• 456 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

    Necib Mahfuz’un okuduğum ilk kitabı bu ama son olmayacak sanırım. Bir yazarı ilk kez okuyunca da önce hakkında araştırma yaparım. O yüzden önce yazarı kısaca tanıtayım:

    1911 yılında Kahire’de doğan Necib Mahfuz, 1934 yılında Kahire Üniversitesi’nde felsefe eğitimini tamamladı. 1938’de hikâyelerinden oluşan bir derleme yayınlandı. 1959’da yayınladığı Cebelavi Sokağı’nın Çocukları kitabı El Ezher Üniversite’si tarafından yasaklandı. Hatta bir din adamının Necib Mahfuz ile ilgili söylediklerinden dolayı suikast girişimine de uğradı. (İlk ve tek baskısı 1967’de Lübnan’da yayınlanan kitabın Türkiye macerası da sıkıntılı çünkü Türkçe’ye de yazıldıktan 50 yıl sonra çevrilmiş. ) Necib Mahfuz 40 küsur roman, kısa öykü, film senaryosu ve birkaç tiyatro oyunu yazdı. 1960’lı yıllarda kitaplarında dini irdelemeye başlayınca, kitapları daha felsefi ağırlık kazanmış. Kitabı okurken yazarın bu yönüne özellikle dikkat etmek gerek.

    Elimdeki kitap tamamen dine yapılan göndermelerden ibaret. Aslında kitap insanlığın varoluş serüvenini anlatıyor.

    Cebelavi, Mukattam Çölü’nün kıyısında muhteşem bir konakta çocukları İdris, Edhem, Rıdvan ve Abbas’la birlikte yaşamaktadır. Cebelavi mülklerini yönetmesi için büyük oğlu İdris yerine Edhem’i seçince kıyamet kopar. İdris, babasına karşı geldiği için konaktan kovulur. Daha sonra Edhem’i kandırarak Cebelavi’nin yasakladığı bir kitaba ulaşmaya çalışmasını sağlar ve Edhem de karısıyla birlikte konaktan kovulur.

    Burada Adem ile Havva’nın şeytan tarafından kandırılıp yasak meyveyi yemesi ve cennetten kovulması olayına gönderme yapılmış. Bu durumda;

    Cebelavi= Tanrı
    Edhem= Adem
    Umayma ( Edhem’in karısı)= Havva
    İdris = Şeytan

    Sürekli konağa( yani ruhlar alemine) dönmeyi arzulayan Edhem oğullarıyla birlikte konağa yakın bir sokakta yaşamaya başlar. Böylece Cebelavi Sokağı oluşmuş olur. Cebelavi bir gün Edhem’in oğullarından Hümam’ı konağa çağırınca diğer oğlu Kadri kıskanıp kardeşini öldürür. Böylece ilk cinayet işlenmiş olur. ( Habil ile Kabil olayı)

    Yıllar geçer, artık kimse Cebelavi’yi görmez, hiç konağından çıkmaz çünkü. Yaşananlar şairlerin ağzından, nesiller boyu aktarılmaya devam eder. Cebelavi’nin mülkünü yönetenler sokak çeteleriyle işbirliği yapınca sokak artık yaşanmaz bir yer haline gelir. Bu durumda da bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulur. Ve sırasıyla;

    Halkı kurtarmak için Cebel ( Hz.Musa ), onun kurduğu düzen bozulunca Rıfat ( Hz.İsa )ve sonra Kasım (Hz. Muhammet ) gelir. Her defasında kurulan düzen bozulur çünkü toplumların unutmak gibi bir hastalığı vardır. Kitapta sokağa gelen son kişi Arif’i ise hiçbir peygamberle eşleştiremiyoruz. Adından ve yaptıklarından dolayı bilim ile ilişkilendirebiliriz. Çünkü Arif bir sihir yoluyla kötülüklerin üstesinden gelmeye çalışır. Buradaki sihir aslında bilimsel deneyleri çağrıştırıyor.
    Sanırım kitabın en çok tepki alan bölümü de Arif’in bulunduğu bölüm olmuştur. Çünkü Arif istemeden Cebalavi’yi öldürür. Arif de kalıcı bir kurtuluş sağlayamaz ama arkasında insanların sarılacağı bir umut bırakır.

    Benim böyle kısaca anlattığım kitabı sadece dinler tarihiyle de eşleştirmek doğru olmaz. Necib Mahfuz kendi ülkesinin sorunlarını metaforlarla, alegorik bir anlatımla dile getirmiştir aslında. Tabi her karakterin simgelediği dini ögeler yüzünden kitaba hala olumsuz yaklaşanlar vardır. Özellikle yazarın Tanrı ile eşleştirdiği Cebelavi’yi sorgulaması çok tepki çekmiştir. Sorgulamaktan çekinenler bu kitabı hiç okumasınlar ama müthiş bir edebi eserden de mahrum kaldıklarını bilsinler.
  • PREVEZE DENİZ SAVAŞI

    Barbaros Hayreddin Paşa’nın ikinci adalar seferi sırasında Ege Deniz’indeki Kiklad ve Sporad adaları fethedilmişti.(1538) Bu sefere Anadolu eyaletinden 19 sancak katılmış ve bu sancakların bazıları Cezayir-i Bahr-i Sefid ve Kapudani eyaletini desteklemek için sonrasında bu eyalete bağlanmıştır. Unutulmamalıdır ki Cezayir-i Bahr-i Sefid ve Kapudani eyaleti ilk ve tek deniz beyberbeyliği dir. Barbaros Hayreddin Paşa’ya Cezayir beylerbeyi dense de “kapudan” ve “kapudan paşa” sıklıkla kullanılmaktaydı.



    25 Ekim 1544 tarihli fermanda Kanuni Sultan Süleyman kendisine “kapudanım” diye samimiyetle hitap etmiştir. Denizciliğin dünya ticareti ve feth olunan toprakların kontrolü için önemi tamamıyla anlaşılmıştı.

    Barbaros’un Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesinde en önemli başarısı ise Türk denizciliği için bir dönüm noktası olan Preveze Deniz savaşıdır. Bu savaşın kazanılmasında Barbaros’un taktik dehasının yanında donanmadaki gemi türlerinin de etkisi oldu. Hepimizin bildiği gibi Preveze zaferiyle Hıristiyan dünyası Akdeniz’deki hakimiyetini Türk dünyası karşısında kesin olarak kaybetti. O zamana kadar bir kara imparatorluğu görünümünde olan Osmanlı İmparatorluğu’nun artık bir deniz imparatorluğuna dönüştüğü görüldü.

    İkinci adalar seferinde Ege Denizindeki adaları birer birer ele geçirirken, Kapudan Paşa yıllardır azılı rakibi olan Andrea Dorya’yı arıyordu. Cenovalı Andrea Dorya Habsburg Hanedanından V. Charles tarafından; kendisine danışmadan istediğini yapma yetkisiyle donanmasının “Admiralissimo”su yapıldı ve bunun bilgisini İtalya’daki bütün topraklarının valilerine yollamıştır. Bundan cesaret alan Andrea Dorya, Barbaros ile denizde karşılaşma olasılığına karşı yeni yandaşlar arayışındaydı.

    Benzeri yetkiler Barbaros Hayrettin Paşa’ya da Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilmişti. Sultan Süleyman 1533 yılı Aralık ayında Barbaros’u Istanbul’a davet etmiş, Barbaros Padişahın izniyle önde bordası geniş altın yaldızlı bir kuşak ile çevrilmiş yeşil renkteki gemisiyle Istanbul’a gelmişti. Tersane direkt emrine verilmiş, Gelibolu Kaptanlığı, Cezayir Beylerbeyliği ile Kaptan-ı Derya’lık artık kendisinin olmuştu. Donanma oluşturmak, bütçe tanzim etmek, gemiler için denizci ve savaşçı toplamak, bunları eğitmek, taarruz etmek, barış yapmak ve hatta vergi toplamak gibi olağanüstü yetkileri vardı.

    Preveze Deniz Savaşı Hristiyan dünyası ile Türk dünyasının savaşı olduğu kadar 16. Yüzyılın iki büyük amirali olan Andrea Dorya ve Barbaros Hayrettin Paşa’nın da savaşıydı.

    Avrupa müttefik donanması olan Şarlken (V. Charles) imparatorluğu, Cenova, Venedik, Papalık, Portekiz, Napoli, Sicilya ve Malta donanma kumandanları Korfu adasında toplanmışlardı. Cenova ve İspanya Filosu 52 kadırga ve 1 büyük kalyondan oluşmaktaydı ve Amiralleri Andrea Dorya’ydı. Venedik Filosu 70 kadırga ve 10 karakadan oluşmaktaydı ve Vincenzo Capello ile Kondo Lambro amiralleriydi. Papalık Filosu 30 kadırgadan oluşmaktaydı ve Antonio Grimani komutasındaydı. Malta Filosu 10 kadırga, İspanya ve Portekiz filosu 80 barça büyüklüğündeydi ve amiralleri de Franco Doria’ydı. Napoli ve Sicilya filoları da 49 karaka ve barçadan oluşuyordu. Amiralleri de Alexandr Kondelmiaro idi. Toplam filo 302 parçadan oluşmaktaydı. Andrea Dorya yeğeni Giovanni Andrea Dorya’yı da yanında getirmiş ve yetkisine gemiler vermişti. Ayrıca 300’e yakın korsan ve nakliye gemisi de bu filoya eşlik etmekteydi. Andrea Dorya 22 Eylül’de 49 kadırga ve 50 barça ile korfu’ya geldi.



    Kapudan Paşa donanma ile İstanköy açıklarında bulunduğu sırada düşman hakkında gerekli istihbaratı toplaması için Turgudca (Turgud Reis) Kaptanı göndermiş ve bu keşif donanması kırk parça düşman kadırgasına rastlamışlardı. Düşman gemileri de Preveze’de bulunan Papalık amirali Grimani’yi haberdar etmişlerdi. Müttefik donanması da Kapudan Paşa’nın gelmekte olduğunu anlamıştı. Kapudan Paşa süratle ilerleyerek yolu üstündeki Kefalonya adasını top ateşine tutmuş sonrasında Preveze’ye varmış ve üç seri gemisini istihbarat ve esir almaları için düşman sahillerine baskına göndermişti.

    Bir kayıkta yakalanan esir sayesinde müttefik donanmasının tam yerinin Korfu adası olduğunu öğrenmişti. Ayrıca Barbaros Preveze kalesini tamir edip, Akceom Kalesini ele geçirerek körfezin ağzını tamamıyla kontrolüne almıştı. Türk donanması kürekli yani çekdiri (kadırga) sınıfından olan yüz yirmi iki parça gemiden ibaretti. Gemi mürettebatından başka gemilerde yeniçeri ve tımarlı sipahiler vardı. Gemilerin baş taraflarında üçer adetten oluşan uzun menzilli 366 adet top bulunmaktaydı. Kemal Reisten itibaren büyük ve uzun menzilli toplar kullanılmaya başlanmıştı. 25 Eylül 1538’de Andrea Dorya kumandasındaki müttefik donanması Korfu’dan güneye doğru seyre başladı. Bu gemilerde iki bin beşyüz top ve altmış bin asker vardı. Türk donanması müttefiklere kıyasla üçte bir az gemi ve on altı da bir top adetine sahipti. Türk donanmasında sadece sekiz bin savaşacak levend bulunmaktaydı.

    Kapudan Paşa Preveze körfezinde bulunurken müttefik donanması geldi. Daha öncesinde kumandanları ile görüşen Barbaros Sinan Bey’in ısrarı üzerine Akceom Burnuna asker ve top çıkartmıştı. Gemilerde bulunan yeniçeriler oraya gittiler. Barbaros da donanma kaptanlarını toplayarak “Direklerinizi aşağı alın ve tertibinizce kol kol saf saf olup beni gözetleyin. Her ne edersem siz de öyle edin.” emrini vermişti. O dönemde gemilerin sahip olduğu ağır donanımlar sökülüp hava koşullarından korunması için limanlarda bırakılırdı. Savaş öncesinde kadırgaların sahip olduğu yelkenler indirilip güvene alınır hatta güvenli bir liman varsa yelkenler limanda bırakılırdı. Ayrıca Gavazat-ı Hayrettin Paşa da kendisi “Allah izin verip de bu donanmanın arasında girip cenge başladığınız zaman sakın ola ki mal ve esirlere meyletmeyin hemen geriden gelen gemileri topa tutup batırın ve işinizi sağlama alın. Burada bütün istediğimiz, hedefimiz kadırgaları ele geçirmek olsun. Eğer Allah takdir etmişse mal mülk hepsi daha sonra sizin önünüze gelir.” demiştir. O zamanki deniz savaşlarının temel mantığında müstahkem mevkiiyi elde tutarak kıyıdan denize doğru saldırı yapmak yatıyordu. Çünkü kürekli gemilerin yoğunlukta olduğu bu dönemde karadan uzaklaşmak karadaki müstahkem mevkiinden gelecek topçu desteğinden mahrum kalmak demekti. Fakat Barbaros’un komutanlarına verdiği emirlerden de anlaşılacağı üzere aklında taarruz bulunmaktaydı. Preveze önüne gelen müttefik donanması Akceom sahiline keşif müfrezeleri gönderdiyse de orada mevkilenmiş olan yeniçerilerin tüfek ateşiyle karşılaşmışlardı ve müttefiklerin çıkarma harekatı sonuçsuz kalmıştı . Ancak düşman kadırgaları oradaki yeniçerileri top ateşi altına alınca ağır kayıplar veriliyordu . Bunun üstüne gönüllü gemilerinden Turgud Reis, Ali Köle, Güzelce Mehmed ve Sadık Reis komutasındaki 20 kadırga karada bulunan Murad Ağa’ya yardım etmek için Preveze körfezinden çıktılar. Türklerin top ateşi karşısında düşmanın çektirileri(kürekli gemileri) kalyonların gerisine çekilmeye mecbur oldular. Düşman kalyonlarının bazıları demir almış bazıları ise demirleri kesip bir an evvel sahilden uzaklaşmaya başladılar. Kürekli gemiler kalyonlara(yelkenli gemilere) halat vererek onları çekiyorlardı. Türklerin yoğun top ateşi karşısında Andrea Dorya geri çekilmek zorunda kaldı.(26 Eylül 1538) Bunun üstüne Barbaros geriye dönüp karaya çıkardığı askerleri ve topları tekrar gemilere geri aldı ve gemileri savaş düzenine hazırladı. Gece yarısı düşmanı takibe çıktı. bu sırada rüzgar müttefik donanmasının lehine esiyordu.

    Andrea Dorya birinci çarpışmadan sonra gece yarısı Kefalonya adasının İncir limanı burnu tarafına gelerek (başka bir rivayette Ayamavra adası tarafında olduklarını söyler) gemileri demirleyip birinci çatışma hakkında görüşmeye başlamışlardı. Kendi aralarında İnebahtı üzerine yürüyüp Barbaros’u savaşmak zorunda bırakacakları üzerine planda anlaşmışlardı ki Türk donanmasının kendilerine doğru gelmekte olduğunu öğrendiler. Çünkü Turgud Reis komutasındaki keşif filosu Zoana Burnu açıklarında Venezia Kalyonunu batırmıştı. Barbaros da düşman donanmasının İnebahtı planını tahmin ediyordu ve İnebahtı’da savaşmanın kendilerine dezavantaj oluşturacağını biliyordu. İlk başta düşmanın Korfu’da olduğunu zannediyordu. Paksos adasına doğru harekete geçmişti. Fakat düşman donanmasının İncir Limanı Burnu’nda olduğunu öğrenince rota değiştirerek güneye yöneldi ve 6 mil açığa çıktı.



    Andrea Dorya’da zamanının en büyük denizcilerinden biriydi ve Barbaros’un bu manevrası üstüne aslında geri çekilmek istedi ama diğer amiraller sayı üstünlüğünün kendilerinde olduğunu belirtmek baskısıyla Andrea Dorya’yı savaşa ikna ettiler. Osmanlı donanması 4 filoya ayrılmıştı. Turgud Reis ihtiyat filosunu yönetiyordu. Görevi ise saldırıya uğrayacak zayıf noktalara destek vermek ve fırsat buldukça düşmanın yan saflarına baskı yapmaktı. Asıl muharebe hattı ise 3 filodan kurulmaktaydı. Sağdaki filoya Salih Reis, soldaki filoya Seydi Ali reis ve ortada filoya Barbaros Hayrettin Paşa kumanda ediyordu. Anlaşıldığı üzere Barbaros zayıf taraf olduğu halde açık deniz savaşı düzenine geçmişti. Müttefik donanması ise borda nizamında ve büyüklüklerine göre birbirlerinin ardında 3 kat halinde kalmışlardı. Andrea Dorya gemilerini uzakta ve derinlemesine tertiplemişti.

    Ters rüzgarla kıyıya sürüklenmekten korktuğu için manevra alanı olması için uzağa çekilmişti. En öndeki ve en arkadaki gemilerin arasında 15 mil mesafe vardı. Düşman donanması gemiden gemiye aktarılan ve rampa usulüne göre savaşa hazırlıklıydı ve levend adedi olarak Türk donanması bu savaşı asla tercih edemezdi. O dönemde düşman gemilerine rampa edilerek yapılan savaç usulü yüzünden kadırgaların hafif ve kürekçilerin dinç olması gerekiyordu. Ayrıca düşman gemisini mahmuzlama da ancak dinç kürekçilerle olurdu. Bu yüzden kürekçilerin dinlenmesi ve savaşa yorgun bir şekilde girmelerini önlemek için kadırgalar mümkün olduğunca limanlarda tutulur, güverte üstü brandalarla kapatılır ve geminin az olan su ve yiyecek stokları kullanılmaz, limanda tedarik yapılırdı. Preveze körfezinde forsalar (kürekçiler) dinlenmiş ve savaşa hazırdı.

    Akdeniz kıyılarını ve iklimini çok iyi bilen Barbaros, özellikle kadırgaları tercih ediyordu. Çünkü Orta Akdeniz’de durgun havalar günlerce sürerdi ve yelkenli gemiler koylarda ve küçük limanlarda kullanışlı değillerdi. Ayrıca yelkenli gemiler seri hareket demiyordu ve manevra kabiliyetleri azdı. Kadırgalar süratle hareket ediyor ve sığ yerlerde manevra yapabiliyorlardı. Hava şartları Barbaros’un istediği gibi olmuş ve uzaktan düşman donanmasını dövmeye başlamıştı. Rüzgarın kesilmesi yüzünden hareketsiz kalan düşman gemilerini önde bulunan uzun menzilli toplarıyla dövüyor düşman donanmasının top menzilinden kürek yardımıyla hızlı manevra yaparak uzak kalıyordu. Şayet bordalama yapılacaksa, toplar mümkün olduğu kadar yakından ateş ediliyor, düşman gemisi bunun sarsıntısı içindeyken yanaşıp kanca atılıyordu. Müttefik donanmasının kanatları ister istemez muharebeye girdi fakat merkezde başarılı olamadılar.

    Düşman merkez hattında ateş gücü yüksek kalyonlar vardı fakat rüzgar yüzünden hareketsiz kaldılar. Andrea Dorya kendileri için avantajlı olduğunu bildiği yakın savaşı yapabilmek için kalyon tarzına benzeyen bazı türk gemilerinin arkasını çevirmeye ve gemileri barçalar ile çektiriler arasına almak için manevra yapmaya çalışsa da Türk gemicileri kadırgalarıyla ve toplarıyla buna mani oldular. İlk hattı yarıp geçen Türk gemileri düşman filosunun dengesini bozdu. Bir kaç saat süren bu muharebeden sonra düşman donanmasının ön hatlarındaki karakalar tamamen tahrip edildi, Dorya ikinci hattaki gemileri harekete geçirmek isterken Barbaros tekrar hücum emri vererek düşman donanmasının dağılmasına sebep olacak yarma harekatını gerçekleştirdi ve Dorya’nın kadırgalar filosuna yöneldi.

    Etkin manevralar sayesinde taktik üstünlüğü eline geçirdi. Turgud Reis de geriden taarruz ederek hepimizin bildiği “Hilal Taktiği”ni (Türk Çemberi) uygulayarak düşman donanmasını tamamen savunmasız hale getirdi. Andrea Dorya yardım isteyen müttefik donanmasının gemilerine yardım bile etmeden ve denizcilik tarihinde utanç olarak adlandırılacak olan tüm fenerlerini söndürerek savaş alanından kaçtı. 5 saat süren bu muharebeden sonra düşmandan otuzaltı kadırga ve firkate ve üç bin esir alındı. Bu savaş 1538 yılı Eylülünün yirmi yedisinde kazanıldı ve şanlı tarihimize adını yazdırdı. Türk Donanmasının en güçlü isimleri Hasan, Sinan, Şaban, Salih, Seydi Ali, Turgut, Murat, Güzelce Mehmed ve Sadık Reisler bu savaştaydılar. Daha bir yıl önce Avlonya’da kendisine hil’at giydirilen Piri Reis de bu savaşta yer almıştır. 1560 yılındaki Cerbe ve daha sonra da Trafalgar’da Amiral Nelson tarafından Barbaros’un uyguladığı şekilde, filo gemilerinin kol düzeninde düşman safları arasından geçerek ilerlemesi taktiği uygulanmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa’ya ve izinden giden tüm denizcilere hürmet ve minnetle…

    Kapt. Faruk Emre Yıldıran

    faruk@yildiran.com 25.09.2018 - İnebolu

    Kaynakça: Osmanlı Tarihi Cilt-II (İsmail Hakkı Uzunçarşılı) Osmanlılar ve Deniz (İdris Bostan) Osmanlı Akdeniz’i (İdris Bostan) Türklerin Tarihinde 30 Büyük Deniz Savaşı (Gökhan Atmaca-Doğan Tanrıverdi) Osmanlı Deniz Savaşları (Süleyman Nutki) Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri (İdris Bostan) Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVII. Yüzyılda Tersane-i Amire (İdris Bostan) Tarih Boyunca Türk Yelkenli Gemileri (Ahmet Güleryüz) İstanbul Türk Denizcilik Tarihi Bildirileri


    https://www.denizhaber.com/...i-makale,101193.html
  • NURİ BİLGE CEYLAN’IN “AHLAT AĞACI” ADLI FİLMİNDE BİR TESLİMİYETİN HİKÂYESİ
    26 Ocak 1959 tarihinde İstanbul’da doğan Nuri Bilge Ceylan, çocukluğunu Çanakkale’de geçirir. İlk, orta ve lise öğrenimini ablasıyla birlikte geldiği İstanbul Bakırköy’de tamamlar. 1978 yılında Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’ni kazanır, bunun yanında seçmeli olarak sinema derslerini de alır. Ankara Mamak’ta vatani görevini yaptıktan sonra bir süre fotoğrafçılıkla uğraşır. Öte yandan Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sinema Bölümü’nü okur. Yakın arkadaşı Mehmet Eryılmaz’ın çektiği kısa filmde rol alarak film ve sinema sektörüne fiili olarak yer almaya başlar. 1995 yılında ilk kısa filmi olan Koza’yı çeker ve Yılmaz Güney’den sonra Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk kişi olur. Hemen ardından Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak gibi projeleriyle de adından sıkça söz ettiren Nuri Bilge Ceylan pek çok ödüle de layık görülür. Yönetmenliğinin yanı sıra fotoğrafçılık, senaristlik, yazarlık ve oyunculuk yapmayı da sürdüren Nuri Bilge Ceylan eşi Ebru Ceylan ve oğlu Ayaz ile yaşamaktadır.
    Yönetmenlik hayatında Natüralist ve Realist bir tavır sergileyen Nuri Bilge Ceylan, son çektiği 8 Haziran’da vizyona giren Ahlat Ağacı adlı filminde de bu tavrı tam anlamıyla yansıtır. Eşiyle beraber senaristliğini üstlendiği yönetmen Ceylan, filmde mekân olarak çocukluğunun geçtiği Çanakkale ilinin bir kasabasını tercih eder. Film, Ceylan’ın genel tavrını yansıtmakla beraber çok daha uzun diyaloglarla karşımıza çıkar. Ahlat Ağacı; uyumsuz, dışlanan, meyvesi kendisi gibi şekilsiz, kara kuru bir ağaç, tıpkı filmin babası İdris (Murat Cemşir) gibi tıpkı babanın oğlu yani meyvesi olan Sinan (Doğu Demirkul) gibi. Sinan’ın babası emekli olmak üzere olan bir öğretmen olduğu için kendisinden topluma örnek davranışlar sergilenmesi istenilir. Fakat kendisi toplumun yüklediği sıfatlara tezat davranışlarıyla ve alışkanlıklarıyla (altılı ganyan oynama tutkusu) bir başkaldırı niteliğinde eylemler sergiler. Babanın hayvanlara merhameti ve bir köpeğin kayboluşu ile sabaha kadar uyumaması, ağlaması gibi tavırları onun insanların yargılarından kaçıp hayvanlara sığındığının en büyük ispatıdır. “Hayvanları seviyorum. Çünkü onlar insanlar gibi değil beni sürekli yargılamıyorlar.” Sinan, babasının olumsuz davranışlarını ve köyde belki de hiçbir zaman çıkmayacak olan su arayışı içinde kuyu kazmasını eleştirir ve annesine söylenip durur. Bütün bu olumsuz davranışlara rağmen anne Asuman’ın (Bennu Yıldırımlar) eşinin tarafını tutması “Dünyaya bir daha gelsem tekrar babanla evlenirdim.” demesi Nuri Bilge Ceylan’ın maneviyatın bakiliğini vurguladığı sonucu çıkar. Çünkü hiçbir karın tokluğu kalbin açlığını bastıramaz…
    Baba İdris ve oğul Sinan’ın ilişkisi üzerine kurulu olan film bunun yanı sıra birçok toplumun önemle üzerinde durduğu ve yüzyıllardır çözümünde netlik görülmeyen kadın, din ve edebiyat gibi çetrefilli sorunlara da yer verilmektedir. Filmin temel yapısını kilit nokta değerindeki diyaloglar oluşturur. Filmde bu temaları merkeze alan diyaloglara baktığımızda ilkin toplumun kadına yüklediği sıfatlardan arınamayan ve sevmediği kendisinden yaşça büyük olan bir kuyumcu ile evlendirilip mutsuz yaşamına acı kahkahalarla boyun eğen Hatice’nin (Hazar Ergüçlü) başkahraman Sinan ile arasında geçen çok kısa ama filmin kadın temasını büyük ölçüde özetleyen diyalogları dikkat çeker. ”Hazine Adası’na gireceğim, gireyim mi? Ama orada akrepler de var. İnsanlar neden en yakınındaki hayatı yaşamak ister? Oysaki ışıklı caddelerde yürümek isterdim, bir kere de yağmur damlaları ıslatsın kirpiklerimi, saçlarımı bir kerede rüzgâr savursun isterdim…” Hatice’nin bu sözleri bir genç kızın hayatına biçilen paydan daha fazlasını talep edememesini yansıtmakla birlikte bilmediği tam olarak arzulamadığı ama içinde bulunduğu kaskatı kabuğu yıkamamanın öfkesiyle su yüzüne çıkan farklı dünyalara açılmanın acı özlemini anlatır. Filmde tek bir diyalog ile çok geniş çaplı bir toplum ve değerler eleştirisi de gerçekleştirilir. Dinin asıl olan yapısının arka planda bırakılıp popüler propagandalarla üstünkörü yargılara yer verilmesi ve İslamiyet’e kendi doğruları ve çıkarlarına hizmet edecek şekilde yaklaşılmasına da eleştiride bulunulur. Çok muhalif bir tavırla dikkat çeken Sinan’ın din çerçevesinde gerçekleştirilen diyalog esnasındaki suskunluğu toplum ve değerlere bakış açısında bir boş vermişliğin boy gösterdiğini de hissettirir. Öne çıkan diğer diyalog ise başkahraman Sinan’ın atanamaması sonucu özel harekât timi olan arkadaşıyla toplumu nasıl terbiye edilmesi gerektiğine yönelik çivisi çıkmış dünya algıları göze çarpar. Toplumu aydınlatmakla mükellef olan bir öğretmen adayının özel harekât timi olduktan sonra toplumu küçümseyişi dayağı bir terbiye etme aracı olarak görmesiyle yükümlülüklerinden ne derece uzaklaştığını özetlemekte atanamayan öğretmen trajedisine (üniversiteden mezun diplomalı işsizler ordusu) de göndermelerde bulunmaktadır. Babası gibi öğretmenlik mesleğini gerçekleştirmek üzere olan Sinan, bir yandan da (filme adını veren) yazdığı Ahlat Ağacı adlı kitabını yayımlamak ve yazarlık hayallerini de gerçekleştirmek ister. Maddi açıdan güçsüz bir ailenin ferdi olan Sinan, kitabını yayımlamak adına kasabasındaki birkaç kişiden borç ister. Bu arayış aşamasında Sinan’ın tanıştığı yazar Süleyman (Serkan Keskin) ile edebiyatın topluma mı yoksa bireyin duygu ve düşüncesine mi hizmet etmesi gerektiği konusundaki diyalogları klasik bir edebiyat toplum için mi yoksa sanat için mi? şeklinde bir anlayışı çağrıştırsa da aksine alışılmışın dışında yazarların içinde bulundukları derin unutulup yok olma korkusu, dizelerine kendilerinden can katarak yaşatabilme kaygıları, öte yandan dizelerini yaşatmaya çalışırken sistemin bir parçası olmaktan kaçınamamanın acı yenilgisini ve bu yenilgiye duyulan öfkeyi yansıtır. “Tüm yeni çağlayan nehirler hırçın bir şekilde köpükler çıkarır. Fakat hiçbirisi köpürerek denize ulaşmaz.” Birçok sorunla uğraşan tutkulu genç yazar adayı Sinan, sonunda kitabını yayımlar fakat bireysel konular içeren ve herhangi bir amaca, çıkara hizmet etmeyen bu kitabı Sinan’ın babası dışında kimse okumaz. Sinan’ın kitabının okunmaması ile toplumun edebiyat konusundaki duyarsızlığına da göndermeler yapılır. “Eğer bir diktatör olsaydım bu Çanakkale’ye bomba atardım.” diyen Sinan, yaşadığı toplumdaki tekdüzeliğe adeta isyan eden hırçın, asi bir genç olarak karşımıza çıkar. Fakat bu asiliği toplumun durağanlığı ve kabullenmiş tavrı içinde sönük bir hal alır. Filmin sonunda Sinan’ın irdelediği birçok konu; toplumun ve geçmişin biçtiği değişim payı ile sınırlı kalır ve kökünden sıyrılamaz. Sinan’ın köküne teslimiyeti kaçınılmaz bir son olur. Bunu babasının uğraştığı kuyuyu kendisinin kazmaya başlamasından anlayabiliriz. Gerek kadın gerek din gerekse de edebiyat konusu olsun filmin ele aldığı, irdelediği birçok konuda da bir teslimiyet söz konusudur. Zıt karakterlerin fikirlerinin çatıştığı bu zengin diyaloglarla dolu filmde en dikkat çeken detaylar ise karakterlerin birbirlerine muhalefet olmasına rağmen sükûnet ile birbirlerini dinlemesi ve verilmek istenen mesajların net bir şekilde verilmeyip seyirciyi düşünmeye sevk edecek şekilde sonuçlandırılmasıdır. Ses ve görüntü kalitesi olsun, karakterlerin Anadolu’nun doğal insanını yansıtan ev-ekonomik geçim sıkıntısı olsun hiçbir yapaylık içermeyen doğal davranışlarıyla güçlü oyuncu kadrosu ile toplumun birçok sorununa değinmesi açısından da sorgulayan ve sorgulatan Mehmet Açar’ın deyimiyle hem kalbe hem de akla dokunan bir film…
  • Aydın Doğan belki Ergenekon'un içinde değil ama medyası, Ergenekon'un medyasıdır. Medya sistemin içinde kullandırıyor kendisini.