• 190 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Gökalp bu eserinde Türkçülüğün tanımını yapmış ve çeşitli başlıklar altında incelemiştir. Türkçülüğü tanımlarken il olarak millet kavramı üzerinde durmuştur ve 6 başlığa ayırmıştır:
    1)Irki Türkçülere göre millet ırk demektir. Ancak ırkın sosyal davranışlarla alakalı olmadığı ispat edilmiştir. ‘Millet içtimai seciyelerin mecmuudur.’ Diyen Gökalp bu nedenle ırki durumla milletin alakalı olmadığını savunur.
    2)Kavmi Türkçülere göre millet aynı kavimdeki insanlardır yani yabancı kanı karışmamış bir zümreden bahsediyoruz. Fakat bugün saf bir kavim yoktur. Kaldı ki sosyolojide zaten bireylerin doğuştan toplumsal özelliklere sahip olmadığı, sonradan terbiye ile edindikleri kabul edilir.
    3)Coğrafi Türkçülere göre aynı ülkede yaşayan insan topluluğu milleti oluşturur. Gökalp hars ve lisanı müşterek olan zümrelerin farklı ülkelerde de yaşayabileceğini belirterek bunun da geçersiz olduğunu belirtir.
    4)Osmanlıcılara göre millet Osmanlı imparatorluğundaki bütün tebaadır.
    5)İslamcılara göre millet bütün Müslümanlardır. Gökalp lisanda ve harsta müşterek olan millet zümresinin ümmetten ayrı olduğunu savunur.
    6)Fertçilere göre millet, bir adamın kendisini mensup addettiği herhangi bir cemiyettir. Halbuki fertlerde böyle bir hürriyet ve istiklal yoktur.
    Ziya Gökalp’in tanımıyla millet:’ Lisanca, dince, ahlakça, bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.
    Türkçülüğn Esaaslarında bu çerçevede dilde, ahlakta,dinde, iktisatta,hukukta,siyaset ve felsefede Türkçülüğün nasıl uygulanacağından söz eder.
    Emile Durkheim Sosyolojisinin Gökalp’e Etkileri
    Ziya Gökalp, eserinde toplumsal olayların izahında birbirine hem yakın hem uzak olarak belirttiği iki sosyoloji sisteminden bahseder: birincisi Karl Marx tarafından ortaya atılan Tarihi Maddecilik, ikincisi ise Emile Durkheim tarafından ortaya atılan İçtimai Mefkûrecilik’tir. Karl Marks, toplumsal olayların sebebinin iktisadi olduğunu diğer alanların(dini, ahlaki vb.) onun gölgesi olduğunu savunurken, Durkheim ise iktisadın önemini inkar etmez ancak diğer alanlarla eşit değerde tutar.
    Gökalp sosyolojik açıdan Emile Durkheim’in görüşlerine daha yakındır. Gökalp’in ülkemiz toplum sorunlarına teşhis koyan bir kimlikle ortaya çıkması ve Durkheim’ı benimsemesi, o dönemde Avrupa’da Durkheim sosyolojisinin yaygın ve hakim olmasına da bağlıdır. Durkheim’a göre toplumsal olayların mefkûrelerden ya da onların hafif dereceli maşeri ter’ilerinden ibarettir. Maşeri ter’i denilen kavram ‘Cemiyetin bütün fertleri arasında müşterek bulunan zihniyettir.’Galeyanlı zamanlarda şiddetli hale gelerek büyük bir kuvvet oluşturur ve mefkûre halini alır.
    Milli Lisan
    Gökalp eserlerinde milli lisanın önemi üzerinde çok durmuştur. Türkiye’nin milli lisanının İstanbul Türkçesi olduğunu savunur. İstanbul Türkçesi konuşulan dildir ancak bir de yazı dilinde kullanılan Osmanlıca vardır. Bu ikiliğin çözülmesi gerektiğini düşünen Gökalp Osmanlıcanın tabii bir lisan olmadığını, suni olduğunu bu nedenle canlı bir dil haline geçemeyeceğini belirtir. ‘İnsan en samimi duygularını ilk terbiye zamanında alır. Beşikte işittiği ninnileri ana lisanında işitir. Bu nedenle en çok sevdiğimiz lisan ana lisanımızdır.
    ‘İnsan terbiyesini aldığı milletin mefkûresine çalışır.’ Demek ki bir milletin mefkûre sahibi fertleri olması isteniyorsa, evvela o fertlere milli lisanında terbiye vermek gerekir. Türkçe bu açıdan çok fazla kültürden etkilenmiş bir dildir. Ancak Gökalp, ‘Türk halkının bildiği tanıdığı her kelime millidir’ anlayışındadır. Yapılması gereken Türkçe ’de mevcut halde karşılığı olan Farsça, Arapça kelimeleri terk etmek ve bundan sonrasında da ihtiyaç duyuldukça yeni kelimelerin, terimlerin Türkçe olarak dile kazandırılmasını sağlamaktır.
    Ziya Gökalp Türk toplumunu yakından incelemiş, sosyolojik bir bakış açısıyla ele almıştır. Bugün onun fikirlerinden yararlanarak, dönemin şartlarını ve içinde bulunulan sıkıntıları tahayyül edebiliyoruz. Bu açıdan eserlerini dikkatle incelemeli hem geçmişi anlamak hem de bugünü anlamlandırmakta yararlanmalıyız.
  • Kuyucaklı Yusuf romanı hakkında 3 bilir kişi raporuna ihtiyaç duyulmuş. Reşat Nuri tarafından yazılmış belgede ''Gayeleri bir devrin sakat, çürük, fena taraflarını bulup göstererek daha iyi bir içtimai (toplumsal) nizama daha yüksek insanlığa zemin hazırlamaktır.''
  • 208 syf.
    Biraz vaktiniz var mı?
    Mevcudiyet kavramıyla temellendirilmesi gereken her şey gibi anlamanın onaylamaktan çok bağımsız bir fenomen olduğunu idrak ettiğim –bakın bildiğimden bahsetmiyorum, anlamak için elbette bilmek ön şartı vardır fakat evreler arasındaki geçiş, merhaleleri belirgin kılar- günler şu âna bir hayli yakın. Mevcut olan, varlığını çok çeşitli, belki birçoğu tarafından anlaşılmaz addedilen iç ve dış uyarıcılara kafa yorarken yolcu olmanın tanımını da aslında yoldan bağımsız şekillendirmediğimi fark ediyorum. Zaman zaman yoldan çıksam da yolu kaybetmediğime büyük bir sevinç duyuyorum. Zira arıyorum. Muhalifleri çürütmek, onların yanlışlarını yüzüne sinsice haykırmak yerine iyileştirmenin gücüne daha ziyade inanıyorum.

    Bu kitap sarsıcıdır. Ele kalem alıp satırların altını renklendirmenin kifayet edeceği kadar istikbalden ve tatbikattan yoksun bilgiler anlatmıyor müellif. Benden, bize uzanırken farkında olmadığım, beni benden habersiz, hayatın içinde çok normal ve sıradan faaliyetlerle meşgulken ben, aklımın alamayacağı suretlerde çevreleyen, zor zapt edilir, sağlam olarak içime yerleşmiş, yönümü tayin eden bilinçaltı meselelerime değiniyor. Ben diyorum, biz olarak algılayın lütfen. Saydığım sebepler dahi sarsıcı bir üslup için lüzumlu nedenleri oluşturuyor. İkaz edildiğimi belirtmeliyim. İkaz; kendini şüpheyle aynı yerde yürütenin, şüphesizliğin insanın kendini yitirebilmesi kadar uzak neticeler doğurabileceğinin idrakinde olanlar için büyük nimetmiş, sevdim. İkaza hazırsanız Gustave Le Bon’un bu vazifeyi hakkıyla yerine getirebilecek niteliklere sahip olduğunu düşünüyorum, bazı şahsî mütalaalarına iştirak etmesem de.

    Mezkur eserde yer edinmez fakat mevzuyla alakalıdır: Luhay, Mekke’ye putu getiren ve puta tapmak için insanları teşvik eden ilk kişidir. Luhay, şimdilerde zihnimizin içindedir. Put nedir? Puta tapmak nedir, niçindir? İkisi, eleştirel minvalde yöneltilmesi muhtemel, kapsamı objektif bilgilerden müteşekkil soru kalıpları. Putun ne olduğu, aralarında benzerlik yahut anlam ilişkisi barındıran her şeyin içinde gizlidir. Bu kitap size bunu da ispatlar. Fakat gayrı açılardan değerlendirme yapabilmek için ilkin içinde yaşadığınız aleme kavrama, analiz gibi birçok bakımdan aşina olmanız icap eder.

    Zorunlu saydığımız, sabit bir zemine iliştirdiğimiz efkâr (fikirler), kurban rolümüzü kesinleştirmekten başka hiçbir fonksiyona bu denli kuvvetle sahip çıkmaz. Tutuculuğun her türü insanı mevz-u bahis olana körleştirir. Bilinçli âmiller, farkındalığı yüksek kimseler tarafından daima bir ayrıklık meydana getirirse de kitle psikolojisinin kolunun uzanmayacağı mahal neredeyse yoktur. Bu kitap size kitleyi, kitle içinde genel benzeyişleri, önder algısını, bir kitle içinde birey olarak çok zeki ve aydın kimselerin dahi davranış olarak en sıradan insan seviyesine inebileceğini, tek tipleşmeyi en net misallerle ikna edici şekilde sunar.

    Gelişimde istikrar, karanlığa davada ısrarcı olmaktır. Bu karanlık bizden bağımsız mı peki? Bizdeki karanlıklar bize rağmense o karanlıkların nasıl farkına varacağız kolayca? “Önce de söyledik, kitleler aklî değerlendirmelerden etkilenme kabiliyetinde değillerdir.” Anlayacağınız üzere hedefsel oluşum için ihtiyaç duygulardır. Duygunun fikre dönüştüğü evreyi görebilmek için kendinizle yüzleşebilecek cesaretten mahrum değilseniz, bugüne kadar put haline getirdiğiniz fikirlerinizden, eylemlerinizden uzaklaşıp özgürlüğe ulaşmayı başarmak her zamankinden daha ehemmiyetli görünecektir size. Üstelik “bilmiyorum”u seve seve sarf edenlerden, bildiğiyle yetinmeyenlerdenseniz…

    Faydalı düşünceler edinmek ve bunların huya dönüşmesi için yeterli istek ve azîm çaba, bugüne dek görmezden geldiğiniz, karanlık doğuran ama farkında olmadığınız bilinçaltı oluşumlarınıza ayna olacaksa eğer bunun için hangi mevzularda kolayca tahrik edildiğinizi esasen kitle başlığında (siyasal ve toplumsal sorunlar, eğitim öğretim gibi pek çok içtimai meselelerde), bununla birlikte bu kitlenin içinde değerlendirdiğiniz vaziyetlerin olağanlığından dolayı kendinizi de duygularınızın yönünü değiştirmeniz hususunda bir fail olarak değerlendirmeniz kaçınılmaz olacak.

    Bir eylem, bir insan bize neden mükemmel gibi gelir? Bu yargıyı; nüfuzu, hayallerimizdeki payı, doğruluğu, şartlar vs.ye göre ne kadar iyi tetkik ediyoruz? Doğruyu ne kadar iyi biliyoruz? Bizim dışımızdakileri? Yanılma ihtimalimizi hep dile getiriyoruz da buna dair gerçekçiliğimiz kendimizi ikna içinse?

    Müdafaa ettiklerinizde ne denli adil olduğunuzun yanıtları, örneklendirmelerinizdeki haklılık payı ile ilişkisiz mi? Kendinizi teslim ettiğiniz bilhassa kalıplaşmış öğretileri, adil olma ve taze düşünceler üretme maksadı, iyi niyetinizle gözden geçirmeyi uygun bulursanız o pencere biraz daha açılacak, içeriye temiz hava dolacak. O pencere hangi pencere? Gerçekten istediğiniz temiz hava mı? Yoksa siz de karambol eğilimler kuşatmasında aydınlık günleri arayan, karanlıklar içindeki hırslı savaşçılardan mısınız? İyi okumalar.
  • 392 syf.
    ·9/10
    İbn Haldun Arap dünyasından çıkan en büyük mütefekkirlerden olup tarih felsefesinin ve sosyolojisinin kurucusu kabul edilmektedir. 1332 yılında Tunus'ta doğmuş, bir ilim beldesi olan Endülüs ve daha sonra tekrar Tunus'ta yaşamıştır. Yazarı olduğu yedi ciltlik bir tarih kitabı olan Kitabü'l İber ve özellikle onun önsöz ve giriş bölümünden oluşan Mukaddime ile haklı bir şöhretin sahibi olmuştur. Mukaddime'nin önemi daha önce hiç kimsenin uzerinde arastırma yapmayı düşünmediği bir bilim alanı olan ve yazarın ümran ilmi adını verdiği sosyolojiyi temellendiren bir kitap olmasıdır. Mukaddime iki cilt altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci cilt ilk üç bölümü içermektedir ve şimdi bu ciltle ilgili notlarımı ve görüşlerimi maddeler halinde çok özet olarak açıklamak istiyorum.

    1) Yazara göre tarih; efsaneler, mitler ve hurafelerden arındırılmalıdır. Akıl yürütmeye sıklıkla basvurularak tarihi rivayetler kritik edilmeli ve böylece hakikate ulaşmaya çalışılmalıdır.

    2) Yazar her olayın ve halin kendine mahsus bir tabiatı oldugunu ve olayların içtimai (sosyal) hayatın tabiatına uyup uymadığının, böyle bir şeyin gercekleşme ihtimalinin olup olmadıgının incelenmesi gerektiğini söylemektedir.İste bu inceleme ancak yeni bir bilimin konusu olabilir ki bu bilim sosyolojidir.

    3) Yazara göre her beşer için içtimai hayat bir zorunluluktur yoksa insanlar en temel ihtiyaçlarını gideremeyecekleri icin yaşayamazlar. İnsanlar yaşamak için toplumsal yardımlaşmaya muhtaçtırlar.

    4) Yazar, ictimai hayat kurulduktan sonra insanların kendilerini birbirlerinin saldırganlığından korumak için bir yöneticiye ihtiyaç duyduklarını belirtiyor. Hükümdarlığa ihtiyacın insanlar için tabii bir özellik oldugunu dile getiriyor.

    5) Yazara göre iklimin insan karakteri üzerinde önemli bir etkisi vardır. Ilıman iklimde yaşayan insanlar en mukemmel insanlar olup uygarlık bakımından da oldukca gelişmiştirler. Ilıman iklimlerde yaşamayan insanlar hem insanlık hem de uygarlık bakımından geridir. Tabi bu görüşlerin günümüzde geçerliliğini kaybettiğini belirtmeliyim. Günümüz Kuzey Avrupası'nın gelişmişliği ve ılıman kuşakta yer alan birçok ülkenin geri kalmışlığı iklimin etkisinin eski önemini kaybettiğini göstermektedir.

    6) Yazara göre beslenme tarzı da insan karakterini etkiler. Bol gıdaya sahip olan verimli ülkelerde yaşayan milletler daha azla yetinen milletlere gore zihinsel olarak geride kalmıştır. Cünkü fazla beslenme vücudun dengesini bozar ve beyni kuvvetsizleştirir. Tabi bu konu da tartısmaya oldukca acıktır.

    7) Yazar ilginc bir sekilde madenlerin bitkilere, bitkilerin hayvanlara ve hayvanların insanlara dönüsebilme potansiyelleri oldugundan ve hatta bunun derece derece gercekleştiginden bahsetmekte ve gününüz evrim nazariyesine yakın görüşler öne sürmektedir. Yazara göre nasıl hayvan icin bir sonraki aşama insanlıksa insan icinde bir sonraki ulasılacak asama melekliktir. Her şey bir tekamül halindedir.

    8) Yazar asabiyete (akrabalığa) büyük onem vermekte, onu toplulukları birarada tutan en güçlü unsur olarak görmektedir. Yazar soy ve akrabalık baglarını daha iyi korudugunu düşündüğü bedevileri(göcebeler) hem asalet, hem cesaret hem de zihinsel bakımdan neseplerinin bozuldugunu düşündüğü hadarilere (şehirlilere) üstün tutuyor. Yazarın eserinde sıklıkla hadarileri eleştirmesi ve bedevileri övmesi dikkat çekiyor.

    9) Yazar tüm siyaset teorisini asabiyet (akrabalık) üzerine kurmakta, devletlerin ancak asabiyet sayesinde kurulup büyüyebileceğini ve asabiyet bağları zayıflarsa yıkılacağını bildirmektedir. Ama bu görüş günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen ülkelerde asabiyet eski önemini kaybetmiştir.

    Mukaddimenin birinci cildindeki İbn Haldun'a ait teoriler incelendiğinde bazılarının çağının oldukça ilerisinde olduğu ve günümüzde de geçerliliğini koruduğu ama bazılarının günümüz modern dünyasında geçerliliğini kaybettiği görülmektedir. İbn Haldun'un Mukaddime'sinin ilk cildini okumak bu büyük düşünürün daha önce yüzeysel olarak aşina olduğum bazı fikirlerine derinlemesine nüfuz etmemi ve İbn Haldun'un büyüklüğüne bizzat şahit olmamı sağladı ve oldukca faydalı bir okuma oldu. Sosyoloji ve tarihe ilgi duyan herkese Mukaddime'yi okumalarını tavsiye ederim.