• “Sonsuz bir sevgi gereksinimi duyan, çok beceriksiz bir kızdım. Ağır, beceriksiz, iddialı buldular beni. Ağırdım, çünkü kendimi dizginlemekle geçiriyordum yaşamımı. Beceriksizdim, çünkü davranış ve söz serbestliğinden her zaman yoksun bırakılmıştım. İddialıydım, çünkü kendimden ya da ufak tefek, hoş şeylerden incelikle konuşamayacak kadar çekingen ve alçakgönüllü olduğumdan, ciddi konulara sığınıyordum.”
    Andre Maurois
    Sayfa 110 - Helikopter
  • 208 syf.
    ·45 günde·6/10
    Taksi, Khaled Alkhamissi’nin Kahire’deki taksicilerle yolculuk esnasında yaptığı konuşmaların toplandığı kitaptır. Kitabı okumamdaki en büyük sebep “Tahrir Ayaklanmasını Öngören Roman” gibi iddialı bir söz ile tanıtılması oldu. Açık konuşmak gerekirse bu tanımın hakkını verip veremeyeceği konusunda tereddütlerim vardı. Fakat kitabı okuduktan sonra anladım ki belki de en doğru tanım bu olmuş.
    Kitaba göre Mısır’daki taksi sistemi için kuralsız diyebiliriz. Taksimetre durumu yok, bu yüzden gidilecek yola göre müşteri ile sözlü fiyat anlaşması yapılıyor. Bu konuyla ilgili Mübarek döneminde bir farklı bir uygulama başlatılmak istenmiş hatta hayata geçirilmiş. Ama bu durum bile çok az sayıda taksiyi içeriyor ve sadece turistler için kullanıma açılmış. Oysa kitabın yazıldığı dönemde, sadece Kahire’de 80.000 taksi olduğunun bilgisi geçiyor. Doğal olarak, kitap boyu taksicilerin genel şikayeti müşteri bulabilmek olmuş.
    Yazarın konuştuğu her taksici, farklı bir hayat hikayesine sahip olsa da hepsinin ortak bir sorunu var; geçim derdi. Bu sorunu aşmak için kimisi, geceler boyu çalışıyor ve ailesine vakit ayıramıyor. Kimisi de eğitimli olmasına rağmen düşük maaş nedeniyle ek iş yapmak için taksici olmuş.
    Sorunları aynı olsa da taksicilerin geneli farklı yapıda insanlardı. Hiçbiri okurken bana aynı kalıptaymış gibi gelmedi. Düşüncelerinde çeşitlilik vardı. Aslında “Tahrir Ayaklanması”na vurgu yapan tanıtım kısmının bu sebeple doğru olduğunu düşünüyorum. Yani muhalif de vardı, iktidar yanlısı da. Dindar ya da dini sorgulayan veya farklı dinden olan kişiler de vardı. Tek derdi geçinmek olan bu insanlar, Kahire sokaklarında dolanıp bir nevi şehrin nabzını tutmuş.
    Kitaptaki çoğu konuşma siyaset üzerinden gitmiş, geri kalanlarda da az da olsa değinilmiş. Mübarek taraftarı olan kadar, kötünün iyisi ya da tanıdığımız birisi bahanesiyle savunan da var. Ya da dışarıya bağımlı olduğu gerekçesiyle tarafını tutmayan da çok fazla. Fakat muhalefet konusuna da fazla sıcak bakılmamış. Çünkü muhalif kesim için de “bağımsız olmayacaklar” eleştirisi var. Örneğin Müslüman Kardeşler için “finansmanı nereden geldiği belli değil” eleştirisi mevcuttu. Bu sebeple ülkedeki seçim ve demokrasi girişimleri güven hissi uyandırmamış. Bunların haricinde daha farklı düşünenler de var; mesela bulundukları durumu Sedat dönemi ile kıyas yapanlar.
    Ülkedeki ekonomik dengesizlik ve fakirle zengin arasındaki uçurum, en çok şikayet edilen konular arasında. İnsanın değersiz bir varlık olarak görülmesi bu konunun sonucuna bağlanıyor. Bir taksicinin deyimine göre “zengin değilsen değersizsin.” Başka bir taksici ise ülkede gerçekleşen bir gemi kazasında ölenler için “Bu ülkede insan, uçan bir toprak gibidir. Kıymeti yok” sözlerini kullanıyor. Kitaba göre bahsedilen kazadaki gemi, taşınması gereken yolculardan daha fazla sayıda yolcu taşımaktaymış ve bunun sebebi de insanların fakirlik nedeniyle yolculuk için ucuz yolu aranmasıymış.
    Kitapta yaklaşık 58’e yakın taksici ile konuşulmuş. Bu bir şehir için genelleme verebilir mi ya da sağlıklı bir öngörü sunabilir mi benim hâlâ şüphelerim var. Ama okudukça aslında bahsedilen ve çoğu görmezden gelinen ufak sorunların büyüyerek Mısır’ı bugünkü haline getirdiğini söyleyebiliriz. Halkın şikayet ettiği konular yok sayıldıkça birikmiş. İnsanların güvenleri giderek azalmış, isyan duyguları çoğalmış. Bunları neredeyse bütün gün koca bir şehri müşteri kovalamak için dolaşan ve her bir müşteride farklı bir insan hikayesi biriktiren taksicilerin sözleriyle anlayabilir.
    Kitabın içeriği hakkında söyleyeceğim son söz ise okuduklarımın bana hiç yabancı gelmedi. Bu yorumum fazla kişisel olacak ama isimler, konular, tarihler, yerler değişse de maalesef aslında bizler de zaman zaman aynı şeyleri yaşıyoruz. Geçim sıkıntısı artıyor, yaşam koşulları gittikçe zorlaşıyor, eğitim aldıktan sonra mesleğini yapabileceğin alanlar ve fırsatlar daralıyor. Eğer bizim ülkemizdeki herhangi bir büyükşehirde de şehrin nabzı için taksicilerle konuşulsa, büyük ihtimalle hemen hemen aynı şikayetlere tanık olurduk.
    Kitapta beni en rahatsız eden konu ise mesleki takıntı nedeniyle mizanpajı oldu. Arada bir büyük bir küçük olan kelimeleri görmeseydim bunu yazmadım ama maalesef çok kötüydü. Diğer bir konu ise dili ve noktalama hatalarıydı. Cümlelerin çoğu havada kalmıştı. Bu sorunun çeviri yüzünden kaynaklandığını düşündüm. Ama kitabın arka kapağında “Taksi, standart Arapça ile değil, lehçeyle yazılmış ve gerçeklikle edebi olarak saygınlık kazanabilmiş ender romanlardan biridir” notu bulunuyor. Belki de dille ilgili sorunun sebebi budur. Noktalama hatalarına gelince, aslında hata da denmez zira nokta harici işaretleme neredeyse yoktu, özellikle de virgül kullanımında çok eksikler vardı. Dolayısıyla okurken çok rahatsızlık verdi.
    Sözün özü; konuya ilginiz varsa, okumanızı tavsiye ederim.
  • "İnsanlar, ölümlerinden sonra kendilerini yiyecek kurtları, yaşamları boyu kendileri hazırlarlar."
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • İSLÂM GENÇLİĞİNİN ŞUUR KALESİNİ İÇTEN YIKAN BİR MÜLHİD: ALİ ŞERİATİ

    Ulemanın vaz ettiği menhecten yoksun oldukları için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”

    Meselenin tartışmaya açıldığı ve netice itibarıyla düğümlendiği nokta da burası zaten. Zira bir yandan, eserlerini okuyup fikirlerinden etkilenenler size, Ali Şeriatî okumanın faydalarını –hatta zaruretini- anlatırken diğer yandan muhalif ses gibi yansıtılan ulema ise “bu adamı okumamalısın” diyor ısrarla? Öyleyse ortada bir tartışma var belli ki. Kuru gürültülerle ve anlamsız tartışmalarla halledemeyeceğimiz bir tartışma bu. Aramızdaki anlaşmazlıkları Kur’an’a ve Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a götürmemiz gerektiğini öğütleyen âyet-i kerimeye kulak vermeliyiz öyleyse. Ve meseleyi Kitap, sünnet ve bunların şerhi mesabesindeki ulemanın ölçülerine göre halletmeliyiz. Zira, Müslüman olduğunu söyleyen herkesin teslimiyet göstermekle mükellef olduğu dayanaklardır bunlar.

    [Kâr- Zarar Dengesi]

    İslâmî meselelere, mücadeleye, cihada ve harekete meraklı gençlerimizin bir hayli hemhal oldukları bu zatın bir kısım bozuk fikirlerini deşifre etmek boynumuzun borcu oldu bu vesileyle. Bozuk fikirleriyle kastımız, dinin asıllarına uymayan, hiçbir şekilde tevil götürmez herzeler elbette. Bu herzeler, her bir kötünün bir veya birçok güzelliği de barındırabileceği düşüncesinden hareketle normalleştirilemez. Hiçbir Müslüman meseleye bu yönden bakmamalıdır.

    Zira kötülüğün zararı büyük olduğunda barındırdığı iyiliği almamızla bize bu zararı verecekse mezkur kötülükten uzak durmalıyız. Çünkü biz, içinde birçok faydalar olduğunu açıkça söylemesine rağmen zararlarının daha çok olmasından ötürü şarabı yasaklayan bir Kur’an’a iman etmişiz. O halde, vermiş olduğu zarar açısından hayatımızın anlamı olan imanımıza zarar verecek nitelikte olan kötülüklerden uzak durmalıyız.

    [Doğrular Yanlış, Yanlışlar Doğru]

    Bu bağlamda meşhur bir söylem olarak dillendirilen bir iddiaya da değinmeden geçmeyelim: Ali Şeriati gibi –birazdan serdedeceğimiz üzere- bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilecek seviyede herhangi bir altyapıya sahip olmadıkları için yanlışlarını doğru surette algılayıp kabullenebilmektedirler.

    [Entelektüellik Çabaları, Aydın Olma Gayretleri]

    Husûsen bizim coğrafyadaki Ali Şeriati okumalarının İslâmcı denilen çevredeki “entelektüelleşme” hissiyatından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu düşünceyle seksenli yıllarda ivme kazandığını söyleyebileceğimiz tercüme faaliyetleri günümüzde de aynı hızıyla devam ediyor. Bu toprakların hamurunu mayalayan itikat ve istikametten uzaklaşarak ehl-i bidatın ithal fikirlerini tercüme ederek bir şey yaptığını zanneden İslamcı gençliğe çok sevdikleri Ali Şeriati şöyle sesleniyor:

    “Neredesiniz ey aydınlar, nerede? Tercüme yapmakla bir düşünce hakkında hüküm verilmez ki! Avrupalı kendi dini hakkında hangi aşamalardan sonra bu yargıya vardı? Üç yüz yıl mücadele etti, uğraştı, okudu ve araştırdı. Öyle ki Hristiyanlığın Avrupa’nın başına ne belalar getirdiğini kavrayana kadar didindi. “Ne güzel işte, onlar tercüme ettiler, biz de bu çevirilere dayanarak konuşuyoruz.!” Böyle aydın ol(un)maz. Tercüme edilmiş bir düşünceyle aydın olunmaz. Bu olsa olsa tercüme aydını olur!” [1]

    [Düşüncelerinin Bidatleri Yıktığının Savunulması]

    Ali Şeriati’yi okuyanlara yabancı olmayan bir husus da İslami ilimlerde hiçbir altyapı sahibi olmamasına rağmen dini mevzularda serbest bir dil kullanabiliyor olmasıdır. Bunun yanı sıra kullandığı iddialı dil de onda dikkat çeken hususlardan bir diğeridir. Kavram olarak ilmî alanla taalluk eden bidat terimini alıp kendi anlayışına göre anlamlandırması bahsini yaptığımız serbestlik ve iddialı duruşa bir örnektir.

    Görüşleri incelendiğinde ümmet nazarında bidat sayılabilecek söylemlere sahip olmasına rağmen onu okuyan kimseler, alışkanlık edindikleri savunma refleksiyle Şeriati’nin görüşlerinin bidatleri yıkmasından dolayı Müslümanlara rahatsızlık verdiğini savunmaktadırlar. Şu ifadeler Şeriati’nin kitabına düşülen yayıncı notudur: “Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabi bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.” [2]

    Büyük bir ihtirasla Şeriatî’nin eserlerini tercüme ettirip basan yayıncımız için onun bidat fikirleri, başta Allah hakkında ve sair İslâm büyükleri hakkındaki pervasız ifâdeleri hiçbir şey ifade etmiyor belli ki. Kulağa hoş gelen cümlelerin hakikat halini aldığı ve İslam’ın temel esaslarına aykırı olup olmadığının sorgulanmadığı bir cehaletle karşı karşıyayız.

    [“Benim Anladığım Din” Söylemi]

    Ali Şeriati, muhtelif eserlerinde aynı asırda yaşadığı Müslümanların mevcut din algısından rahatsızlığını dile getirir. Bu bağlamda farklı tenkitler yapar. Bu yüzden onun kitaplarının slogan cümlesi “Sizi rahatsız etmeye geldim” ifadesi olmuştur. Çok cedelci olan insanoğlunun fıtrî yapısında bulunan eleştiricilik vasfı Şeriati’ de daha bir ölçüsüzdür. Zaten onu ba husus aykırı tavırlı genç kardeşlerimizin çok tutmasındaki ana sebep de budur. Ancak ne yazık ki bu ölçüsüzlük dinin ana kaidelerine karşı da uygulanınca tahammül edilemez bir hal almaktadır. Zira ortada iman meselesi vardır.

    Şeriati’nin akideye, fıkha ve bilumum İslamî kaynaklara ters düşen görüşlerini sırf güzel sosyolojik tahliller içerdiği için beğenmek bir Müslüman açısından tehlikelidir. Daha da açıkçası bu şuurlu bir mümin tavrı değildir. Şeriati’nin tercüme eserlerini alıp okuyan kaç kardeşimiz yeterli bir akide bilgisine sahiptir? Böyle bir altyapıya sahip olmadan onun imanî noktada tehlike arz eden ifadelerini nasıl ayıklayabileceklerdir? Yahut şöyle soralım: Bu kardeşlerimiz Şeriati’de buldukları neyi bizim kaynaklarımızda bulamadılar ki onu olmazsa olmazlar listesine eklediler. Esasında onları bu hale getiren bulamadıkları şeyler değil aramamaları yahut yanlış yerlerde aramaya kanalize edilmeleriydi.

    Ölçüsüz tenkitçilik Şeriati’yi bir takım hadsiz ifadeler kullanmaya da sevk etmektedir kimi yerlerde. Müşahhas bir misal için şu ifadelere bir göz atalım: “Demek istiyorum ki: Benim inandığım İslam, bireysel kurtuluş, ölümden sonraki bireysel kurtuluş için riyazet, cefa ve yoksulluğu öneren bir din değildir. Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [3]

    Sırf İslam adına indî görüşünü öne sürebilmek için sahabenin din anlayışını sorgulayabilme yetkisini kendinde görebilmek nasıl bir cürettir? Kur’an’ın, bütünüyle Allah (azze ve celle)’ın kendilerinden razı olduğunu bildirdiği bir topluluğun belli fertleri için “o-benim dini inancım onlarla bir değil” demek nasıl bir sapkınlıktır? Bu ümmetin ulemasıyla, avamıyla asr-ı saadetten bugüne sahabeye nasıl baktığını ve onlara karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiğini bilmeyen gençlerimiz şu heyecanlı endazesiz sözlerden hoşlanacaklar tabi. Zira ortada tam da şeytan ve nefsin işine yarayacak bir hadsizlik var.

    [Allah (azze ve celle) Hakkında Ölçüsüz Sözler]

    Ağzından çıkan ve kalemine dökülen sözlerin Kur’an’a, Sünnet’e ve ümmetin akidesine uygunluğunu hiç mi hiç gözetmeyen Şeriati, bu ölçüsüzlüğünü Allah (azze ve celle) hakkında konuşurken de devam ettiriyor. Ölçüsüzlüğün tespiti için öncelikle ölçünün tespit edilmesi gerektiğinden hareketle Kur’an ve Sünnet’in bu konuda oluşturduğu çerçeveyi ortaya koymak gerekmektedir. Zira doğrunun tam anlamıyla tespit edilmediği yerlerde yanlış doğrunun öğrenilmesine engel olacaktır. Şu halde biz Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bu noktada tayin ettiği çizgiyi ortaya koyalım. Allah (azze ve celle) Kur’an-ı Hakim’de “Hiçbir şey onun misli değildir” [4]buyurarak zatı hakkında bu şekilde itikatta bulunmamızı emir buyurmaktadır.

    Buna göre bir Müslüman itikaden Cenab-ı Hakk’ın cevher olmadığı, araz olmadığı, bölünebilen bir nesne olmadığı, cisim olmadığına inanması farzdır. Bunun dışındaki bir itikat insanı uhrevi anlamda kurtuluşa erdirmez. Bu yüzden ulemamız, bu hususları akide metinlerimizde tahrir etmişler ve güzelce zapt etmemiz için telkinlerde bulunmuşlardır. Allah (azze ve celle)’ı mahlukatına benzetmek “tecsim ve teşbih” cürmüne düşmek anlamına gelir ki bu da büyük bir bidattir. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulması gereken ve zerre kadar esneme payı bulunmayan bir noktadır. Bu sınırı aşan bir Müslümanın ifade etmek istediği meramın hiçbir kıymeti yoktur.

    Şeriati ise akaid ilminin ibtida kitaplarında yer alan Allah Teâlâ ile, Hz. Peygamber veya sahabe ile ilgili durmamız gereken noktanın sınırlarını devamlı aşmaktadır. Ümmet-i İslam, mahlukatına benzeme olmasın diye Allah (azze ve celle)’a “suret” kelimesini dahi izafe etmekten sakınmışlar ve bunu söylemenin Allah (azze ve celle) ’a cismiyet isnat etmek anlamına geleceğini savunmuşlardır.

    Hal böyleyken, Ali Şeriatî’nin süslü cümleler kurmak veya toplumun sosyolojik sıkıntılarını dillendirmek maksadıyla kalemine yansıttığı hezeyanlarına nasıl sükut edilebilir? Şahıslara duyulan hayranlığın ve tarafgirliğin Allah (azze ve celle) ’tan yana olmaya tercih edilmesi bir cinnetten başka ne olabilir? Sözü daha fazla uzatmadan Şeriatî’nin bir cinnet eseri olarak Allah hakkında kullandığı ifadelere bir göz atalım: İslam Nedir ve Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor Şeriatî:

    [Allah Gerçek Bir Janustur]

    “İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.” [5]

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık. Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten, bu habis ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî. Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını ibtidâî bir akaid talebesi dahi bilir.

    Ne zannediyoruz? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor.

    [Teşbih ve Tecsim İfadeleri]

    Şeriati’nin Allah hakkında konuşurken kalemine döktüğü ölçüsüz sözlerin uç bir örneğini zikrettik geride. Nihâî olarak Allah ’ı bir puta benzetmeye kadar varan bu ölçüsüzlüğün bir başka veçhesi de sıkça diline doladığı tecsim ifadeleri. Şeriati, Akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendinde görüyor olmalı ki Allah (azze ve celle) ’ın ruhu[6], kokusu[7], arşa oturması, [8] kabe tavanının altında olması, [9] Hacer’in evinde olması, [10] gölgesinin olması, [11] elinin olması, [12] yörüngesinde dolaşılması, [13] karşısında durulmasından[14] bahsedebiliyor rahatlıkla. Ayrıca bu bağlamda Allah ile diz dize oturmak, [15] Allah (azze ve celle) ile dolmak[16]gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi serbestliğe alışmış diline dolayabilmektedir.

    Allah (azze ve celle) hakkında itikadı düzgün olmayan bir müminin sosyolojik anlamda güzel tespitler yapmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, olamaz. Zira her bir mümin nazarında öncelenmesi gereken husus itikadın düzgün olmasıdır. Bu olmadıktan sonra çürük bir temel üzerine kurulan binanın çökmeye mahkum olması gibi icra edilen faaliyetlerin hiçbir kalıcılığından bahsedilemeyecektir. Şeriati okumaları yapan günümüz gençliğine anlatmakta zorlandığımız baş mesele de budur. Zira, birçoğu akaid ilminin düsturlarını sloganik ifadeler mesabesine indirgeyip önemsemediği için onun bu herzelerine aldırış etmemektedirler. Ne var ki bu vurdum duymazlık kişiyi uhrevî vebalden asla kurtarmayacak ve hüsrana uğramasına engel olmayacaktır.

    [Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Hürmetsizlik]

    Allah hakkında endazesiz cümleler kurabilen birinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında konuşurken ölçülü davranmasını bekleyemezsiniz elbette. Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili ifadelerinde de edep sınırlarını aşan ifadeler kullanmaktadır. Her şeyden önce Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsettiği hiçbir yerde her hangi bir aidiyet ve tazim ifadesi kullanmaması hadiseye bakış açısını göstermektedir. Bir sahiplenememe ve aidiyet hissedememe duygusundan haber veren bu tutum ziyadesiyle önemsenmesi gereken bir arızadır.

    Zira Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsederken kimi zaman mevzuyu öyle bir raddeye getirmektedir ki sıradan insanın dahi o hallere dûçar olması kendi adına ar olacaktır. Bu suruma somut bir misal olarak zındıkların uydurması olan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Zeynep bintü Cahş’a aşık olduğu hadisesini anlatmasındaki üslubu zikredilebilir. [17]
    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında kullandığı ifadelerden anlaşıldığı üzere onu tenkit etmeyi dahi göze alabilecek bir tıynette olduğu görülen Şeriati, Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor: “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebep olacaktır.

    Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” [18]

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi açıkça halife tayin etmemesini onun adına kusur sayan bu pervasız ifadeler başka bir yerde ise farklı bir şekilde göstermiş kendini. Şeriati, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bir arap kralı mesabesine indirgeyerek annelerimizin ondan nafakada artırma istemelerini şöyle yorumlamış kendince: “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir.” [19]

    Ne Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün zatına hürmeti ne de ehl-i beytine tazimi önemsemeyen bu tavır, okuyucularını da zamanla kendisi gibi düşünüp davranmaya sevk edecektir hiç kuşkusuz. Zira Şeriati’nin başta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer İslam büyükleri hakkındaki serbestliğe alışmış dili muhtelif eserlerinde farklı şekillerdeki vartalarına sebep olmaktadır. Bizler akıllıya bir işaretin yeterli olacağı gerçeğinden hareketle bu örnekleri zikretmekle iktifa edeceğiz.

    [Sahâbeye Karşı Hürmetsiz İfadeler]

    Ali Şeriati’nin birçok meselede olduğu gibi kantarın topuzunun ölçüsünü kaçırdığı meselelerden biri de sahabeye karşı tutumudur. Kimi zaman sahabenin İslam anlayışını ve dindarlığını sorgulama hadsizliğine varan kimi zaman da onlar hakkında gelişigüzel ifadeler kullanmaya kadar giden bu tavır okuyucularının zihninde sahabe neslini necip bir topluluktan ziyade içerinde her türlüsünün bulunduğu bir topluluk portresi bırakmaktadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabeye bakış açımızın ne olması gerektiğine dair beyan ve ikazlarına taban tabana zıtlık teşkil eden bu durum Müslüman açısından itikadi bir afettir.

    Allah (azze ve celle) ’ın nusretini göndererek teyit ettiği İslam tarihindeki en necip topluluklardan biri olan Bedir ashabını bakınız nasıl tasvir etmektedir: “Nasıl savaşacaktı? İntikam savaşına hazırlanmış, din ve dünyalarını tehdit eden tehlikeyi ortadan kaldırmaya karar vermiş 1000 süvarili bir orduya karşı? Çoğu ganimet ümidi ve yağma için yola çıkmış olan ve üç dört kişiye bir binek düşen bir orduyla mı?” [20]

    Şu ifadeleri okuyan birinin Bedir ashabı hakkında güzel şeyler düşünebilmesi mümkün müdür? Şeriati’den etkilenen birinin şu ifadelerden sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün sahabeyi tasvirde çizdiği çerçeve içinde kalabilmesi mümkün mü? Tamamen akaid meseleleriyle taalluk eden bu noktalar esneme payı olmayan ve hiçbir şekilde göreceliliğe ihtimal etmeyen hassas noktalardır. Bu sebeple kimse bizden doğrudan ümmetin itikadi istikametiyle ilgili bu hassas mevzularda tolereli bir tavır takınmamızı beklemesin. Şeriati’nin aykırı fikirlerini insanlara empoze edebilmek için kullandığı meşhur söylemi aynıyla iade edelim: “Sizi rahatsız etmeye geldim.”

    Şeriati’nin sahabeye karşı hürmetsiz ifadeleri kimi zaman sahabenin İslam anlayışını tasnif edip kendince bir safta yer almak şeklinde tezahür etmektedir. Bir yerde şöyle diyor mesela: “Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [21] Şunlar da başka ifadeleri: “Çünkü bu, Ali’nin İslâm’ı değildir. Gitmesi gereken Osman’ın İslâm’ıdır; bir makinesi de olan Osman’ın İslâm’ı. Makinesi ve arabası olan, talan eden, tüm dünyanın kaynaklarını yağmalayan, üstelik ilmi de olan bir Abdurrahman’ın İslâm’ı” [22] Şunlar da bir diğer talihsiz ifadeler: ““Osman’ı yaşayan kimse Ebu Zer için gözyaşı dökse de, bu Şia’nın dışındadır. Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir.” [23]

    Bir başka yerde Hz. Osman Efendimiz için söylediklerine bakalım şimdi de : “Ömer de gidince yaşlı, mukaddesmeap, ve kifâyetsiz bir adam olan Osman, hükümeti eline aldı. İslam hükümeti sarsılmaya başladı. İslam kanunlarında yapılan değişiklikler o kadar şiddetliydi ki Muhammed’in binası kökten viran oldu. Onun zamanında hilafet, saltanata; İslâmî hakimiyet kulübesi, şahın sarayına, sadelik şatafatlı teşrifata; Muaviye ve Osman’ın yeme içme sarayına dönüştü.” [24]

    Daha nicelerini nakledebileceğimiz şu ifadeleri midesi kaldıran varsa söylenebilecek bir şey yoktur. Zira herkesin İslamî ve imani hassasiyetleri aynı seviyede değildir elbette. Ancak bir yanda “Ashabım hakkında Allah’tan korkunuz” buyurarak onları sevmenin kendisini sevmek sebebiyle olduğunu ifade buyuran Hz. Peygamber varken hadsiz bir sosyoloğu tercih edenler imanlarını kontrol etsinler. Şu ifadelere benzer sözler yakınlarımızdan bir hakkında söylense dahi tepkisel bir tutum sergileyeceğimiz bir hakikatken Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kadar basitleşti mi bizim nazarımızda sahiden? Şeriati “Ebubekir ve Ömer’in Ali karşısındaki zaferi cahiliyenin İslam’a karşı zaferidir” derken hiç mi hamiyetimiz galeyana gelmiyor? Bu nasıl bir körleşme ve hissizleşmedir?

    [Darvinizm’i Kabullenebilme Vartası]

    Kur’an’a dayalı bir inanç esasımız olan “insanlar Âdemdendir, Adem İse topraktan” inancına taban tabana zıtlık teşkil eden ve zamanımızda da farklı şekillerde zihnî dünyamıza sokulmaya çalışılan “Evrim” inancının Darwinizm tarzıyla ilgili şunları söyleyebilmiş Ali Şeriati: “Son asırlarda birçok insan, evrim kanununu, özellikle “Darvinizm”i dine karşı bir hareket olarak ilan etti. Darvinizm, dine değil, kendisiyle savaşması ve onu mahkûm etmesi nedeniyle dindarlara karşıydı. Bu yüzden Darvinizm, anlatıldığı her yerde din karşıtı bir ekol olarak tanıtıldı. Hatta Müslümanlar dahi onu mürted ilan ettiler. Hâlbuki Darvin, son dönemin en dindar bilim adamlarındandı ve son derece temiz ve yüce bir dinî ruha sahibti.

    Bundan dolayı Darvinizm din karşıtı bir ekol olamaz. Çünkü hiç kimse Darvinizm’i bizzat Darvin’den daha iyi anlayamaz. Eğer din ile böyle bir çelişkisi olsaydı, bu çelişkiyi herkesten önce o kavrardı. Mevcut dini ruh, evrime ters düşer. Niçin? Çünkü dindar insan, kendi dininin, Tanrı’nın dini olması dolayısıyla dünyadaki en üstün gerçek olduğunu düşünür. Bu nedenle var olan şey, en üstün ve değişmez gerçektir. Kendi dininin asıl olduğuna inanan her dindar böyle bir çıkarımda bulunuyor ve ister istemez evrim ve değişime karşı çıkıyor. Bu tür karşı çıkışlar, gerek Avrupa’a, gerek İslam ülkelerinde olsun, topluma dindarların hakim oluğu bütün dönemlerde açıkça görülür. Fakat Kur’an’da bu evrim çeşitli şekillerde, hem tabiatta hem bitkide hem hayvanda hem insanda hem de bizzat peygamberin örnek psikolojisinde söz konusu edilmiştir.” [25]

    Günümüz evrimcilerine ciddi anlamda kaynaklık teşkil eden ve ilham kaynağı olan şu ifadeler bir Müslüman zihniyetinden kaleme dökülmüş satırlar olamaz. İslam itikadını bütün parametreleriyle zapteden kişinin kolaylıkla kavrayabileceği bu durum maalesef ki bazı gafil Müslümanlar tarafından halen idrak edilebilmiş değildir. Dini adeta bir aksesuar aracı olarak algılama ve dolgu maddesi derekesine düşürme şuursuzluğundan kaynaklanan bu tutum ahireti heba etme neticesine müncer olabilecek kadar tehlikelidir oysa. Allah ’a sığınırız.

    [Redd-i Miras Yapan bir Şii]

    Herşeyden önce Şeriati, bizim inancımızı, değerlerimizi, müktesebatımızı önemsemeyen ve hatta büyük bir kısmına karşı olan bir Şiidir. Bunu gizlemeden, saklamadan açıkça tasrih etmektedir. Geleneksel Şii itikadını yer yer tenkit eden Şeriati, bu anlamda da kendince şekillendirdiği bir şii itikadını benimsemektedir. Benimseyip tasvip ettiği Şiilikle ilgili şöyle diyor Şeriati: “Görece birkaç şeye teslim olan veya dînî usulleri, mezhebi usulleri ayrı olan ya da İslam, üç değişken ilke iken; Şia iki değişken ilke olan bin mezhep statüsü de değildir. Şia İslam’dır, başka bir şey değildir. Bence Şia İslam’ı kavramanın bir türüdür.” [26]

    Şiilik hakkında başka ifadeleri de şöyle: “Şiilik ise İslam tarihinde yüzünü ve yönünü Muhammed’in varisi, adalet ve hakikat İslam’ının sembolü olan Ali ‘nin “hayır”ıyla belirginleştirmiş olan İslam’dır. Bu, onun tarafından halife seçim şurasında aristokrasi ve maslahat İslam’ının Abdurrahman’a cevap olarak söylediği “hayır”dır. Bu “hayır” İslam tarihinde Şii hareket taraftarlığı olarak tâ Safevîler öncesinde Ehl-i beyt sevgisi ve Ali takipçiliğiyle tanınan bir grubun toplumsal, sınıfsal ve siyasal rolünün simgesiydi. Bu hizbin yapısı Kur’an ve Sünnet’e dayalıydı. Ama bu Kur’an ve Sünnet, Emevî Abbâsi, Gazneli, Selçuklu, Cengiz, Timur ve Hulagü hanedanından değil, Muhammed hanedanından gelmeliydi.

    Oysa İslam tarihi şaşırtıcı bir yol izledi. Bu öyle bir yol ki onda Peygamber’in ailesi ve gerçek imamlar değil, Arap, acem, türk, tatar ve Moğol kalın enselileri, güç sahipleriyle sülale ve hanları, İslam ümmetinin rehberliği İslam peygamberinin hilafeti hakkına sahiptiler.” [27]

    Şiiliğin temel esası olarak kabul edilen “İmamet” akidesini de şöyle anlatıyor Şeriati: “İslam’ın sosyal hedefi, ümmet oluşturmaktır. Şia’nın önemle vurguladığı imamet ıstılahı da bu kökün türevidir. İmametin görevi (risaleti), ümmetin varlık felsefesi ve manasına dikkat ile belirlenir. İmamet, ümmete, bu yolda ve nihai hedefe varışta, hidayet ve rehberlik eden bir rejimdir. Ayrıca, Kur’an’da müspet bir sıfat olarak İslam peygamberine isnat edilen “ümmi” sıfatı da bunun türevidir ve ümmet ile aynı kökü paylaşır. Kur’an, birçok kere ümmetin risalet ve yolunu açıkça ortaya koyuyor.” [28]

    [Hulasa]

    Şeriati’nin birçok eserini okumuş biri olarak onun eserlerinde yer alan vartaların bir hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bir makalenin hacmini ve amacını aşmayacak şekilde belli başlı bazı örnekleri serdettiğimiz bu yazıdakiler ise akıllıya işaret olması kabilindendir. Bu dinin kanun ve kaidelerini Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün vaz’ ettiği, itikadî ve amelî istikametimizi Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveye göre belirlememiz gerektiği hiçbir Müslümanın itiraz edemeyeceği bir hakikattir. O halde bu ölçüye uymayan sözleri, fikirleri, davranış ve tutumları hiç tereddüt göstermeden reddedebilmeliyiz.

    Bu bizim inancımızın, istikametimizin ve imanımızın bir gereğidir. Çok daha fazlasını kendi müktesebâtımızda bulabileceğimiz fikirleri dışarıdan ithal edilen menbalardan almamalı ve “bizim” diyebileceğimiz kişilerden almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde kuru bir özenti, yaman bir entelektüellik tekellüfü ve süslü cümleler kurma ve duyma uğruna imanımızı tehlikeye atma durumuyla karşı karşıya kalacağız Allah muhafaza. Bu denli tehlikeli hallere maruz kalmamak için, uçuruma giden yolları kapama adına gençliği Şeriatî gibilerinin eserleri, fikirleri, konuşmaları ve tutumlarından uzak tutmak eslem yoldur.

    ÖMER FARUK KORKMAZ
    --------------------------------
    [1]Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr, Ankara, 2009, s. 58
    [2]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, Fecr, 2009, s. 7
    [3]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, Ay ışığı Kitapları, İstanbul, 2004, s. 60
    [4]Şûrâ, 11
    [5]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, Fecr, Ankara, 2017, s. 573-74
    [6]Ali Şeriati, Hac, Şura, Baskı: VII, s. 22,29, 61, Hatta akideten caiz olmayan bu ifadeyi tamlık ve sonsuz bir yüceliği belirtmek için en iyi kavranabilir deyim olarak nitelemektedir. Bkz. Ali Şeriati, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, Baskı: II, s. 105-106
    [7]Ali Şeriati, Hac, s. 35
    [8]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [9]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [10]Ali Şeriati, Hac, s. 49
    [11]Ali Şeriati, Hac, s. 52
    [12]Ali Şeriati, Hac, s. 53
    [13]Ali Şeriati, Hac, s. 60
    [14]Ali Şeriati, Hac, s.64
    [15]Ali Şeriati, Hac, s. 58
    [16]Ali Şeriati, Hac, s. 39
    [17]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 514 vd.
    [18]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 147
    [19]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 508
    [20]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 146
    [21]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 60
    [22]Ali Şeriati, Kendini Devrimci Yetiştirmek, s. 42
    [23]Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, s. 13
    [24]Ali Şeriati, Ebuzer, 14-15
    [25]Ali Şeriai, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 70-71
    [26]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 55
    [27]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, s. 13
    [28] Ali Şeriati, Hür Düşünce Mektebi, Birleşim Yayın Dağıtım, 1989, Ankara, s. 45
  • 127 syf.
    Ocak ayında okunması gereken bir kitabı, Aralık ayında okumuş olmanın ayrıcalığı ile, yazar ve tema hakkında donanımlı, yazacaklarım için de iddialı olmadığım, amatör bir inceleme ile karşınızdayım (:

    İlk önce kitabın ana teması olan feminizme değinmek istiyorum. Daha önce, yani birkaç yıl önce feminizm denildiğinde, "erkeklere ölüm!" gibi absürt komedi düşünce tarzı gelirdi aklıma. Araştırmazdım, kulaktan dolma bilgilerle, çok soğuk bakardım bu akıma.

    Yanlış hatırlamıyorsam, Twitter'da feminizm ile ilgili bir paylaşım görmüştüm. Bir kullanıcı da o paylaşımın altına, 'o zaman mitoz bölün!" diye yorum yazmıştı.
    Tuhaf karşıladım tabi. Ve "feminizm nedir?"enter diye yazdı parmaklar.

    Ne miydi, feminizm?

    Çıkan ilk sayfada şunlar yazıyordu:
    "XVIII. yüzyılda Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda yandaş bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan akım."

    İyi de burda erkekleri kötüleyen bir şey yazmıyordu.
    Bilakis, insan olmanın gereği olarak eşit hak ve hukuk ilkesini savunuyordu. Tıpkı Virginia Woolf 'un kitabında değindiği gibi,

    *Kadınlar da erkekler gibi OKUMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi YAZMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi SÖZ SAHİBİ OLMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi EKONOMİK ÖZGÜR OLMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi SOSYAL ORT. PAYLAŞMALI
    *Kadınlarn da erkeklern gibi YAŞAM HAKLARI OLMALI

    Oysa kadınların Kendine Ait Bir Oda ları bile yoktu,"Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu"Neden kadın şiir yazamazdı ki, kadınların da duyguları yok muydu? Kadın da aşık olamaz mıydı?Hayır.. hayır.. kadınlar aşık olamazdı. İstedikleri kişiyle değil, ailerinin seçtikleri kişiyle evlenirdi. Sevmeseler de alışırlardı.

    Ve bir kadın düşünün o devirde, hayır sadece o devirde değil her devirde " Bütün o eleştirilerin karşısında, o tamamı ataerkil toplumun ortasında, ürkmeden bakarak,kitaplarına sıkı sıkı sarılabilmeleri için kimbilir
    nasıl bir yetenek, nasıl bir tutarlılık gerekmişti."
    Virginia, bana kadınların edinmesi gereken sosyal hakların yanında, kadınların çektiği çileyi de aktarmış oldu, kimi cümlesinde.

    "İnsanların sessiz hayatlarında kim bilir kaç isyan
    mayalanmaktadır." Bu cümle karşısında bir çok engel vasfını yitirmiş oldu aslında. Toplum tarafından bastırılmış fiiller ve duygular, gerçekleşmesine engel olunan hayallerin önüne çekilen setler.. hepsi birer devrimi müjdeler.

    KADIN VE ŞİDDET

    İncelememin bir kısmını bu başlığa ayırmak istedim. Ancak nerden başlayacağımı bilemedim. Kitapta anlatılan o yıllardaki vahşeti şu birkaç cümleyi aktarsam yeterli olur mu" Tarih kitaplarının durduğu rafa giderek en yenilerden birini çekip aldım: Profesör
    Trevelyan’ın İngiltere’nin Tarihi kitabını. Bir kez
    daha ‘Kadınlar’ başlığını aradım, ‘konumu’ diye bir
    bölüm bulup bulunduğu sayfayı açtım. “Eşini
    dövmek” diye okudum, “erkeğe tanınan bir haktı.
    Hem alt hem yüksek tabaka tarafından utanmazca
    uygulanıyordu…"
    "kadın odasına kilitleniyor, dayak yiyor, oraya
    buraya fırlatılıyordu."

    Yüzyıllar geçmiş olsa da değişen bişey yok, maalesef.
    Kadına şiddet hala en üst gündem. Okuldan eve dönen ya da işten eve dönen kadınlar/ kızlar dönüp arkalarına bakmak, korkulu adımlarla yürümek zorunda değil ki..! Bu zihniyete bu fırsatı verenler de en az onlar kadar suçlu değil mi?!

    Yazılacak, söylenecek çok şey var. Adı anılacak bir çok kadın var, cinayete kurban giden..

    Ahlak kurallarının sadece yazılı kalmadığı bı toplum dileğiyle...


    Ocak Ayı Feminist Kitaplık okuma etkinliğini düzenleyip bu güzel eseri okumama vesile olan
    oblomov_klonu na teşekkür ederim ️

    Adaletle kalın. Keyifli okumalar
  • İnsanların farklılığı yalnızca varlık listelerinden değil, farklı farklı malları elde etmeye değer buluşlarından ve değerin azlığı ya da çokluğu konusunda, ortaklaşa benimsenmiş mallar arasındaki hiyerarşi konusunda da görüş birliği içinde olmayışlarından anlaşılabilir: -- bu farklılık, bir varlığa gerçekten sahip olmanın -ve onu mülkiyetinde bulundurmanın onlar için ne anlama geldiğinde de gösterir kendini. Örneğin bir kadın söz konusu olduğunda, mütevazı erkekler için, kadının bedenini kullanma ve cinsel haz, ona sahip olmanın, onu elinde bulundurmanın yeterli ve tatmin edici işaretleridir; bir başka erkek ise, daha kuşkucu ve daha iddialı bir mülkiyete susamışlığı ile "soru işareti"ni görür, böyle bir sahipliğin yalnızca görünüş yanını anlar ve daha incesini sınamak ister, her şeyden önce kadının ona yalnızca kendisini vermekle kalmayıp, sahip olduğu ya da olmak istediği şeyleri de ona bırakıp bırakmayacağını bilmek ister--ancak böylelikle "sahip olunmuş" kabul
    eder kadını. Üçüncü biriyse bu noktada da güvensizliğin ve sahip olma arzusunun sonuna gelmiş değildir, her şeyi ona bırakan kadının, bunu kendisinin bir hayali için yapıp yapmadığını sorar kendine: sevilebilmiş olmak için, temelinden, hatta uçurumundan bilinmiş olmak ister, keşfedilmeye izin verme cesaretini gösterir. - Ancak bundan sonra, kadın onun hakkında kendini aldatmadığında, kadın onu iyiliği, sabrı ve maneviyatı için sevdiği gibi, şeytanlığı ve gizli doymak bilmezliği için de bir o kadar sevdiğinde, sevgilisinin tamamen kendi elinde olduğunu hisseder.