• "Her yılgın insanın içinde, hayal kırıklığına uğramış bir idealist vardır."

    George Carlin
  • “Bu kitapta(incelemede) yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
    Çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
    Ortak dil ise, ortak yaşam/ ortak bilgi/ ortak birikim/ ortak düş
    kimi yerde, ortak düşüş demektir.
    Ortak değilse bile, yakın/ benzer/ gibi.”


    Hayatı boyunca kendini hiçbir zaman anlamamış, dünyaya, insanlara, bulunduğu yere ve hatta ailesine bile yabancı olmuş bir insan olarak yazıyorum bu satırları. Öğretmen “olmama karar verildiğinde” aynanın karşısına geçip, kendime, nasıl olacağını, çocuklarla uğraşabilecek miyim, bu işi gerçekten sevebilecek miyim sorularını sordum. Her zaman olduğu gibi yine -ve yine- sorularımı cevaplandıramayıp, ayna karşısından aklımın en derinliklerine yeni boşluklar ekleyerek ayrıldım. Günler, aylar ve yıllar geçti derken..

    “Doğan günle birlikte gereği düşünüldü:
    Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zo­rundasın.
    İlk buyruğum bu oldu.”

    Sonra ben de kendimi aramaya başladım. Garsonluk yaptım, anketörlük yaptım, şarkı söyledim ne bileyim daha bir sürü işte çalışarak hayatımı sürdürmeye çalıştım. O zamanlar İlköğretim matematik öğretmenliği öğrencisiydim.. Daha kendime faydam olmamışken, onca küçük çocuğa nasıl faydam dokunacak, nasıl ellerinden tutacağım, hayatlarına nasıl ışık olacağım hiçbir fikrim yokken, önüme bir fırsat çıktı. Köy okullarına giderek orada bulunan çocuklara özel dersler vermeye başladım. O çocukların gözlerindeki ışığı gördükçe büyülendim. “Öğretmenim haftaya tekrar gelecek misiniz?” soruları geldikçe mutlu oldum.

    Eh tabi, bunlar seni ne kadar ilgilendiriyordu? Dur istersen ben cevaplayayım, hiç. Biliyorum eminim bu süreç, sen evet, sen okuyan için, hiçbir anlam ifade etmeyecek. Ama benim için ne kadar da kıymetliymiş geriye bir kez daha döndüğümde anladım.

    Mezun olana kadar ellerimden bir sürü çocuk geçti. Bu gerçekten tarif edilemez bir şey yani şu satırlar size işlemeyecek belki ama benim için ifade edilmesi dahi çok güç. 18’imde okula başladığımda bacağıma gelen çocukların, mezun olduğum zaman boyuma ulaştıklarını gördüm. Etrafımda olan insanlar hakkımda ne düşündü bilmiyorum, belki de çoğu zaman benden isyan ettiler, mutlu edememiş olabilirim de. Ama kendi kendimi mutlu etmesini öğrendim. Sonra da o minik ellerin bana güç verdiğini anladığım zaman, benim için sıkıntı olabilecek her şeyi bir kahramanmışçasına çözebileceğimi düşündüm. Bence düşündüğüm gibi de oldu.

    Doğunun en ücra köşesinde bir köye gideceğim dediğim zaman, kendi meslektaş arkadaşlarımdan bile “bu kadar idealist olmana gerek yok, sen yapmazsan başkası mecbur yapacak aman boşver,” sözlerini duydum. Neden mecburduk ki? Ya da bunu okuyan sen, eğer öğretmensen, neden mecbursun? Bu bir mecburiyet midir? Her çocuk aynı değil midir? Her çocuğun yaşama hakkı, ama dolu dolu yaşama hakkı yok mudur? Bu konuda o kadar doluyum ki herhalde yazsam sayfalar tutacaktır ve öyle öğretmen arkadaşlar görüyorum ki fikirleri beni bile ürkütüyor.(Sen çok mu mükemmelsin dersen, hayır elbette değilim.)
    Ama sanırım bu meslek içinde olduğumdan bazı şeylerin neden bu kadar zorlaştığını ve adının neden “zorunlu hizmet” olduğunu daha iyi anlıyorum.

    Gelelim Ağrı’ya.. Ee geldik sanırım artık? Geldik geldik.

    “Kim kime yardım edecek bu cenabet yerde? dedi. Ama bana yol gösterecek, bana kitap, defter, kalem verecek birilerinin olması gerek burda, dedim. Var, dedi. Elbet var, ama yardım etmek için değil. Ben senin yerinde olsam, kimseyi görmek istemez, kendi işimi kendim görürdüm.”

    Öyle de yaptım. Kendi işimi kendim gördüm. Köyde bizler için bir lojman ayarlanmış. Hayal bile edemezsiniz. Zaten bu zamana kadar lojmanda kalan kimse de olmamış. Ama insanları görseniz, ah bir şahit olsanız. Karşımda ilk defa annem, babam yaşında insanların eğilerek konuştuğunu gördüm. Adımı hiç sormadılar, sanırım onlar için gerek de yoktu, “öğretmen hanım” demek yetiyordu.

    Onca saygının yanında saygısızlıklara da şahit oldum. İnatla benimle türkçe konuşmayan insanlar mı dersiniz yoksa bazı kişilerin yabancı olduğumu anladıkları zaman direkt kinle bakışlarımı dersiniz işte ne dersiniz bilmiyorum. Her yerde olduğu gibi elbette burada da çeşit çeşit insan vardı. Bilemiyorum, ama bildiğim tek bir şey varsa o da;

    “Yalnızdım.
    İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.
    Mide bulantım içinde yalnızdım.
    İnceden bir yağmur başlamıştı.
    Kafama, yüzüme düşen yağmur taneleri kızgın bir demire dü­şer gibiydi.
    Cız! Cızz! Cızzz!”

    Evet yalnızsın. Her yerde olması muhtemel olan, kültür farklılıklarının çok olmasından dolayı etrafta sürekli sana yön göstermeye çalışan insanlar olduğunu da gördüm. Kimisinin iyi niyetinden asla şüphe duymadım ama kimisinin aynı sözleri sürekli tekrarlaması..

    “sizinle konuşmak istedim.
    Ve sizi uyarmak
    VE-Sİ-Zİ-U-YAR-MAK!!!!”

    ..........


    Heh, bir de çocuklar var dolu dolu, kimisinin ayağındaki ayakkabısı yırtık, kimisinin takacak çantası yok, kimisi silgi alamamış, kimisi defter bulamamış. Ama sanki burada, köyde, herkesin kaderi aynı yazılmış gibi. İçlerinde farklı olan yok, herkes bariz eksikleriyle güzelleşmiş. Çocukluğumdan kalma kitapları kutulayıp elimde götürdüğüm zaman, onca gülen gözlerin üzerime heyecanla koşması ise ayrı tarifsizdi. Burada seçenek yok, herkes okumak zorunda. Çünkü her çocuk aslında -çocukken- olgunlaşmış. Kızlar ise sizlerin dizilerde gördüğünüz hayata hala sahip. Sorumluluk çok fazla. Yıl olmuş 2018 cümlesi buralarda geçerli değil. Hala su ısıtıp yıkanan, günlerce elektrik bulamayan, kilometrelerce yürüyen çocuk dolu burası. Ailelerinin günahlarının bedelini ödeyen tonla çocuk var işte, her yerde olduğu gibi var ama sanki burada çok daha fazlalar.

    Türkçe bilmeyen kadınlar sizinle konuşmaya çalışıyor. Dertleri var belli ama sen anlayamıyorsun, anladığın zaman ise onlar kendilerini ifade etmekten yorulmuş olarak kalıyorlar. Sonuçta sen de bir insansın. Öğretmen olarak bir köye geliyorsun ama, sen de insansın. Umut çok fazla burada. Herkese elini uzatmaya çalışsan bile yetemiyorsun. Zamanla tüketiyor bunlar da seni galiba..

    Biliyorum bu anlattıklarım sadece bu bölgenin köylerinde olmuyor. Okulu zaten anlatmama gerek yok. Eminim Karadeniz bölgesi de böyledir, İç Anadolu da..

    “Ben, yolunu yitirmiş zavallı bir yolcuyum. Bir kazazedeyim. Burda öğretmenlik oynayan. Öğretecek bir şeyi olmayan bir öğretmen. Başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansı­maya çalışan, dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşa­dığı insanların dilini. Ama özellikle kendini.”

    Ne kadar öğretmenlik oynayabildim ya da oynamaya devam edeceğim bilmiyorum. Vaktim var mı onu da bilmiyorum. Hayat bu, senin ellerinden gelecek umudu bu kadar bekleyen insanlar olunca başka düşünceler sarıyor zihnini. Kitapta da olduğu gibi.. Yıllar farklı ama olaylar hep aynı.

    Çocuklara zamanında önlerine boş bir kağıt koymasını söyledim. Onlara “sevgi nedir?” diye sordum. Verilen cevaplardan bazılarını paylaşarak veda edeceğim sizlere...

    “Sevgi hepimiz için vardır. Sevgi sonsuzluğa ulaşmaktır bence.”

    “Yürekleri ışıtan duygunun adıdır sevgi.”

    “Sevgi bir insanı sevip bir gün sonra arkasından vurmaması.”

    “Bir insanın bir insana merhamet göstermesi.”

    “İçimizden gelen bir tutamadığımız duygudur. Ama kalbimizi okşar.”

    Sevgiyle kalın..

    NOT: Kitaptan alıntılar ekledim fakat kendi hikayemin akışına dahil ettim.
  • Factotum, Charles Bukowski’nin Ekmek Arası’nı izleyen otobiyografik romanı. Ekmek Arası; çocukluğunu, ilk ve ortaokul, lise yıllarını anlatırken Factotum hayata atıldığı, iş arama, işten kovulma, yazarlık denemeleri sürecini anlatıyor.

    Hayata atılmak derken, gözünüzde idealist ve hezeyanlarla dolu bir süreç canlanmasın. Charles Bukowski, namıdiğer Henry Chinaski; işe girer, kendine bir oda kiralar, -parası varsa pahalı, yoksa ucuz- bir şarap alır, birkaç gün işe gider, işten kovulur, iş arar, işe girer, kendine bir oda kiralar... Bu süreci öyle sade, öyle çirkin, öyle güzel bir dille anlatır ki kendinizi uğraş verdiğiniz şeyleri sorgularken bulursunuz. Onun deyimiyle, “yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüdür.”

    Kadınları vardır Chinaski’nin, pek çok kadınları, hiçbirine aşk duyduğunu hissetmediğim kadınları. Gelir gider bu kadınlar, ortak noktaları tektir: bir şey bulurlar onda, kendilerinin de tanımlayamadığı. Yalnızlıkla beslenir Chinaski, odasında yüksek ökçeli, sıkı popolu bir kadının olması değiştiremez bunu. Tam beş gündür yalnız kalamadığından şikayetlenirken şu sözleri eder: “Yalnızlıkla beslenen biriydim; yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. Yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür.” Anlayacağınız o günümüz yalnız olmayan yalnızlarından değildir, samimidir hayata tüm küfürleri.

    Cinsiyetçi söylemleri yok mudur kadın hakkında, vardır elbette. Ama ben bu kitabında, daha doğrusu hayatının bu kesitinde, kadından değil yalnız, insandan haz etmediğini hissettim. Kadın vücudunu, seksi sever ama onlar hakkında hadsiz tespitler yapmaktan da alıkoymaz kendini. Ara ara güzellemeler de yapar tabi, belki iyi bir gecesinden sonra: “Kadınlar diye düşündüm, sihirliydiler kadınlar. Ne harikulade varlıklardır onlar!”

    Bazen hırslıdır, çoğu zamansa içki parasına yetecek bir çalışma azmi vardır hayatta. Bu hırslı halleri gelir gider, çabuk söner. Zengin olacağını, altında çalışan adamları zevk için işten kovacağını hayal eder. Bu motivasyonunu, babasının kendisine ettiği hakaretlerden alır sanıyorum. İçinde yakayalayabildiğim tek tutku, yazarlığa dair olandır. Bu tutkuya sarılması bende de bir Bukowski tutkusuna sebebiyet verdi tabi olarak, o yaktıkça ben de yaktım bir sigara.

    Netice itibariyle, “Bukowski ya adamım, ne demiş bak kadınlara” gibi sığ yorumlarında bulunmayacak bir vizyona sahip herkesin okumasını temenni ederim. Peşinden koştuğunuz hayallerin gerçekleştirmeye değer olması dileklerimle... Sevgiler.
  • Okumaktan bu kadar sıkıldığım aynı zamanda bir okadar da zevk aldığım nadir bir kitap.Mizah anlayışı, metaforu kullanış biçimi, dili, üslubu çok iyi.Hayri İrdal; geleneklerine bağlı, biraz tembel ancak ayakları yere sağlam basan, mantıklı,tutarlı bir adam.Halit Ayarcı idealist, hevesli, hayalci ve güçlü bir karakter.Olmayacak şeyleri oldurmak konusunda daha başka ne gerekir ki.SAE bir hayal,bir metafor, bir çıkmaz ama güneşin doğudan doğduğunun iyi bir tahlili.Kesinlikle çok beğendim,bu ikinci okuyuşumdu.Arada 3 kitap bitirdim, ancak iyi ki okumuşum.Haksız ününe bakıp ta okumaktan sakın vazgeçmeyin.
  • Aslında ilk başta bu yazıyı yazmak istememiştim, çünkü bu konuda çok yoğun olan fikirlerimi ve duygularımı toparlayıp anlatabileceğimi düşünmüyordum ama bugün gördüğüm bazı saçmalıklar beni kesinlikle yazmak için ikna etti.



    Hayal kuralım. Dünyanın birbirini yediği, karmaşık bir zamanın içine doğuyorsunuz. Savaş sizin ülkenize kadar dayanmış. Araştıran, öğrenmeyi seven,idealist birisiniz. Cesursunuz da görev geldiğinde sonuna kadar gitmeye hazırsınız her zaman. İleri görüşlüsünüz de, çok detaylı ve mantıklı düşünebiliyorsunuz. Ülkeniz büyük bir ateşte yanarken tek başınıza durarak savaşmaya yemin ediyorsunuz. 15 yaşında asker oluyorsunuz, yıllar sonra 'Baş Komutan'.Belki günün birinde vatan hainliğiyle suçlanacağınızı bile bile, kendinizden feda ettiğiniz her şeyin bazılarının ağzında 'aman yapmasaydı da bir şekilde olurdu' diye anılacağını bile bile,o büyük yangına atılıyorsunuz. Dört bir yandan parçalanmaya çalışılan ülkenizi tekrar ayağa kaldırmak için sayısız savaşa giriyorsunuz. Savaşta yaralar alıyorsunuz, hatta tarihte Trablusgarp diye anılacak olan bir savaşta , bir uçak bombardımanı sırasında yaralanıyorsunuz ve hayatınızın sonuna kadar sol gözünüzde bu anın izini taşıyorsunuz. Savaşta sayısız kez ölümden dönüyorsunuz. Çanakkale'de tam kalbinizi hedef alan kurşun,sıtma, iki kalp krizi,difteri hatta idam fermanları sizi yıldırmıyor.. Savaşın ortasında kitaplar yazıyorsunuz. Çünkü aynı hataları tekrarlamayan ve sürekli üretim içinde olan yeni bir ülke hayal ediyorsunuz. Devrimler vakit kaybetmeden gerçekleşmeli sizin için. Sayısız zaferler veriyorsunuz ülkenize, yeni bir devlet kuruyorsunuz. Padişah mı olacaksınız yoksa halife mi? Siz Cumhuriyet istiyorsunuz,demokrasi istiyorsunuz. Zaten kendinizi kral gibi, padişah gibi hissetmediniz ki hep halkın içinden oldunuz, ayrıca siz aslında hep öğretmen olmak istiyorsunuz. İnsanlara ışık tutmak için, çağdaş bir ulus için. Aynı zamanda düşman düşmüyor yakanızdan ama artık biliyorlar varlığınızın ne demek olduğunu. Sizin, askerlerinizin,milletinizin gücünü gördüler. Annenizi kaybettiğinizi öğreniyorsunuz ama aynı zamanda Lozan Konferansı'nın sıkıntılı günlerini yaşıyorsunuz. Asla bırakmamanız gereken memleket meseleleriniz var. Aynı zamanda annenizin bir tane daha cenazesi olmayacak, şahsi meseleler ve memleket meseleleri arasında kalıyorsunuz. Her zamanki gibi vatanınızı seçiyorsunuz. Annenizin cenazesine katılamıyorsunuz. Belki ilerde oturduğu yerden kahramanlık yapacak ve bu fedakarlıklara rağmen sizi hor görecek insanların olacağını biliyorsunuz. Ama siz hiç vazgeçmediniz. Millet egemenliği uğrunda canımı vermek vicdan ve namus borcum olsun dediniz bir kere.

    Yıllar sizi yoruyor, ve vücudunuzda ciddi hastalıklar baş gösteriyor. Siroz gibi... Aslında bol bol dinlenseniz geçebilir diyor doktorlar, ama nasıl dinleneceksiniz? Hatay Fransa'nın tehdidi altındayken. Hala ülkenizin toprağı olamamışken. Daha yeni Möntro anlaşmasıyla boğazlar meselesini halletmiştiniz, sıra Hatay'da olmalı. Ben hiç yenilmedim,yenilirsem yaşayamam dediniz. Cumhurbaşkanlığını bırakıp Hatay'a çete reisi olmayı bile göze aldınız artık.Fransız elçiye rest çektiniz, Fransız mandası Suriye'nin toprağı olan Hatay 40 gün özerklik kazandı.

    Günden güne halsizleşiyorsunuz, burnunuz kanıyor, ağrılarınız artıyor. Düşmanlarınız hasta olduğunuzu konuşuyor ve hiçbir şey yapamayacağınızı düşünüyor. Etrafınızda sağlığınızı düşünen insanların yoğun ısrarlarına rağmen, dinlenmeyi bırakıp, ülkenizin gençlerine armağan ettiğiniz bir bayram günü saatlerce kutlamalara katılıyorsunuz. Sonra yine tüm ısrarlara rağmen trenle Mersin'e geçiyorsunuz. Hatay'ın yanı başındaki Mersin, Tarsus ve Adana'da dünyaya vermeniz gereken bir mesaj var çünkü. Yavaş yavaş tükenirken bile ayakta kalmanızı gerektirecek tek bir şey var. Vatan. Tüm gün dinlenmesi gereken bir hasta, emir alır almaz Hatay'a girecek olan askerlerin Adana'daki geçit töreni için saatlerce ayakta nasıl bekler ? Her şey düşmana göz dağı vermek için. Ateşiniz var, çok yorgunsunuz ama fedakarlıklarınız işe yarıyor. Fransa ordunuza izin vermek zorunda kaldı ve ordunuz Hatay'a girdi. Hatay halkı gözyaşları içinde askerleri karşıladı ve tüm ülke bayram yaptı. Ve siz bu zaferinizin bedelini canınızla ödediniz, vasiyetinizi hazırladınız.


    Kendi açımızdan hayal etmesi bile çok zor olan bu hayatı, seneler önce bir insan hepimiz için yaşadı. Bu yazılanların daha fazlasını yaşadı ve seneler önce bugün bedenen daha fazla dayanamadı. Biz Hatay'ı aldık, karşılığında Mustafa Kemal'i verdik. Kendi canı için biçtiği değer Hatay'dır, vatanın gerisini siz düşünün. Ve dünyanın her yerinde hala fikirleriyle yaşayan Atatürk'ü, kirli oyunlarınıza, saçmalıklarla dolu ideolojik söylemlerinize dahil etmeyin.
  • İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN, GÜZEL BİR İNCELEME DAHA. :) AMA UNUTMAYIN Kİ BU GÜZEL İNCELEMEYİ, BENİ PASO ENGELLEYEN ve İŞSİZLİĞİME SEBEP OLAN 1K’YA BORÇLUSUNUZ !!!

    Savaşın tüm algısı tek bir kitapla değişebilir mi? İşte “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” adlı eserimiz dünya edebiyat tarihinde, savaşın korkularına ışık tutabilecek nitelikte bir romandır. 1928 yılının Kasım ve Aralık aylarında Alman gazetesi Vossischen Zeitung'da yayınlanan hikâye sonradan bir roman haline getirilmiş ve Ocak 1929'da yayınlanmıştır. Sadece ilk 18 aylık baskısında, kitap 2,5 milyon kopya sattı ve eser 22 farklı dilde diğer ülkelerde tercüme edildikten ve yayınlandıktan sonra çok daha popüler hale geldi. Kitabın Birinci Dünya Savaşı’na dair tasviri, o sırada hala Almanya'da yaşayan, savaşla ilgili olan eski askerlerin birçoğunu doğrudan etkiledi. Nazi’ler 1930'larda iktidara geldiğinde ve sonrasında gücü ele geçirdiklerinde, Alman Nasyonal Sosyalist Partisi bu kitabı bir hayli eleştirdi ve yine Nazi rejiminin iktidarda olduğu bu dönemde, halk tarafından yakılan birçok kitaptan birisi de Remarque’ın eseri oldu.

    I. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Atlantik'in iki yakasındaki yaşayanların çoğu güçlü duygularla savaş karşıtıydılar. Her ne kadar durum böyle görünüyor gibiyse de, savaş ilan edildiğinde, savaş için asker alım kayıtları başladıktan, savaş düzenine geçildikten, siperler kazıldıktan, her iki tarafın da coşku ile “bir daha asla” diye bağırdığı idealizmin bu çatışmayı önleme konusundaki evrensel arzusu, savaşın yükselişiyle birlikte resmen ölmüştü. Alman liderler beklenilen savaşın sadece birkaç ay süreceğini düşünüyor ve uzayacağını beklemiyorlardı. Bütün generallerin ve yöneticilerin beklentisi bu yöndeydi ve savaşın 1914 yılının sonlarına doğru sona ermesiydi. Alman savaş literatüründe, zafere ulaşmanın ifade edilebilir en açık ve net yolu, altı hafta içinde Fransa'nın yenilgisi sonrasında, Doğu Cephesi'nde zayıf bir rakibe, “Rusya’ya” karşı bir savaş harekâtı yürütülmesiydi. Bu mesele Alman savaş çabalarının başarılı olması için çok büyük önem arz etmekteydi.

    Büyük umutlar ile girilen bu savaşta, Eylül 1914'te, Alman güçleri Marne'de hendek savaşında durdurulup, felce uğratıldıktan ve genç erkek asker neslinin yok edilmesinden sonra, bu savaşın Almanlara bir acı sonucu daha oldu. Savaşın ve çatışmanın en büyük baş sorumlusu olarak görülen Almanları acı ve büyük bir hayal kırıklığı ile birlikte acımasız barış şartları bekliyordu. Erich Maria Remarque'nin romanı, Birinci Dünya Savaşı'nda, Batı Cephesi'ndeki Almanya'da ön saflarda savaşan Paul Bäumer adlı genç bir askerin yaşadığı sıkıntıları ele almaktadır.

    Savaş sloganları, tüm sınıfıyla birlikte, öğretmenin ısrarı sonrasında bir vatanseverlik patlaması yaşamakta olan idealist lise öğrencisi Paul’u da etkisi altına almaktadır artık. Bir öğrenci olarak, öğretmeninin “Demir Gençlik” diye nesline atıfta bulunmasının verdiği gurur ve vatanseverlik ile şimdi, bir asker olarak, kendisini bekleyen çok daha sert şeylere layıktır, ama kendisi bu savaşta ölmektense hayatta kalmayı amaçlamaktadır. Paul burada biz okuyuculara bazı asker ve arkadaşları hakkında bilgi aktarır. Pavlus ve sınıf arkadaşları Leer, Muller ve Kropp okul yöneticileri tarafından baskı altına alındıktan sonra gönüllü olarak birlikte orduya katılmaya karar verirler.

    Hikâyemiz, grubun Klosterberg'deki temel eğitimini ve Onbaşı Himmelstoss'tan gördükleri sadist muameleyi de anlatmaktadır. Grup, kendileriyle aynı üniformayı giyen Himmelstos'un tacizine maruz kalır ve sonunda intikam alırlar. Bäumer ve dost askerleri, Paul'un arkadaşlarından biri olan Franz Kemmerich'in bacağının kesiminden sonra öldüğü sırada, ölümün artık kendilerine daha yakın olduğunu görürler. Bu genç askerler sonunda süngü, el bombası ve bilenmiş küreklerle savaştıkları yere, ölümün her yerde kol gezdiği cepheye gönderilirler.

    İzin için eve dönen Pavlus, savaşta yaşamış olduğu korkunç manzaralar ve bu süreçte maruz kaldığı savaşa dair tüm seslerin hayatını değiştirdiğini anlar. Hayatında daha önce sahip olduğu şeylerde ve yapmış olduğu, yaşadıklarından tat almamaya başlar. 17 günlük izin bittikten sonra, daha fazla eğitim adı altında dağlarda bir kampa yollanır. Hikâyemizin bu noktasında, açlıktan kurtulmaya çalışan Rus savaş esirleriyle tanışır. Pavlus, kendi birimine geri döndüğünde, artık kendisini daha rahat hissetmektedir. Bir gün Fransız askeri olan Gérard Duval ile karşılaştığı ve ölümcül yaraladığı devriyeye gönderilir. En nihayetinde “Savaş savaştır” ve sonuçları olacaktır düşüncesinde olan Pavlus, bir insanın, askerin çektiği acıyı hafifletmeye çalışır.

    Bu genç erkeklerin, savaştan sonra eve dönebilecekleri aileleri ve çocukları yoktur. Artık gençliklerinin masumiyetine sahip değillerdir ve savaştan önce dört gözle kurdukları hayallerinin gerçek olmasını bekleyemiyorlardır. Paul, insanlıktan tamamen uzaklaşmış hissetmektedir ve sadece duygularını savaşta olan arkadaşlarıyla paylaşabileceğini düşüncesi daha ağır basmaktadır. Bu savaş onların bütün hayatları olup çıkmıştır. Hikâyemiz, 1918 yazına doğru ilerler ve bu noktada, hayatta, geride kalan Alman birlikleri, erzak yetersizliği, barınak yokluğu ve Müttefikler tarafından tekrarlanan topçu bombardımanları nedeniyle tükenmiş ve yıpranmış durumdadır ve hikâyemiz daha fazla spoiler vermemek adına böylece sürüp gider. :))

    Erich Maria Remarque Hakkında Biyografi
    - Erich Maria Remarque, bir Alman asıllı bir yazardır ve 1898 yılının Haziran ayında Almanya'nın Osnabrück şehrinde doğmuştur. 16 yaşında şiir ve denemeler yazmaya başlayan Erich, bir süre Münster Üniversitesi'nde eğitim aldı ve 18 yaşındayken I. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kaldı.

    - Torhout ve Houthulst arasındaki batı cephesinde yer aldı ve savaştan sağ kalarak kurtulmayı başaran Remarque, cephe sonrasında öğretmenlik, kütüphanecilik, gazetecilik ve editörlük yaptı.

    - 1920'de, kendisinin ilk kitabı olan “Die Traumbude - The Dream Room” romanını (ülkemizde satışta göremedim) Erich Remark adı altında yayınlandı. 1928'de, 19 yaşındaki genç bir askerin gözünden anlattığı, savaşın mutlak kötülüğü ele aldığı en ünlü eseri, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” “Im Westen nichts Neues - All Quiet on the Western Front” olan ikinci kitabını yayınladı. Belki birçoğumuzun bilmesine rağmen, bilmeyenler için hatırlatmakta fayda görüyorum. Kendisinin asıl adı Erich Paul Kramer’dir ve bir dönem sonra annesinin adı olan Maria’yı almış, sonrasında da Kramer’in tersten okunuşu olan Remark’ı soyadı olarak kullanmaya başlamıştır. Dünya edebiyat tarihine be insanlara Fransız kökenine işaret etmek istercesine, Remark’ı, Fransızca’da okudunduğu Remarque olarak değiştirmeyi de ihmal etmemiştir.

    - Remarque, ileri romanın yayınlanmasından sonra, İsviçre'nin Porto Ronco (benim için cennettir) şehrine yerleşir. 1930'lu yıllarda Nazi Almanya'sında halkın yaktığı pek çok kitap arasında Remarque'nin eserlerinin olduğu ifade etmiştim. Nasyonal Sosyalistler Remarque'i vatan haini ve sahtekâr ilan ettiler ve 1938'de Remarque'nin Alman vatandaşlığı parti tarafından iptal edildi. Remarque, Amerika’ya gidebilmek için İsviçre'den ayrıldı ve vatandaşlık işlemleri kabul edilerek Amerikan vatandaşı oldu, ama 1948 yılında İsviçre'ye geri dönerek edebiyat hayatına burada devam etti.

    - ilk evliliğini 1925'te Lise Jutta Zambona'ya ile yaptı ve 1930 yılında kendisinden boşandı. Fakat daha sonra Zambona'nın savaş sırasında Almanya'ya geri dönmesini önlemek için yeniden evlendiler. Remarque Amerika'ya geçtikten sonraysa tekrar boşandılar.

    - Remarque 1958'de, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu Paulette Goddard ile yeni bir hayata ve evliliğe merhaba dedi. Mutlu çiftimiz, Remarque 25 Eylül 1970'te ölene kadar birlikte yaşadılar. Yazarımız, 72 yaşında hayatın vermiş olduğu onca yorgunluk sonrasında, aylardır sıkıntısını yaşamakta oldu anevrizmadan dolayı hayata gözlerini yumdu. Ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra, 23 Nisan 1990’da hayatını kaybeden eşi Paulette Goddard, İsviçre’de Remarque’ın yanına defnedildi.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~