bir çocuk ağlayınca onu "çok fenasın" veya "kendine acıyorsun" diye suçlamayız, "keyfini ne kaçırdı acaba" diye düşünürüz. ısırınca, "bir şeyden korktu veya huzursuz oldu herhalde" diye kurarız kafamızda. açlığın, sindirim sistemiyle ilgili bir sıkıntının ve uykusuzluğun ruh halini sinsi sinsi etkilediğini gayet iyi biliriz.
bu sezgiyi yetişkinlik ilişkilerimize de biraz olsun aktarabilsek, bu ilişkilerde de huysuzluk ve fenalığı görmezden gelip bunların altında hemen her zaman korku, kafa karışıklığı ve bıkkınlık olduğunu anlayabilsek ne güzel olurdu. insan soyuna sevgiyle bakmak böyle bir şey herhalde.
kişiliğimizin sorunlu taraflarına dikkat çekmeye yönelik düşünceli girişimlerden ziyade insafsız ve anlamsız saldırılar gibi tınlayan öneriler karşısında düpedüz daha savunmacı hale gelip kırılganlaşırız.
ama yarından çekinmenin nedeni şimdiki zamanı inşa etmeyi bilmemektir ve şimdiki zamanı inşa etmek bilinmeyince, bunun yarın yapılabileceği söylenir, ama bu da berbat bir şeydir, çünkü yarının daima bugün olduğunu görmüyor musunuz?
bu yüzden, özellikle bütün bunları unutmamak gerek. yaşlanacağımız kesin. bunun güzel, iyi, neşeli olmayacağı da kesin. bunlarla yaşamak gerek. önemli olanın şimdiki zaman olduğunu kendimize söylemeliyiz: şimdi, bir şeyi, ne pahasına olursa olsun, bütün gücümüzle inşa etmek. her gün kendimizi aşmak için, kendimizi ölümsüz kılmak için, huzurevi daima aklımızda olmalıdır. herkes kendi everest'ine adım adım tırmanmalıdir, hem de öyle tırmanmalıdır ki her adım biraz sonsuzluk olmalıdır.
yetişkinlik kimliğini sürekli oluşturmak gerekir: insana umutsuzluk veren ve aynanın karşısına geçip inanmak zorunda kaldığı yalanlar anlatan, gayet kırılgan, bu eğri büğrü ve geçici toparlanmayı sürekli yeniden yaşamak gerekir.