• Hakikaten o zamanki nesil Ömer Seyfettin'in Kaç Yerinden isimli hikâyesinde pek güzel anlattığı gibi vatana karşı yapılması gerekeni yapmış, yani yalnızca “vazifesini” ifa etmiştir (Ömer Seyfettin'in hikâyesinin kahramanı Ferhat Ali Bey mütemadiyen süren harplerde kırk dokuz yerinden yaralanmış bir yedek subaydır. Yazar Ferhat Ali Beyi tanıyan arkadaşına bahis konusu subayın gazetelerde adını ve resmini görmediğini söyleyince arkadaşı şöyle der: Ferhat Ali Bey gibi kahramanlar gösterişe, övülmeye tenezzül etmez, reklamdan iğrenir, kahramanlığının millete, orduya ait olduğuna inanır, sadece vazifesini yapar. Galiçya'da sağ bacağını gülle götüren Ferhat Ali Bey ise o haliyle yine savaşmaya can atar ve bu defa tayyareci olmak üzere har​biye nezaretine verdiği dilekçe kabul edilir).Cemiyetin, özel​likle ordunun her ferdi, neferinden müşirine kadar bu ruhla çalıştığı için üç savaştan sonra girilen ve bütünü on yıldan fazla süren bir savaşlar zincirinin sonuncusundan galibiyetle çıkmış, İstiklâl savaşı kazanılmıştır.
  • Nigâr Hacızade
    Belaruslu gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç, savaşı, şahidin anlatma yükümlülüğünü, edebiyatını, ömrü boyunca yanı başında olan sesleri anlatıyor.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine: Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü

    Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine



    Sevgili dostlar,



    Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.



    Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.



    Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.



    İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:



    Birinci Ses:



    Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.



    İkinci Ses:



    Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.



    Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.



    Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.



    O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…



    Üçüncü Ses:



    İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.



    Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.



    Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.



    İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.



    Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.



    Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.



    Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.



    Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…



    Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.



    Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.



    Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.



    Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.



    ‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.



    Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.



    Savaştan hemen sonra, Theodor Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.



    Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.



    Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.



    Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.



    Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!



    Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.



    Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…



    1980-1985



    Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…



    Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?



    Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği farkedince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca farkettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?



    Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’



    Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’



    İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.



    Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.



    Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.



    Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.



    Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.



    Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.



    Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…



    1989



    Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.



    Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.



    Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.



    ‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.



    Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’



    Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’



    Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.



    ‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.



    İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.



    Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…



    Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.



    1990-1997



    Sadece Rus edebiyatı, dev bir ülkenin bir zamanlar içinden geçtiği o eşsiz deneyimi anlatabilir; bu yüzden ilginçtir. Bana sürekli, ‘neden hep felaketler hakkında yazıyorsunuz’ diye soruyorlar. Çünkü hayatımız bu. Artık farklı ülkelerde de yaşasak, Kızıl İnsan her yerde. Aynı hayattan çıkan, aynı hatıralarla yaşayan insanlar.



    Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise, Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekun belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı.



    Aklımda kalan mesela, yaşlı bir taksi şöförünün, ön camına çarpan güvercinlerden şikayet etmesi: ‘Günde iki-üç kuş düşüyor böyle. Gazeteler ise durum kontrol altında diyor.’



    Şehir parklarından yaprakları toplayıp, şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı. Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı, çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde, hafifçe çıldırmış bir ifade vardı.



    Yaşlı bir bahçıvan anlattı: ‘Sabah dışarı çıktım, bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok, tek bir arının sesi gelmiyor, bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci gün de uçmadı arılar, üçüncü gün de. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızda. Ama uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk.’



    Çernobil haberleri gazetelerde askeri dille veriliyordu: patlamalar, kahramanlar, askerler, tahliye… İstasyonda KGB iş başındaydı; casus ve sabotajcı arıyorlardı. Söylentiler dolaşıyordu; kaza, sosyalist kampı yıkmak isteyen Batılı özel güçlerin planlı işiymiş. Askeri mühimmat Çernobil’e doğru yoldaydı, askerler geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi işliyordu; askeri şekilde. Ama elinde yeni tüfeğiyle askerin, bu yeni dünyada felaketten başka alacağı yoktu. Elinden gelen tek şey, yüksek dozda radyasyona maruz kalıp, evine dönüp ölmekti.



    Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştüler.



    Radyasyonu göremiyordun, ona dokunamıyordun, kokusunu duyamıyordun. Bizi artık bu bildik ve bilinmedik dünya çevreliyordu. Nükleer bölgeye gittiğimde hemen anlattılar: Çiçek koparmak yasak, çimene oturmak yasak, kuyudan su içmek yasak… Ölüm her yanda gizleniyordu, ama bu başka türlü bir ölümdü. Yeni bir maske takmış, yabancı bir kıyafet giymiş. Savaşı görmüş yaşlılar, bir kez daha evlerinden ‘tahliye’ edilirken gök yüzüne bakıyordu: ‘Güneş parlıyor, ne duman var, ne gaz, ateş eden yok. Bu savaş mı ki, yine göçmen edildik?’ Sabah ilk iş gazetelere koşuyor, sonra hayalkırıklığıyla bir kenara atıyorlardı onları; casusları daha bulamamışlar. Halk düşmanları hakkında bir şey yazmıyor. Casusların, halk düşmanlarının olmadığı bir dünya da yabancıydı.



    Yeni bir şeyin başlangıcıydı bu. Çernobil ve Afganistan, bizi özgürleştirdi.



    Benim için dünya yerinden kıpırdadı. Nükleer bölgede kendimi ne Belaruslu, ne Rus, ne Ukraynalı hissettim; yok edilebilecek biyolojik bir türdüm.



    İki felaket üst üste geldi. Sosyal felaket -sosyalist Atlantis sulara gömülüyordu- ve kozmik felaket -Çernobil. İmparatorluğun düşüşü herkesi endişelendiriyordu. İnsanlar günü dert ediyor, var olma mücadelesi veriyordu; yaşamak için gerekenleri hangi parayla, nereden almalı? Nasıl yaşamalı? Neye inanmalı? Hangi flamaların altında durmalı bu sefer? Ya da Büyük Fikirler olmadan yaşamayı mı öğrenmeli? Bu sonucusunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu, o güne kadar hiç böyle yaşamamışlardı. Kızıl İnsan’ın önünde yüzlerce soru vardı. Hepsine yalnız başına göğüs gerdi. Hiçbir zaman, özgürlüğünün ilk günlerindeki kadar yalnız olmamıştı. Etrafımda, hayatları sarsılan insanlar vardı ve ben onlara kulak verdim.



    Günlüğümü kapatıyorum…



    İmparatorluk yıkıldığında bize ne oldu? Dünya daha evvel cellatlar ve kurbanlar diye ayrılırdı; Gulag’daki gibi. Erkek ve kız kardeşler; Savaş’taki gibi. Seçmenler; teknoloji, çağdaş dünya. Dünya daha evvel bir de hapse atanlar ve atılanlar diye ayrılırdı. Bugün Batıcılar ve Slavcılar, satılmışlar ve vatanseverler diye ayrılıyor. Bir de alabilenler ve alamayanlar diye… Bu sonuncusu, bana göre sosyalizm sonrasının en acı tecrübesi, zira daha bu yakınlarda hepimiz birdik. Kızıl İnsan, mutfakta oturup hayalini kurduğumuz o Özgürlük Krallığı’na bir türlü ulaşamadı. Rusya’yı o olmadan böldüler, o ise elinde bir hiçle kalakaldı. Aşağılanmış ve soyulmuş. Saldırgan ve tehlikeli.



    Yeniden Rusya’yı dolaşmaya başladım. Şunları duydum:
    -Bu ülkede modernleşme, ancak toplama kampları ve kurşuna dizmelerle mümkün.

    -Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor bile, hatta bundan korkuyor. Tek istediği, başkalarının zengin olmaması. Kimsenin ondan daha zengin olmaması.

    -Burada dürüst insan bulamazsın, ama bolca dindar vardır.

    -Boşuna güdülmeyi reddeden yeni bir nesil bekleme. Rus insanı özgürlükten anlamaz, anca Kazaklardan ve onların kamçılarından anlar.

    -İki temel Rusça kelime: savaş ve hapis. Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.

    -Rusların hayatı çekilmez olmalı, bedbaht olmalı; ruh ancak o zaman yükselir, bu dünyaya ait olmadığını o zaman idrak eder. Her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur.

    -Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik yok kimsede. Ruh da yok. Ruslara, tüylerini diken diken edecek büyük fikirler lazım.

    -Hayatlarımız işte böyle geçer bizim, pislikle savaş arasında gider gelir. Komünizm ölmedi, cesedi yaşıyor.



    Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim: 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık. Ülkemiz nasıl olmalı, güçlü mü, yoksa insanlarına layık mı sorusu önümüze geldiğinde, birinci şıkkı seçtik: Güçlü olmalı. Şimdi yine güç zamanı. Ruslar Ukraynalılarla, kardeşleriyle savaşıyor – benim babam Belaruslu, annem Ukraynalı, bir sürü başka insanın da böyle… Rus uçakları Suriye’yi bombalıyor…



    Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz.



    Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim.



    Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.
  • Oysa bu nesil memlekete çok lazımdı. Bu nesil eşi benzeri bulunmaz bir nesildi. Bu nesil, baş eğmez Kürşadların aynasıydı, yansımasıydı. Bu nesil ülkeyi sırtlayacak, kalkındıracak, idealist bir nesildi.
  • Gayet sade bir dili olan bu kitap bana Cumhuriyet Dönemini Kurtuluş mücadelemizi vede Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü anımsattı.. Milletin içinde bulunduğu sefalete rağmen Tek Adamın tüm emperyal güçlere meydan okuması ile makus talihimizin değişmesi Yeni Türk Devletinin kurulması ve sonrasında yetişecek nesil için prototip olarak geliştirilen "Atatürk İlke ve İnkilapları" ile uygar medeniyetler seviyesine ulaşma çabası.. Ulaştık mı orası tartışılır ama çaba ve düşünce takdire şayan..İsimler değişir Atatürk olur, Snelman olur lakin misyon değişmez.. Her ulusun Atatürk gibi Snelman gibi idealist ileri görüşlü aydınlara ihtiyacı var..
    Netice itibari ile okumanızı tavsiye edeceğim kendi tarihimizin bazı kesitlerinin film şeridi gibi gözünüzün önünden geçmesini sağlayacak güzel bir kitap..
  • Köylüler, İşçiler ve İmalatçılar


    ...

    Snelman, bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin
    her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi
    saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’ in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.

    Snelman her yerde şu sözleri söylüyordu:
    -Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz kalmasına
    seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesiyle aydınlanan bir insanın buna
    duyarsız kalması cinayettir.

    Devlet denilen şey, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunlu, bol ve
    temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve
    penceresiz bir şato değildir.

    Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir.
    Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir.
    Vahşi kabilelerin yoksul olduğunu, ülkelerinin zenginliklerinden yararlanma
    yollarını bilmediklerini ve bu yüzden açlıktan öldüklerini ileri sürüyorlar.

    Ancak bir ülkede yaşayan her insanın, maddi ve manevi yönden güçlenmesine
    duyarsız kalmak, farkında olmamak ve istememek de vahşetin en büyüğüdür.

    En iyi cins ve en değerli on milyon ağaca sahip bir orman düşününüz.
    Bu ormanla kimse ilgilenmez, kimse bakımını üstlenmez ve korumazsa bu
    ağaçların ne yararı olabilir? Koca ağaçlar fırtınaların şiddetiyle devrilir,
    yağmur sularında çürür, o güzel orman da sıtma yuvası bataklığa döner.
    Saf orman havası yerine, yüzlerce kilometre çevresinde sıtma mikropları
    dolaşmaya başlar.

    Anlayınız!.. Anlayınız!.. Anlayınız!..
    Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bunun yediği-içtiği
    her şeyi, tüketimini hesaplayınız. Mantıklı bir şekilde yetiştirilen her
    insanın, ülkeye neler kazandırabileceğini bir düşünün!..
    Bir de üretmeden tüketenlerin, sarhoşların, asalakların maliyetini karşılaştırın.
    Eğer halkımız eğitim görmüş olsaydı, bunların her biri,
    ülke için millet için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.

    * * *

    Snelman konuyla ilgili, Avrupa gezisinde yaşadığı bir anısını anlatır.
    Berlin’de ünlü bir Avusturyalı yazarla tanışmıştır.
    Bu yazar aslen Slav olduğu hâlde kitaplarını Almanca yazmaktaymış.
    Yazdığı birçok gazete makalesi ve kitaplarında, Avusturyalı
    Almanlar’ın, Galiçya’daki Lehler’e; Moravya’daki Çekler’e ve Slovaklar’a;
    Voyvodina’daki Sırp ve Hırvatlar’a egemen olmakla haklı olduklarını
    savunmuş ve bu konuda şunları yazmıştır:

    “Slav ırkı uysal bir ırktır. Bu ırka mensup olanlar hayalperesttirler ama
    romantik şair de olamamışlardır. Doğuştan tembeldirler. Uzun süre esir
    olarak yaşadıklarından çalışmayı sevmezler. Yararsız ve serseri bir
    millettirler. Başarısızlık karşısında insanlık onurunu kazanan uygar
    Avrupalı’yı kendilerinden nefret ettiren bir sefalet ve miskinlik içinde yaşamayı
    tercih ederler. Başarılı olma ve refaha erme halinde ve özellikle ticari hayatta
    vicdansız, yalancı, rüşvetçi, açgözlü, sinsi ve hilecidirler. Büyük ve kolay
    kazançlar peşinde koşarlar.
    Kazandıklarını da aptalca israf ederler.
    Slavlar’a mantıklı ve sert bir Alman disiplini gerekmektedir.
    Slavlar, sık ve yumuşak yünlü ama pis kokulu bir koyun postuna benzerler.
    Bunu temizlemek için Alman Tabbakı’na vermek gerekir.
    O zaman bundan güzel ve sıcak bir kürk olur.”

    Oldukça zeki olan bu dönme yazar, yüksek bir eğitim görmüştü.
    Başlıca Avrupa dillerini iyi biliyordu. Yazıları yalın, akıcı ve espriliydi.
    Makalelerin arasına çeşitli dönemlerde yaşamış filozof, tarihçi ve edebiyatçıların
    eserlerinden alıntılar serpiştirirdi. Ancak bu yazarın yazıları namusluca
    değildi. Çünkü bu yazılarının karşılığında Avusturya hükümetinden
    yüksek paralar alırdı.

    Bu dönme yazar, yapı olarak kötü biri değildi. Sadece zevk ve eğlenceye
    düşkün, kadın ve kumar tutkunu bir ahlâksızdı. Böyle bir hayat içinse bol
    para gerekiyordu. Oysa aldığı eğitime ve sahip olduğu yeteneğe dayanarak
    namuslu bir kazanç elde edebilirdi.
    Ancak böyle bir hayat için, ruhun tutuşmuş olması lazımdı.
    Temiz düşünce, temiz ahlâk, inanç ve bir ideal gerekliydi.

    Oysa bunların hepsi dönme yazara yabancı şeylerdi. Avusturya
    Üniversitesi’nde eğitim gördüğü yıllarda, ülkeye Matternich’in gerici
    politikası egemendi. Matternich, bu eski saray tilkisi, Avrupalı parlamenter
    görünümünde olan bu Bizans uşağı, kendi zorba ve baskıcı politikasıyla
    servetler edinerek, sinsi planları gereği tüm Avrupa toplumlarının ahlâkını
    bozmuştur. O, insanları kendisine bağlamak için bir tek şey bilirdi; o da
    rüşvet. Matternich’in ayrıca rüşveti sistemleştiren uzmanları ve memurları
    vardı. Bunlar kimin, neyle satın alınabileceğini inceler ve araştırırlardı.

    Matternich döneminde rüşvet yoluyla kolay kazançlar peşinde koşmak âdeta
    bir din hâline gelmişti. Toplumda ahlâk oksijeni kalmamıştı. Çoğu aydın bile,
    Matternich’in uyguladığı alçakça politikalar sonucunda kirlenmişlerdi.
    Gerçekte yüceliklere tutkun olan gençlik bile alçalmış, yozlaşmıştı. Gençliğin
    büyük ülküleri, öncüleri yoktu. Düşünceden yoksun ve ilkesiz olarak yetişiyorlardı.

    İşte bu dönme yazar da böyle boğucu bir ortamda yetişmiş ve ahlâk duygusunu
    yitirmişti. O, idealist girişimleri, çabaları; gülünç, ciddiyetsiz ve yapay
    buluyordu. Hayatta Schiller gibi güzellik ve doğruluk arayanlara şaşıyordu.
    Yıllar geçtikçe bu dönme köpeği bir felsefeci oldu. Almanların çıkarı uğruna
    Slavlar’a saldırmaktan adeta zevk alır olmuştu.
    “Ben çok iyi yazıyorum ve Almanlar da bana iyi para veriyorlar.”
    diyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu.

    Kendisine ateş püsküren Slav milleyetçilerine karşı ise yazılarında
    kendini şöyle savunuyordu:
    “Benden ne istiyorsunuz? Siz Floransa ve Venedik’teki iki İtalyan heykeltraşı
    Donatella ile Verrochio’nun yaptıkları heykelleri görmediniz mi?
    Floransa ve Venedik kentleri, bu heykelleri paralı askerlerinin, paralı
    komutanları adına dikmişlerdir.

    Bu kentler, komutanlara iyi ücret ödediklerinden, onlar da efendilerine
    karşı görevlerini yerine getirmişlerdir. Eğer Milano, Cenova, Piza, Verona ve
    Roma kentleri bu komutanlara daha fazla ücret vermiş olsalardı, bu kez onların
    hizmetine girecekler ve Venedik ve Floransa için yaptıkları gibi
    kahramanca çarpışacaklardı.

    İşte ben de yazarlık alanında bunlar gibiyim. Bana Almanlar’ın verdiğinden
    daha fazla kazanç sağlayın, sizin için mücadele edeyim. Bunu sağlamazsanız,
    sağlamak istemezseniz, o zaman benim saldırılarıma katlanmayı biliniz ve
    kendinizi savununuz. Ben güçlü düşmanlarla mücadele etmesini severim.”

    Slavlar bu basın yılanından nefret ediyorlardı. Almanlar ise parlak yazarı,
    cesur Slav felsefecisini çok takdir ediyorlardı.

    İşte Snelman, Berlin’deyken bu kişiyle karşılaşmış. Ancak
    Finlandiya’dayken bu yazarın çalışmalarından hiç haberdar olmamış,
    ismini de duymamıştı. Berlin’de biri Fin, diğeri Slav olan
    iki önemli konuğun, Almanlar’ın deyimiyle “Kültürtröger” (uygarlık
    öncüsü) onuruna bir ziyafet düzenlenmişti.

    Ziyafet sonrası davetlilerin azalmasıyla Snelman bu uygarlık öncüsü
    sayılan Slav’ı bir köşeye çekti ve geri kalmış ülkelerle ilgili yapılması gereken
    çalışmalarla ilgili görüşlerini aktardı:
    -Samimi olalım. Almanlar içten gelen bir sevgiyle bizi sevmezler.
    Bu konuda geçmiş için haklı sayılabilirler, ama gelecek için değiller.

    Biz Finler ve siz Slavlar, geleceğin büyük güçleriyiz. Almanya artık güç
    kaybediyor, bizim ülkelerimiz ise henüz enerjik ve üretkendir.
    Ancak çalışmamız lazım. Biz genç milletler, Almanlar’dan,
    Fransızlar’dan, İngilizler’den iki-üç, hatta on kat daha fazla çalışmalıyız ki,
    onların düzeyine ulaşabilelim ve onları geçebilelim.

    Biz onları mutlaka geçeceğiz. Çünkü biz, yalnızca kent insanını aydınlatmakla
    kalmayacağız, ilköğrenimle yetinmeyeceğiz; aynı zamanda hiçbir
    köyü okulsuz ve kütüphanesiz bırakmayacağız. Her köylünün,
    balıkçının, katrancının kulübesini bilgi ışığıyla aydınlatacağız. Çocuklarımızdan
    yepyeni, güçlü, eğitimli, aydın ve asil bir nesil yetiştireceğiz.

    Snelman, karşısında Slav milletinin bir uygarlık hizmetkârı bulunuyor
    zannıyla, bu konuda coşkuyla uzunca bir nutuk çekmişti.
    Avusturyalı hain ise gözlerinden hiç eksilmeyen alaycı bakışıyla, kendi
    kendine, “İşte can sıkıcı bir budala daha,” diyerek dinlemiş,
    Snelman’dan bir an önce kurtulmak için fırsat kollamıştı.

    Ancak daha sonra Snelman’ın ruh tutuşturan coşkulu sözleri karşısında
    yüreğindeki buzlar erimiş, bir şişe içkiyi büyükçe bir bardakta içmeye başlamış.
    Kendini konuşmasına kaptırmış olan Snelman, karşısındakinin içkiyi
    bitirdiğinin farkında olmamış. Avusturyalı yazar, sarhoş bir halde
    ayağa kalkarak Snelman’a şu sözleri söylemiş:

    -Aziz Snelman, bu kadar yeter...
    Büyük ruhunuzun ateşini bu kadar israf etmeyiniz.
    Onu kendi milletiniz için saklayınız.
    Siz bahtiyar bir insansınız... Böyle insanlara sahip olduğundan, sizin
    milletiniz de bahtiyardır. Siz yarın yola çıkıyorsunuz. Çok iyi...
    Ben sizinle ilk kez burada görüştüm.
    Daha önce ne ben sizi tanırdım, ne de siz beni... Bu da iyi.
    Yani beni tanımadığınız daha çok iyi...
    Hâlâ da benim kim olduğumu bilmiyorsunuz.
    Ancak sizi tanımış olmam, benim için iyi mi oldu, kötü mü oldu, bunu bilmiyorum...

    Ey aziz Snelman!.. Nereden böyle ansızın karşıma çıktınız?
    Yalçın bir kaya gibi karşıma dikildiniz. Niçin bu kadar geç rastladım size?
    O sırada saat 24’ü vurdu. Snelman, “Artık geç oldu sanırım.” dedi.

    Avusturyalı şöyle karşılık verdi:
    -Gerçekten de vakit geç oldu. Ama geç olan vakit, bu geceki vakit değildir.
    Geç olan asıl vakit, asıl benim hayatımda ki zamandır.
    Ah, ne olurdu, ben daha genç yaşımdayken, Snelman’la böyle bir kez
    görüşmüş olsaydım. O zaman ben büsbütün başka bir insan olurdum.

    Snelmanlarla görüştükten sonra benim neslim de bambaşka bir nesil
    olurdu. Ama şimdi iş işten geçti... Artık vakit geç oldu... Artık uyumaya
    gidelim... Aziz Snelman, aramızda garip bir iletişimsizlik var...
    Bana elinizi veriniz...
    Bu istek karşısında Snelman elini uzatmış.
    Avusturyalı bu eli tutup öpmüş.

    Snelman şaşkın bir hâlde elini çekip “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuş.
    Avusturyalı:
    -Siz en iyisi, beni kendi hâlime bırakın!
    Ben sizin elinizi değil, her dürüst insanın yüreğindeki Snelmanlığın
    elini öpüyorum. Kendi içimde gömülü olan ruhumu öpüyorum, cevabını vermiş.
    -Ben bu sözlerden bir şey anlamadım, demiş Snelman.
    -Anlamanıza da gerek yok zaten, demiş Avusturyalı, “Siz benim Slav
    ruhumun özelliklerini biraz zor anlarsınız!..

    Ertesi gün Snelman, Suomi’ye hareket etmiş.
    İki-üç hafta sonra beş satırlık imzasız bir mektup almış.
    Mektupta şunlar yazılıymış:
    “Siz benim ruhumu tersine çevirdiniz. Şimdi artrk benim bu hayata
    tahammülüm yok. Şimdiye kadar yaşadığım şekilde yaşamak, bana iğrenç
    geliyor. Sanki istemeyerek hayatıma son veriyorum.”

    Snelman mektuptaki yazıyı tanıyamamış. Bundan bir şey anlamamış.
    Son bir ayın Viyana gazetelerini taramış ve şu haberi görmüş:
    “Üzücü bir kaza... Büyük bir kaza...
    Slav yazar, korkusuz düşünce adamı, dikkatsizlik sonucu ağır bir şekilde
    kendini yaralamış ve üç saat sonra ruhunu teslim etmiştir.”

    Bu haber üzerine araştırma yapan Snelman, kaza sonucu ölen kişinin,
    Berlin’de verilen ziyafette elini öpüp de
    “Eğer ben böyle Snelmanlar’a rastlasaydım, ben ve benim neslim
    büsbütün başka insanlar olurduk. Gençliğimde niçin sizinle tanışmadım?”
    diyen Slav yazar olduğunu öğrenmiş.

    Snelman bu anısını anlattığında dostları bu yazarın hangi milletten
    olduğunu sordular:
    -Çek mi, Leh mi, Bulgar mı, Sırp mı,
    Hırvat mı, hangi milletten? İsmi nedir? diye ısrar ettiler.

    Snelman:
    -Boşuna merak ediyorsunuz. Bu kişinin hangi milletten olduğunu bilmeniz
    neye yarar? Adam ağır bir hata işlemiş ve cezasını da yine kendisi vermiş.
    Kendi varlığını yeryüzünden yine kendi eliyle silmiş. Bunun adını niçin analım?
    Burada asıl önemli olan şeye dikkat edin. Üstün yeteneklere sahip bir insan,
    büyük bir zekâ, ender bulunan geniş bir bilgi, parlak bir edebi yetenek ve sonuç:
    Zevk ve eğlenceye düşkün, kumarcı, müsrif, sefih, kalemini kiraya vermiş,
    mensup olduğu millete ihanet etmiş bir ahlâksız.

    Oysa bu adam mantıklı bir eğitim görmüş olsaydı ve gençliğinde ona halk
    kitlesinin ruhunu ve gönlünü tutuşturmaktan doğan zevkin, hayatı boşa
    geçirmek zevkinden daha üstün olduğu söylenmiş olsaydı; bu insan kendi
    ülkesinde bir uygarlık havarisi olurdu. Üniversite okumuş, bilimadamı ve
    edebiyatçı olmuş, başkentte yetişmiş, daha ne istersiniz? Böyle biri adam
    olmazsa; hiç okulu, kütüphanesi olmayan ve hayatın daha güzel, daha mutluluk
    dolu, daha düzenli olması için neler yapılması gerektiğine dair hiç söz
    edilmeyen bir yerde yetişen sıradan halktan ne beklenebilir ki?

    *

    Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da hiç kimse
    bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu
    yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki.
    Ama bu böyle mi olmalıdır?

    Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefalet içinde yaşıyor ve ölüyor.
    Bu böyle mi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki insan bulunmasına rağmen
    milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor. Sayısız küçük
    kardeşiniz huy olarak zalimleşiyor. Peki bu böyle mi olmalıdır?

    “Evet böyle olmalıdır!” diye yüzlerce kez tekrarlanan iğrenç sözlerden
    utanmıyor musunuz? Snelman’ın konuşmaları yüksek bir
    ilham kaynağı oluyor, o zorlama ve nasihatleri en uyuşuk ve durgun akılları
    uyandırıyor, kalplere ateş ve enerji saçıyordu.

    *

    Doktorlar, köy papazları, ilköğretim öğretmenleri, hükümet memurları; çeşitli
    bölgelerdeki toplum kesimlerinin hayatlarını araştırmaya koyuldular.
    Gazetelerde, dergilerde, ve çeşitli kitaplarda halkın hayatını konu edinen
    haberler, röportajlar, araştırma yazıları yayınlanmaya başlandı.

    Özellikle iki kitap çok daha fazla ilgi görmeye başladı.
    Bunlardan birisi Bir Köy Doktorunun Hatıraları, diğeri de
    Bir Köy Papazının Notları adlı kitaplardı. Bu iki kitap kültür ve basın
    dünyasında bir fırtına kopardı. Kimi yazarlar bu kitapları çok beğendiklerini
    söyleyerek göklere çıkarıyor ve eleştirilerinde övgüye yer veriyorlardı.

    “Halk için yüreği sızlayan ve okuryazar olan herkes, mutlaka bu
    kitapları okumalıdır. Bu kitaplar körlerin gözlerini açar, ruhu henüz
    tamamen körelmemiş biri, bu kitapları okuyunca utancından kızarır.”

    Kimileri de bu kitaplara fena hâlde kızıyorlar ve yazarlarına ateş
    püskürüyorlardı. Bunlar da şu eleştirilerde bulunu yorlardı:
    “Her iki kitapta da Fin milleti küçük düşürülüyor. Bu kitaplar yalanlarla
    doludur. Bu anlatımlarda her şey olduğundan fazla abartılmış ve
    karikatürize edilmiştir.”

    Bu iki kitap hakkında yapılan birinci eleştiri, hakkı teslim etmektedir.
    Gürültüleri koparanlar, millet kavramını yanlış anlayanlar ve “Milletin, kaba ve
    çirkin de olsa, her şeyi gizli tutulmalıdır!” diyenlerdi. Onlar çöldeki
    deve kuşu gibi, önlerindeki tehlikeyi görmemek için başlarını kuma
    gömüyorlar ve başları dışarı çıkarılınca da hiddetleniyorlardı.

    Her iki kitabın yazarı da Finler’in yüksek tabakasına var
    güçleriyle şöyle sesleniyorlardı:
    -Uyanınız! Yurttaşlarınızı kurtarmak için işbaşına geçiniz! Halkımızın dörtte
    üçünün yaşamakta olduğu hayat fecidir.
    Köylümüz ve işçimiz ölümle pençeleşiyor, ruhen ve bedenen çöküyorlar.
    Güçlü yazarlarımızdan olan sayın Doktor ve Papaz, eserlerine uydurma
    şeyleri yazmamışlar ve sizleri öfkelendirmemek için olayları tek yanlı
    ele almamışlardır. Bunlar sadece bulundukları köylerde yaşayan halkın
    hayatına yakından tanıklık ederek, gerçekleri olduğu gibi yansıtmışlardır.

    İnsanı dehşete düşüren gerçekleri öğrenenler
    “1,5 milyon insanımızın böyle bir hayat sürmesine nasıl
    dayanabiliriz? Bu durumun suçlusu biziz!..” diyorlar.
    Kitapları okuyunca dehşete düşen diğer bir kesimse “Acaba
    bu insanlar böyle hayata nasıl tahammül edebiliyorlar? Bunlar azizler
    zümresinden midir, yoksa iki ayaklı birer hayvan mıdırlar? Bu hayat,
    Dante’nin Cehennem’inde tasvir ettiği hayattan daha berbattır.
    Orada insanlar, günahlarından dolayı o azabı görüyorlardı.
    Peki ülkemizdeki insanların günahı nedir?
    Sonuçta Dante’nin Cehennem’i baştan sona dahice kurgulanmış bir romandır.
    Burada ise kahredici bir yazgı, acı bir gerçek ve utanç verici bir iğrençlik var!..”