• 480 syf.
    Bu değerlendirme ile ilgili ilk cümlemin ne olması gerektiği konusunda bir türlü karar vermedim. Nihayetinde ilk cümlem, karar vermemek oldu. Evet, açıkçası kitabı beğenip beğenmemek konusunda da kararsızım. Kitap bir polisiye, aksiyon, yüksek tempo, macera ve sair adına kendini okutabilen, başarılı bir kitap ancak bence edebiyat yok, tarih zayıf, bakış açısı ise taraflı!

    Bosna konusunda donanımlı birisi olduğum kanısındayım. O coğrafyayı dolaşmanın yanı sıra Aliya İzetbegoviç’ten, İvo Andriç’e, İsnam Taljiç’ten, Mehmed Selimoviç’e kadar pek çok yazarı, bunların dışında Bosna ile ilgili bir sürü roman yahut akademik kitabı okumuş biriyim. Seyrettiğim belgeseller ve filmler ile görüştüğüm Boşnak dostlarım da cabası…

    1992-95 yılları arasında cereyan eden Yugoslavya İç Savaşı'nı ve Bosna katliamlarını çok iyi biliyorum. Hatta bir yazar olarak Aida Spahiç karakteri üzerinden Bosna soykırımında Saraybosna kuşatmasını da anlattığım bir romanım var: Yola Düşen Gölgeler

    Bütün bunları yazmamın sebebi, aslında kitabı okumamın da sebebidir. Yani, daha önce yazarının hiçbir kitabını okumadığım bu romanın, Bosna’daki katliamlarla ilgili olduğunu öğrenmemle birlikte kitabı temin ettim.

    Evet, kitap muhtemelen Glenn Meade tarzına çok uygun. Hacimli bir eser olmasına kaşın kendini okutabilen, tipik modern Amerikan/Avrupa edebiyatı yapısına yatkın; edebiyattan uzak. Çabuk anlatıma dayalı, art arda diyalogların serpiştirildiği, fast food bir romandı. Dan Brown havası vardı diyebilirim. Grange’ın ise daha alt seviyesinde.

    Neticede romanı bir Hollywood filmi seyreder gibi okudum. Zaten karakterler de filmlerden çıkıp gelmiş gibilerdi. Çoğunun gerçekçi tipler olmadığı kanısındayım.

    Romanı tavsiye etmeyecek olmam ise tarihi, teknik ve sosyal sebeplere dayanıyor.

    Soykırıma uğrayanların çok büyük bir kısmı Boşnaklar olmasına ve olayların hemen hepsinin Bosna’da vuku bulmasına rağmen, ilginçti kitapta bir tane bile Boşnak karakter yok!

    Sanırsınız Sırplar, o soykırımı Hırvatlara ya da karma bir halka yaptılar.

    Yazarın, hikayesine Dubrovnik’ten başlaması ve orada bile Hırvat merkezli bir anlatım üssü belirlemesi ilk işaretti aslında. Zaten romanda da sık sık Dubrovnik’e gitmiş. ( Romanın sonunda yazar, eseri yazma fikrinin ve ilhamının bir Dubrovnik tatilinde geliştiğini anlatıyor. ) Halbuki roman bir Saraybosna, olmasa bile Konjiç, Mostar merkezli olmalıydı. Üstelik Saraybosna'da kuşatma altında kalan aile, oralı bile değildi. Şehirle bir bağları yoktu. Bu ciddi bir hikaye eksikliğidir bence.

    Şimdi kısa bir bilgilendirme arası verelim ki, neyi niçin eleştirdiğim, ya da kimin, niçin soykırıma tabi tutulduğu anlaşılsın.

    Boşnak, Sırp ve Hırvat denen halklar aslında aynı milletler. Aralarındaki fark din ve mezheptir. Hatta neredeyse aynı dili konuşurlar. Müslümanlara Boşnak, Ortodokslara Sırp, Katoliklere ise Hırvat denir. Yani orada dindar olsun olmasın, herkesin kimliği din üzerinden şekillenir. Bunu da isimler belirler. Yani birinin isminden onun dinini/halkını anlarsınız.

    Kitapta gerçekten Boşnak yani Müslüman ismi taşıyan hepi topu bir kişi vardı. Yaşlı kadın Alma! İlginçtir, yazar Boşnak gerçeğini o kadar görmezden geliyor ya da bunun o kadar uzağında ki, bu tek Boşnak isminin bile soyadı Dragoviç! Yani kocası bir Sırpmış. Çocuklarının adları da Sırp, mesela Slavolyub Dragoviç. Ancak ilginçtir, kocası ve diğer oğlu da Çetnikler tarafından öldürülüyor! Yani, Sırplar Boşnaklara değil, de, yine Sırplara soykırım uygulamış oluyor!

    Romanda Boşnak olduğu iddia edilen anne Lana teknik olarak Boşnak değil. Herhangi bir dine inanmadığı söyleniyor ancak bir Amerikalı ile kilisede evlenebiliyor! Soyadı da Tanoviç. Karma bir soyad zaten. Katledilen babasının Boşnak olduğu yazılsa da, öldürülme sebebi soyu değil, başka bir düşmanlık.

    Keza roman kahramanı, son tanığımız Carla Lane de teknik olarak bir Boşnak değil. Babası Amerikalı, kardeşinin adı ise Luka! Nasıl oluyor da öyle bir aile o kampa düşebiliyorlar, inanılır gibi değil. Şavik'in huzuruna çıkana dek, kampta aylarca tecavüze uğramaması falan da hiç gerçekçi değil.

    Omarska Ölüm Kampı'nın fotoğraflarına bakabilirsiniz. Oradakilerin neredeyse tamamı Boşnak idi. Adları Adem, Fikret, Mehmet, Süleyman, Eldin, Elvir ya da kadınların Emina, Lejla, Ajla, Nimeta, Halida falandı… Ancak dediğim gibi gerçekte soykırıma tabi tutulanlar adeta romanda soykırıma tabi tutulmuş gibiler!

    Yazarın Hırvat yanlısı bir bakış açısı olduğunu da düşündüm. Mesela, Mostar Köprüsü’nü Sırp topçusunun yıktığını yazmış. Halbuki köprü 1993 yılında Hırvatların top atışlarıyla yıkılmıştı. Bu tarihi bilgiyi bile çarpıtıp roman boyunca tek suçlu Sırplarmış gibi yazması doğru değildi.

    Hatta bir yerde Sırp, Hırvat ve Boşnakların benzer soykırımları yaptığını iliştirmiş, bu eşitleme çabası da büyük bir kötü niyet bence. Sırpların ve Hırvatların birbirlerine ve Boşnaklara yaptıkları katliamlar çok canlı, Toplu mezarlar duruyor. Ancak Boşnakların birkaç münferit hadise dışında böyle bir suçları yok. O yüzden “eşitleme çabası” çok ayıp bir şey. Burada yazarın, maalesef Boşnak yerel kaynaklar ya da anlatıcılar yerine Hırvatlardan istifade ettiği kanısındayım. Öyle ki, teşekkür kısmında da bir tane bile Boşnak adı geçmiyor. Romandaki bazı isimlerin de tartışmalı olduğunu söylemem lazım.

    Bu arada şunu ifade etmem gerekiyor, bir Müslüman olarak bu konuda taraf tutmuyorum. Gerçeğin yazılmasını istiyorum. Eğer Boşnaklar aynı şeyleri ötekilere yapsa idi tepkim yine aynı olurdu. Benim için mazlumun ve zalimini dininin, milliyetini bir önemi yok; insanlık önemli olan.

    Romanın kurgusu, finali, diyaloglar hepsi "newage batılı roman" tipiydi. Benim gibi teknik, tarih ve coğrafya bilgisi çok iyi olan okurlar için, ortalama bir Boşnak için pek bir şey ifade etmeyecek ancak sıradan bir okur için iyi bir macera kitabı olabilecek bir eserdi.

    Yazara tavsiyem, daha iyi çalışması...