Geri Bildirim
  • "Her yılgın insanın içinde, hayal kırıklığına uğramış bir idealist vardır."
  • "Her yılgın insanın içinde, hayal kırıklığına uğramış bir idealist vardır."
  • "Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedi kat yukarılarına çekildim. Tanrılar orada oturuyorlardı. Bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. 'Ne dilersin?' dedi Merkür. Bir an şaşırdım kaldım. Sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: 'Çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun.' Tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. Bundan dilediğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla, 'Dileğin kabul oldu' demek onlara pek yakışmazdı."

    Kitabın adının nereden geldiğini "Kaygı Kavramı"nda geçen bu paragraftan anlayabiliyoruz. Kierkegaard bu pasajda iki noktayı birden vurguluyor; birincisi kahkahanın tanrıların kendini ifade etme şekli olduğunu vurgulayarak kahkahanın değerini artırıyor. İkincisi ise tüm melankolisine karşı dünyaya kahkahayla baktığını, dünyayı öyle anlamlandırdığını bir kez daha gözlerimizin önüne koyuyor.

    Kitabın adı ile ilgili bu açıklamadan sonra, kitabın yazılış tarzı hakkında bilgi verelim. Bu kitap, Kierkegaard'ın kendisi tarafından yazılmamıştır. Roger Poole ve Henrik Stangerup tarafından 1983 yılında derlenmiştir.

    "Büyük bir dehanın tanınmaması elbette üzücü; ama yanlış tanınması daha da beter." diyerek açıklıyor Roger Poole kitabın yazılış amacını. Nedim Çatlı'nın dilimize kazandırdığı bu kitapta, önsöz bölümü haricinde tüm metinler Kierkegaard'a ait ve hiçbir yorum veya müdahale bu yoktur. Bu nedenle, Kierkegaard'ın kendisi yazmış gibi olduğunu söyleyebiliriz.

    Kitabın içeriğine geçersek, kitaptaki metinler Kierkegaard'ın ağır felsefî metinleri değil, daha çok Günlükler'den olmak üzere genel olarak yazın kariyerinin başlarına ait yazılara yer verilmiş. Bu açıdan bakarsak, Kierkegaard'a akademik olmayan bir ilgi duyan okuyucunun hedef alındığını söyleyebiliriz.

    Kitaba girişte, Danimarka halkı ile Kierkegaard arasındaki zıtlıktan bahsediliyor. Materyalist Danimarka halkına karşılık, idealist Kierkegaard ilk bakışta Alman felsefesine yakın gibi duruyor ama dönemin büyük düşünürü Hegel kendisini büyük hayal kırıklığına uğratınca kendi içine dönüyor.

    Kierkegaard'ın hayatında ailesi ile ilişkisi, özellikle babası Michael Pedersen ile olan ilişkisi önemli yer tutuyor. Günlüklerinde annesinin bir kere bile adı geçmemesine karşılık, "Søren'in annesinin ölümüne üzüldüğü kadar, dünyada hiç kimsenin bir ölüme üzülmediği" de söylene gelen bir ifade olmuştur.

    Baba Michael Pedersen'a dönecek olursak; oğlunu özellikle dinî yönüyle etkilemiştir. Michael, gençliğinde Tanrı'ya isyan ettiği için Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünüyordu ve Michael iki eşini, iki kızını ve iki oğlunu erkenden kaybetmesini dine bağladı. Bunun Kierkegaard felsefesinde önemli belirleyici olduğunu söyleyebiliriz, ayrıca Michael'ın zenginliği, toplumsal konumu da Søren'in hayatında önemli yere sahip olmuştur.

    Aile dışında, belki aileden de öte, Søren'in hayatındaki en önemli kişi elbette ki Regine Olsen'dir. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" baştan sona Regine ve nişana odaklansa da, diğer eserleri de sıklıkla o ilişkiye hitaplarla doludur diyebiliriz. Dünya tarihinin en uzun aşk mektubu "Ya/Ya da", "Korku ve Titreme", "Tekerrür" ilk başta yazılacaktır bu alanda. "Korku ve Titreme" elbette ki çok özeldir, ilk bakışta tamamen dinî amaçlarla yazılmış gibi gözükse de, sıklıkla Regine'e hitaplarla dolu olduğunu görüyoruz. Üstadın hayatı boyunca ironik olmadığı, ciddi olduğu tek konunun 'genç kız' ve nişan olduğunu söylesek yeridir.

    "Kitaplar bir anlamda tez, beden ise antitezdi."

    Kierkegaard'ın müstear isimler ile yazması da bir anlamda böylece bir anlam kazanıyor. Tezlerini farklı isimlerle ortaya koyunca, bedeniyle kısıtlama olmadan, rahatça hareket ediyor ve 'kahraman'' oluyor. Bu kitapta yer alan, müstear yazarların tartışmaları belki de edebiyatının doruk noktalarından biridir. Victor Eremita, Constantin Constantinius, Baştan Çıkarıcı Johannes, moda terzisi ve Yargıç Wilhelm 'kadınlar' ana başlığında tartışıyorlar. Kierkegaard, her müstear yazarını mükemmel bir şekilde konuşturur ama Baştan Çıkarıcı Johannes'in düşüncelerine hayran kaldığını görebiliriz.

    Kitapta, pek fazla yerde bulamayacağımız Kierkegaard'ın siyasi fikirlerinin de konu edildiğini görüyoruz. Üstad, birçok tartışmada siyaseten yetersiz olduğunu ve bunun kendisini ilgilendirmediğini söylese de elbette ki döneminin büyük kafası olarak gündemin içinde yer aldı, hele ki devrimci bir dönemde yaşadığını da hesaba katarsak, uzak durması imkansızdı. Bekleneceği üzere, muhafazakar diyebileceğimiz bir çizgisi var ama siyasi konularda yazdığı yazıların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu söylemek mümkün ve olayları geniş bir açıdan görmemiş.
  • ÇALIKUŞU VE ÖĞRETMENLER ( Araştırma Tezi)

    "Roman, bir tarihi belge yerine geçmez ancak tarihe ışık tutarak o yolda gidenlerin
    yolunu aydınlatır. Yazıldığı dönemin problemlerinin anlaşılmasına yardımcı olur. Ayrıca
    roman, edebi bir dil ve üslup içinde eleştirel bir bakış açısıyla dönemin önemli olaylarını
    günümüze kadar taşıyabilme özelliğine de sahiptir. Hatta roman oluşumu ve yapısı gereği, sosyal konuları aktarmada, diğer türlere göre daha öncül ve de avantajlı bir konumdadır ."

    Dr. Mehmet Emin Uludağ ' a teşekkürler.

    Güntekin, geçmişten gelen ve Cumhuriyetle beraber oluşan eğitim problemlerini Çalıkuşu’nda yalnız öğrenciler açısından ele almaz, öğretmen sorunları açısından da irdeler. Yazar bu bağlamda ilk olarak, günümüzde de devam eden bir problemi yani büyük ümit ve heyecanla mesleğine başlayacak olan öğretmenin beklentilerinin sonuçsuz kalışını ve hemen yolun başında hayal kırıklığı yaşamasını konu eder. Bir öğretmenin beklentileri ve hayal ettikleriyle idarecilerin yaklaşım biçimi arasındaki farkı Feride’nin bakış açısıyla dile getirir.

    ✍️✍️✍️"Nezaret kapısını buluncaya kadar cesur ve neşeliydim. İşlerimin gayet kolay biteceğini umuyordum. Bir hademe beni Nazır’ın yanına götürecek, o da diplomamı görür görmez; “hoş geldin hanım kızım. Bizde senin gibileri bekliyorduk.” diye beni Anadolu’nun en yeşil bir memleketine tayin ediverecekti. Fakat kapıdan girince hava birdenbire değişti; beni bir heyecan, bir korku aldı ."

    Feride öğretmen, bu ilk karşılaşmanın şokunu üzerinden atamadan ikinci bir şokla karşılaşır. Bu daha büyük bir şoktur. Çünkü tahsil görmüş ve büyük ümitlerle mesleğe başlamayı bekleyen öğretmen maarifteki memurun tahammül edilemez sözleriyle sarsılır:

    ✍️✍️✍️"Sağımda, yüksek bir kapının üzerinde “Makam-ı Nezaret” diye bir tabela gözüme ilişti. Herhalde nazırın odası orada olacaktı. Kapının önünde, parlak marokenden kıvrım kıvrım somye telleri fışkırmış bir köhne koltukta kolları yaldızlı kerli felli bir hademe oturuyordu. Öyle bir edası vardı ki insan “acaba Nazır Paşa yahut Bey bu mu?” diye şüpheye düşse yeriydi. Korka korka yanına yaklaştım.
    -Nazır Bey yahut Paşa’yı görmek istiyorum, dedim.
    Hademe parmaklarını tükürükleyip kumral palabıyıklarının ucunu kıvırarak, şahane bir bakışla beni süzdü, ağır ağır:
    -Ne yapacaksınız nazır bey’i? Dedi.
    -Hocalık isteyeceğim dedim.
    O, bıyıklarının ucunun ne şekil aldığını görebilmek için dudaklarını büzüp cevap verdi.
    -Böyle şey için Nazır Bey rahatsız edilmez. Git, dairesine söyle. Usulü dairesinde muamele yap!
    Usulü dairesinde muamelenin ne olduğunu öğrenmek istedim. Fakat o, artık cevap vermeye lüzum görmedi; aynı mağrur ve şahane eda ile başını öbür tarafa çevirdi."

    Yazarın öğretmen sorunları çerçevesinde ele aldığı bir başka konu ise, günümüzde de öğretmenler tarafından en çok gündeme taşınan maddi sorunlar, özellikle maaşın yetersizliğidir. Bu, Feride’nin en büyük dertlerinden biridir. Gerçi Feride’nin annesinden kalma birikmişliği , zorda kaldığı zaman imdadına yetişecek elmasları olduğu anlatılır. Ama bu onu maddi sıkıntılardan kurtarmaz. Yazar, Feride’nin nasıl geçindiğini dikkatlere sunarak, bir başka anlamda aslında elması olmayan Feride öğretmenlerin nasıl geçinebilecekleri konusunu gündeme getirmiş olur.

    ✍️✍️✍️"Bunların hepsi güzel, hepsi âlâ fakat beni düşündüren başka bir mesele var. Dün akşam, yatmadan bir hesap yaptım, o kadar tuhaf bir netice çıktı ki, inanamadım. Bir kere de aynı hesabı parmaklarımla tekrar ettim. Maalesef doğruydu. Bu netice, çok acıklı olmakla beraber gülmekten kendimi alamadım. Ben, şimdiye kadar kendi gayretim, kendi çalışmam sayesinde geçindiğimi zannediyordum. Halbuki elimdeki parayı sarfetmekten başka bir şey yapmamıştım."

    Yazar bazen, Feride’nin kimliğini siler ve kendisi konuşarak öğretmenliği niçin yaptığını vurgular. Yıllar önce savunulan düşüncelerin aynısının neredeyse bugün de mevcut olduğunu dile getirerek öğretmenlerin maddi sıkıntılarına dikkat çeker.

    ✍️✍️✍️" Ben, muallimliği açlıktan ölmemek için kabul etmiştim. Hesabım doğru çıkmadı. Bu meslek, bir gün açlıktan öldürebilir.."

    Fakat bu maddi tatminsizliği yazar ruhsal doyumla giderir.
    ✍️✍️✍️"Fakat ne ziyanı var? Değil mi ki, benim gönlümün şefkate olan açlığını doyuracak, kendi hayatını başkalarının saadetine vakfetmek tesellisini bana verebilecek..."

    Çalıkuşu’nda yaklaşık 14 yerde Feride’nin şahsında, öğretmenlerin maddi durumu anlatılır. İstanbul dışındaki eğitimin acınacak durumu, öğretmenlerin acınacak halleri ve belki de Feride gibi bir kızın öğretmenliğini Anadolu’da yapmak istemesi romanı ilgi çekici kılar. Öğretmenlerin beklenti ve sorunlarına bu derece ışık tutulmasında yazarın konumu etkili olmuştur.

    Yazar, öğretmen sorunları ve beklentileri bağlamında, idealleri ve gerçekleri karşılaştırır ve ikisi arasındaki farkı okuyucusuna hissettirir. Bunun için ilk önce hayal edilen idealist öğretmen tipini Feride’nin kafasına yerleştirir. Bunu yaparak, aynı zamanda Çalıkuşu’nun yürek yarasını bu idealizm ile bir nebze de olsa avutur ve hemen hemen her öğretmenin bu idealizm ile öğretmenliğe başladığı görüşünü okuyucusuna vermek ister. Özellikle öğretmenlik vesilesiyle Feride’yi İstanbul’un entrikalarından uzaklaştırıp Anadolu’nun saf ve bozulmamış güzelliklerinde dolaştırır. Bakir Anadolu’yu gündeme taşır.

    ✍️✍️✍️"- Ah, kalfacığım, diyordum, kim bilir gideceğim yerler ne kadar güzeldir. Ben, Arabistan’ı hayal meyal biliyorum. Anadolu herhalde ondan çok güzeldir. Oradaki insanlar bize benzemezlermiş. Kendileri fakirmiş, fakat gönülleri o kadar zengin, o kadar zenginmiş ki, hiçbiri, değil bir fakir akraba çocuğuna, hatta düşmanına ettiği iyiliği başına kakmak mürüvvetsizliğinde bulunmazmış."

    Anadolu’nun bu acı gerçeklerine rağmen, ideal bir öğretmen portesi çizen yazar, daha sonra her ne şartlarda olursa olsun vazife bilincinin ve hizmet aşkının önemini kavrayan bir Feride ile karşılaştırır bizi:

    ✍️✍️✍️"-Hayrola Feride Hanım, sen niye böyle erken uyandın, ya? Ben seni yol yorgunluğu ile öğleye kadar uyur sandım; demişti.

    Ben gülerek: -Öyle şey olur mu? Vazife sahibi bir hoca, öğleye kadar nasıl yatar? Demiştim..."

    Not: Çalıkuşu'nu okuduktan sonra kendimce bir kaç araştırma yaparken rastladığım, 2008'de yazılmış bir tezden alınmıştır. ☺️📖✍️☺️

    Teşekkür ederim.🙂
  • Üç yıllık süre zarfında Rublov birçok şiddet ve cinayet olayına yakından tanık olur. Vladimir halkının Tatarlar ve onların Rus işbirlikçileri tarafından öldürülmelerine de şahit olan Rublov, kin ve nefretin yok edici gücünü ta iliklerine kadar hisseder. Yine Rublov, emirlerin fermanıyla ressamların kör edilişlerini ve bir Emirin kendi kardeşinin ağzına ve midesine kızgın kurşun doldurmasını seyretmek zorunda kalır. Kendisi de genç bir kadını kurtarmak gayesiyle giriştiği bir eylem sonucu saldırı halindeki düşman askerlerinden birini öldürmek zorunda kalır. Rublov artık yalnız ve kimsesiz biri olarak bir hücreye sığınır. Güzel bölüm "Andrey'in rivayeti ile musibet" kısmında ölmüş olan Teofanus'un hayaleti, öğrencisi Rublov'a görünerek kendisine 'hala iyiliğin kazanacağına olan inancını' taşıyıp taşımadığını sorar. Bu can alıcı soru sadece Rublov'a de­ğil, Gulak Rusya' sının başını çektiği XX. yüzyılın acı tecrübelerinin derinliklerinden bütün insanlığa sorulmuş bir sorudur. Andrey inleyerek şöyle der:

    "Ah! Seni rüyamda görüyordum ... Onlar, her yeri yıktılar, yaktılar ve kadınlara
    tecavüz ettiler. Kiliseleri darmadağın ettiler. Sen öldün, oysa ben bu musibeti
    yaşamaya devam ediyorum. Gece ve gündüz insanlar için çalışıyorum ama
    bunlara insan denir mi onu da bilmiyorum. Hayatım boyunca körmüşüm. Sen
    haklıydın. Bir Tatar askeri gülerek kendileri olmasaydı da yine bizim birbirimizi
    öldüreceğimizi yüzümüze haykırıyordu. Hayır! Ben artık buna devam edemeyeceğim."

    Buna karşı Teofanus şu cevabı verir:

    "Niçin? Onlar her şeyi yağmaladıkları için mi? Yaktıkları resimler dolayısıyla mı? Yok! Sen sadece günahlarının yükünü arttırdın. Benim de yarattığım bütün şeyleri yaktılar ama ben her defasında yeniden başladım. Sürekli işime devam ettim."

    Bu, Rus zindanlarındaki cezasını çekmekte olan mahkum bir sanatçının evrensel
    feryadıdır. Rublov, "Evet, her şeyi yaktılar." diye onaylar ve itiraf eder:

    "Ben de bir günahkarım. Birini öldürmüşüm. Bir Rus askerini."

    Teofanus:

    "Bizim günahımız barbarlığa insani bir çehre kazandırıyor. İyilik etmeyi öğren.
    Adaletli olmaya çalış ve Tanrı'nın günahları bağışlayıcı olduğunu hatırla!"
    diye karşılık verince Rublov da:

    "Onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum. Öyleyse, ben de onunla sessizlik anlaşması yapıyorum. Ama sen neredesin? Cennette misin?"

    diye sorar. Tarkovski'nin bütün yapıtlarında en sarsıcı olan o söz Teofanus'un
    ağzından çıkar:

    "Evet, ama bu öyle senin hayal ettiğin bir cennet değildir."

    Dostoyevski' den esinlenen bu hikayedeki Alyoşa ve İvan arasında geçen söyleşide
    bir kez daha Rus sanatında, imanın derinliklerindeki iyilik ve güzellik tartışılmaktadır. Andrey sükut eder. Tasvirlemek, imgelemek ve konuşmaktan vazgeçer. Yıllar sonra ansızın kendi elleriyle yaptığı bir çan onun yeniden kendine gelmesinin yolunu açar. Filmin renkli görüntülerinin arka planından son cevabı işitiriz. Dostoyevski'yi anımsatacak bir şekilde "Güzellik dünyayı kurtaracaktır." yargısı, çekilen acılara bir umut olur. Böylelikle sanat, mutlaklığın öteki yüzü olarak bilinir ve insanın cehennemi dünyasının üstündeki yerini alır. Sanatçının sorumluluğu, mutlak hakikati aramaktan başka bir şey değildir. Öyle ki ahlaki ve zor olan bu görev insanı cehennemden kurtarma çabasından da daha üstündür. Zira sanatçının çabası, böyle bir kurtuluşu da beraberinde getirebilme potansiyelini taşır. Tarkovski'nin Andrey Rublev üzerine
    yazdığı kısa notlardaki özel mesajı da unutmamak gerekir:

    "İmkansız olmasından çok, uçma arzusu, tekniğini bilmeden önce çanı yapma
    hevesi, daha önce hiç kullanılmamış bir yöntem ile Ressamlık ... Bunların hepsi
    öncelikle insana muhtaçtır. Yaratışın bedelini ödeme, kendini işinin derinliklerine
    kaptırmak ... Yaratış bütünüyle sahici bir fedakarlıktır."

    Tarkovski'nin yapıtları günümüzün kahramanlık destanları gibi dururlar. Oysa
    yaşanılan zaman artık kahramanlığı önemsememektedir. Onun bütün filmlerinde,
    insanın kendisini ve dünyayı tanımaya yönelik mücadelesi vurgulanmaktadır:

    "Benim bütün filmlerimdeki ana tema ve gelecekte yapacağım filmlerimin ana
    teması şu olacaktır: İdealist bir insan heyecan ve şevkle bir sorunun cevabını aramaktadır, hakikati tanıyabilmek için yürüdüğü meşakkatli yolda kararlı olup sabırla ve elde ettiği tecrübelerin şükrüyle hakikate yaklaşmaktadır. "

    Tarkovski bu "idealist insan tiplemesi"nin yapıtlarının odak noktası olduğunu düşünüyordu. Şu an bütün filmlerini göz önüne aldığımızda, onun sonsuz çabası sonucu ortaya çıkan bu "insan tiplemesi"nin yapıtlarının can damarını teşkil ettiğine yakından tanıklık etmekteyiz. Andrey Rublev'in sonunu hatırlayalım!
    Herkes genç Boris'in kilise çanı için gerekli olan döküm sırrını bildiğini zannetmekteyken gerçekte Boris bunu bilmemektedir. O, sadece çanın kullanım sırrını öğrenebilmek için araştırmaya hazır olduğunun farkındadır.

    Bu yolda canını tehlikeye atarak ilerlemektedir. Sonunda başarıya ulaşır. Boris
    çanı yapmayı başarır ve gözü yaşlı bir şekilde Rublov'un kucağına düşer.
    Tarkovski, "Ben bu gencin seçmiş olduğu yolu çok iyi biliyordum. O, çanı, belli
    olmayan sonuca kendisinin bile göstereceği tepkiden habersiz (meydana gelecek
    sonuç ve belayı hesaba katmadan) olarak yapmıştır. Bu, dünyadaki en asil davranıştır ... Sanatçının içindeki bu alev, onu ızdıraplara sürükleyerek yıpratan ve nihayetinde onu canından eden bu düşünce, dünyada yapılabilecek işlerin en önemlisi ve hayırlısıdır. " der.
  • Macellanya
    Jules Verne
    Kitap, Avrupa’da 1850 li yıllardan itibaren başlayan sosyalist fikir hareketleri ortamında bulunmuş, özellikle sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan emek-sermaye çelişkisi sonucu hayal ettiği sosyalist ülkeyi kuramamış ve kendine yeni bir dünya kurmak isteyen bir maceracının (kaw-djer) etrafında gelişen olayları anlatır.
    Kaw-djer’in yaşadığı Avrupa ülkesinden kitap boyunca bahsedilmez kimi yorumcular Jules Verne’nin kendisini anlattığını söyler. Belli ki gençlik yıllarında sosyalist devrime inanmış, “Ne Tanrı, Ne Efendi” şiarıyla yola çıkan Kaw-djer, inandığı bu idealist düşünceyi yaşadığı ülkede bir türlü hayata geçiremez ve Güney Amerika’nın ucundaki yerlilerin içinde yaşamaya başlar. Bir anlamda gençliğindeki hayallerine kavuşamasa da yöre halkı ile kurduğu diyalog ve yaşam felsefesi ile sanki hayallerine yaklaşmış gibidir. Tüm hayat birikimlerini eşitlikçi yaşam anlayışını yerlilerle paylaşır. Sağlık bilgisinden, denizcilik bilgisine yöre halkının her türlü yardımına koşar ve adeta yerlilerin Mesih’i durumuna gelir. Ancak hiçbir zaman iyilik yapmanın ötesinde bir çabası olmaz ve bir kibirlenme göstermez.
    Kendinden ve Avrupa Kanunlarından kaçan Kaw-djer’in hayali tamda dibe vurduğu anda değişir. Batmakta olan bir gemiyi kurtarır, gemideki yolcularla ütopyasındaki devletini bir adada kurar. Eşitlikçi, üreten, yetinen ve paylaşan bir topluluk yaratır.
    Hatta adada bulunan bir altın madeni insanın açgözlü tarafını ortaya çıkarsa da, insanların kolay kazanmakla kolay zengin olmakla mutlu olunacağını düşünen insanlara da emeğin en yüce değer olduğunu gözümüze soka soka anlatır.
    Gençlik heyecanında “Ne Tanrı Ne Efendi” fikrini savunan KAw-djer’de zamanla reddettiği sadece efendi kısmı olur.
    Jules Verne’nin zengin hayal gücü ile Güney Amerika’nın bakir denizleri ve adalarında geçen roman kimilerine ütopik gelebilir ancak çokta uzak bir hayal değildir aslında.
    Macellanya; Gandhi’nin “Dünya tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyüktür ancak ihtiraslarını asla” sözünü doğrular nitelikte bir solukta okunan bir kitap.
  • "Milletlerin hayatlarında her ülkü, az çok hayal ile süslenir. Her idealist de, az çok bir hayal adamıdır. Gerçi bu idealist; bir kurtarıcı, yeni bir devlet kurucusu, yani gerçek bir liderse, asıl yığınları saran hayal ve heyecan dalgaları arkasında o kendi hesaplarını, şartların gerçeklerine uyduracak ve ona göre eylemler düzenleyecek, yön tayin edecektir.

    Turan ülküsü; bizim bu bahislerde işlenen gençlik yıllarımızın, gerçek itici gücüydü. Ama bu ülkü; ne eylemci, ne de yön tayin edici önderini bulamadığı için, Turan davası, daha ziyade, bir özlem, hayal ve heyecan kaynağı olarak kaldı. Ve sanıyorum ki, en kapsayıcı ifadesini, Kızılelma sembolünde, yani bir belirsizlikte buldu."