şefaat etti.
    Şimdi şükredecek zaman şükret Tanrı’ya matemin sırası, yeri değil!

    Tanrı’ya şükürler olsun ki kapkaranlık denizde güneş gibi bir yol açtı.
    Apaydın şeyi kapkara yapmaya gücü yeten Tanrı, bunca günaha karşılık tövbe nasip etti.

    Tanrı tövbeden bir ateştir parlattı mı o ateş, neyi bulursa yakar yandırır, mahveder” dediler.
    Hikâyeyi kısa keselim, artık oradan yola düzülmek zamanıydı.

    Şeyh gusletti(Dini kurallara göre yıkanıp temizlendi), tekrar hırkasını giydi, dervişlerle beraber Hicaz’a doğru yola düştü.

    Bundan sonra o Hıristiyan kızı, rüyasında güneşin kucağına düştüğünü gördü.

    Güneş, dile geliyor da:
    “ Hemen şeyhin peşi sıra koş.
    Onun dinine gir, onun yoluna toprak ol.

    Ey onu kirleten, yürü, onun yüzünden temizlen arın!
    O geçici aşkla senin yolunu tutmamıştı, şimdi sen de gerçek olarak onun yolunu tut.

    Hayli zamandır onun yolunu kesmişsin, şimdi ona yoldaş ol, niceye bir bu habersizlik, artık gerçeği anla.

    Onu yoldan çıkardın, şimdi de sen onun yoluna gir.
    O, artık yola geldi, sen de ona yoldaş ol” diyordu.

    Hıristiyan kızı uykudan uyanınca gördü ki gönlü, güneş gibi nurlar saçmada.

    Gönlünde şaşılacak bir dert peydahlanmıştı.
    O dert, onu aramaya düşürmüş, kararsız bir hale getirmişti.

    Sarhoş canına bir ateştir düşmüştü, şimdi de gönlüne el attı, gönlü elinden çıktı!

    Kararsız canı, gönlüne ne tohum ekmişti, bu tohum nasıl bir meyve verecekti?

    Bilmiyordu ki!

    Bir işe düşmüştü ki hemdemi yoktu.
    Kendisini şaşılacak bir âlemde gördü.

    Öyle bir âlem ki orada hiçbir yol görünmemekte.
    Dil tutulup kalmış, söze mecal (Güç, kuvvet) yok!

    Bütün o naz ve naim (Refah ve bolluk içinde olmak), ne şaşılacak şey ki, göz yaşları yağmur gibi yağmaktaydı!

    Bir bağırdı, elbisesini yırtarak dışarıya koştu.
    Başına topraklar saçtı, kanlar içinde koşmaya başladı.

    Dertli bir gönülle, kuvvetsiz bir bedenle şeyhin ve dervişlerin peşine düştü.
    Bulut gibi kanlara gark olmuş, koşup duruyor.

    Nasıl koştuğunu, nasıl yol aldığını da bilmiyordu!
    Ovada, çölde hangi yola gitmek gerek?

    Onu da bilmiyordu.
    Yalnız o aciz, perişan bir halde ağlayıp inliyor, yüzünü sevine-sevine topraklara sürüyor, feryat ederek:

    “ Ey herkesin imdadına yetişen Tanrı, ben, işten güçten kalmış aciz bir kadınım.

    Senin gibi birisinin yolunda yürüyen bir erin yolunu vurdum.
    Fakat bilmiyordum, sen benim yolumu vurma.

    Kahır denizini köpürtme, yatıştır.
    Bilmiyordum, yanıldım, suçumu ört!

    Yaptıklarıma kalma.
    Bu yoksulun suçuna bakma.

    Dine girdim, imana geldim, beni dinsiz bırakma!
    * Ölüyorum, yardımcım bir kimsecik bile yok.

    Senden, senin yüceliğinden başka feryadıma kimsecikler erişemez” diyordu

    Şeyhe içinden o kız, Hıristiyanlıktan vazgeçti.
    Bizim tapımıza aşina oldu, şimdi işi, bizim yolumuza düştü.

    Geri dön, gene o putu bul, o put gibi güzel sevgilinle hemdem ol, derdine derman et diye ilham geldi.

    Şeyh, derhal yel gibi yoldan döndü.
    Gene dervişler arasında bir gürültü koptu.

    Hepsi birden:
    “ Başınla oynayış, tövbe ediş, bu yanıp yakılma neydi ki?
    Tekrar aşk oyununa mı girişeceksin.
    Tövbe ettikten sonra gene bi-namazlıkta (Namaz kılmayan) mı bulunacaksın? Dediler.

    Şeyh onlara kızın halini anlattı.
    Bu sözü duyan, adeta canını terk etti.

    Şeyh ve dervişler geri döndüler.
    O güzelin bulunduğu yere kadar geldiler.

    Gördüler ki kızın yüzü altın gibi sararmış, saçları yolun tozlarına bulanmış, görünmez olmuş.

    Baş açık, yalın ayak,
    Elbisesi yırtılmış, ölü gibi yeryüzüne serpilmiş.

    O ay yüzlü, o yüreği yaralı güzel, şeyhinin yüzünü görünce kendinden geçti.
    Şeyh de o ay yüzlüyü aç, susuz bir halde görünce u gibi ağlamaya başladı.

    Gözü, ahdına vefa ediyordu, kendisini şeyhin eline ayağına attı.

    Dedi ki:
    “ Senden utanıyorum, bu utangaçlık canımı yakmada, bundan böyle artık perde altında yanamam.

    Gerçeği anlamak için perdeyi attım.
    Bana Müslümanlığı telkin et de yola gireyim”

    Şeyh, ona Müslümanlığı telkin etti.
    Dervişlerde bir gürültüdür koptu.

    O güzel yüzlü, gözyaşları saçarak, dalgalanıp coşarak şehadet getirdi.
    Nihayet o güzel, doğru yolu buldu.

    Gönlü hakikatten haberdar olmuştu, gönlündeki iman zevkine ulaştı.
    Gönlü, o iman zevkiyle kararsız bir hale geldi, gam geldi, onun dertlerini teselliye koyuldu.

    Kız dedi ki:
    “ Şeyhim, takatim tak oldu, ayrılığa tahammülüm yok.
    Baş ağrısıyla dertle, kederle dolu olan bu topraktan gidiyorum, elveda ey âlemin şeyhi evlada!

    Sözü kısa keseceğim.
    Acizim, affet, bana darılma”

    O ay yüzlü, bu sözleri söyleyip candan el çekti.
    Zaten yarı canı kalmıştı, onu da canana (Sevgilisine) teslim etti.

    Güneşi, bulut altına girdi, gizlendi.
    Yazıklar olsun, tatlı canı, ondan ayrılıverdi!

    O, mecaz denizinden bir katreydi (Damla), gene geldiği hakikat denizine gitti!
    Hepimiz yele benzeriz, şu dünyadan geçip gidiyoruz.

    O gitti, biz de hep gitmedeyiz!
    Aşk yolunda bunun gibi neler olur, neler.

    Bunu, aşkı bilen bilir!
    Ne söylerse olağandır.

    Bu yolda olur, rahmet, ümitsizlik, hile, eminlik, hepsi mümkündür.
    Nefis, bu sırları işitemez.

    Nasibi olmayan meydandaki topu çelemez.
    (Bu oyunu oynayamaz)

    Bunu, can, gönül kulağıyla işitmek gerek.
    Balçıktan meydana gelen ten kulağıyla değil!

    Gönlün, nefisle her an savaşıp durması pek çetinleşti.
    Matem, şiddetlendi.

    Gene bir ağıt yak, gene bir feryat et!
  • ÇÖL Gobi'de hayata çok önem verilmezdi. Rüzgarın süpürdü­ğü, bulutlara kadar uzanan yüksek yaylalar. .. Güney taraflarına giden göçmen kuşların ziyaret ettiği, kenarı sazlıklı göller. .. Bu geniş alanın bütün şeytanları tarafından ziyaret edilen heybetli Baykal Gölü ... Kış ortalarının aydınlık gecelerinde, ufkun üze­rinde alçalan, yükselen kutup yıldızının ışığı! Aşağı Gobi'nin bu köşesinde, çocuklar, zahmet ve sıkıntı­ya karşı yalnız katılaşmış değil, ta doğumlarından itibaren buna adanmışlardı: Ana sütünden keçi sütüne geçer geçmez, çocuk­ları artık kendi kendilerine yetebilir kabiliyette kabul ediyorlar­dı. Aile çadırlarında, ateşe en yakın yerler, olgun, yaşlı savaşçı­lara ve misafirlere ayrılırdı. Bazı zamanlar, kadınlar sol tarafa oturabilirlerdi. Fakat arada bir mesafe kalması gerekmekteydi. Kız veya erkek ço­cuklara gelince, bunlar nereyi bulurlarsa oraya otururlardı. Ye­mekte de aynı durum söz konusuydu. Baharda, keçiler ve inek­ler bol süt vermeye başlayınca, her şey yolunda giderdi. Ko­yunlar semizler, av daha bol olur ve kabilenin avcıları tilki, san-· sar gibi kürklü, zarif hayvanlar ye'.ine bir ayı, bir geyik getirir­lerdi. Her şey kazana atılır, her şey yenirdi. Önce güçlü, kuwetli erkekler yemeği alırlar, sonra yaşlılar­la kadınlar tencereyi önlerine çekerler, çocuklar da kemiklerle sinirleri birbirlerfrıden kapmak için yarışırlardı. Kışın hayvanlar zayıf olunca, çocuklar beslenemezdi. Süt yalnız kımız halinde mevcuttu. Kımız, tulumlara doldurulan, dö­vülen ve suyu çektirilen süttür. Bu besleyici gıda - eğer dilenip biraz ele geçirebilirlerse - üç dört yaşındaki çocuklar için biraz baş döndürücüydü. Et olmayınca kaynamış mercimek, açlığı bastırmaya hizmet ederdi.

    Kış sonu, gençler için özellikle ıstıraplı bir zamandı. Sürü­yü zayıf düşürmemek için artık hayvan öldürülemezdi. Bu sıra­da savaşçılar, başka bir kabilenin yedeklerindeki yiyeceklerini yağma etmeyi, hayvanlarını ve atlarını alıp götürmeyi alışkanlık edinmişlerdi. Karşı koyma, Cengiz Han'ın miras aldığı ilk huy oldu. Asıl ismi Temuçin'di. (Temuçin, en ince çelik demekti.) Doğduğu zaman babası orada değildi. Kabilenin T emuçin isimli bir düşmanına karşı bir yağma seferini idare ediyordu. Gerek çadırda, gerek savaş meydanında, her şey yolunda gitti. Düş­man esir edildi ve baba döndüğü zaman, oğluna esirin adını verdi. Yeri, yontulmuş çubuklardan oluşan bir düzen üzerine se­rilmiş yün bir çadırdı. Çadırın tepesinde dumanın çıkması için bir mahreç vardı. Kireçle sıvanmış ve resimlerle süslenmişti. "Yurt" ismi verilen bu acayip çadır, on iki öküzün çektiği bir araba üzerine oturtulmuş, çayırlar arasında, serseri gibi dolaşı­yordu. Pratikti, çünkü kubbeyi andıran şekli, rüzgarın etkisini kesiyor ve gerektiğinde sökülebiliyordu. Reislerin - T emuçin'in babası da reisti - karılp.rının .hepsinin ayrı ayrı süslü çadırları vardı. Çocukları bu çadırlarda yaşarlardı. Kızların görevi "Yurt"a bakmak ve dumanın çıktığı mahrecin altında, ocak ta­şında, ateş yakmaktı. Kabile yer değiştirirken, Temuçin'in kız kardeşlerinden biri, arabanın tahta zemini üzerinde, giriş kapısı önünde, ayağa kalkarak, öküzleri sürer ve bir arabanın boyun­duruğu diğerinin arkasına bağlı, genellikle bir tek ağaca, en kü­çük bir tümseğe rastlanmayan dümdüz çayırlardan böylece gı­cırdayarak, yuvarlanarak giderlerdi. Ailenin hazineleri yurtta muhafaza edilirdi: Hiç şüphesiz kervanlardan alınmış Buhara ve Kabil halıları, kadın mücevher­leriyle dolu sandıklar, herhangi bir usta Arap tacirinden satın alınmış ipekli elbiseler, işlenmiş gümüş ve daha değerli eşya olarak duvarlara asılı silahlar, Türklerin kısa hançerleri, mızrak­lar, fildişi ve bambu ağacından çeşitli uzunluk ve ağırlıkta oklar ve cilalanmış, parlatılmış tabaklanmış deriden bir kaç kalkan ... Silahlar da, ya yağmada elde edilmiş veya satın alınmıştı ve sa­vaşın tesadüflerine bağlı olarak, elden ele geçiyordu. Temuçin'in (gelecekte Cengiz Han) çeşitli görevleri vardı. Kabile yaylaklardan kışlaklara geçeceği zaman, aile çocukları, derelerde balık tutmakla yükümlüydü. At sürüleri onların so­rumluluğuna verilirdi. Kaybolan atların peşinden koşmaya ve yeni otlakları aramaya mecburlardı. Yağmacıların geldiklerini görmek için, ufku gözlerler ve çoğu geceyi, ateşsiz, karda geçi­rirlerdi. Arka arkaya birkaç gün at üzerinde kalmayı, üç dört gün pişmiş yemekten ve hatta her tür gıdadan yoksun olmayı öğrenmek zorundaydılar. Koyun veya at eti bol olunca, yoksunluk günlerini düşüne­rek inanılmaz miktarda gıda biriktirirler, kaybolan zamanı telafi etmeye çalışırlardı. Eğlence olarak çayır üzerinde 20 kilometre gitmek ve son­ra dönmekten ibaret at koşuları ve neşe içinde birbirlerinin ke­miklerini kırdıkları pehlivan güreşleri yaparlardı. Temuçin, gerek fiziksel kuweti, gerekse zeka ve kabiliyet­leriyle kendini göstermekteydL Kuru ve zayıf olmasına rağmen pehlivanların başı oldu. Ok atmakta dikkate değer bir ustalığa sahiptL "Kemankeş" lakabını alan kardeşi Kassar'ın ustalık de­recesine ulaşmış olmamasına rağmen, Kassar, Temuçin'den korkmaktaydı . . Kassar ve T emuçin, üvey kardeşlerine karşı ittifak yaptılar ve Temuçin'e atfedilen ilk olay, bir balığını çalmış olan üvey kardeşlerinden birini öldürmesi oldu. Öyle anlaşılıyor ki, mer­hamet, bu genç göçebeler arasında pek değer verilmeyen bir şeydi; aksine intikam ise, bir yükümlülük olarak yerine getiril­meliydi. Temuçin, bu çocuk kavgalarından daha ağır kinlerle tanış­tı. Annesi Ulun çok güzeldi ve gelin olarak kocasının çadırına giderken, Temuçin'in babası tarafından komşu bir kabileden kaçırılmıştı. Ulun, aynı zamanda akıllı ve kuwetliydi. Bir süre ağladıktan sonra, içinde bulunduğu durumdan en iyi şekilde ya­rarlanma yoluna gitti. Fakat Yurt'ta herkes, onun kabilesinin adamlarının er geç intikam almaya geleceğini biliyordu. Gece, parlak tezek ışığının yanında, T emuçin saz şairleri­nin anlattığı hikayeleri dinlerdi. Bu ihtiyarlar çadır çadır gezer­ler, bir ellerinde telli sazlar, tekdüze bir sesle, ataların ve kabile kahramanlarının hikayelerini dile getirirlerdi. Temuçin, kuwetinin ve reislik hakkının bilincindeydi. Kırk bin çadır hakimi Yakaların veya büyük Moğolların Han'ı, Ba­hadır Yesukai'nin ilk oğlu değil miydi! Saz şairlerinin masalları, ona, meşhur bir ırktan, Burçukin­ler' den, çakır gözlü adamlardan geldiğini öğretiyordu. Katay İm­paratoru 'nun sakalını çektiği için zehirletilerek öldürülen atası Kabul Han'ın macerasını dinliyordu. Babasının kan kardeşinin Gobi göçebelerinin en kuwetlisi olan Kerait kabilesinden Toğrul Han olduğunu öğreniyordu. Bu Toğrul Han'dır ki, Avrupa'da "Jean le pretre" masallarının doğmasına sebep olmuştur. .. Fakat o zamanlar Temuçin'in ufku, kabilesinin odaklarıyla sınırlıydı . .. "Katay'ın yüzde biri kadar bile değiliz." Akıllı bir müşavir, çocuklara böyle diyordu. "Ve buna rağmen Katay'la boy ölçü­şebiliyorsak sebebi şudur ki, hepimiz göçebeyiz, bütün varlığı­mızı beraberimizde götürüyoruz ve askeri eğitimlerimiz tam ... İmkan olursa, yağma yaparız. Aksi halde, kendimizi gizleriz. Eğer eski adetlerimizi değiştirmeye ve şehirler kurmaya başlar­sak, bundan hiçbir fayda göremeyiz. Aslında tapınaklar ve ma­betler karakteri yumuşatır ve yalnız kuwetli olanlar ve savaşçı­lardır ki, dünyaya hakim olurlar." Genç çoban çömezlik devresini bitirince, Yesukai'nin ya­nında at koşturmasına izin verildi. Tanıkların belirttiğine göre, T emuçin gösterişli bir adamdı, fakat çizgilerinin güzelliğinden çok, vücudunun kuweti ve sade, açık haliyle, tavrıyla dikkati çekmekteydi. Öyle anlaşılıyor ki uzun boylu, geniş omuzlu ve sarımsı esmer, soluk benizliydi... Geriye doğru bir alnın altında, gözleri birbirinden çok ayrıktı ve dikine bakıyordu.
  • - Iris, yavaşla! Dur! Sana yetişemiyorum!
    - Yavaşlayamam. Sen bana yakın durmaya çalış. Bir şey olmaz!İngiliz yazar Iris Murdochun hayatını anlatan "Iris" filminde üç kez aynı sahne tekrarlanıyor. Adam, kadının hızına yetişemiyor ömür boyu, ama ona "yakın durmayı" beceriyor. Peki hakikaten bir şey olmuyor mu? Ne oluyor ya da? Bazı kadınlar, yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait olamazlar. Onlar zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele. O kadınlara yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait kılarsan... Ölüverirler. Çünkü onlar kuş gibidirler. Böyle uçucu kadınlar, tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaptıklarında düşeceklerini pekiyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendilerini en sevdiklerinden bile korumak mecburiyetindedirler. Kendilerini durdurup, öldürüverecek şeylere karşı dikkatli olmaları gerektiğini -her nasılsa bilirler. Onlar, insanı ancak frensiz bir seyahate davet edebilirler. Zira fren yaparlarsa artık onlar, o kadınlar değiller. Bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizler...Kanatlarının altına rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi, rüzgârsız kaldığında bir lokma ete dönüşen kadınlar... Ve adamlar, ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar sanırlar. Bilir misiniz? Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce kuşların kanatlarını biraz kırarlar... Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü kadar uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler... Yıllar geçer. Iris Murdoch bütün o şahane kitapları yazar, bütün o şahane konuşmaları yapar. Zekâsıyla etrafı büyüleyip dururken, tutulamayacak bir kuş gibi oradan oraya uçuşurken birden amansız bir illete tutulur. Alzheimer hastalığı ışıklı sözcüklerini hızla elinden çekip almaktadır. Gökyüzünü ateşe veren alev rengi kanat tüylerini bir bir söker gibi... Ona "yakın durmak için" onca çaba harcayan adam, yatakta, yanında duran, artık tam da en başından beri istediği gibi "yavaşlayıp durmuş" bu düşkün kuşu artık istememektedir. Neden?- Iris! İlk kez bana aitsin! ilk kez benimsin! Ve ben seni istemiyorum!Bilir misiniz? Manolyalar, o kocaman beyaz çiçekler, dokunuldukları anda küserler. Birden, kahverengi çürürler. Kuş kadınlar, manolyalar gibidirler. Kimi kadınlar hareketinin önüne geçilmeden, "yakın durarak" izlenmek, sevilmek mecburiyetindedirler. Bu bir seçim değildir, sevilen renklerini korumak için bunu yapmaları gerektiğini her nasılsa bilirler. Kollarından tutulduklarında amansız bir illete yakalanacaklarını bilirler. Uçuşup, renklerini dağıtıp, çırpınıp hayat içinde, sonra sessizce gidecekler. Durmak büyüyü bitirir, bunu bildikleri için onları sevmiş olan adamlar onlara güvenmelidirler. Tepeden aşağı inen bir bisiklet gibi, fren yapmadan gitmeyi tez elden öğrenmelidirler. Fren yaparsa o kadının artık o kadın olmayacağını... Kuş kadınlar, uçamadıklarında kıymetsiz bir av etine dönüşeceklerini pek iyi bilirler. Ece Temelkuran
  • Cemal Süreya

    Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata. Varsın yara içinde kalsın dizlerim; yüreğim kadar acımaz nasıl olsa.

    Şems-i Tebrizi

    Düzenim bozulur,
    Hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme.
    Nereden bilebilirsin
    Hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

    İlhan Berk

    İlk izlenim çok önemlidir. İlk iki dakika kocaman bir yüreği var sanırsın. Sonra bir ömür o yürekte, ilk iki dakikayı ararsın."

    K. Tazeoğlu

    "Meğer susmak; İnsanın içiyle konuşmasıymış, geç farkettim" .

    G. Vidal

    Aşk diye bişe yok ki.. Sadece biraz heyecan duyuyoruz bunu da kendimize aşk diye yediriyoruz.

    Tolstoy

    Kimseyi küçümseyecek kadar büyük değilsin. Çünkü gün gelir; Küçümsediğin her şey için önemsediğin bir bedel ödersin .

    Gorki

    Bir sürü dostum içinde elbet düşmanım olacak; ama nerden bilebilirdim ki onca düşmanım içinde beni dostum vuracak .

    Y.Erdoğan

    Üzülmüyorum.. Çünkü hayatımdan çıkan hiç kimsenin hayatımda yeri yok. Düşünüyorum da değersizlere bu satırlar bile çok.

    Y.Erdoğan

    Her erkek zeki, güzel, anlayışlı ve onu çok sevecek bi kadın ister. İyi güzelde adama sormazlar mı, bunları hakedecek ne yaptın.

    Freud

    Garip değil mi ? Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, İlk vazgeçeceği kişi siz olursunuz .

    Elif Şafak

    Belki de aşk sevgiliyi kazanmayı değil de, Onda kendini kaybetmeyi gerektirir .

    Can Yücel

    Bi hayli kırgınım.. Kime olduğunu, neden olduğunu bilmeden.. Belki hayata, belki kendime, belkide dilimden düşmeyen keşke'lere .

    B. Marley

    Herşeyinle seversin, tüm gücünle belki.. Ama yine kaybedersin. Neden mi ? Çünkü her 'seviyorum' diyeni adam zannedersin .

    Issız Adam/2008

    "Karın ortasında donmak üzeresin. Uyumak tatlı geliyor; ama sen öldüğünün farkında bile değilsin"

    O. Wilde

    Güç erkeğe, güzellik kadına verilir; ama her şeyi yenen güç, yalnız güzelliğe yenilir .

    Neyzen Tevfik

    Hayat üç buçukla dört arasındadır; Ya üç buçuk atarsın ya da dört dörtlük yaşarsın.

    Y. Erdoğan

    Bazen sen bile "vay be !" dersin kendine; tek satırlık adamları nasıl roman yapmışım gönlüme .

    L. Aragon

    "Gitmeden önce düşün; çünkü döndüğünde bulduğunla, giderken bıraktığın asla aynı olmayacak".

    M. Kundera

    "Erkek hoşlandıktan sonra tanır, Kadın tanıdıkça hoşlanır" .

    Bob Dylan

    Kimseden akıl alacak kadar aptal değilim. Bana kalırsa sen akıl vermeden önce, geri kalanının sana yetip yetmeyeceğini hesapla.

    E. Ayhan

    Ey Yalnızlık ! Herkesin koynuna girip çıkarsın da, Bir tek benimle mi düzenli bir ilişkin var .

    E. Cansever

    Bazen diyorum ki onu kafama takmamalıyım. Sonra da diyorum ki; önce kalbimden atmalıyım .

    D. Noel

    Bardağa kola doldurur gibi değer vereceksin insanlara ağır ağır ve yavaş. Çok verirsen köpürür taşar, Elinde bardakla kalırsın.

    Kahraman Tazeoğlu

    "Başka anlamlar aramaya gerek yok! Katlandığım kadar seviyorum seni .''

    Rene Descartes

    Yalnızlık, bir daha kırılmayacağın ve üzülmeyeceğin bir mutluluktur. Onu çekilmez yapan tek şey ise 'yenilmişlik' duygusudur.

    Nazım Hikmet Ran

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim. Aklıma gelişini seveyim. ...Ne güzel de darma duman ediyorsun beni.."

    Nazım Hikmet Ran

    Sevmek, sevdiğin kişiyle birlikte olmak değildir unutma. çünkü aşk; onunla yaşamak değil, onu yaşamaktır aslında..

    Can Yücel

    Bilinmedik bir hüzün var içimde, bir gariplik.. anladım ki, ya ben fazlayım bu şehirde ya da biri eksik..!

    Sunay Akın

    "Ne yani, Papatyada bir yaprak daha olsaydı beni sevecek miydin" ?

    Can Dündar

    "Hiç dokunmadığın birine aşık olabiliyorsan, işte sen aşkı hakediyorsun."

    Dostoyevski

    Hayatta hep mutlu olursam, hayalini kuracak neyim kalır .

    Hz. Mevlana

    Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

    Can Yücel

    Ve şimdi aşk;
    Yaz'ın ortasında bir kar tanesiyle tanışmak gibi.

    Özdemir Asaf

    Sana bir şiirler olmuş sevgilim.Yüzün, gözün söz içinde. Hangi imla kitabına baksam, "ben" den ayrı yazılıyorsun.

    Küçük İskender

    İki kadın olsun hayatımda, biri; Eve girdiğimde 'Hoşgeldin' Diyen,
    Diğeri ise eve girdiğimde " İngaa " diyen.

    P. Neruda

    "İnsanlarla yüzyüze konuşarak her sorunu halledebilirsin; ama bazı insanlar gelir önüne, hangi yüzüne konuşacağını bilemezsin".

    Hz.Mevlana

    Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

    Sunay Akın

    Tenine dokunabilmek mi? Hâşâ! Gözüm, göz menziline girsin yeter. Hadi düş düşlerime; tutmayana aşk olsun.

    Murathan MUNGAN

    ...
    Artık daha az seviyorum seni..
    Unutur gibi..ölür gibi daha az..
    Yeniden ödetiyorum kendime
    Onca aşkın öğretemediğini..
    ...Kolay değildi..
    Yalnızca sevgilimi değil..evladımı da kaybettim ben..
    Kaç acı birden imtihan etti beni..
    Bir tek gece vardır insanın hayatında..
    Ömür boyu sürer nöbeti..
    Bu da öyleydi..
    İyi ol..
    Sağ ol..
    Uzak ol..
    Ama bir daha görme beni...

    Donnie Brasco

    Tahterevallinin diğer ucuna oturarak sayemde yükselen insanlara; canımın sıkıldığında kalkabileceğimi söyleyin .

    [Anonim]

    Hani dünyaya Haykırsam Aşkımı DerLer ya;
    Önce qiT Sevdiqini kuLaqına Haykır Aşkını
    DaHa çok SeviLirsin!

    Aziz Nesin

    'Aşığım sana' cümlesinin sonundaki 'a' harfi terk etti seni. O da üzülmüyor gittiğine, Sen hala 'Aşığım San' beni ..

    Çehov

    İnsanlara ne kadar değer veriyorsan o kadar tepene biniyorlar. Hele bir de verdiğin değeri onlara belli ettiğinde..

    [Anonim]

    Yarın bizi beraber görenler "kimdi o yanındaki" diye sorarlarsa beni detaylı anlatma. Kısaca; "ömrümün geri kalanı" dersin .

    Murathan Mungan

    Bir gün gelir, dünyanın bir yerinde yıllarca senin haberin olmadan yaşamış birine bütün hayatını anlatmak istersin .

    Y.Erdoğan

    Neymiş, birini seviyorsak serbest bırakacakmışız, dönerse bizimmiş dönmezse hiç bizim olmayacakmış. Güvercin besliyoruz sanki.

    Hz. Mevlana

    Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

    Y.Erdoğan

    Her ayrılıktan sonra; ya 'güle güle' yada 'Hoşçakal' denir sevgliye. Sahi gülen yada hoş kalan var mıdır sizce ?

    Can Yücel

    "Sevgili, arayıp da bulduğun birisi değil. Hiç aklında yokken aşık olduğun kişidir".

    Rene Descartes

    Yalnızlık, bir daha kırılmayacağın ve üzülmeyeceğin bir mutluluktur. Onu çekilmez yapan tek şey ise 'yenilmişlik' duygusudur.

    F.Roof

    Şaire sorarlar: Giden midir terkeden, yoksa kalan mı? Şair derki; Kalan gidenin gitmesine ses çıkarmıyorsa, çoktan terketmiştir.

    Dylan

    Bazı erkekler çok paranın bütün kızları etkileyeceğini sanır. Tıpkı çok makyajlı kadının, kendini çok güzel sanması gibi .

    E.Ayhan

    Bir tırnağı kırıldı diye 9 tırnağına birden kıyabilen bir kızın, kalbi kırıldığında neler yapabileceğini siz düşünün .

    D.Noel

    Fazla abartmayın.. Çünkü yerlere göklere sığdıramadığınız aşk, birgün bir hoşçakal'a sığacak .

    Bukowski

    Düştüğümüz kuyular sandığımız kadar dipsiz değil aslında, tutunmaya çalıştğımız ipler çok kısa .

    Aziz Nesin

    Aziz Nesin'e soyadını sorarlar.Şöyle cevap verir:"1934 yılında soyadı kanunu çıktı.Herkes kendi soyadını seçtiği için insanların bütün gizlilik aşağılık duyguları ortaya çıktı.Dünya'nın en cimrileri 'eli açık',Dünya'nın en korkakLarı 'yürekli',Dünya'nın en tembelleri çalışkan soyadlarını aldılar.Kendime NESİN soyadını aldım..Herkes 'NE-SİN' diye çağırdıkça,Ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim."

    [Anonim]

    Ben seni zararına sevmişim
    Sürümden kazanılmaz sevme sürgünlerinde her gün..
    Ki;
    ......Ben takın olsaydım değil yüzük
    Hızma olurdum burnuna, kızma
    ......An bi an nefes aldığını hissedebilmek adına...

    Yılmaz Erdoğan

    Pek umursamıyorum kimseyi, sadece gülüyorum içimden. Çevremdeki insanlardan değil, İnsan gibi görünen varlıklar yüzünden .

    Özdemir Asaf

    Beni öyle bir yalana inandır ki, Ömrümce sürsün doğruluğu..!

    Konfüçyus

    Eş seçmek, kitap seçmeye benzer; iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir ama içeriği sağlam olmadıkça, sonunu getirmek zordur.

    Cemal Süreya

    Hayatta gözyaşlarımı hakedecek bir insan görmedim. Ya benim gözyaşlarm gereksiz,Yada uğruna gözyaşı döktüğüm insanlar değersiz.

    K.Tazeoğlu

    Vasat bir günün sonu. Hava kararmak üzere. Üşüyorum.Kendime daha kalın bir mont almalıyım. Şöyle yüreğime kadar beni ısıtacak...

    Turgut Uyar

    Bazen sadece onun sende bıraktığı izleri özlersin, Her şarkıda ayrı bir hatıra saklıdır sanki; istesende silemezsin.

    İlhan Berk

    Sesini hatırlamıyorum bile; ama söyledikleri hala aklımda .

    L. Aragon

    "Sevdiğini başkasına uğurlamak mı daha zor; yoksa başkasından geldiğini bile bile onu karşılamak mı" ?

    Bukowski

    Mutlu insanlar; Herşeyin en iyisine sahip olanlar değil, Sahip olduklarını kaybetmeyecek kadar çok sevenlerdir .

    C. Palahniuk

    “Her aşk, bitki isimleriyle başlayıp, hayvan isimleriyle son bulur.”

    O. Bal

    Öyle güzel güldü ki, o gün bugündür gülemiyorum yanında çirkin kalırım diye..

    Can Yücel

    Her şeyin kadar değil, değeri kadar seveceksin. "Çünkü beklentin ne kadar çok olursa, o kadar kırılırsın.

    Benjamin F.

    Bırak bütün insanlar seni tanısın ama hiç kimse seni tam olarak tanımasın. İnsanlar sığ yerini gördükleri dereyi kolay geçerler.

    Aragon

    Beni sev ya da benden nefret et, ikisi de benim yararıma. Seversen hep kalbinde olurum. Nefret edersen hep aklında.

    Çehov

    Hayata karşı ilk küskünlüğümüz; Yanımızda sandığımız kişileri, karşımızda görmemizle başlar .

    Yılmaz Güney

    Unutmak zaman ister demiştim, yanılmışım.. Zaman değil yürek istiyormuş.. Oda sende kaldı .

    Walsch

    "İnsanlar sevdikleri şeyi yok etmeye, daha sonra da yok ettikleri şeyi yeniden sevmeye ve değer vermeye meraklıdırlar."

    Edward Estlin Cummings

    "Eğer aşk için kelime gerekseydi, Dilsizler nasıl sevecekti".

    Gore Vidal

    Bir insan eğer çok gülümsüyorsa, emin olun ruhunda depremler vardır. "Çünkü acıyan kalbinse, kimse bilsin istemezsin" .

    Oğuz Atay

    İki kadına adamak istiyorum hayatımı.. Biri "erkeğim" desin bana, Diğeri sadece "baba".

    Yılmaz Erdoğan

    Tamam kabul; Küçükken mıknatıs yutmuş olabilirim, Peki ama bütün salaklar da demir mi yuttu?

    E.Cansever

    Bazen arkana bile bakmadan gitmek istersin. Öyle herşeyi bırakmana felan da gerek yok. Anıları bırakabilsen yeter .

    Cemal Safi

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni 'sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri'.

    Paul Auster

    Hayatın en hüzünlü anı, deli gibi sevdiğin insanın buna değmediğini gördüğün andır. Ve en büyük kaybın ona harcadığın zamandır.

    Turgut Uyar

    “Az sözle çok şey anlatacaksın. ‘seni seviyorum’ diyeceksin sadece; ama öyle herzaman değil, yalnızca hissettiğinde.”

    Yılmaz Erdoğan

    Gel, ceketini unuttun. Hiç olmazsa onu al. İnan başka bir niyetim yok.. Üşürsün, dayanamam..

    [Anonim]

    Öyle Birini Bulun Ki

    Sizin uykuya dalmanızı seyretmek için uyumayan;
    Sizi alnınızdan öpen;
    ...Size en zor anlarınızda bulutların üstüne çıkarmak isteyen;Arkadaşlarının önünde elinizi tutan...
    ...Öyle birini bekleyin ki;
    Size durmadan size sahip olduğu için kendini şanslı saydığını veya ne kadar önemsediğini hatırlatan;
    Arkadaşlarına dönüp 'aradığım o' diyen...

    Paul Auster

    "Sana birkez ihanet edeni affedersen seni yine kullanır; Çünkü ihanet bir ruh hali değil, karekterin dökülüş biçimidir".

    Can Dündar

    "Unuttum" dersin çevrendekilere; ama unutmadığını birtek sen bilirsin. "Aşk öyle bişey işte, gitse bile unutamıyorsun yine" .





    Hz.Mevlana

    ...
    İlla birini seveceksen, dışını değil içini seveceksin. Gördüğünü herkes sever ama sen göremediklerini seveceksin. Sözde değil özde istiyorsan şayet; ten'e değil, can'a değeceksin.

    Marquez

    "Ruh eşini hala bulamaman, eşsiz bir ruhun olduğunu gösterir"


    Turgut Uyar

    Her kadın hoşlandığı adamın soyadını aldığında nasıl durur diye içinden söylemiş ya da bir yerlere yazmıştır.

    Özdemir Asaf

    "Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey bu. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum".

    Can Yücel

    Değişmek zordur; ama bazen aynı adam olmak daha zordur...
    Hayat öyle yüklenir ki üstüne,
    Ne kalmak istersin, ne de gitmek.
    O durumdayım işte!

    Cemal Süreya

    Boğazıma takıldı sevdan.
    Üç kere sırtıma vur helâl de;
    Alışık değilim harama, ondan olacak heralde.

    Nazım Hikmet

    Bazen önemli olmamalı gidecek olan ya da gelmeyen. Çünkü bazen, başlaman gerekir her şeye yeniden.


    Özdemir Asaf

    Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer; oraya kadar sakın koşma. Sana değil, bekleyene yazık olur.

    Nazım Hikmet Ran

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim? Sende yoktum zaten ben; ben yine bende bittim.


    [Anonim]

    Kime güzel bir söz söylesem ona aşık olduğumu sanıyor.. Oysa ben onlara değil, o sözü söylerken hayal ettiğim kişiye aşığım.


    Paul Auster

    Fark, birileri farklı olmaya çalışırken, kendin olmaktır hayatta. Bil ki seçici olmamak, geçici olmaya mahkum kalmaktır aslında.

    Cengiz Aytmatov

    Gün gelir ve anlar ki insan; yaşadığı herşey bir yalandır. Geriye vazgeçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızık kalır..

    Can DÜNDAR

    Bir insanı unutmak,bir insandan vazgeçmek,bir insanı hayatından sonsuza kadar
    çıkartmak zorunda kaldın mı hiç?. Hani ölmüş gibi,hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi,her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip,ama aslında hiç gelmeyeceğini de bilmen gibi.
    Hani ölmüş gibi...



    Can YÜCEL

    Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.


    Enis Batur

    "Aşkın en sağlam sigortası mesafedir".

    Tolstoy

    Her insan mutlu olamaz... Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını. Ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü.
    Her insan mutlu olamaz... Çünkü gereğinden fazla özler hayatından çıkanları, hak ettiğinden daha büyük umutlarla bekler hayatına girenleri. Ve asla göremez yanı başındakileri.


    Can Yücel

    Hayatına girmek isteyene, tam zamanında açmalısın kapını. Ve tam zamanında çıkarmalısın, sevginden şımarmaya başlayanları.

    K.Tazeoğlu

    Mevsimin suçu yok. Yokluğun soğuk !

    L.Tolstoy

    Gerek yokken yanındalar, ihtiyacın olduğunda uzakta. Unutma ki, Kimi hayatına girdiğinde hayatını aydınlatır, kimisi çıktığında.

    Nazım Hikmet Ran

    Artık ne geri gelmeni beklerim ne de ben gelirim. Nasılsa ben bir şey kaybetmedim, sen bensizliği seçtin. Karar senin.

    [Anonim]

    "Ressama sormuşlar mutluluğun resmini çizebilir misin diye. Ressam demiş ki; ben çizerim de sen anlayabilir misin ?"


    A.Behramoğlu

    Dünyaya bir daha gelirsen nasıl bir hayat isterdin sorusuna kim ne derdi bilmiyorum ama, ben aynı ananın evladı olmak isterdim.

    Can Yücel

    ''Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, yüreğimde sevgi bulduğumda anladım...'

    Can Yucel

    Dört yanı hüzünle çevrili yara parçasına ' aşk ' denilirmiş. Yüreğimin coğrafyasına düşünce anladım.

    Şems T.

    Kalp ruha der ki: Ben severim, aşık olurum; ama acısını nedense hep sen çekersin. Ruh da cevap verir: "Sen yeterki sev".

    Dostoyevski

    Sevmek; Güzel birinde aşkı aramak değil, Bir başkasında; 'Kendini bulmaktır.

    Anton Çehov

    Sen sevdiğin için sakın utanma, bil ki utanması gereken; sevildiğini bildiği halde sevmesini bilmeyendir aslında.

    M.D.Stael

    Aşk bir kadının hayatının tümü, bir erkeğin hayatının ise bir bölümüdür.

    J.Paul Sartre

    Hayat üç bölümdür: Dünyayı değiştireceğini sandığın, Değişmeyeceğini anladığın ve dünyanın seni değiştirdiğine emin olduğun.

    Bob Marley

    "Belki de hepimiz hiç düşünmeden kalbimizin en iyi kısmını vermişizdir. Hemde karşılığında bizi düşünmesi bile zor olanlara".

    Bob Marley

    "Düşmanından çok dostundan sakın ! Çünkü dostluk biterse; Sana nasıl zarar verebileceğini en iyi dostun bilir.

    D.Diderot

    Kadın üzerine yazı yazarken kalemi gökkuşağına batırıp , mürekkebi kelebek kanatlarının tozu ile kurulayacaksınız.

    Balzac

    Dost İçin Sırtımı Köprü Yapmaya Hazırım Ben; Yeter ki Temiz Kalpleri Taşıyan Ayaklar Geçsin Üstümden.

    O.Wilde

    Gariptir kadınlar.. Kendilerini güldüren erkekleri sadece severler; onları ağlatınlara ise aşık olurlar.

    S.Freud

    Bil ki, önemli değildir kaç kez yenildiğin... Çünkü asıl önemli olan, kaç yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.

    L.Tolstoy

    Bil ki; Yaşadıklarınla değil, yaşattıklarınla anılırsın. Ve unutma; Ne yaşattıysan elbet birgün onu yaşarsın.

    L.Tolstoy

    Bu dünya için sıradan bir yalan olabilirsin. ama belki de birisi için, onu hayata bağlayan tek gerçeksin !

    J.Christophe

    Beni anlamak için söylediklerimden çok sustuklarımı dinleyin.. Çünkü ben, söylediklerimden çok sustuklarımda gizliyim..

    [Anonim]

    Bir fincandaki kahve gibidir hayat. Bazen tatlı bazen değildir. Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir.

    J.Christophe

    "Çektiğin acı kadar olgunlaşırsın diyorlar. Olgunlaşa olgunlaşa çürüdük ! bilmiyorlar".


    Gorki

    "Huzur denilen o şeyin her santimine ihtiyacım var bu aralar. Bana biraz bahar gerekiyor. Çok üşüdüm" .


    W. Bagehot

    Hayatta en büyük zevk başkasının "yapamazsın" dediğini yapmaktır.


    Can Dündar

    Seyahatta cam kenarı sanki yalnızların yeridir. "Çünkü aslında orası, başını koyacak omuz bulamayanlar içindir"..

    T. Uyar

    "Kadınları mutlu etmenin 20 yolu'' diye bir sürü gereksiz haber çıkıyor. Tek maddede açıklıyorum: Dürüst olun, yeter .

    Scarface/ 1983

    Makyajına ve yüzündeki boyalarına güvenme.Yollar da güzeldir ama altından kanalizasyon geçer.

    [Anonim]

    Eğer hala yalnızsanız, Allah sizi birilerinden koruyor demektir.

    S. Akın

    İki pencere açık kalınca cereyan, İki yürek açık olunca Aşk olur; ama sonuç değişmez: İkisininde sonunda "üşütürsün".

    P. Coelho

    "Giden sizin için çok değerli de olsa kapıyı örtün ki; içeride kalanlar üşümesin".

    C. Süreya

    "Bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin.. Sonra diyorum; söyleyince ne olacak, sus bitsin" !

    P. Auster

    Birisini unutmak zorundaysanız, bunu sindire sindire yapın. "Çünkü aklın zamansız öldürdükleri, yürekte amansız dirilir."

    [Anonim]

    Aşk:cennetle cehennem arsı işleyen trende mevsimlik bir bilet.

    Can Dündar

    Her seferinde canını acıtıyorsa bile,hiç kmse ’o’ olamyorsa ve canının ynacağını bildiğn halde yine de seviyorsan,aşk budur işte

    [Anonim]

    Bir gece omuzuma bıraktığın iki melek gibiydi sevdan, bir yanım yokluğunu sorguluyor, diğer yanım senli günlerimi an ve an aklımda tutuyordu. Yokluğuna yanamıyorum sevgili, bana bıraktığın acıya ağlayamıyorum. Gittin sevdan bende kaldı...İki melek iki masum gözyaşı, sen bende kaldın sevgili...

    Neyzen Tevfik

    Çatlak bardaktaki suya benzer hayat. Sen içsen de tükenir içmesen de. Artık acı çekmeyi bırak, hayattan tat almaya bak .

    [Anonim]

    Sigaraya ilk başladığında saklarsın ya hani. Taki ailen görene kadar. Bende aşka öyle sakladm kendimi, taki seni görene kadar.

    Cezmi Ersöz

    Herkesin diline dolanmış "mutlu bitmeli aşklar" diye. Aşk'ı dilinize doladınız madem, peki "bitmeli" niye ?

    Özdemir Asaf

    Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım.. Yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığından yalnızım..

    M.Kenter

    Saat tam 00:00' da birinin seni düşündüğünü düşünüyorsan, aslında sen de farkındasın herşeyin bir anlık olduğunun .

    Özdemir Asaf

    Keşke yalnızlığım kadar yanımda olsaydın..
    Keşke yalnızlığımla paylaştığımı seninle paylaşsaydım..
    Keşke senin adın yalnızlık olsaydı
    ve ben hep yalnız kalsaydım..."

    Freud

    Birinin yalan söylemesine kızmam da yalan söylerken yakalanacak kadar salak bir insanın beni kandırmaya çalışmasına kızarım.

    Özdemir Asaf

    "Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey bu. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum".

    Cemal Safi

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni 'sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri'.

    Cemal Süreya

    Üşüyor musun ? Üzülme bee. Gel yanıma. O kadar yaktın ki canımı ısınırsın; üşümezsin bir daha...

    [Anonim]

    O'nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da;
    Hatta her hangi bir tanesi de.
    Unutma tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil..
    ......ama şayet o, seni olup olmadık yerlerde güldürebiliyorsa,
    Seni iki kez düşündürebiliyorsa,
    ...Onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin herşeyi ver.
    Seni günün her anında düşünmüyor olabilir;
    ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir: "kalbini".
    Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma,
    Ve verebileceğinden fazlasını bekleme..
    Seni mutlu ettiğinde gülümse,
    Kızdırdığında fark etmesini sağla ve birlikte değilken özlendiğini bil..

    [Anonim]

    Ne kadar farklı olursa olsun; Sana ait olmayana tenezzül etme,' Ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan asla vazgeçme..!

    [Anonim]

    Aklımdasin her zaman sevgilim dedi. Güldüm; güzeldi aslında. Olmayan bir yerdeyim hani.

    G.Vidal

    "Hastalığını öğrenip 'geçmiş olsun' diyenler değil, Birgün sonra 'nasıl oldun' diyenler olmalı yanında."

    O.Wilde

    Kadın bir erkeği gerçekten severse, Onun gözünde dünyadaki bütün erkekler; kesin olarak anlamını yitirir .

    P.Neruda

    Asla aşk acısı çeken birine aşık olmayın. O kişi yaralıdır ve yarabandı olarak sizi kullanır .

    Cemal Safi

    Seni seviyorum; 1 cümle, 2 kelime, 13 harf, 2 insan ve 1 aptal.

    Cemal Süreya

    "Aşk, 'bir kişiye adamaktır kendini' derlerdi hani. Düzeltiyorum, 'aşk bir kişiye hep aldanmaktır' oysa ki..."

    Turgut Uyar

    Yüz dilde 'seni seviyorum' desen ne fayda. Bir dilde adam gibi sevmedikten sonra..

    Özdemir Asaf

    "Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat herşeye bedeldir".

    Şems

    Kalp mi insana sev diyen yoksa yalnızlık mı körükleyen? Sahi nedir sevmek; Bi muma ateş olmak mı, Yoksa yanan ateşe dokunmak mı?

    Can Dündar

    Aşk sevmesini bilen için vardır ve karşılıksızdır. ''Ne kadar seversen o kadar severim'' gibi düşünmek aşk değil, tüccarlıktır.

    Can Yücel

    Ülkenin, farklı şehirleriydik..Ben sürgünyeri.. Sen başkent..İlk isyan hep sende başlardı..Cezasını... çekmek hep bana kalırdı..

    Bukowski

    Ya düşlerinin peşine düşmeyi seçersin, ya da olanları kabullenmeyi. İyikilerinle güçlenir, keşkelerinle tükenirsin! Karar senin.

    Cemal Süreya

    Çok yoruldum sevgili; daha fazla yorma beni. Ben fazlasıyla ödedim zaten, uğrunda kaybettiklerimin bedelini.

    Cemal Süreya

    Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk ! Sen büyü hele, Bak ne oyunlar oynayacaklar seninle.

    Bob Marley

    Gördüğünü herkes sever, Sen onda kimsenin görmediğini bulacaksın. Eğer gerçek aşk istiyorsan; ten'e değil, kalbe dokunacaksın.

    Oğuz Atay

    Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim.

    Can Yücel

    Toprak gibi olmalısın.. Ezildikçe sertleşmelisin! Seni ezenler sana muhtaç kalmalı! Hayatı sende bulmalı..

    Can Yücel

    Bilir misin ne zordur severek yaşamak. Ona benimsin deyip sarılamamak.. Ne zordur hep yakın hissedip aslında ondan uzak olmak..

    [Anonim]

    İnsanı en çok üzen şey; Ummadıkları kişiler adam olurken, adam sandıklarının insan bile olamamış olmasıdır..!

    G.Vidal

    Ayrılığın en çok acıtan yanı; Onun yüzünden kaybettiğin insanlara yeniden muhtaç kalmandır...

    Al Capone

    "Git dediğinde gidip, gel dediğinde gelmemi mi bekliyorsun? Ben hayatın önünde eğilmedim ki, senin karşında eğileyim".

    P.Brunton

    Dün rüya, yarın ise hayalden ibarettir. Dünü mutlu, yarını umutlu yapan bugündür. Onun için iyi bak bugüne, acıda olsa Gülümse..

    Can Yücel

    Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığamadığını ve sonunda bir metrekarelik yere sığmak zorunda kalacağını farketmeli insan"!

    Yılmaz Erdoğan

    Seveni mahçup etmedik ama sevdiğimize, kendimizi sevdiremedik. Çünkü; ya sevmesini bilmedik, yada haddinden fazla sevdik.

    Can Dündar

    "Kadınmış derler adamı deli eden. Sen ne dersen de, yine kadındır deliyi de adam eden"..

    H.Balzac

    Dost İçin Sırtımı Köprü Yapmaya Hazırım Ben; Yeter ki Temiz Kalpleri Taşıyan Ayaklar Geçsin Üstümden.

    Fiddler on the Roof

    "Tamam mesafeler aşka engel değildir ama, Ben burada ağlasam onun yanakları ıslanır mı orada" ?

    Şems

    Üç şey seçildi cennetten:Kelimler,aşk,annelik duygusu. Kelimeleri Adem aldı, annelik duygusu Havvaya kaldı; ama aşk çok ağırdı.

    Can Yücel

    Hayattan aldığım en büyük ders: Sevgisiyle karşında sapasağlam duramayan birine, asla yaslanmayacaksın.

    Bob Marley

    Belki de haklısın.. sıfır'ın gücü yoktur.. ama unutma ki, sıfır'ın kaybedecek bir şeyi de yoktur !

    Cemal Süreya

    Korkar olduk artık ''seviyorum '' demeye.. Kimi sahiden değiyor sevmeye, Kimi ise pişman ediyor insanı sevdiğine.

    Cengiz Aytmatov

    Gün gelir ve anlar ki insan; yaşadığı herşey bir yalandır. Geriye vazgeçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızık kalır..

    Can Yücel

    Birini seveceksen, onu herşeyinle sevme. Çünkü bittiğinde; Onu unutamamana değil, unutamayacak kadar çok sevdiğine yanarsın..!

    Paul Auster

    Fark, birileri farklı olmaya çalışırken, kendin olmaktır hayatta. Bil ki seçici olmamak, geçici olmaya mahkum kalmaktır aslında.

    Oğuz ATAY

    Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır..!

    Can YÜCEL

    Unutma! Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın, biri seni bulacak. Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan, biraz ürkeceksin. Ne kadar dirensen de nafile, insansın sonuçta, seveceksin. Eski acılara bakıp da küsme sevdalara. Gavura kızıp da oruç bozulmaz. Sök at kafandan acabaları! Bir kemik, aynı yerden iki defa kırılmaz.

    Nazım Hikmet Ran

    Hani derler ya;'ben sen siz yaşayamam' işte ben onlardan değilim,'ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım.'

    [Anonim]

    Parfüm sevmem ben, hiçte ihtiyaç duymadım. Çünkü bana göre en güzel koku, Sevdiğine sarıldıktan sonra üstünde kalan koku..

    Cemal Süreya

    Seni seviyorum"dan daha özel bir cümle de var: Sana güveniyorum. Çünkü herkes herkesi sevebiliyor; ama herkese güvenmiyor...

    [Anonim]

    Birçok kişi aşkın yaLan oLdugunu düsünür.. Eger 'aşk' yaLansa neden acısı bukadar gerçek..?

    Can Yücel

    Yalnızım.. Çünkü herhangi biriyle değil, Beklediğime değecek kişiyle devam etmeliyim bu yola.

    Yılmaz Erdoğan

    Tamam kabul; Küçükken mıknatıs yutmuş olabilirim, Peki ama bütün salaklar da demir mi yuttu?

    Yılmaz Erdoğan

    Sana kavuşmak değil niyetim, merak etme ! Yolda bir dilenci görsem para bile vermiyorum 'Allah sevdiğine kavuştursun' der diye.

    Can Yücel

    Haykıracaksın ama isyan etmeyeceksin. Ağlayacaksın ama belli etmeyeceksin. Onsuz kalacaksın belki; ama asla vazgeçmeyeceksin .

    Yılmaz Erdoğan

    Söylemek isteyip de söyleyemediğim çok şey var.. kiminin yüzüne kiminin gelmişine, geçmişine.

    Yılmaz Erdoğan

    Hiç kimse sevgilisine benim icin ne yaptın? dememeli.. 6 milyar insanin içinde seni bulmuş, daha ne yapsın.

    Cemal Süreya

    Hayat benimse eğer kimse karışamaz ve biliyorum ki herkesle dost olunmaz."Aşka gelince birkere sevdim işte, birdaha işim olmaz".

    Küçük İskender

    Okeyde beklenen son taş gibisin.Biliyorum beklemekle gelmezsin.Zaten gelme çünkü sen gelirsen ben biterim.

    M. Kenter

    "Radyoyu ne zaman açarsanız açın, en sevdiğiniz şarkının hep son melodilerini duyarsınız".

    Cemal Süreya

    Korkar olduk artık ''seviyorum '' demeye.. Kimi sahiden değiyor sevmeye, Kimi ise pişman ediyor insanı sevdiğine...

    L.Tolstoy

    Bir insanın değeri kesire benzer:Pay gerçek değerini gösterir,payda kendisini ne zannettiğini.Paydanın değeri arttıkça kesrin değeri azalır.

    L.Tolstoy

    İnsanlar çok değişti, dikkat etmek lazım. Biriyle el sıkıştıktan sonra beşi de yerindemi diye parmaklarını saymak zorundasın.

    Lev Tolstoy

    Umduğumuz gibi olsaydı hayat, Sandığımız gibi yaşardık. Bulduklarımızla yetinseydik, Kaybettiklerimize ağlamazdık.

    Cemal Süreya

    "Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığma, ben çok gülerim.. Ve gülerken hiçkimse yalan olduğu anlayamaz"..

    Bukoeski

    "Dünyadaki en saf insan olduğunu iddaa eden kişiler, aslında şeytana danışmanlık yapabilecek kapasitede kişilerdir. Unutmayın"

    Elif Şafak

    Kelebek gibidir aşk. Peşinden koştukça senden kaçar. En iyisi bırak uçsun, Belki hiç beklemediğin bir anda gelip omzuna konar.

    K.Tazeoğlu

    Vasat bir günün sonu. Hava kararmak üzere. Üşüyorum.Kendime daha kalın bir mont almalıyım. Şöyle yüreğime kadar beni ısıtacak...

    Can Yücel

    "Eğer git diyebilecek kadar güçlüysen, hoşçakal deyip susmasını da bileceksin..."

    Cemal Süreya

    Uzaktan seviyorum seni.. Kokunu alamadan, boynuna sarılamadan, yüzüne dokunamadan.. Sadece seviyorum.

    Cemal Süreya

    Karşıdan karşıya geçer gibi sev beni: Önce bana, sonra bana sonra yine bana bak.

    Cemal Süreya

    Hayatta gözyaşlarımı hakedecek bir insan görmedim. Ya benim gözyaşlarm gereksiz,Yada uğruna gözyaşı döktüğüm insanlar değersiz.

    Can Dündar

    Erkek adam ağlamaz denir ya, sakın inanma ! Unutma ki, erkek adam ağlamayan değil, bir kadını ağlatmayandır aslında..

    Aragon

    "Aşkın en acımasız yanı; Ağzından çıkmaya cesareti olmayan sözlerin, yürekte fırtınalar koparmasıdır".

    Dylan

    "Aşk bazen yeni çıkan bir filmin fragmanı gibidir. Görebileceğin tüm güzellikler yalnızca tanıtımda verilir".

    Elif Şafak

    Modern aşk istemem, üzüntüden başka ne ki ? İlkel aşk isterim, aşkın en ilk'el halini.

    Cemal Süreya

    Bir daha beni sevdiğini söyleme ! Neden biliyor musun ? Çünkü yine inanırım.

    Cemal Süreya

    Unutsun beni demişsin, bu bana imkansız geliyor. Çünkü unutmam için önce seni hatırlamam gerekiyor.

    Ahmet Altan

    Aşk kılıç yarası gibidir, acısı geçer ama mutlaka izi kalır.

    J.Christophe

    Unutmak ve beklemek insanı en çok acıtan eylemlerdir; ama bunların ne kadar süreceğini bilememek acıların en beteridir!

    J.Christophe

    Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer Ve bilirsin, o nehir asla durmaz.

    Vince Lombardini

    Önemli olan yere düşüp düşmemen değil, tekrar ayağa kalkıp kalkmamandır.

    C. Yılmaz

    Dün bi şarkı çıktı radyoda, yarısına ben eşlik ettim yarısına gözlerim. Söylemek ne kadar acıtsa da; "Ben seni çok özledim".

    Marquez

    "Keşke tanımasaydım" dediğim hiçkimse olmadı benim. "Keşke beni tanımasına izin vermeseydim" dediklerim oldu .

    Cemal Süreya

    Tam unuttum dersin, karşına çıkar tebessüm eder ve yine bağlar seni kendine.. Yine inanırsın; yalan olduğunu bilsen bile .


    Cemal Yücel

    ''Keşke çocukken fazla mutlu olmayıp birazınıda bu zamanlara saklasaydım. Lazım oluyor arada.''


    J. Jenkins

    Yanılgı insanlar içindir; ancak silginiz kaleminizden önce bitiyorsa, fazlaca yanlış yapıyorsunuz demektir.

    Byron

    Mutluluğu tatmanın tek çaresi, onu paylaşmaktır.

    Özdemir Asaf

    Yalnızlığımda çoğalıp,kalabalığımda eksiliyorum,ve öylesine kalabalıkki yalnızlığım,ne yana dönsem, sana çarpıyorum...

    Özdemir Asaf

    Aşk görmekten çok özlemeyi sever,dokunmaktan çok düşlemeyi,ve aşk öyle haindir ki,nerde imkansız varsa gider onu sever.

    Cemal Süreya

    Önce sevdiğiniz terk eder sizi,Ardından uykunuz.Sonra ne sevdiğiniz geri gelir ne uykunuz

    Cemal Süreya

    Çocuk olsam yeniden..Bir tek düştüğüm için acısa içim,Ve kalbim;Çok koştuğum zaman çarpsa sadece...

    Can Yücel

    Bilir misin ne zordur severek yaşamak. Ona benimsin deyip sarılamamak.. Ne zordur hep yakın hissedip aslında ondan uzak olmak..

    Balzac

    Dürüstlük pahalı bir mülktür, ucuz insanlarda bulunmaz.

    Şems-i Tebrizi

    Kalp ruha der ki: Ben severim, aşık olurum; ama acısını nedense hep sen çekersin. Ruh da cevap verir: "Sen yeterki sev".

    S.Akın

    Duvarda ki yangın düğmesinin cam parçasıyım, kurtuluşun olacaksa hiç düşünme kır beni.. "

    Özdemir Asaf

    İmkânsızlıkları yaşamak mıdır sevmek,
    Yoksa severken imkânsız mıdır yaşayabilmek?
    Zor mudur gözlerine bakarken sevgiyi görmek,
    Yoksa sevgi midir gözlerindeki tek gerçek?
    Kolay mıdır bir anda vazgeçip gitmek,
    ......Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?

    Özdemir Asaf

    Neyine bağlandım ki bu kadar. Bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi ?

    Can Dündar

    Bazen insan; ''Ben iyiyim'' dediğinde gözlerinin içine bakıp ''iyi değilsin biliyorum'' diyecek biri...ne çok ihtiyaç duyar"..

    K.Tazeoğlu

    Senin de kederle evlenip boşanmış dul neşelerin var, dört tarafı gözyaşıyla çevrili...

    Can Yücel

    Hayattan aldığım en büyük ders: Sevgisiyle karşında sapasağlam duramayan birine, asla yaslanmayacaksın.

    Can Yücel

    Sadece Erkekler aşık olur, çünkü kadınlar aşktır...!!!

    [Anonim]

    Oysa bir 'asal sayı'nın yalnızlığıydı benimkisi,Ya kendisini bölen,Yada sevdiğinden başkasına bölünmeyen..

    Freud

    "Ne garip değil mi .. Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz".

    Cemal Süreya

    Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme.. Kırk yılın hatrına Sen kalayim..!

    Nazım Hikmet

    Aşkın bu denli sıradan olmadığına inanıyorum ben. Önce sıradanları yaşayacaksın ki, gerçek olanı anlayabilesin...

    M. Kenter

    "Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi yada boyası değil, bakışların ta kendisidir".

    Che

    İyilik yapmaya devam et.. Karşındaki o iyiliğe layık olmasa bile, sen o iyiliğe layıksın .

    M. Mungan

    "Dört tane gerçek dost edin, tabutunu taşısın yeter".

    Bukowski

    ''Acıya kahkaha atabilmek bir sanatsa eğer; ben çok pahalı bir tabloyum.''

    Oğuz Atay

    "Kimse benim kimsesizliğimden cesaret bulmasın , en güçlü anımdır yalnızlığım ! Çünkü ben daima tek başıma iktidarım .

    K.Tazeoğlu

    "Aşkı tarif gerekirse sana anlatayım, aşk ne biliyor musun? Benim sana yaşadığım, senin durmadan hep üstüne bastığın"..

    D. Noel

    Bedava psikolog bulursam, depresyona girmeyi düşünüyorum .

    Şems

    Sevmeye layık olmayanı hatırlayarak değerli etme. Dönmek mi istiyor, bir şans daha verme. Unutma; "sevgi yürekli olana yakışır".

    Che

    Ne kadar farklı olursa olsun; Sana ait olmayana tenezzül etme, Ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan asla vazgeçme .

    B. Marley

    Kendi kendime konuştuğum kadar, Kimseyle konuşmuyorum. Sebep delilik değil, Sadece bilirim ki insanı sadece en iyi kendi dinler.

    P. Auster

    "Artık insanları tanımak için zaman kaybetmiyorum; nasıl olsa onlar zamanı gelince kendilerini tanıtıyorlar".

    Can Yücel

    Her yürek sevebilseydi eğer, ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten 'aşk' bu kadar basit olmazdı !

    A. Capus

    Hevesleri için kimse kimsenin gururu, duyguları ile oynamasın, Bu yerin üstü varsa, bir de altı var unutulmasın .

    İlhan Berk

    "Akla gelen, başa gelir diyorlar ya, yalan ! Öyle olsa, milyonlarca sen düşerdi başıma" .

    N. Parra

    Toprak bir gün yağmurun kıymetini anlayacak; fakat o gün yağmur yağmayacak.

    W. Golding

    "Her kadına sahip olmaya çalışan adam bir kadına hasret kalır ! Bir kadına sahip olan adam; Her kadını kendine hayran bırakır."

    N.F.Kısakürek

    Fazla ciddiye almayın şu hayatı; Nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız .

    Gorki

    Ateş karşısında bozulmayan altın, altın karşısında bozulmayan kadın, kadın karşısında bozulmayan erkek; kalitelidir .

    Can Yücel

    Ne sahip olduğundur hayat, nede umdukların bunca zaman. Yüreğin kadardır hayat! 'Seviliyorsan renkli, Seviyorsan siyah beyaz'...

    P. Coelho

    Aslında bütün kadınlar tatlı sözleri sever; ama iltifatların yalan mı gerçek mi olduğunu anlayacak kadar da zekiler .

    Sunay Akın

    Sen bana mı soruyorsun yalnızlığı sever misin diye? Ben ki; "çayı bile iki şekerle içerim, birlikte erisinler diye".

    Sunay Akın

    Hep derler ya; "Ben arkandayım, sırtın yere gelmez" diye. Ben almayayım.. Yüzüm yere geleceğine, sırtım yere gelsin !

    Y. Erdoğan

    Aslında geçmiş zaman 3e ayrılmalı sadece. Di'li geçmiş, miş'li geçmiş ve tüh'lü geçmiş zaman olmak üzere .

    Huxley

    Temiz kalpli insanlar hiçbir zaman rahat bir hayat yaşayamazlar, Çünkü kendilerini başkalarının mutluluğu için feda ederler.

    Yılmaz Erdoğan

    İlişkinin başında "Dünyamı değiştirdin" diyen kişinin, sonunda " Biz ayrı dünyaların insanlarıyız" demesi insanı şaşırtmamalı..

    J. Christophe

    Güven bana" lafını duyduğunuz her ortamda güvenmeniz gereken tek bir kişi vardır. O da kendiniz .

    Müşfik Kenter

    Dolu dolu caddelerde, tıklım tıklım kaldırımlarda elleri cebinde dolaşan kişidir yalnız .

    P. Auster

    Asıl yalnızlık; yalnız hissetmenize sebep olan kişilerle yaşamak zorunda kalmanızdır .


    Ece Ayhan

    Kim ne derse desin, tek bir gerçeği vardır aşkın; "Karşındakinin adam olup olmadığını, aşıkken değil ayrılırken anlarsın".

    Sunay Akın

    Tamda unutmuşken gittiğini, artık acıtmıyorken yokluğun, "en içten kahkahalarımın arasında; aklıma gelmek zorunda mısın ?"


    Aziz Nesin

    Terkeden kişinin gittiği yerde aradığını bulamayınca dönüp 'özledim' demesi; özlediğinden değil, eşek gibi pişman olduğundandır.

    [Anonim]

    - En büyük hayalin nedir ?
    + Yağmur altında sevgilime sarılmak.
    - Ya senin ki ?
    + Yağmur altında sarıldığın kişi olmak.

    Yılmaz Erdoğan

    'Ben' kattım sana biraz, öyle sevdim seni. Çünkü sen de bensiz; O kadar güzel değilsin hani.

    Huxley

    Bir kadının içindeki masum meleği erkek keşfeder; ama o meleğin tüm masumluğunu yok edecek olan yine erkektir.

    Bernard SHAW

    “Bazı insanlar herşeyi olduğu gibi görür ve 'neden' diye sorarlar. Bense herşeyi asla olmadığı biçimde hayal eder ve
    'neden olmasın' diye sorarım...“

    P. Coelho

    Her insan kaybeder; ama sevmeyen vazgeçer. Bil ki aşk; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde biter .

    Can Yücel

    Boş boş seviyorum demekle olmaz; Göstereceksin sevdiğini, hissettireceksin.. yapamıyor musun ! O zaman yoldan çekileceksin.

    Nietzsche

    Bir Kere Yanlış Trene Bindiyseniz; Koridordan Ters Tarafa Yürümenin Hiçbir Faydası Yoktur !

    Murathan Mungan

    Ne zaman bir düş kursam, ertesi gün hayal kırıklarını topluyorum.

    N.F.Kısakürek

    Dünya öküzün üstünde derler, bilmem ama; dünya üstünde nice öküzler bilirim .

    Sunay Akın

    Üzülmüyorum. Beni sevmeyeni ben de sevmem. O bensizliği göze aldıysa zaten, ben onsuzluktan bir şey kaybetmem.



    V. Hugo

    En anlamlı yemin söz vermektir, En büyük intikam affetmektir, En adi söz hiç sevmedim demek; Ve en güzel cevap gülüp geçmektir.

    Bob Marley

    Bakmayın insanların "Beni çok sevecek birini arıyorum" demesine. Büyük bir sevgiye maruz kalınca hepsi kaçacak delik arıyor .

    Can Yücel
    ...
    Aslında hiç kimse sevmedi,
    Bir ben sevdim seni..
    Severmiş gibi değil, kana kana sevdim seni.
    Tıka basa sevdim, dolu dolu sevdim..
    Aslında kimse sevmedi seni, sevmekten çekindi.
    ...Oysa ben; Yanayana sevdim seni.
    Bile bile sevdim.
    Aklımdan zorun var gibi,
    Mecburmuş gibi,
    Ve başka çarem yokmuş gibi..

    "Bir ben sevdim seni..
    Aslında bir sen sevmedin beni, herkesi sevdiğin gibi" .

    Hz.Mevlana

    Eğer birgün çok büyük bir derdin olursa; Rabbine dönüp 'Büyük bir derdim var' deme. Derdine dönüp 'Büyük bir Rabbim var' de!

    Bukowski

    Geride bıraktıkların ileriye gitmeni engelleyecek, Unutma; İleri gidebilmen için arkadakileri unutman gerek..

    Dan Brown

    Başarmak zordur, Kolaya kaçarsan sonuç basitleşir. Unutma, Yokuş aşağı inmek kolaydır ama manzara tepeden seyredilir.

    C. Süreya

    Artık hayallerim suya düşecek diye kaygılanmıyorum. Çünkü, onlar düşe düşe yüzmeyi öğrenmişler..

    B. Johnson

    "Eğer iki insan her konuda anlaşıyorsa; emin olabilirsiniz ki düşünen yalnızca bir tanesidir".

    B. Marley

    "Sevgilin olabilecek birçok insan olabilir; ama sevdiğin olabilecek insan bir tanedir".

    Ece Ayhan

    Gidenlerden; aşkınızı, kalbinizi beyninizi mektuplarınızı vs. değil sadece uykularınızı geri isteyin.En çok ona ihtiyaç oluyor.

    Can Yücel

    Kural bu: En çok seven, hep en önce terkedilir. Unutma; vedalar acıtsada, bazen gitmek gerekir .

    Marquez

    Birini özlemenin en kötü yolu, yanyan? oturduğun halde onu hiçbir zaman elde edemeyeceğini bilmendir .

    Cemal Süreya

    Ne kadar silersen sil ! Ya yırtılır defterin ya da izi kalır cümlelerin .

    D. Noel

    Seni seviyorum, dediğinde "gerçekten mi?" diye sorarsam; inanmadığımdan değil, sadece bir kez daha duymak istediğimdendir .

    Aziz Nesin

    Bilirsin günahları yazan melek soldadır. Hatta bundandır kalbin solda olması. Çünkü belkide aşk, yaşanılan en büyük günahtır.

    [Anonim]

    Sesini duyabilme umuduyla yaşadığım hayat yüzünü göremediğim için çekilmez olsada sesini duyabildiğim için yaşamaya değer.

    C. Yücel

    Bazen her şeyi unutup sadece sımsıkı sarılmak istersin; ama bir şey hep engel olur. Nedir o biliyor musun ? Gurur .

    Can Yücel

    Bazen kırdım, çoğu kez kırıldım; ama ben hiç kimseyi kaybetmedim, sadece zamanı gelince vazgeçmesini bildim.

    Mevlana

    Bazı alimlerin Allah'ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum. Allah"ın varlığı sabittir, sen kulluğunu ispat etmeye çalış".

    Can Yücel

    Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin onu sevdiğinden...

    E. Cansever

    Öyle bir çık ki karşıma ''Her baktığımda ilk defa görüyormuşum gibi, az kalsın ölüyormuşum gibi'' hissedeyim seni .

    Marquez

    Sen üşürken onun yokluğunda, O senin varlığından bile habersizdir.

    C. Süreya

    Seni olduğun gibi seven insan için iyi gün kötü gün yoktur. Ne zaman yanında olması gerekiyorsa o zaman yanında olur .

    Huxley

    "Tanımadan nefret edebileceğiniz tek kişi; Sevdiğiniz kişinin, sevdiği kişidir" .

    J. Christophe

    Kendini nokta kadar değersiz hissettiğinde dönüp arkana bak; belki önemli bir cümlenin sonundasındır .

    Ece Ayhan

    Vücudunun %70 i su olan bir canlının nasıl olurda içi yanar .

    [Anonim]

    Söylediklerimi, yazabilme imkanım yok...
    Duygularım durmadan konuşuyorken, mantığım susmamı istiyor...
    Anlayacağın!
    Tüm suskunluğumun; ardındakileri, haykıracağım bir gün.
    Kelimelerin sesi, cümle kurabilmem için yeterli değil...
    ...Satırlar duyuyor,
    Sen duymuyorsun....

    Gorki

    Aşk; gelirken verdiği mutlulukla değil, gittiği zamanki acıyla anlaşılır.

    Ece Ayhan

    Acı çekiyordum senden sonra fakat unuttuğun bir şey vardı. Çektiğim her acı beni değil, İçimdeki seni öldürüyordu.

    Oğuz Atay

    "Neden yalnızlıktan şikayetçidir ki insan. Ne yani, Mutlu olması için bir sevgiliye mi muhtaçtır her zaman" ?

    A. Nesin

    Türk erkeğinin dünyanın en kıskanç erkeklerinden biri olmasının sebebi; sevgililerine değil, kendilerine güvenmediklerindendir.

    The Girl in the Café/2005

    Evden çıkarken yüz kere aynaya baksan da, yoldaki arabaların camlarında kendine bakmadan yürüyemezsin.

    Cemal Süreya

    Allah'a emanet ol,dedi ve gitti. - Güldüm... Zaten baska kimim var ki ?

    Bob Marley

    ''Eğer bu hayatta illa kıymet bilmek gerekiyorsa, sadece kendi kıymetini bil."boşver be ! nasılsa her rüya güneşle sona eriyor''

    [Anonim]

    " Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar."

    Y. Erdoğan

    Sırf seninle diğer tarafta karşılaşmamak için, helal ediyorum hakkımı..

    Can Dündar

    Ve aşk; O omzuna yattığında, rahatsız olmasın diye kılını bile kıpırdatmamaktır.

    Fuzuli'ye sormuşlar : Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi ? Sevmek demiş. . Çünkü, sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın !

    Paul Auster

    Ben 4 kişiyim: 1 ben, 2 içimdeki, 3 aynadaki, 4 kalbimdeki.. Beni geç, içimdeki zaten deli, Kır aynadakini.. Ya kalbimdeki ?

    Hegel

    Sevmek, onunla birlikteyken bir bütün olmak değil; o yokken 'yarım kalabilmektir' .

    M. Longston

    "Kırılacak 206 tane kemiğiniz varken, aptalın biri gelir kalbinizi kırar".

    İ. Berk

    "Buğulu camlardaki sözler gibisin; Nefesim olmadan bir hiçsin" .

    D. Noel

    "Kadın unutmaz; sadece sineye çeker. Zamanı geldiğinde ise iade eder".

    Y. Erdoğan

    "Kuaföre ne istediğini anlatmak, beş bilinmeyenli denklemi çözmekten daha zordur”.

    Cemal Süreya

    "Yeter, aklından çıkar artık onu" diyor kimileri. "Siz de aklınızla değil de, yüreğinizle sevseydiniz anlardınız beni".

    Al Capone

    Git dediğinde gidip, Gel dediğinde gelmemi mi bekliyorsun ? Ben hayatın önünde eğilmedim ki, Senin karşında eğileyim."

    Y Erdoğan

    Seveni mahçup etmedik ama sevdiğimize, kendimizi sevdiremedik. Çünkü; ya sevmesini bilmedik, yada haddinden fazla sevdik".

    Balzac

    Bazen birinin yokluğuna o kadar alışırsınız ki, başka birinin gelip o boşluğu doldurmasından korkarsınız .

    D. Noel

    Dost gibi görünen yalakalar, Farklı olmaya çalışan basit insanlar, Arkamızdan kurulan oyunlar.. Kural hep aynı: Gül ve Geç .

    A.Capus

    "Büyük adam olmana lüzum yok, sadece adam ol yeter"

    Müşfik Kenter

    Üşüdüğümüzde camı kapatmak kadar kolay olsaydı keşke sevilmediğimizi anladığımızda o kişiye yüreğimizi kapatmak .

    [Anonim]

    Sarılmak neden güzeldir bilir misin?
    "Çünkü sağ tarafta kalp yoktur ve orası hep boştur,
    Sarlınca sağ tarafını onun kalbi doldurur"..

    Huxley

    Dünyanın en zevkli işi; Bir şeyin nasıl yapılacağını bildiğin halde başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir.

    C. Süreya

    Cevap veriyorum "Zamanla herşey geçer" diyen akıllılara; "Geçen tek şey zamandır" anlayan, anlatsın anlamayanlara.

    Nazım Hikmet

    İnsan birisiyle yaşlanmalı, birisi yüzünden değil .

    Che

    Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir.

    B. Vian

    Mesela hiçbir çiçekçi dükkanının demir kepenkleri yoktur. Çünkü kimse aklına getiremez, bir çiçeği çalmayı.

    Marquez

    "Ne kadar yaşayabileceğini biliyor musun ? O halde sarıl sevdiğine son nefesin gibi" ..

    C. Palahniuk

    "Korkma aç kapıyı. Sende kalmaya değil, Beni almaya geldim".

    Ece Ayhan

    Elimden gelen bir şey yoktu, kalbimden geleni yaptım ben de; Sevdim işte, o kadar.

    Y. Erdoğan

    Kimse beni sevmiyor; Çünkü ben farklıyım. Ben de kimseyi sevmiyorum; Çünkü hepsi aynılar .

    Nazım Hikmet

    "O bensizliği seçtiyse, ben onsuzluktan bir şey kaybetmem".

    Kahraman Tazeoğlu

    Bence sen aşkı sadece "çok sevmek" olarak algılıyorsun. Oysa karşılıklı sevmektir aşk .

    C. Süreya

    Düşenin dostu olmaz" der kimileri. Sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi .

    Can Yücel

    Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak. Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak .

    Ece Ayhan

    "Sevdiklerimizi tekmelemeye anne karnında başlarız".

    İlhan Berk

    Ne zaman ki dinlediğiniz şarkılar size O'nu hatırlatmaz; işte ancak o zaman hayattan bi tat alabilirsiniz


    A. Huxley

    İyilikten zarar gelmeyeceğini öğretirler; fakat arkanızdan enayi denileceğini öğretmezler .

    J. Christophe

    Birini kendine çok yakın buluyorsan ona biraz zaman tanı. Aslında sana ne kadar uzakta olduğunu mutlaka gösterecektir .

    Prison Break

    "Yakınlık, uzaklıktan daha sıkıntılıdır. Çünkü her yakınlıkta kaybetme korkusu, uzaklıkta ise kavuşma ümidi vardır".

    Edip Cansever

    Bu yüreğe bu kadar acı fazla dersin bazen kendine.. Ama hata bizde. Küçücük bir yürekle kocaman sevmek ne haddimize !

    U. Çifdalöz

    Herkes bıraksın "senin için ölürüm" laflarını. Önce kendiniz için yaşamayı öğrenin, sonra başkası için ölürsünüz .

    Murathan Mungan

    "Gökte ararken yerde bulduğum olmadı hiç. Ama yerde bulup da göklere çıkarmışlığım çoktur."

    W. Butler

    "Uzaklıklar sevenler için önemsizdir. Çünkü gerçek sevgiyi anlatan tek duygu; özlemektir".

    N. Parra

    Ne kadar seversen sev; ama asla belli etme sevgini. "Çünkü sevdiğin kişi, sevildiği kadar üzecektir seni".

    Lawrence Durrell

    "Bir sokakta sevdiğiniz biri yaşadığı zaman, orası bir dünya olur".

    İclal Aydın

    ''Onca zamanın üstünde, eskimeyen bir düşüncesin şimdi; insan hergün anımsar mı aynı gözleri?''

    Çehov

    Basit kadın, güzel olmayı zeki olmaya tercih eder. Çünkü basit erkekte zekayı anlayacak kafa değil, güzelliği görecek göz vardır

    [Anonim]

    Dünyada erkek basına üç kadın düşermiş, gerçekten de öyle. Bir erkek kalbine üç kadın sığdırabilir.''Annesi, karısı ve kızı" .

    Seneca

    "İnsanları tanımak için onları sınamaktan korkma; Çünkü kaybedilmesi gerekenleri, en önce kaybetmelisin".

    V. Hugo

    Herhangi birinin senden nefret etmesinin asıl nedeni; senin gibi olmak istediği halde asla senin gibi olamayacağını bilmesidir.

    M. Kundera

    En anlamlı bakış, bir çift ıslak gözde saklıdır. Çok şey anlatır; Çünkü dil bağlanır, yürek konuşur .

    Çehov

    Anlamaya çalışma. Hayat böyledir işte.. Hep o kıyamadıklarımız kıyar size .

    Ece Ayhan

    "Sevmek sevdiği için kendini ateşe atmaktı eskiden. Şimdi; sevdiğini ateşe atıp üzerinden atlamak olmuş."

    J. Antonia

    Kendim olmaktan korktuğum andan itibaren, sen olmaya başlıyorum.. Ne güzel; bana beni unutturuyorsun .

    Turgut Uyar

    Bazen sadece onun sende bıraktığı izleri özlersin, Her şarkıda ayrı bir hatıra saklıdır sanki; istesende silemezsin.
  • Kral, Rahib ve Çocuk
    Suheyb (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Sizden önceki kavimlerden birinde bir hükümdar ve onun bir sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca hükümdara:

    −Ben yaşlandım, bana bir oğlan çocuğu gönder de ona sihir öğreteyim, dedi. Hükümdar da ona sihir öğreteceği bir oğlan çocuğu gönderdi. Buna müteakiben çocuk sihirbaza gidip gelmeye başladı. Çocuğun yolu üzerinde manastırda (yaşayan) bir rahib vardı. Çocuk yola çıktığında onun yanında oturup sözlerini dinlerdi. Nihayet rahib çocuğa, kuşkusuz ki ben Allah’ın Kuluyum dedi. Rahibin sözleri çocuğun hoşuna giderdi. Sihirbaza giderken rahibe uğrar ve onunla bir süre otururdu. (Bir gün çocuk) Sihirbazın yanına varınca, sihirbaz çocuğu geç kaldığı için dövdü.

    Çocuk, bu durumdan rahibe şikâyet edince rahib:

    −Sihirbazdan korktuğunda, beni ailem alıkoydu; ailenden korktuğun zaman da, beni sihirbaz bırakmadı dersin, dedi. Çocuk bu hal üzere gidip gelirken bir gün, insanlardan kalabalık bir cemaate uğradı. İnsanların yolunu kesen büyük bir aslanla karşılaştı!

    Çocuk kendi kendine:

    −Bugün sihirbaz mı? Daha faziletli, yoksa rahip mi? Daha faziletli, öğreneceğim, dedi.

    Bir taş aldı ve:

    –Ey Allah’ım! Eğer rahibin işi Sana sihirbazın işinden daha sevgili ise şu hayvanı öldür de insanlar yoluna devam etsin diyerek elindeki taşı attı ve aslanı öldürdü.

    İnsanlar:

    –O büyük hayvanı kim öldürdü? diye sordular.

    Onlar:

    –Çocuk öldürdü dediler. İnsanlar korktular ve kuşkusuz ki bu çocuk, hiç kimsenin bilmediği bir ilim bilmektedir! dediler ve geçip gittiler. Bunun üzerine çocuk rahibe gelerek olup bitenleri haber verdi.

    Rahib de çocuğa:

    −Ey Oğlum! Bugün sen benden daha faziletlisin. Allah’a yemin olsun ki senin işin, görmekte olduğum bu yüksek dereceye ulaşmıştır. Kuşkusuz ki sen yakında çetin bela ve imtihana tâbi’ tutulacaksın! Eğer imtihana tâbi’ tutulursan, sakın benim yerimi söyleme! dedi.

    Bu çocuk anadan doğma körleri, Alaca denilen abraşları (yani cilt hastalıklarını) iyileştiriyor ve daha birçok hastalıklara yakalananları tedavi ediyordu. Bu durumu hükümdarın yakın dostlarından olan kör biri duydu.

    Birçok hediyelerle çocuğun yanına gelerek:

    −Eğer bana şifa verirsen, bu hediyelerin hepsi senindir, dedi.

    Çocuk adama:

    −Kuşkusuz ki ben hiçbir kimseye şifa veremem! Kuşkusuz ki şifayı ancak, Allah verir. Eğer sen Allah’a iman edersen, ben de Allah’a dua ederim, Allah da sana şifa verir, dedi. Adam hemen Allah’a iman etti. Allah da ona şifa verdi. Sonra bu adam hükümdarın yanına gitti. Önceden olduğu gibi onun yanı başına oturdu.

    Hükümdar ona:

    −Sana gözlerini kim iade etti? dedi.

    Adam:

    −Rabbim iade etti, dedi.

    Hükümdar da ona:

    −Senin benden başka bir Rabbin mi var? dedi.

    Adam:

    −Benim Rabbim de, senin Rabbin de Allah’tır, dedi. Bunun üzerine hükümdar o adamı tutuklattı! Çocuğun yerini söyleyinceye kadar kendisine işkence ettirdi! Bunun üzerine çocuk hükümdarın huzuruna getirildi.

    Hükümdar çocuğa:

    −Ey Oğlum! Senin sihrin, anadan doğma körleri, abraşları (yani cilt hastalıklarını) iyi edecek dereceye ulaşmış, şöyle şöyle yapıyormuşsun öyle mi? dedi.

    Çocuk da hükümdara:

    −Kuşkusuz ki ben hiçbir kimseye şifa veremem! Kuşkusuz ki şifayı ancak, Allah verir, dedi. Bunun üzerine hükümdar çocuğu da tutuklattı ve devamlı işkence ettirdi! Sonunda çocuk rahibin yerini söyledi. Buna müteakiben hemen rahib getirildi.

    Rahibe:

    −Dininden dön! denildi. Rahib dininden dönmeyi reddetti. Bunun üzerine hükümdar büyük bir ağaç testeresi getirilmesini istedi. Testereyi rahibin başının ortasına gelecek şekilde koydu. Testere ile rahibin başını ikiye ayırdı. Arkasından hükümdarın yakın dostunu getirdiler.

    Ona da:

    −Dininden dön! denildi. O da dininden dönmeyi reddedince onun da başına testereyi yerleştirip, başını ortasından ikiye ayırdı. Sonra da çocuğu getirdiler.

    Çocuğa da:

    −Dininden dön! denildi. Çocuk da dininden dönmeyi reddedince, hükümdar onu adamlarından bir gruba teslim etti.

    Hükümdar adamlarına:

    −Bu çocuğu şu ve şu dağlara kadar götürün! Bunu o dağlara çıkartın ve dağın en yüksek yerine ulaştığınız zaman, dininden dönerse ne alâ, yoksa onu dağdan aşağı atın! dedi. Onlar da çocuğu götürüp dağa çıkardılar.

    Çocuk dağın en yüksek yerine ulaşınca:

    −Ey Allah’ım! Beni, onlara karşı dilediğin şekilde koru, dedi. Bunun üzerine dağ çok şiddetli bir şekilde sarsılıp hareket etti. (Yani deprem oldu.) Onlar da dağdan aşağı yuvarlandılar. Çocuk yürüyerek hükümdara geldi.

    Hükümdar çocuğa:

    −Arkadaşların ne yaptı? diye sordu.

    Çocuk da hükümdara:

    –Allah beni onlardan kurtardı, dedi.

    Hükümdar yine çocuğu kendi adamlarından bir gruba teslim edip şöyle dedi:

    −Bu çocuğu büyük bir gemiye bindirin! Denizin ortasına götürün! Orada dininden dönerse ne alâ, yoksa onu denize atın! Onlarda çocuğu denizin ortasına götürdüler.

    Çocuk denizin ortasına gelince:

    −Ey Allah’ım! Beni, onlara karşı dilediğin şekilde koru, dedi. Bunun üzerine gemi onlarla beraber alabora oldu ve hepsi boğuldular. Çocuk yürüyerek hükümdara geldi.

    Hükümdar çocuğa:

    −Arkadaşların ne yaptı? diye sordu.

    Çocuk da hükümdara:

    –Allah beni onlardan kurtardı, dedi.

    Çocuk hükümdara:

    −Kuşkusuz ki sana emredeceğim şeyi yapıncaya kadar beni asla öldüremezsin! dedi.

    Hükümdar çocuğa:

    −O nedir? dedi.

    Çocuk hükümdara şu cevabı verdi.

    −İnsanları açık bir araziye toplarsın. Buna müteakiben beni de bir hurma ağacını gövdesine asarsın. Sonra benim deri ok torbamdan bir ok alarak, yayın tam ortasına yerleştir. Daha sonra, çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla de! Sonra oku bana at! Böyle yaparsan beni öldürürsün, dedi.

    Bunun üzerine hükümdar insanları açık bir araziye topladı. Çocuğu da bir hurma ağacının gövdesine astı. Sonra o çocuğun deri ok torbasından bir ok aldı. Sonra oku yayın ortasına koydu.

    Sonra:

    −Çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla diyerek oku üzerine attı. Ok çocuğun gözü ile kulağı arasına şakağına saplandı. Çocuk elini şakağına koydu ve öldü.

    Bu durumu gören insanlar da:

    −Çocuğun Rabbi’ne iman ettik! Çocuğun Rabbi’ne iman ettik! Çocuğun Rabbi’ne iman ettik! dediler.

    Hükümdarın adamları hükümdarın yanına geldiler ve ona şöyle dediler:

    −Gördün mü korktuğun şeyi? Allah’a yemin olsun ki korktuğun şey senin başına indi! Allah’a yemin olsun ki insanlar, Allah’a iman ettiler! Bunun üzerine hükümdar yolların ağızlarına uzun çukurlar açılmasını emretti. Derhal bu uzun hendekler açıldı ve orada büyük ateşler yakıldı.

    Hükümdar adamlarına:

    −Herkim dininden dönmezse onu ateşe atın! Ya da kendilerine haydi ateşe atlayın denilsin diye emir verdi! Hükümdarın adamları da dediği gibi yaptılar. Nihayet sıra beraberinde küçük bir çocuğu bulunan bir kadına gelince, kadın ateş çukuruna düşmekten irkildi ve geri geri çekildi.

    Bunun üzerine kadının çocuğu (dile gelip) annesine:

    −Ey anneciğim! Sabret! Çünkü sen, hak üzeresin! dedi.”

    Müslim 3005/73, Tirmizi 3560

    Alimler bu hadis hakkında şöyle demişlerdir:

    “Hak yolda yürürken bütün zorluklara sebat göstermek ve hakkı ortaya koymaktan bir an bile geri durmamak gerekir! Gerçi mü’min ölümle karşı karşıya geldiği anda kalbindeki imanı muhafaza etmek şartıyla iki şıktan birini seçmekte serbest bırakılmıştır. Ammar bin Yasir (Radiyallahu Anh) küfrü söylerken, Bilal (Radiyallahu Anh) ise Rabbim bir diyerek hakkı ilan etmeyi tercih etmiştir.

    Allah-u Teâlâ onların her ikisinden de razı olsun. Fakat daha şerefli ve mübarek olanı, hak yolda yürürken zorluklara ve acılara sabır göstermek ve hakkı ortaya koymaktan bir an bile tereddüt etmemektir.

    Buruc Suresinde ve yukarıdaki hadiste anlatıldığı kadarıyla, mü’minlerin böyle işkenceye maruz kalmalarının sebebi, bir olan Allah’a kulluk etmektir. İşte bundan dolayı mü’minler, topluca içinde alevli ateşler bulunan hendeklere atılıyorlardı. Onlar da kundaktaki çocuğun gösterdiği sabrı gösterip ölümü tercih ediyorlardı.

    Allah-u Teâlâ, mü’minlerin gösterdikleri bu üstün teslimiyetten dolayı onları yüce kitabının temiz sayfalarında anmıştır. Bundan daha büyük bir şeref olabilir mi acaba? Biz Müslümanlar, bir kısmımız, bolluk ve rahatlıkla imtihan ediliyoruz. Gerçi Müslümanları bir vücudun azaları gibi düşünürseniz, acılar içinde kıvranmamız gerekli ama maalesef daha bir vücudun azaları gibi değiliz!

    Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

    “Ey iman edenler! Sabredin! (Düşman karşısında) sebat gösterin! Allah yolunda aralıksız cihad ederek nöbet tutun! Ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa erebilesiniz.”

    Âl-i İmran 200

    Allah (Azze ve Celle) bizleri de yeryüzündeki diğer Müslümanları imtihan ettiği gibi zorluklarla imtihan ederse, eğer sabrımızın ve imanımızın derecesini ölçmek isterse ne yaparız? Böyle bir sınava hazır mıyım? Sorusunu her Müslüman kendine sormalıdır.
  • - " İsrail ordusuna konuşan bir haham, “Kur’an en büyük düşmanımızdır. O, Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlarla anlaşmamız nasıl mümkün olabilir ki?” demişti. Geçen asrın başlarında Libya’yı işgale hazırlanan İtalyan askerleri de marş söylerken, “Lanetli bir topluluğu yok etmek, Kur’an’ı ortadan kaldırmak için gidiyoruz” diyordu. Fransızlar, Cezayir’de sert bir direnişle karşılaşınca, “Müslümanlar Kur’an okumaya devam ettikleri müddetçe onlara karşı nihai bir zafer kazanamayız.” diyerek Kur’an-ı Kerîm’i hedef göstermişti. İngilizler askerlerine Mısır’ı işgal gerekçesini üç kelimede şöyle özetlemişti: “Kur’an’ı, Kabe’yi ve Ezher’i yok etmek.” Yakın tarihte kaç işgal, kaç katliam haçlı ruhunu tahrik eden bu cümlelerle başladı.
    Küresel güçler, hayatı ne kadar seviyorsa, Kur’an-ı Kerîm’i okuyanlar da Allah’ın Kelâm’ı en yüce olsun diye şehid olmayı o kadar arzuladı. Onlar, Kur’an, Müslümanlara diriliş ve direniş ruhunu aşıladığından Onu yok etmek ya da etkisiz hale getirmek istedi, bunun için ülkeler işgal etti, bunun için öldü, öldürdü.
    Aslında Batı, Kur’an’ın tesir gücünde bir Kitab’a sahip olamamanın ezikliğini yaşadı. Küresel eşkiyalık sistemini yok edeceğini bildiğinden dolayı hayranlığını izhar edemediği Kurân-ı Kerîm’e, muhteşem bir coşku ile iman etmeyi çok arzuladı fakat mevcut sisteminin bekası için imandan istinkaf etti. Yüzbinlerce askerle çıkarma yapıp Müslüman öldürdü, her karış toprağa onlarca mermi yağdırdı. Yine de Kur’an’ın bünyesini, Müslümanlarla oluşturduğu tesanüdü sarsamadı.
    Batı, ordularla Kur’an-ı Kerîm’e galip gelemeyeceğini anlayınca, yöntem değiştirdi; Kur’an-ı Kerîm etrafında şüpheler oluşturarak siyaseten mağlup etmesine rağmen, kendilerini “kefere” dedikleri Haçlılardan daha üstün gören Müslümanların akidelerini sarsmayı, şüphelerle enkaza çevirmeyi planladı. Böylece merkezinde Allah’ın ayetlerinin olmadığı siyasî bir yapının önünü açacak, daha uzun ömürlü olmasını temin edecekti.
    - Bir Tüfeğe Bir Köy Dolusu İnsan...
    Batı, bazen bir ülkeyi, bazen de bir kıtayı sömürgeleştirdi; ülkeleri operasyon alanına çevirdi, bir tüfek parasına bir köy dolusu insan satın aldı. Fakat yine de istediği sonucu elde edemedi. İşgal ettiği bir ülkenin Müslümanlarının kendisi gibi inanıp, kendisi gibi yaşamasını onlara empoze etmede nakıs kaldı.
    Maddî manada refah içinde yaşayan Batı, Müslümanların zihinlerinde, ruhî hastalıklar içerisinde boğuşan ve bu yüzden de kurtarılmayı bekleyen “Dünya adamları” olarak algılandı. Ahlâk seviyesi itibariyle en menfur şeyden daha nefret edici, en katilden daha şakî görüldü. Çünkü Müslüman zihninde “Batı” kavramının karşılığı insanı, aileden, çocuktan, vatandan, sıladan bütün bunlardan öte Allah’tan koparan tecavüzkar bir siyasî güçtü, böyle tanınmayı kendisi de arzuluyordu.
    - Emir ve Komuta Kur’an’da...
    Afrika’daki yerel dinlere mensup insanların bir kısmı, tecavüzcüsüne aşık olan kız gibi, kendilerini sömüren Batı’nın dinine girdi; Müslümanlar ise işgale uğradıkça, askeri darbelerle ülkeleri yarı açık ceza evine döndükçe ya da bir musibete maruz kaldıkça direnme azimleri arttı, hürriyet iradeleri tazelendi.
    Batı, Müslümanlar yenilse de İslâm’ın yenilmeyeceğini, yenildiğini zannettiği anlarda Kur’an ve Sünnet’ten beslenen Salahaddin'lerle, Yavuz Sultan'larla, “Artık bundan sonra emir ve komuta Kur’an-ı Kerîm’de.” diyerek yeniden zuhûr ettiğini defalarca tecrübe etti.
    - Topraktan Zihinlerin İşgaline...
    Batı, geçen asırdaki Afrika istilasıyla Hristiyan nüfusun oranını % 7’den %27’ye çıkardı, yerel dinleri eritti fakat Müslümanları kiliseye sokamadı. Bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak İslâmî uyanışın daha sonra olması için Kur’an’la mücadelede sürekli farklı yollar denedi. Müslümanların zihinlerini şüphe ve inkarla zehirlemeyi en selametli mücadele tarzı olarak gördü. Bu yüzden oryantalist çalışmalara ağırlık verdi. Sömürü ile kabaran direnci, oryantalizmle yok etmeye çalıştı. Hedefine ulaşabilmek için kitaplar, dergiler neşretti, konferanslar verdi. Gizli, açık faaliyetler yürüttü. Mustağribler tarafından idare edilen, Müslüman öğrencileri maddi imkanlarla tesir altına almayı amaçlayan cemiyetler kurdu.
    - Oryantalizm’in Hedefleri...
    Oryantalizm, her ne kadar doğunun tamamını kapsama alanına alıyor görünse de mücadele zemini itibariyle değerlendirildiğinde, Batı’nın kılıçla başaramadığını yapmak, İslâm’ı, Kur’an ve Sünnet etrafında oluşturulacak şüphelerle vurmak iddiasıyla ortaya çıktığı açıktır. Bu yüzden İslâm’ın esas bünyesini teşkil eden Kur’an-ı Kerîm’e ve Sünnet’e saldırdı. Bağlamından kopardığı, hazifler yaparak saptırdığı mevzular çerçevesinde eserler telif etti, makaleler yazdı. En insaflı oryantalist, zehiri en gizli olduğundan daha fazla insanı cezbetti, daha etkili oldu.
    Oryantalist çalışmalar tercüme edildikçe ya da şarkiyat merkezlerinde onlarla doğrudan ilişki içerisinde olanların sayısı arttıkça Müslümanlar arasında Kur’an’a ve Sünnet’e şüpheyle yaklaşan insanların sayısı da arttı.
    Mealci zihniyetin Allah Rasûlü’nün yaşadığı ve ümmetin de 14 asırdır yaşama mücadelesi verdiği İslâm’ı “uydurulan din”, hevasının arzuladığı İslâm’ı da “indirilen din” olarak anlatması gibi, mustağribler de dine “hurafe”, hurafeye “din”, dedi. Ne usûl, ne furû’ , ne tefsîr hiçbir şey istisna edilmeden, her şeye şüphe ile bakıldı, İslâm’ın sabiteleriyle oynandı. Klasikleriyle iftihar eden Batı’yı taklit edenler “yeni şeyler söylemek” lazım sloganıyla, kadîm olanı reddetti, Ehl-i Sünnet ulemâsına ait falan “muhalled eser” de muteberdir, diyemedi.
    - Fırka Mezarlığında Hayat Aramak...
    Batı’dan Doğu’ya intikal eden her şeyin mustağribler tarafından sorgulanmadan alınıp muteber addedildiğini gören Oryantalizm, hedefine ulaşabilmek için Mutezile, Kaderiyye gibi fırkaları ihya etti, sonra da onların görüşlerini Batı’dan Doğu’ya taşıdı. İslâmî mefhumlar üzerinde ya oynadı ya da içlerini boşalttı. Onlara Arab’ın hiç kullanmadığı anlamaları vererek öğrencilerine ayet ve hadislerin nasıl tahrif edileceğini gösterdi. Küresel sömürüyü tehdit eden “cihad”ı illegal bir ameliye olarak göstererek, eliyle, olmasa diliyle o da olmasa kalbiyle buğz eden Müslümanı hiçbir menfi hâdiseye tepki vermeyen varlığa dönüştürmek istedi. Batıyla hesaplaşacak neslin ufkunu daralttı. Zina, riddet gibi suçları umûr-u adiyeden göstererek ahlâkî zafiyetin yolunu sonuna kadar açtı. Fıkıh dahil bütün ilimlerin ıstılahlarıyla oynadı. Hiçbir ayete, hiç bir hâdise dayanmayan görüşlerle tesettürü tanımladı, hicabı bir bez parçasına çevirdi.
    - Yerli Oryantalizm...
    Oryantalizm, kemmiyet itibariyle az fakat keyfiyet itibariyle çok sayıda Müslümanla doğrudan irtibat kurduğundan ve bütün Müslümanlar tarafından da ne için kurulduğu bilindiğinden, tesiri istenilen neticeleri vermedi. Bu yüzden oryantalizm “yerli oryantalizm” şubesini açtı. Müslüman adı taşıyanların görev yaptığı bu şubenin personeli, müsteşriklere ait ifadeleri sanki kendi beyânatı gibi nakletti, bu çerçevede makaleler yazdı. Oryantalistler, “dinin hasımları” olarak görülürken, yerli şubenin memurları, “büyük kurtarıcı”, “Hiç kimsenin söyleyemediğini haykıran düşünür.”, “özgürlük kürsüsü” gibi abartılı ifadelerle yüceltildi, ifsad ameliyeleri “büyük ıslah projesi” olarak takdim edildi.
    Cemaleddin Afganî’den günümüze kadar “Büyük muslihler” olarak ortada dolaşanların siyaseten etkin oldukları İslâm coğrafyasında Müslümanların sahipsiz halleri, yıkılan şehirleri, işgal edilen ülkelerinin düzenledikleri sempozyum ya da tezlerde yer bulamaması, Kur’an’a masal diyen akademisyenlerin, ümmet’in dirilişi ile alakalı tek bir makale kaleme almaması yerli oryantalizmin hedef saptırma, oyalama, uyutma gibi mekrî ameliyelerde ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu?
    - En Karmaşık Telbîs-u İblis...
    Mustağriblerin İslâmî bir ad ile çağrılmaları, “Müslümanların yenilmişliğine çare arıyoruz” şeklindeki sloganları, İslâm’ın sabitelerini inkar etmeyi, “çağdaş bir zorunluluk”, “akademik özgürlük” gibi aldatıcı cümlelerle beyân etmeleri, Cennet’i Dünya’da arayan konfor Müslümanlarını etkiledi. Oryantalistler, İslâm’ı yok etme, Mustağribler/yerli oryantalistler ise ihya etme iddiasında olduğundan öncekilere nisbetle bin kat daha etkili oldular. Adlarının “Mustafa”, Hasan”, lisânlarının Müslümanların lisânı olması, ümmetle aynı soydan aynı boydan gelmeleri, büyük bir yanılgıya yol açtı. Bu yüzden geçen asır tarihin en karmaşık telbîs-u iblisine tanık oldu. Dışarıdan sarsılamayan İslâmî bünye, içerden büyük bir darbe yedi.
    Yerli oryantalizmin memurları Allah Rasûlü’nün haber verdiği gibi, “Cehennem’in kapılarına çağıran adamlar” olarak kendilerine icabet edenleri Cehennem’e atmak için çabaladı. Huzeyfe b. Yeman Allah Rasulü’ne “Sıfhum lenâ/Bize onları tarif et” dediğinde, Efendimiz, “Bizim derimizden, milletimizden ve bizimle aynı dili konuşanlardan” olacaklar buyurdu.
    - Kur’an’a Tarihin En Büyük Saldırısı: “Demitolojizasyon”
    Tarihî süreç içerisinde Kur’an’a karşı düzenlenen saldırıların en tehlikelilerinden biri, Kur’an’daki kıssaların bir kısmının uydurma olduğu iddiasıdır. Yerli oryantalizm bu ameliye ile Kur’an’ın kutsallığını yok etmek sonra da onu yaşanan değil, müzede ziyaret edilen bir kitap haline dönüştürmeyi hedefliyor.
    “Kur’an’da geçen bir kıssanın, bilfiil bir yerde yaşanması zorunlu değildir” diyen yerli oryantalizm, bu iddiasıyla dileyenin, dilediği sistem muvacehesinde bir kıssayı alıp, almamasının, ona hakikat ya da mitoloji demesinin yolunu açtı.
    - Mustafa Öztürk’ün “Bilimsel Nesebi”...
    Allah’ın kitabında, “bâtılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak” kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz (v.1931) “Mebâhisu Kur’anîyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalar için “ustûre/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak, cahilî iddiayı iftira mahşerinden şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi. Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in (v.1917) danışmalığında İbn Haldûn (v.808/1406) üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin “Fi’ş-Şi’ri’l-Câhilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslâm’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihî şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi. Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah, hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasî fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının ustûre/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayalî olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulemâ, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de okuldan uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi.
    - Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta...
    Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hulî’nin sistematize ettiği, Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebî Tefsîr” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebî ürün olduğunu söyleyerek,-haşa- Allah Rasûlü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma, Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır ulemâsı tarafından irtidat ettiğine, dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii, Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.
    - Kur’an’ı Kerîm’e Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah...
    Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslâm’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da, Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.
    Kur’an’ın Nüzûlünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkiyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.
    - Tez Çapında Cür’etkârlık...
    Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cür’etkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihî verilerle Kur’an-ı Kerîm çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.
    - Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?..
    Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayanmakta. M.Ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da 1500 küsür yıl olduğunu kabul edersek, en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5500 yılından öncesini inkar etmiş oluruz. Kur’an-ı Kerîm ise yazının henüz bulunmadığı, dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihî bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimâî kabullerine göre de değişir. Her tarihçi naklettiği bir hâdiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul Fethi’ni Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an-ı Kerîm’le tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etmek yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cür’etinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir muhtevaya sahip tarihî verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a ustûre/masal/mitoloji demeyi tercih etti.
    - İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek...
    Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağanağına yakalanan Halefullah’ın halefi olmaya soyunan çağdaş ilâhiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:
    Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, “Eğer konuşmuş olsaydı olağanüstü bir hâdise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder. Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasûlü zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. Ancak İslâm’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.
    Fahruddîn er-Râzî, kelâmcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler: “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. (Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir.) Onlar, bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü Hz. Muhammed’e haber vermesine kadar gizli kaldı.”. Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib, Meryem Sûresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (a.s.) olayıyla bu Kelâmda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi.
    Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hâdisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hâdiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın -bir çocuk olması hasebiyle- konuşması da ferdî bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçilmediğinden dolayı da sonraki kuşaklara intikal etmedi.
    Tarih yazıcılığının subjektifliği, hâdisenin İslâm’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hâdiseleri tarihî hakikat olarak kabul edip; Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, “evham”ı “yakîn” bilgiye tercih etmektir.
    İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hâdiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken; nasıl oluyor da tarihin, bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?
    - Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?..
    İmrân’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de kendisine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.
    Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı. Hz. Meryem de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak, evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.
    Müseccel Yobazlardan Öztürk’e : “Masal Saldırıları”...
    Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan “kıssaların uydurma olduğu hezeyanı” eski bir televizyon programcısı vasıtasıyla ilâhîyat kürsülerinde seslendiriliyor.
    Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilâhîyat hocası Allah’ın, Kitabı’nda defaatle hakikat olduklarını beyân ettiği, en güzel dediği, müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet, Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilâhîyat hocası söylüyor. Bu ilâhîyatçıya göre Kur’an-ı Kerîm’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak, yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.”
    Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerîm’i anlatmakla mükellef olan birinin, oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de Öztürk’e aittir.
    Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor? Eğer bu duruma, insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse, peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!
    Herhangi bir mesele, ilmî açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Öztürk’ün, Allah Teâlâ’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.
    - Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?..
    Sahâbe, Kur’an’ı daha çok Allah Rasûlü mihrapta iken O’nun ağzından dinlerdi. Risâletin bereketiyle erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hâzirûna “Mehirde aşırı gitmeyin!” deyince, bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi: “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, "Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız." buyurmuyor mu? Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isâbet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, başını öne eğip şöyle dedi: “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”
    Mustağriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni, meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğunu söyleyen ayete dayanarak Laik bir devlette görev yapan Müslümanların da “kafir” olduğunu iddia eden “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yûsuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep etmesi ile birlikte değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Mâide Sûresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaklardı.
    “Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerîme arama yerine siyak-sibak bağlamında tefsîr ilmine vâkıf olsaydı, önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini görecek, Taha Sûresi 109. ayeti kerîmeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu idrak edecek, Müddessir Sûresindeki ayetin kafirler; Taha Suresi’ndeki ,şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.
    Ebû Zerr Allah Rasûlü’ne önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der. “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasûlü de “kırk yıl” buyurur. “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı, daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti. Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu, Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu, Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen ayetteki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek; Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Sûresi’ndeki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vâkıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebû Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.
    - Eczacı Gibi...
    Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vâkıf olsaydı, Allah Teâlâ’nın cahillerden olmaması için Hz. Nuh’a vaaz ettiğini, “Allah size ne güzel vaaz ediyor” mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyânları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecek, bilakis ibret alamadığından dolayı kahrolacaktı.
    Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerîm’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek ,bilakis Rudolf Bultmann (v.1976) gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.
    “Hafız ya da bütüncül okuma” derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi, Kur’an-ı Kerîm’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.
    - Ahlâkî Kriz...
    Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından, Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hâdiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durum da geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasûlü’ne hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların, bir ilâhîyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalıp ilmî cevaplar vermemesidir. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlâkî kriz yaşadıklarını göstermektedir.
    - “İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?..
    Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil “hakikat” olduğu bizzat Allah Teâlâ tarafından beyân edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamlara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelâmından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibâyı emreden ayet-i kerîmeler fehvasınca “Kur’an-ı Kerîm’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiği”ni söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları, amaçlarının “sahih din” terkibiyle İslâm'ı tahrif etmek olduğunu göstermesi açısından dikkati câliptir.
    - Hulâsa...
    Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir âlimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyânına aykırı.” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir âlimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, “Muharref kitaptaki bir mesele, niçin Kur’an’da yok?” diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine “masal” demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.
    Felsefî metinlerini tercüme edenler, küllî mânâda bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kur’an” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini düşündüğünden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi “demitolojizasyon” kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu.
    Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır” gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an’ı” diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, O’na masal diyenler de aynı âkıbete uğradılar ve uğrayacaklardır.
    Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerinin bir kısmına masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem ilâhîyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları.” diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.
    Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamı olup oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını; zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdâr olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflere bağımlılıktan kurtulur, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi- yanına oturttuğu bir kadının huzurunda“reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz; "o kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz" der, müeddeb olmayı öğrenir, ahlâk fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilâhîyatlarda gayri ahlâkî konuşmalar yapmaz.
    Kur’an’a “masal” isnadında bulunarak onu itibarsızlaştırmaya çalışmak, içinde bulunduğunuz zamanın en büyük münkerlerinden biridir. Allah’ın münkeri nehyetme görevi verdiği her Müslümanın -eğer imanı sorunlu değilse- bu zihniyetle mücadele etmesi zorunludur.
    Öztürk’e, birinde küresel eşkiyaya, diğerinde ise içerden İslâm’a yapılan hain saldırılara karşı koymak şeklinde iki cephemiz olduğunu hatırlatır; Kur’an-ı Kerîm’e saldırmaya devam ettiği müddetçe de “fikir menzilimiz”den çıkmayacağını bilmesini isteriz.
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)