• Yaşar KemalTeneke

    Yaşar Kemal, Teneke adlı romanını 1955 yılında kaleme almış.1965 yılında ise roman oyunlaştırılmış.Okuduğum kitapta iki bölümden oluşuyor ilk bölümde roman hali,ikinci bölümde ise oyun hali verilmiş.Oyun olan kısımda konu aynı olmakla beraber biraz farklılaştırılmış.

    Kasabaya aylardır yeni kaymakamın atanmasını beklenmekte.Kaymakam yardımcılığı yapan Resul’ü çeltik ağaları sertifika vermeleri için kanunsuz bir şekilde izin almak İçin tehditlere varacak kadar ileri gidip zorlamaktadırlar.Kasabaya idealist yeni mezun genç bir kaymakam atanır.Olaylar bu şekilde başlar.

    Bir tarafta devlet,hukuk,kanun tanımayan,sadece kendi ceplerini düşünen,menfaatleri uğruna insanların hayatlarını kast eden ağalar,diğer tarafta idealist bir kaymakam ve bu gidişata dur demek için mücadele eden yoksul köylüler.

    Teneke’de din tüccarları,gaddar ağalar,eli silah tutan eşkiyalar,parayla satın alınan insanlar ve tüm bunların karşısına çıkan bir avuç cesur yürekler var.

    Kitabı bitirdikten sonra Fethi Naci ve Berna Moran kitaplarına şöyle bir göz gezdirdim Yaşar Kemal hakkında ne diyorlar diye.

    Fethi Naci:” Bir Yaşar Kemal vardır romanımızda köylüleri olduğu gibi gösteren; Yaşar Kemal, yaşantısına ve tanıklığına bağlı kalmış, gerçeklikten sapmamıştır. Bunun içindir ki Türk köylüsünü olduğu gibi tanımak için elimizdeki tek kaynak Yaşar Kemal’in romanlarıdır.

    Köyü, köylüyü anlatan Yaşar Kemal köy toplumunun durağan bir toplum olmadığını, köyde de bir şeylerin değişmekte olduğunu gösteren ve gören bir romancı.”
    Kapitalizim öncesi dönemin belirli bir bölgede yaşayan Türk köylüsünü belli başlı nitelikleri ile betimleyen bir romancı “diyor.

    Berna Moran ise:” Yaşar Kemal’in yarattığı Çukurova dünyası her şeyden önce, insanı ve doğasıyla bir bozulmayı, bir yozlaşmaya yansıtır.
    Yaşar Kemal yaşadığını, gözlemlediğini yansıtan, topluma ayna tutan bir yazar sayılmaz; gözlemlediklerinden bildiklerinden hayal gücüyle yeni bir roman dünyası yaratan sanatçılardandır. Çünkü Yaşar Kemal’de çarpıcı karakterleri,boyutları olağanı ve sıradanı aşan olayları, efsaneler ve düşlerle içiçe geçmiş bir gerçekliği içeren, şiir dolu yapıtlarıyla bir Çukurova dünyası katmıştır edebiyatımıza.”

    ”Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir,yalan teşkilat kurmuş,doğru yalnızdır.”

    ”Oğlum diyordu.Sen sen ol,görünüşe aldanma,insanlar iki yüzlüdür.”
  • Arkadaş! dedi, sen, bu inkılâp içinde bir somnambul gi­bi yaşıyorsun. Evet, uykuda gezen bir adam gibisin! Yalnız kafandaki rüyaları görüyorsun. Halbuki bizim işlerimiz, sokağın mahsulüdür. Sokakta cereyan eden; kanlı, çamurlu, pis bir kavgadır.
    Ama sen, anladığıma göre, bir köylü aslından olmakla beraber, kendi kökünle de alâkan kesilmiştir. Ve sizde her münevverin gittiği yolu tuttuğun için, aradığın şey ne insaniyet, ne inkılâptır. Sadece, cemiyete yukarıdan bakan bir iktidar postudur. Onun için sen de, bütün idealist geçinen münevverler gibi, hakikatte bir illüzyon, bir hayal içindesin. Siz,
    yapıcı insanların değil, ancak Tolstoy'un dilini anlayabi­lirsiniz. Evet, Tolstoy'un, yani şu meczup insaniyetçinin... Hatta sizin tarihinizde, toplumun üstünde sivrilmek için bir idealist olmaya bile lüzum yoktur. Sizde idealizm, sadece bir vasıtadır, hatta lüzumsuzdur. Çünkü sizde her kafasına veya bileğine güvenen insanın yolu. her ülkeden daha kolay elde edilen bir iktidar postudur. Aklı başında ve gücü kuvveti yerinde bir delikanlı, İstanbul'a bir devşirme olarak mı gelir? Bir medresede fıkıh, kelâm mı tahsil eder? Yoksa, bir harpte mi sivrilir? Gayesi hemen bir yolunu bulup, mertebeleri hızlı hızlı geçerek sarayın, yani iktidarın kapısına çırak olmaktır. Ondan sonra padişahın en sadık kulu odur. Sizin hemen bütün tarihiniz, saray kapısında postu veren kapı kullarıyle, o kapıya postu sermek isteyen, fa­kat oraya erişemeyen Celâlîler arasında geçen bitmez tükenmez kavgalardan ibarettir. Bunun böyle olması da lâzımdı. Çünkü sizde saray dışında asalet olmadığı, toprak tasarrufunda istikrar olmadığı, timarlar, zeametler daima ve sarayın emri ile elden ele geçtiği için, herkesin gözü, bunlardan birinin kenarına mümkün olduğu kadar sağlamca yapışmaktaydı. Bu da ancak iktidara yanaşmakla olurdu...
    Onun için, siz de kendine güvenen aydın, idealizmi değil, daima iktidara çıkan kolay yolu aradı. Sen de onu arıyorsun. Senin de yolun oraya çıkacak. Hayalinde kurduğun şu billur köşkleri bırak! Sen de oraya koş.
    Oraya koş!.. Ama bizim yolumuz, şu pis sokak kavgasından ibarettir. Ayağımız daima sokağın çamuruna bağtdır...
  • Kitabı baştan sona bitirdikten sonra aklımdan geçenler şunlardı;
    - Keşke gerçek olsaydı bu hikaye,
    - Türk-Yunan dostluğu hakkında Ütopik bir hayal kurarak, buna engel olan politikacılara eleştiriler yapılmak istenmiş yalın sade bir eser olmuş,
    - Cumhuriyet dönmi aydınlıkçıların idealist, yenilikçi ve devrimci ruhunu, yarattığı Mustafa Güzelgöz karakteri ile aktarmış Fakir Baykurt,

    Ancak romanda bazı gerçek isimlerin geçmesi beni Mustafa Güzelgöz'ün gerçekten yaşamış biri olabileceği yönünde düşündürmeye başladı. Romanın akıcılığına bırakarak kendimi tıpkı Dimitrious'un Eşekli Kütüphaneci hikayesini dinlerken kurduğu gibi hayallere daldım; ancak sonrasında bir araştırma yaparak aslında Mustafa Güzelgöz'ün yaşamış, kanlı canlı bir kahraman olduğunu öğrenebildim. Bunu baştan bilseydim kitaptan aldığım haz farklı mı olurdu bilemiyorum.
    Artık benim için bir Cumhuriyet kahramanı daha var; Ürgüp kütüphanesinde vaktini okuyucusuz kitapların başında maaş gününü beklerek geçirmek varken; Ürgüp'ün köylerine eşekle kitap götüren Eşekli Kütüphaneci. 1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği'nin İnsanlığa Hizmet Ödülünü ABD devlet başkanı John Kennedy tarafından verildikten sonra, kürsüde "Köye kitap götürmek, çöle su götürmek gibidir." dediğini duyar gibiyim.
  • Çok uzun, ama ilgi çekici de;

    Kuantum Dünyası
    Kuantum fiziği ile klasik fizik arasındaki ilkeler ve yasalar bu denli çelişkili olduğuna göre acaba nerede ve nasıl bu ikisi kesişebilir diye bakıldığında şu sonuç net olarak bulunmuştur: Kuantum fiziği yasalarından klasik fizik yasaları elde edilebilmektedir. Yani Mikro Dünya’nın verilerinin birleştirilmesi ile Makro Dünya hakkında bilgiler elde edilebilmektedir. Bu tersinir olmayan bir ilişkidir. Yani makro dünya yasalarından mikro dünya yasaları elde edilemez.

    Yukarıda çok kısaca ifade edilen ve bunlar gibi bir çok bilimsel yasa insan düşüncesinin de üretildiği ve yönetildiği yer olan insan beyninde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla insan beyninin işletim sisteminin bu yasalara uymak zorunluluğu açıktır. Normal insan sağduyusu ve mantığı ile çelişen bu bulgular Mikro Evren’i şekillendirdiğinden insan düşüncesini de mutlak anlamda şekillendirmektedir. O halde yapılması gereken şey bu yasaların yardımıyla insan beyninin işleyiş mekanizmasını Kuantum Fiziği yasaları ile yeniden çözümlemektir. Ancak bu konu o kadar da kolay olamamaktadır. Aslında oldukça farklı ve karmaşık bir çalışma alanına girmiş oluyoruz. Zira insan yaşamını yöneten beyinsel aktiviteler ya da kısaca düşüncelerin çözümlenmesi ya da yönetilmesi konusu birçok disiplinin birlikte çalışmasını gerektiren bir konudur. Ancak çözümlemenin belki de en önemli aşamasını, Mikro Evren’deki Kuantum Fiziksel yasaların insan düşüncesine uyarlanması oluşturmaktadır.

    Mikro Dünya’yı yöneten Kuantum Fiziksel yasalar ile yine Mikro Dünya’nın ürünü olan insan düşüncesi birleştirildiğinde çok temel anlamda öne çıkan bazı noktalar şunlardır: İnsan düşüncesi fiziksel açıdan incelendiğinde “enerji” anlamına gelmektedir. Düşünce, mikro tanecikler olan beyin hücreleri tarafından meydana getirildiğine göre mikro evrenin yasalarıyla yönetilmelidir ve kuantize olmak zorundadır. Gerçekte yaşam, beyinde Düşünce Kuantları’nın oluşması ve bunların insan bedenini yönetmesi anlamını taşımaktadır. Herhangi bir düşüncenin yönetilmesi ya da yönlendirilmesi o düşünceyi oluşturan çok küçük elemanter parçacıklar olan Düşünce Kuantları’nın yönetilmesi anlamına gelmektedir. Bu olay ise bütün bir düşüncenin kontrol edilmesine oranla çok daha kolay olmalıdır. Çünkü düşünce kuantları enerji miktarı olarak değerlendirildiğinde düşüncenin tamamına göre çok daha küçüktür. Bu anlamda yapılması gereken şey; Kuantum Fiziği yasalarını kullanarak Düşünce Kuantları’nın ortaya çıkışı ve gelişiminin çözümlenerek kontrol edilmesidir. Her hangi bir olay ya da konu hakkındaki özellikle olumsuz ve rahatsız edici istenmeyen düşünceler bu şekilde ayıklanarak yok edilebilir ve istenilir türden yapıcı ve olumlu düşüncelerin ortaya çıkması sağlanabilir.

    İnsan düşüncesi bir çeşit enerji olduğuna göre ona eşlik eden ve onu tanımlayan bir matematiksel dalga fonksiyonu yani düşüncenin fonksiyonu olmalıdır. Bu fonksiyon o düşünceye ait her türlü bilgiyi içinde barındırır. Dolayısıyla tespit edilmesi durumunda o düşünceye ait her şey bilinir duruma gelecektir. Özellikle istenmeyen düşüncelere ait fonksiyonların belirlenmesi ile o düşüncenin çözümlenmesi ve ortaya çıkmasının ya da yok edilmesinin sağlanması mümkün olabilecektir. Burada önemli olan nokta Kuantum Fiziği yasaları ile dalga fonksiyonunun bulunmasıdır. İnsanların yaşamları boyunca karşılaştıkları ve aşılması mümkün olamayan engeller gerçekte özel bir teknik ile yani Tünel Olayı ile aşılabilir. Bu bir elektronun gerçekleştirdiği tünel olayından asla farklı değildir. Bunun için gerekli koşulların sağlanması ve nasıl yapılacağının Kuantum Mekaniksel anlamda belirlenmesi gerekmektedir. Böylece üstesinden bir türlü gelemediğimiz yaşamsal sorunlarımızı bu özel teknik sayesinde yeterli enerjimiz olmasa dahi aşabilecek ve yeni ufuklara doğru rahatlıkla yol alabileceğiz.

    İnsan beyninde meydana gelen Düşünce Kuantları’nın birleştirilmesi ile düşüncenin bütünlüğü, yani Makro Düşünceler elde edilebilir. Böylece Mikro Düşünce Kuantları’ndan Makro Düşünce bloklarına geçiş yapılabilir. Bu düşünce blokları doğrudan yaşamımıza ait düşünceleri, kararları, eylemleri, kısacası her şeyi kapsamaktadır. Sonuçta insan beynindeki düşüncelerin fizyolojik anlamda çok küçük elektronik sinyallerden meydana geldiği ve dolayısıyla da enerji olduğu gerçeğinden hareketle insan düşüncesinin de kuantize olduğu ortaya çıkmaktadır. O halde sorun bu Düşünce Kuantları’nın kontrol edilmesi ve yönetilmesi sorunudur. Düşüncenin süreksizliği ya da kuantize olduğu gerçeğinden hareketle hepimizin sıkıntıya girdiği ve istemediği ya da kurtulmaya çalıştığı düşüncelerden ve dolayısıyla da eylemlerden kurtulması mümkün olabilecektir. Bir anlamda insanın mutluluğu bu şekilde ciddi olarak artırılabilir. Ancak bunun için sadece düşünce yönetiminin Kuantum Mekaniksel teorilerinin geliştirilmesi yetmez. Buna ilaveten bu modellerin insana kazandırılması için nasıl bir eğitim sürecinin gerektiği de ortaya konmalıdır. Bu gerçekte ciddi çalışma ve sabır gerektirmektedir. Her şeye rağmen kısa bir süre sonra insan zekasının harika birikimleri ve Kuantum Fiziği sayesinde yine insan zekasının ortaya çıkardığı ve insanın mutluluk yollarını tıkayan engeller rahatlıkla aşılabilecektir.

    Diğer bir deyişle bu, yakın zaman içerisinde insanın kurtulmak istediği hatıralar, anılar ve düşüncelerden kurtulabilmesi hatta insanın beynindeki birçok verinin silinip “geçmiş” üzerindeki bilgisinin belli bir ölçüde silinebilmesinin mümkün hale gelmesi demektir. Yani, “Sil Baştan” filmi bir nebze gerçekleştirilebilecek demektir. Eğer biz bu düşünceleri ve düşünme yöntemlerini kaydedebilir, saklayabilir ya da sistemini çözebilirsek, yapay düşünce, yapay karakter ve hatta “yapay bir hayat, geçmiş” oluşturabiliriz demektir. Şimdi bu tip “oluşturulmuş” bir geçmiş ve kişilik hayal edin. Bunun bir robota, bir yapay zekâya katılması ne demektir? İnsanı mutlu eden ve mutsuz eden hormonların beyinde yorumlanması, bilgi alışverişini çözdükten sonra resmen “yeni bir yaratım” mümkün olabilir. Özellikle Amerika başta olmak üzere Kuantum kavramında ileri çalışmalar gerçekleştiren ülkelerin bilim adamları şunu söylüyor: “Biz beynin her yerini inceliyoruz korteks tabakasında, limbik sistemde her yerde sadece maddi bir oluşumla ve elektriksel uyarılarla karşılaşıyoruz.”

    Oysaki insanın bu irade olayını sağlayan, karar verdiren ve yaşamı gözleyen madde ötesi bir boyutu olmalı. Bu konuyla ilgili de insanın ruhsal boyutuna ve bu boyutun beyni kullanma ve yönetme özelliğine dikkat çekilmeli. Bu bakış açısı çerçevesinde biraz önce söylediğiniz insanın iradi eylemlerine önceden karar veren ve bunu beyine ileten insanın ruhsal boyutu olabilir mi? Ruh, tanımı gereği pek ispatlanabilecek bir şey değildir. Bir varsayımdır. Ancak, belki de en önemli varsayımdır. Çünkü bir bakıma ruh, tanrı ile eştir. Zaten beynin bu ikili anlayışı geçmişte Descartes’a kadar dayanıyor. Beyinle zihni birbirinden ayıran bir kartezyen dualite söz konusu. Bu ayrımın üzerinde ikisi de aynı şeyle uğraştıkları halde koskoca psikiyatri ve nöroloji okulları kuruluyor. Ama tabi bu bir bakış meselesi. Bir teorik paradigma meselesi. Henüz bu kartezyen dualiteyi aşacak bir yeni teorik avadanlık yok elimizde. Dolayısıyla bilinçlilikle ilgili, duygulanımla ilgili bir takım fenomenler söz konusu olduğu zaman “olsa olsa bu, ruha aittir” şeklinde bir atıf yapmak kolaycılık oluyor elbette.

    Bugün beyin üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar göstermektedir ki insan beyni için hayalinde canlandırdığı ile gerçekte yaşadığı arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da beyinde aynı bölgelerde elektriksel uyarılar oluşmaktadır. Mesela bir insanın gözü ile gördüğünde beyninde elektriksel uyarılan bölgeler gözleniyor. Beyinde meydana gelen uyarılar ve gerçekleşen “iş” kişi gözü kapalıyken “hayal ederken” de gerçekleşiyor. O halde gerçeğin beyin dilindeki karşılığı gözle görülen, kulakla duyulan ve elle hissedilenden ziyade, beyinde belli bölgelerde oluşturulacak elektriksel uyarılarla anlam buluyor. Konumuza dönersek rüyada da aktive olan yerler, hayal sırasında aktive olan yerler ve 5 duyu ile deneyimleme esnasında uyarılan yerler aynı. Yani “gerçeklik” sizin gördüğünüz, duyduğunuz, hissettiğiniz değil, beyninizde meydana gelen şeylerden ibarettir ve beyniniz bir saniye içerisinde algılayabildiği sayısız bilgiden yalnızca çok küçük bir kısmını size yorumlayabilir. Böylece siz aslında “gerçek” gerçekliğin çok küçük bir kısmını “hayat, dünya, evren, ben” olarak algılıyorsunuz. Bu noktadan hareketle başarıyı deneyimlemek isteyen bir kişinin, bu başarıyı beyninde yaşamasının, 5 duyu ile deneyimlemesini kolaylaştıracak bir motivasyon etkisi yaratmasından bahsedebilir miyiz? Fena bir bakış açısı gibi görünmüyor. Elbette. Meditasyonlar, ibadetler, dînî ritüeller ve benzeri şeyler, aslında farkında olarak veya olmayarak size bunun kapısını açıyor. Kişi bir inanç ve güven ile bir şeye odaklanıyor ve beynini ona odaklıyor. Bunun neticesinde bazen istediği şeyler gerçekleşebiliyor.

    Saffet Murat Tura bu olaya şu şekilde açıklama getirmişti: “Normalde enformasyon akışı beyinde ağırlıklı olarak arkadan öne doğru gerçekleşirken, rüya gördüğümüzde akış önden arkaya doğru olur. Dolayısıyla imajinasyon sırasında yaşadığımız duyumlara, algılara benzeyen durumlar, beyinde belli algı bölgelerin uyarılmasıyla ortaya çıkar. Sorunuz bize Matrix filmini çok hatırlatıyor. ‘Mühim olan beynin uyarılması’ diye bir mesaj vardır Matrix filminde. Ben bu fikre kesinlikle çok katılan bir insanım.”

    Gerçek algı sırasında özellikle bizim de ait olduğumuz primat evrimi, giderek dalga boyunda analiz yapma yeteneği olan nöronları da görsel sisteme yerleştiriyor. Dolayısıyla ‘biz’ kedigillerden çok daha canlı ama çok daha parlak mı emin değilim ama çok daha renkli bir görsel dünyaya sahibiz. Dolayısıyla rüya ve hayal sırasında da aynı renklilik sürüyor. Gerçek algı sırasında retina üzerine düşen dış dünyaya ait imgeler primer görsel kortekse geliyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarı bir kontrol söz konusu. Hayal ve rüya sırasında da Saffet Bey’in dediği gibi bu kez retinal algı kapalı ama daha üst düzey kortikal bölgelerden yukarıdan aşağıya bir kontrol söz konusu. Bu durum rüyanın ve hayalin daha az parlak olmasını sağlar mı? Emin değilim doğrusu. Parlaklık hem dalga boyu analizi ile ilintili olmalı hem de kontrast farklılıklarıyla. İki farklı görsel nöron var beynimizde. Bir tanesi çok eski tarihli bütün kemirgenlerle paylaştığımız çok hızlı çalışan bir tür. Kontrast farklılıklarını ve hareketi onlar sayesinde algılayabiliyoruz. Buna karşılık evrimde yeni gelişen ve kedigillerde olmayan bir görsel nöron var ki dalga boyu analizini o yapabiliyor. Bu sayede de biz renkli bir dünya görebiliyoruz. Kedilerin gri ve tonlarında bir dış dünyaları var. Çünkü kedi düzeyinde bütün doğal hayat avcıdan kaçmak ve avı kovalamak şeklinde yaşantılandığından, çok iyi bir mekan taraması yapacak ve hızlı hareketli nesneleri derhal ayırt edecek bir sisteme ihtiyaçları var. Oysaki primatlarda durum böyle değil. Evrim arttıkça daha çok sosyal düzenler kurarak adapte olan bir türden bahsediyoruz. Dolayısıyla da avcıdan kaçmak ve avı kovalamaktan çok, bir yüzü tanımak ve statik bir nesnenin ne olduğuna ilişkin adını söyleyebilmek çok önemli hale geliyor. Muhtemelen onun için yeni bir görsel nöron tipi gelişiyor. Onun için renkli görmek önemli. Statik bir nesneyi zeminde ayırt edip, adını söyleyebilmek için renkli görmek yardımcı oluyor.

    O halde insan zamanla hayal yeteneğini ve beyin gücü kontrolünü geliştirmeyi başarabilirse, hayali daha farklı deneyimlemeyi destekleyecek bir nöron tipi de oluşabilir belki de. Topu topuna 30.000 yaşında oldukça genç bir türüz. Primat ailesinin geçmişi 000.000 büyüklüğünde. Kemirgenlere bakarsanız 000.000.000 büyüklüklerine yaklaşan yaşlar söz konusu. Dolayısıyla biz daha çok genç bir türüz. Elbette ki evrim devam ediyor. Gezegenimizin sonu gelmezse bundan yüz ile yüz elli bin yıl sonra daha farklı yetenekleri olan insan türleri çıkabilir. Dolayısıyla ileride bizim şuan Süper İnsan, X-Man ve benzeri şeyler olarak düşündüğümüz, hayal ettiğimiz varlıklar gelecekte gerçekten varolabilir. Ancak şimdiye dönersek karakter özelliği dediğimiz özelliklerin oluşumunda ve bu özelliklere göre davranışlarımızın belirlenmesinde beynin özellikle belirli bölgelerinin önemli rol oynadığından bahsedebilir miyiz? Özellikle Amigdala’nın burada önemli bir yeri olduğu görüşü var. Karakter konusunda beynin tamamının organizasyonuna bağlı bir çalışmadan mı bahsediyoruz, yoksa belirli bölgeler öncelikli ya da belirleyici bir etkiye sahiptir diyebilir miyiz?

    Eşitler arasında daha eşit olan bölgeler var mutlaka. Orkestrada bir maestro görevi gibi faaliyetlerin yönetimini üstlenen öncelikli beyin bölgesi alnımızın arkasındaki bölge. Yani prefrontal korteks bölgesi. Bu bölüm çok açık bir biçimde evrimde beynin giderek büyüyen bir parçasıdır. Kedilerde bütün beynin %5’i prefrontal korteks iken, bu primat evrimi boyunca yükselip Homo Sapiens’e yani insana geldiğimizde yüzde üçünü kapsadığını görmekteyiz. Bunun bir nedeni olmalı tabii ki. Sosyal organizasyon karmaşıklaştıkça bireyin emsalsiz olması gerekir. Diğerlerinden ayırt edilebilir bir kişiliğin oluşması gerekir. Çok muhtemeldir ki prefrontal korteks bunun organıdır. Amigdalaya gelirsek, bu çok eski bir yapı. Kemirgen beyninde de olan bir yapı. Bir kemirgenin amigdalası ile insanın amigdalası mutlaka ki aynı değildir. Kemirgen beyninin tamamı neredeyse amigdaladan ibarettir ve bütün emosyonlarını korkma, kaçma, yaklaşma ve çiftleşme davranışlarını tek başına kontrol etmektedir. Halbuki evrim boyunca primat basamaklarını aştıkça amigdala aşağıda kalıp, onun üstünde beyin kabuğunda temsil edilen bir takım kontrol sistemleri konuluyor. Amigdala heyecanların bir deposu değil, heyecanların, duygu ve dürtülerin uygun hedefe yönlendirilmesi görevini yürüten karmaşık bir ağ sisteminin bir bileşenidir. Amigdalayı emosyon nöral ağına giriş kapılarından biri diye düşünmek lazım.

    Kuantum mekaniğinde insanın paralel evrenlerin var olmasından dolayı, seçimleri ile kendi evrenini yaratmasından bahsediliyor. İnsan, beyin özelliği ile gözü çevresindeki her şeyi algılamasına rağmen, benzersiz zihin süreci şifrelerine göre görmek istediğini görüyor ve ona odaklanıyor. Gördüğümüz her şey beynimizde yaratılan bir elektriksel uyarı aslında. Her şey atomlardan oluşuyor. O halde belki de görmek atomların sahip oldukları enerji düzeyinin beyindeki yansıması olabilir. Kırmızı renk insan beyninin bir tanımlaması. Burada nesneyi kırmızı görmemizi sağlayan foton ışınlarının o nesne üzerindeki etkileşiminin bir sonucu. Yani aslında her şey bir zihin şifresi ve bu şifrenin kullanıldığı dil ile ilişkili. Bu dil de enerji boyutu ile yakından ilgili gibi duruyor. Belki de bilinç düzeyini geliştiren bir kişi, hayalinde ve beş duyu ile deneyimleme esnasında farklı görüntüleri ön plana çıkartmayı başarabilir.

    Ancak bilinçli farkındalığa çıkan küçük bir bölüm var. Sanki beynimizin içinde bir çeşit projektör makinesi var da projektörün o belirli anda aydınlattığı bölge farkındalığa ulaşıyor. Baktığınız bir resmin farkına varmanız için görsel sisteminizin önce mekanın farkında olması lazım. Resim o mekan içindeki bir ayrıntıdır. Eğer mekanda resim dikkatinizi çekiyorsa oraya odaklanıyorsunuz. Başlangıçta çalışan o mekansal analizi yapan kısım demin söylediğim görsel sistemin evrimsel olarak daha eski bölgesidir. O ayrıntıya takılıp o ayrıntının özelliklerini incelemeye başladığınızda, ne olduğunu söylediğinizde evrimdeki daha yeni bölge çalışmaya başlıyor. Üstelik bir de dil yeteneği ile donanmış olduğundan insan beyni bunları bir takım semboller aracılığı ile daha sonra hatırlanmak üzere saklıyor ki böylelikle diğer türlerin hiçbirinde olmayan bir özel avantaj sağlamış oluyor. Böylelikle her birimiz birbirimizden apayrı, emsalsiz tek tek bireyler oluyoruz. Dolayısıyla tabiri caiz bu emsalsizlik bir bireysel evren gibi algılanabilir. Bu çok eski bir felsefî perspektif olan klasik idealist anlayışa doğru gidiyor: “emsalsiz olan ben yoksam evren de yoktur. Evren ‘’ben’in varlığıyla mümkündür.”

    Kendimizi bize çok benzeyen Şempanzeler ile kıyaslayarak “Aramızdaki fark nedir?” diye sorar isek, işte tam da bunu anlattım. Sırf sembolik bir düşünce ile donanmış olduğumuzdan şempanzeyi kaç tane paralel evren olduğu, yaşantısının emsalsizliği, kendisini ben olarak adlandırmak, eylemlerinden bireysel olarak sorumlu olduğunu düşünmek hiç ilgilendirmiyor. Oysaki bir homoloji taşıyoruz şempanze ile. Şempanzenin beyninin % 20’si prefrontal kortekstir. Bu hiç de azımsanmayacak bir büyüklüktür. Ama ne zamandır ki bir nesneyi fizik varlığı yokken sembolize etme yeteneği var, işte o zaman bir takım illa ki karşılaşılan sıradanlıklara ya da art arda gelen rastlantılara bir teori uydurmak ve o teorinin aracılığı ile bakmak gibi bir derdi oluyor insanın. Her yeniliği kurcalamak gibi bir derdi oluyor.

    Prof.Dr. Barış Korkmaz, son bilimsel tespitlere göre her insanın beyninde 28 milyar nöron var olduğunun tespit edildiğinden bahsetmişti. Her insanın beynindeki sinaps ağı da parmak izi gibi benzersiz. Dolayısıyla her insan benzersiz düşünsel ve duygusal yaşama sahipken, aslında çevresel etkiler bilinçli bir şekilde düzenlenir ve insanlar daha çocukluk çağından itibaren zihin süreçlerine uygun obje, olay ve uğraşlarla eşleştirildiğinde, keşfedilmeye çalışıldığında her insan potansiyel bir dahidir diyebiliriz. Muhtemelen bu alnımızın arkasındaki beyin parçası en karmaşık bir sosyal düzeni içselleştirelim diye var. Yoksa şempanzeler de pekala gayet iyi topluluklar halinde duruyorlar.

    Hafıza dediğimiz olaya gelirsek bu, beynimizdeki sinaps bağlantıları ile yakından ilgilidir. Kalıcı bağlantılar bilginin kaydolmasında ve geri çağrılmasında önemlidir ve sinaps bağlantılarının kalıcılığı birbirileri ile entegreli olmasına ve zihin süreci şifresine uygun alanlarda etkileşmesine bağlıdır. Hafıza dediğimiz şey aslında insan beyninde üniform bir şey değil. Dolayısıyla bilgisayarın hafızasına benzemiyor. Birçok farklı paralel hafıza biçimleri var. Ama en popüler olarak bilinen zaman ve mekan bütünlüğü içinde yaşantıdıladığımız anı parçalarımızı aktarıp daha sonra hatırladığımız bilinçli otobiyografik hafızadır. Bu, hafıza biçimlerinden bir tanesi. Bu sistem dejenere olmaya başladığında bir alzheimer hastası unutmaya başlıyor. Ama alzheimer hastası bisiklete binmeyi öğrendi ise onu unutmuyor. Bu da “Prosedürel Hafıza” denilen farklı bir hafıza türü. Motor yeteneklerin hafızası dediğimiz şey.

    İşte en yakın dönemde öğrendiklerimizi kaydedebilmek için yani sinaptik değişiklikler yaparak kaydedebilmek için hippokampus denilen beyin parçasına ihtiyacımız var. Ama bir anı parçası amigdala tarafından da yeterince bir emosyonel yük ile yüklenmişse kayıt öyle sağlam oluyor ki neokorteksin bir yerinde artık hipokampusun onu desteklemesi gerekmiyor. Buna “Uzak Bellek” deniliyor. Her şeyi öğrenip her şeyi hatırlamak, karşı karşıya olduğumuz uyaran bombardımanında mümkün değil. Dolayısı ile sinaptik yapımıza bireysel motivasyonumuz için gerekecek kadarını tutmalıyız, gerekmeyeni de atmalıyız. İşte amigdala ve hippokampusun böyle bir partnerliği var. Örneğin, size ilkokul öğretmeninizin adını sorsam eminim ki söyleyeceksiniz. O sırada da size bir fonksyonel MR taraması yapsak hippokampusunuz aktive olmayacak. Bu çoktan hippokampusunuzdan bağımsızlaşmış otobiyografik bir bilgi sizin için. Bakın Türkiye’nin başkenti Ankara’dır da bilinçli bir bellek ama otobiyografik değil. Ama size “Honduras’ın başkenti neresidir?” diye sorsam bilemeyebilirsiniz.

    “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır!” der iken bunu ne zaman öğrendiğinizi bile hatırlamıyorsunuz değil mi? Yani hangi koşullarda öğrendiğinizi hatırlamıyorsunuz. Bu cevabı düşünürken de fonksiyonel MR’da hippokampusunu yine aktive değil. Fakat semantik bellek denilen farklı bir bellek sistemine ait nöral ağ aktive. Honduras’ın başkentinin Tegucigalpa olduğunu öğrenmek için hippokampusunuz şu anda devrede. Bu bilgiye ileride ihtiyacınız olacak ve kullanacaksınız, kullandıkça hippokampus devreden çıkacak ve bilgi semnatik belleğin bir malı olacak. Yok kullanmayacaksanız, işte o zaman beyin iktisadı kurallarına uygun biçimde basitçe unutacaksınız.
  • Sonsöz (veya Cesur Yeni Dünya Üzerine) David Bradshaw (syf: 371-282)
    İlk olarak 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya "F.S. 632'de, bu istikrar yılında" geçmektedir -yani Amerikan araba kodamanı Henry Ford (1863-1947)'un gelişinden 632 yıl sonra; Henry Ford ki onun çok başarılı olan T Modeli (1908-1927) taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobildi. Ford, Dokuz Yıllık Savaşla büyük Ekonomik Bunalım'ın çifte felaketinden sonra kurulmuş bir küresel kast sistemi olan Dünya Devleti'nin önde gelen ilahıdır, onun endüstri felsefesi de bu düzen içindeki hayatın her yönüne hükmeder.
    Dünya Devleti'nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır. Bu devletin standartlaştırılmış ikimilyar yurttaşı sadece onbin soyadını paylaşır, dünyaya da doğarak gelmemişlerdir, önceden belirlenmiş rollerini yerine getirmek üzere 'kuluçka'dan çıkarılmışlardır. Politik gövdedeki hücrelerden öte bir şey değillerdir. Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya (uykuda öğretim) yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti'nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için (ki rutin olarak bir sefahat alemiyle sona ererler) toplanırlar; bu toplantılar Dünya Devleti'nin savsözü olan "CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR" değerlerini daha derin biçimde aşılamak için düzenlenir. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyine indirgenmiştir, hatta cesetlerden kullanışlı fosfor kaynakları olarak yararlanılmaktadır.
    Dünya Devleti'nin on bölgesinden her biri Yerel Dünya Denetçisi tarafından yönetilir. 'Ford-hazretleri' Mustafa Mond, Londra merkezli Batı Avrupa bölgesinin Denetçisidir ve en altta ayak işleri için döllenmiş Epsilon-Eksi Yarı Moronları ile onların üstünde gitgide artan yetenek kastlarının sıralandığı bir kitle bulunan hiyerarşik, fabrika benzeri bir firmanın başını çeker. Mond'un hemen altında bir Alfa-Artı entelektüeller kastı vardır. Bernard Marx ve Helmholtz Watson bu elitin üyeleridir, ama her ikisi de yalnız kalmak ve cinsellikten sakınmak gibi sapkın nazlardan hoşlanan eğilimler geliştirmişlerdir. Çok iyi bilmektedirler ki "görevleri çocuksu olmak'tır ve "birey duygulandığında, toplum yalpalar"; her ikisi de Alfa-Artı uyumsuzları için sığınak işlevi gören adalardan birine sürülmeye yazgılıdır.
    Dünya Devleti'nin sınırları dışında yaşamasına izin verilen diğer tek insanlar da çeşitli Vahşi Ayrıbölgeleri'nde yaşayanlardır. Kendilerini çevreleyen Fordgil cehennemden elektrikli tellerle ayrıldıkları için vahşiler hâlâ evlenmekteler, sevişip çocuk doğurmakta ve eskisi gibi ölmektedirler.
    İşte New Mexico'daki Ayrıbölge'yi ziyaret ederken Bernard Marx, John adlı vahşiye rastlar ve onu Londra'ya getirir. John ilkin kendisini çevreleyen yeni dünya karşısında coşkuya kapılır ve Londra'dan büyük ilgi görür; fakat kısa süre sonra Dünya Devleti'nce hayal kırıklığına uğratılır ve Jonh'ın perspektifinden F.S. 632'nin eksiksiz, totaliter dehşeti teyit edilir.
    Cesur Yeni Dünya, uzun zamandır, Zamyatin'in Biz'i (1920-21), Koestler'in Gün Ortasında Karanlık' ı (1940) ve Orwell'in Bindokuzyüzseksendört'ü (1949) ile birlikte yirminci yüzyılın başlıca kara ütopya (dystopia) veya karşı-ütopya (anti-utopia) romanlarından sayılır. Adı; aşırı-modern, anlatılamayacak derecede saçma ve gülünç görülen ya da insan özgürlüğüne yönelik potansiyel bir tehlikeyi barındıran herhangi bir gelişmeyle bağlantılı olarak kendiliğinden akla gelen yaygın bir medya kalıpsözü şimdilerde. Ne var ki, romanı yazarken Huxley kafasında "kâbusumsu" gelecekten başka şeyler de taşıyordu ve romanın tasarlanıp yazıldığı koşulları bilmek bize, birçok okuyucunun Cesur Yeni Dünya'da sezdiği kararsızlığı açıklamakta yardımcı olabilir.
    Kardeşi Julian'a Ağustos 1918'de yazdığı mektupta Aldous Huxley 1.Dünya Savaşı'nın en kötü sonuçlarından birinin "Amerika'nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı" olacağını tahmin etmişti. Birçok başka entelektüel de aynı şeyi sezinlemişti; 1920'ler, önceki yüzyılda Fanny Trolope'un Domestic Manners of the Americans'ıyla, Dickens'ın aşağılayıcı American Notes'uyla ve Alexis Tocqueville'in Democracy in America'yla. Örneğini verdiğini Amerika'yı kötüleme modasının yeniden canlanışına tanıklık etti. Amerika'nın groteskliğine ilişkin dirilen bu ilgi, ülkeyi 1926'da ilk kez ziyaret ettiğinde her şeyin kendisinin öngördüğü kadar avami ve acayip olduğunu görmekten, Huxley'nin niçin neredeyse dehşete düştüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. O yılın sonunda yayınlanan Jesting Pilate'in son bölümü, uyduruk filmlerin, boş yüzlü ve "etine dolgun" modern genç kızların, "barbar" caz ve Huxley'nin Los Angeles'da ("Korkutucu Mutluluğun Şehri") karşılaştığı, Avrupa Uygarlığı'nın geleceği konusunda onu karamsar yapan bitmez tükenmez enerjinin eğlenceli bir lanetlemesini içerir. "California'yı görmeni isterdim," diye yazmıştı o zaman Amerika'yı yeni ziyaret eden birine. "Maddesel olarak, gezegenimiz üzerinde görülenler içinde Ütopya'ya en çok yaklaşan yer." Huxley "Amerika'nın geleceği dünyanın geleceğidir" yollu mahzun kehanetini 1920'lerde birkaç yerde daha dile getirmiştir ve kocaman gökdelenleri, dolar ekonomisi, gençlik kültü, "duyusal filmler"i (Hollywood'un sesli filmlerinin dokunma duyusuna hitap eden torunları), seks hormonlu sakızları, her yerde hazır ve nazır fermuarları (ki Huxley tarafından Amerika'nın ulusal "arma"sı diye nitelenir) ve feryat eden seksofonlarıyla Dünya Devleti'nin, ilk önce Amerikan yaşama biçiminin küresel yayılışına bir yergi olarak düşünüldüğü açık. Huxley, Henry Ford'un Yaşamım Ve Yapıtım adlı kitabını Amerika yolculuğu sırasında geminin kütüphanesinde keşfetmişti ve San Fransisco'da gemiden indikten sonra karşılaştığı her şey Fordgil ilkelerle kusursuz bir uyum içinde görünmüştü.
    Haziran 1931'de Huxley bir gazete muhabirine, Amerika'ya ikinci bir gezi planladığını söylemişti, "sırf daha kötüsünü bilmek için, bence, insanın zaman zaman yapması gerek." Mayıs ayında da bir başka muhabire "gelecek hakkında bir roman" yazdığını söylemişti. "Wellsgil Ütopya'nın dehşeti ve ona karşı bir başkaldırı üzerine." Birkaç yerde Huxley, H.G. Wells'in Tanrılara Benzeyen İnsanlar'ı ile (1923) ve onun sadece "etkin, iyimser, buluşçu, yenilikçi ve iyi huylu" yurttaşlarla doldurduğu tozpembe bir ütopya çizmesiyle alay etmiştir. "Wellsgil" terimini kullanışı burada, ilerlemeci bakışın ona en itici ve saçma gelen tüm yönlerini kapsar. Fakat Huxley, Anthony Burgess'ın bir keresinde yaftaladığı gibi, "anti-Wellscilerin en büyüğü" değildi kesinlikle. Aksine, Tanrılara Benzeyen İnsanlar bir yana, Huxley 1920'lerde ve 30'ların başında Wells'le bir hayli şey paylaşıyordu: özellikle de, parlamenter demokrasiye yönelik güçlü horgörü ve kitle toplumunun seçkin bir uzmanlar kastı tarafından kontrol edilen bir zihinsel düzey hiyerarşisi biçiminde yeniden düzenlenmesi gerektiği yolundaki güçlü inancı. Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmaktaki asıl amacı, pekâlâ Tanrılara Benzeyen İnsanları ve anlattığı düşlemsel 'California' dünyasını yermek olabilir; ama romanı yazmaya başlar başlamaz, Huxley'nin kurmaca bir geleceğin parodisini yapma isteği, şimdinin kurmaca olmayan acil sorunlarına korkulu ilgisiyle karıştı.
    Ekim 1929'da Wall Street'in çöküşü, Britanya'nın sadece temel ürün endüstrilerine dayanan alanları için sert yan etkileri olan bir küresel sarsıntıya neden oldu. Sonraki iki yıl boyunca bu bölgelerde işssizlik hızla arttı ve 1931'in ilk aylarından itibaren, ülkenin ekonomik problemlerinin her gün biraz daha vahim bir hal alması ve Parlamento'nun etkisiz bir seyirci olduğunun gitgide açığa çıkmasıyla, Britanya kaosun eşiğinde görünüyordu. Birçok yorumcu, bütün Avrupa'nın toptan bir ekonomik çöküş ve kanlı bir kargaşaya doğru gittiğini tahmin ediyordu. Uygarlığın kendisi yok oluşa mahkûmdu.
    Huxley, Durham kömür madenlerini ziyaret eder ve kitle işsizliğinin sefaletine tanık olur. Ekonomik ve politik durum üzerine kilit bir Avamlar Kamarası tartışmasında da hazır bulunur ve gözlemlediği tutumlardan, işittiği "zırvalamalar" dan hiç etkilenmez. 1931'in yazında kriz derinleştikçe, Huxley'nin karamsarlığı da derinleşir. Ağustos ayındaki sterline hücum, Britanya'nın acil durumla uğraşacak ilk hükümetinin kurulması, (A.J.P. Taylor'ın sözleriyle) "iki savaş arasındaki İngiliz tarihinin dönüm noktası"nı belirleyerek Eylül'de altın standardının bırakılması, Huxley'yi Birleşik Devletler'e yapacağı ikinci ziyareti belirsiz bir tarihe ertelemeye sevk etti. Kısa bir süre sonra geleneksel politikaya ilişkin ümitsizliğinin en derin noktasına ulaştı ve, çoğu çağdaşı gibi, parlamenter demokrasiden vazgeçip, "bizi rasyonel bir öngörünün gereklerini yapmaya ve bu doğrultuda zahmete girmeye zorlayacak kişiler tarafından" yönetilmeye boyun eğmeyi savundu. Propagandayı devlet kontrolünün meşru bir aracı olarak gördü ve Sovyetler Birliği'nde yürürlüğe konulana benzer bir ulusal planın uygulamaya geçirilmesi için defalarca çağrıda bulundu. 1928'de Rusya'da ilk Beş Yıllık Plan açıklandığında, Huxley "Bolşevik idealist için Ütopya bir Ford fabrikasından farksızdır," diye yazmıştı; fakat 1931'in olayları onu değişik bir bakış açısını benimsemeye yöneltti. Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı sıralarda, tıpkı Mustafa Mond gibi, eğer uygarlık mevcut krizden sağ çıkacaksa "ilk ve en son kertede ihtiyaç" duyulan şeyin istikrar olduğunu ileri sürdü. Mond'un adı, Imperial Chemical Industries Ltd'in ilk başkanı olan Sir Alfred Mond'dan (1868-1930) esinlenilerek konulmuştur. Huxley onun Middlesborough yakınlarında olan Billingham'daki devasa fabrikasını Cesur Yeni Dünya'yı yazmaya başlamadan hemen önce gezmişti. Huxley, Billingham'ı planlama ilkelerinin "muzaffer bir tecessümü" olarak, "kocaman bir plansız tutarsızlık dünyasının ortasındaki... düzenli bir evren" olarak selamlamıştı. Öyle görünüyor ki, Vahşi'ye buyurgan tahakkümü içinde Mustafa Mond, Huxley'nin Haziran 1931'de Britanya'ya akıl, düzen ve isrikrar getirmesi için çağrıda bulunduğu "güçlü ve akıllı merkezi otorite"yi kişileştirmektedir. Mond'un "derin, tınılı sesi" Huxley tarafından üç yerde anılmıştır. Üstelik, sesinin "ürkütücü biçimde" titreştiğini ve Mond'un yüzünün 16 ve 17. bölümlerde Vahşi, Bernard Marx ve Hemholtz Watson ile konuşmaları boyunca "iyi huylu zekâ"dan daha tehdit edici bir şeyi ele vermediğini gözlemler. Bütün çirkinliğine rağmen, F.S.632'nin hiyerarşik, aseptik, renklerle kodlanmış dünyası, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan sonra başka yerlerde çağrısını yaptığı bilimsel ütopyadan çağlarca uzak değildir.
    Cesur Yeni Dünya'nın yayınlanışından iki hafta önce, Ocak 1932'de BBC'deki bir radyo konuşmasında Huxley öjeniğin bir politik kontrol aracı olarak kullanımını tartıştı ve "bütün Batı Avrupa soyunun... Hızlı bozuluşu"nun önünü almak için öjenik tedbirleri uygulamaya hazır olduğunu belirtti. Huxley'nin öjeniğe veya toplumun biyolojik yapısının devlet eliyle manipülasyonuna ilgisi, ilkin Proper Studies'de (1927) belirdi ve öjenik reçeteler iki savaş arası dönemde bütün politik renklerden entelektüeller tarafından savunuldu. Bokanovski İşlemi, Podsnap Tekniği, Yeni-Pavlovgil Şartlandırma ve Hipnopedya Huxley'nin Britanya'nın politik sorunlarına uygulanabileceğini ileri sürdüğü tekniklerin romanesk karşılıklarıdır. Şöyle demişti: "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir."
    Nasıl H.G. Wells'in Zaman Makinesi (1895) bir uzak gelecek görümünden çok Viktoryen cehennem korkusu ve onun birçok türevince ilham edildiyse, Cesur Yeni Dünya'nın yüzeyinin altında da Huxley'nin ekonomik karışıklığa ilişkin marazî büyülenmişliği, 1931'de ulusal yaşamı şekillendiren politik atalet ve sosyal huzursuzluk, krizi çözmek için öne sürülen çözüm önerileri yatmaktadır. Sözgelimi, Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü alt sınıfların "her fırsatta" kırlara gitmek ve yasa gereği "alet gerektirecek sporlarla ilgilenmek ve böylece ulaşım kadar üretilmiş nesneler tüketmek" için şartlandırdıklarını söylediğinde ve "Atıp kurtulmak onarmaktan yeğdir"in Dünya Devleti'nde aksiyomatik olduğunu öğrendiğimizde, Huxley Britanya'nın karşılaştığı sorunların tüketim yetersizliğinden kaynaklandığım öne süren teoriyi (ki Huxley bunu ekonomist J.M. Keynes'e atfeder ve şiddetle reddeder) hicvetmektedir. Keynes, aynı zamanda, sistematik bir kamu çalışmaları programı yoluyla işsizliğin düşürülüp ekonominin yeniden canlandırılabileceğine inanıyordu. Stoke Poges'daki Engelli Golf, Londra'nın batı banliyölerinde toplanan Merkezkaçlı Zıplayan Kukla kuleleri ve "Notting Hill'den Willesden'a giden ana yol boyunca iki sıra halinde dizilmiş" olan Escalator Fives Kortları, romanın yazıldığı tarihte onca tartışmaya yol açan Keynesgil girişimlerin alaycı belirimleridir.
    Cesur Yeni Dünya'nın arka planını tam olarak bilmek romanın kara ütopyacı dayanaklarını hiçbir şekilde geçersiz kılmaz. Roman, şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı olarak okunabileceği gibi, Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alımlanabilir. Gördüğümüz gibi Cesur Yeni Dünya, Huxley'nin bilimsel planlamaya dolaylı ve umutsuz desteği olarak dahi yorumlanabilir. Bütün metinler özerktir; bizzat Cesur Yeni Dünya da, Huxley'nin romanı yazdığı sıralar ürettiği çeşitli kurmaca olmayan yazılarla romanı niçin yazdığı ve ne anlama geldiğine ilişkin geriye dönük açıklamaları da, bir bütün olarak değenlendirilebilir veya her biri kendi başına ele alınabilir. Fakat okur hangi yorumu yeğlerse yeğlesin, öyle görünüyor ki Cesur Yeni Dünya'nın yapısı 1931'in Nisan ve Ağustos'u arasında Huxley için çok sorunlu bir haldeydi; çünkü bir hiciv mi, bir kehanet mi, yoksa bir proje mi yazdığından kendisi de emin değildi. 1935'te bir gazeteci gönlünün "Vahşi'nin isteklerinden yana mı, şartlandırılmış istikrar idealinden yana mı" olduğunu sorduğunda, Huxley'nin "İkisinden yana da değil, bence iki ucun arasındaki bir orta hem istemeye değer hem olabilirdir, hem de bizim hedefimiz olmalıdır," diye yanıtladığı aktarılır. Anlamlı biçimde, "Gelecek hakkında komik, en azından alaycı bir roman"ın tamamlanışını haber veren babasına Ağustos 1931'de yazdığı bir mektup, "Beş Yıllık Plan doğrultusunda birşeyler benimsemediği takdirde, dünyanın geriye kalanının çökeceği" yolundaki kanısının "gitgide güçlendiği"ni bildirerek bitiyordu. Cesur Yeni Dünya'ya 1946'da yazdığı önsözde romanı yazdığı dönemde planlama ve öjeniğin kendisi için sahip olduğu çekiciliğe hiçbir göndermede bulunmaz. Hitler ve "Nihai Çözüm" bu tür fikirleri düşünülemez kılmıştı ve o günden sonra Huxley bu fikirleri terk etti. Böyleyken önsöz ve Brave New World Revisited (1958), Sovyet Komünizmi'nin hegemonyasının işaretlerini verdiği "kâbusumsu" geleceğe ilişkin kehanetsi farkındalığı vurgular.
    Cesur Yeni Dünya'nın en güçlü yönlerinden biri, teşrih masasına yatırılamaması, kategorik yoruma direnmesidir. Sözgelimi Mayıs 1931'de yayınlanan bir makalede D.H. Lawrence, New Mexico'nun "büyük maddi ve mekanik gelişme çağı"ndan kendisini nasıl "sonsuza dek" kurtararak değiştirdiğini anlattı. Huxley'nin Vahşi Ayrıbölgeleri bu denemeye (The Plumed Serpent (1926) ve Mornings in Mexico (1927)) çok şey borçludur. Bu yapıtlarda Lawrence, sürekli animistik insan ruhuna bağlı kalan Amerikan yerlileri ile Ford'la malûl Birleşik Devletlerin demokratik yurttaşları arasına bir ayrım çizer. Cesur Yeni Dünya da aynı ayrımı kullanıyor görünmekte ve hatta Huxley bir Pueblo Yerlisi'nin kırışık yüzünü betimlemek için Lawrence'ın favori sözcüklerinden birini, "obsidian"ı kullanır. Lawrence 1930'da öldü, Huxley de 1932'de yazar arkadaşının mektuplarını yayınladı. Bunları yayına hazırlarken Huxley, New Mexico'nun Lawrence'a ifade ettiği anlamın çarpıcı tanıklarıyla karşılaştı. Cesur Yeni Dünya kısmen Lawrence'a bir başka atıf olarak okunabilir, fakat romanın birçok yönü göz önünde bulundurulunca, durum göründüğü kadar basit değildir. Huxley aslında Lawrence'm ilkel kültürlere "gerilikçi" övgüsüne ılımlı yaklaşmaz ve de romanın son bölümünde Vahşi kendisini "bir kucak dolusu yeşil diken"in üzerine attığı zaman, bu, Lawrence'a saygılı bir gönderme ânı olmaktan çok, Birkin'in Women in Love'da dikenli çalılığa çırılçıplak atlayışının parodisidir. Benzer biçimde, "etine dolgun bir sarışın" olarak Linda da, kocasının ölümünden sonra ömrünü New Mexico'da geçiren ve Lawrence'ın mektuplarını derlerken bir hayli çatıştığı Frieda Lawrence'a eğreti bir benzerlikten fazlasını taşır.
    Vahşi Ayrıbölgesi'ni, gayrıinsanî Dünya Devleti'nin günahıyla sevabıyla, insanî antitezi olarak okuyanlar, Malpais'in ırkçı önyargısı içinde Linda ve John'ın dışlanmışlıklarının ("Ten rengimden ötürü benden hoşlanmadılar," der John Bernard, ve Lenina'ya 7. Bölüm'de kırbaçlama ayininde ilk karşılaştıklarında, "Hep böyle oldu.") Bernard Marx ve Hemholtz Watson'ın Dünya Devleti'ndeki ikilemlerinden daha tahammül edilemez olduğunu kabul etmelidirler. Ortodoks olmayan davranış New Mexico'da Londra'dakinden daha şiddetle cezalandırılmaktadır ve Malpais'in totemizmle meskali, Dünya Devleti'nin Fordizm'le somasının kaba eşdeğerlerinden başka birşeyler midir? Buna karşılık, F.S. 632'nin sivri yanları törpülenmiş mutluluklar diyarı, sapkın davranışın, insan hatasının, duygusal istikrarsızlığın ve toplumsal düzensizliğin kökünün kazındığı bir yer değildir. Asayiş polisi, Park Sokağı arbedesi gibi programlanmamış anlaşmazlıklar patlak verdiğinde ilgilenmek üzere hazır bekletilir; Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü gibi yüksek mevkili birinin de genç Linda'yla yıkıcı ve romantik bir ilişkiye girmesi, kadının da "Tomakin"ine kendini adaması insan tutkusunun bastırılamaması konusunda çok şey anlatır. Benzer biçimde, "popüler" ve "etine dolgun" Lenina Crowne, Henry Foster'la olan özel ilişkisini, gelişmesi engellenmiş Bernard Marx'a açıklanamaz bir düşkünlüğe evriltir ve, 13. Bölüm'de bildirildiği üzere, Mwanza-Mwanza'daki bir Alfa-Eksi idarecinin erken ölümüne yol açan da Lenina'nın insanca bir hatasıdır. Aynı şekilde, Bernard'ın kısa boyluluğu ve inançsızlığının, bir insanın geçmişteki sakarca bir hatasından kaynaklanmış olabileceği yolunda söylentiler dolaşmaktadır.
    1946 tarihli önsözde Huxley, romanı yeniden yazacak olsa Vahşi'ye üçüncü bir seçenek; ekonominin merkezsiz, politikanın anarşist, bilim ve teknolojinin insanlığı baskı altına almak yerine, ona hizmet etmek için kullanılacağı bir toplulukta yaşama seçeneği sunacak idiğini açıklar. "Din, insanın Mutlak Sonu'na ilişkin bilinçli ve zekice meşgalesi, içkin Tao ya da Logos'un, aşkın Tanrı ya da Brahman'ın birleştirici bilgisi olurdu," der. Okuyucular olarak romanda bu satırları gözden geçirip değiştirmediği için Huxley'e müteşekkir olmalıyız, çünkü eğer öyle yapsaydı, Cesur Yeni Dünya, kuşkusuz, uzun süreli cazibesini yitirirdi. Paradoksal biçimde, Cesur Yeni Dünya'nın bir yirminci yüzyıl klasiği olma özelliğini güvenceleyen şey, 1931'de Britanya'yla Huxley'i kuşatan ve romanının derin çift yönlülüğünü doğuran kaygı ile belirsizliklerdir.
  • Bir idealist iflah olmazdır: kendi cennetinden kovulursa, cehennemden bir ideal hazırlar kendine. Hayal kırıklığına uğrasın da görün onu! Az önce umuda sarıldığından daha az bir ateşlilikle sarılmayacaktır hayal kırıklığına da.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 18 - İş Bankası Kültür Yay.
  • "Büyük bir mabet hayal ediniz. Fakat bu mabet büyük, çok büyük olsun!.. Bizim ülkemiz kadar büyük olsun!. Bu ülkede yaşayan halkların hepsi birlikte o mabetteki büyük bir avizeye benzer. Milletin her bir ferdi, bu avizenin bir mumu gibidir. Bütün mumların hep birden parladığını ve hiç sönmeden yanmaya başladığını düşününüz. Böyle bir manzaranın seyri ve hayali bile insana ne kadar büyük bir zevk verirdi?"