• Güzel bir gece yarısı idi. Yerler yeni yağmış karla gıcır gıcırdı. Bir müddet tiyatronun önünde durarak seyircilerin çıkmasını bekledim. Muayyen bir düşüncenin insan çehresine getirdiği değişikliği görmek kadar faydalı bir eğlence olur mu? Hususuyla bu değişikliğin mekanizmasını bilirsek...

    Bütün bu kalabalık saatlerce dünyanın en zalim eline düşmüştü. O ilk önce hepimizi güldüre eğlendire uyuşturmuş, sonra teker teker bütün yalanlarımızdan, parlak ve göz alıcı tüylerimizden soymuş, derisi yüzülmüş ve sadece adelenin kızıl ve tiksindirici hakikatiyle kalmış bir vücut gibi çırılçıplak bırakmıştı. Onun için piyesin sonuna doğru salon zaman zaman bir renkli avize gibi parlayan kahkahalara, sabırsız tepinmelere, alkışlara rağmen hakiki bir işkence yeri olmuştu. Ve şimdi bu çıplak kalabalık, çıkışın karışıklığı içinde, bütün varlıklarını sarsan kurtuluş hissini gizlemeye bile çalışmadan gündelik yüzlerini takınmaya, her zamanki adam olmaya çalışıyordu. Bunu bir dakika içinde yapan becerikliler vardı. Bunlar tebessümlerini iğreti diş gibi bir saniyede takan genç kadınlar, dalgın ciddiyetini bir hırka gibi anında giyen erkeklerdi. Fakat bu güç işi bir türlü beceremedikleri için yüzlerini elleriyle örterek yanlarındakilerine somurtanlar, herhangi bir meşgale içinde etrafı unutmuş görünenler, veyahut büyük bir panik içinde alabildiğine herkesten kaçmak için latettayin bir cihetle koşanlar daha çoktu. Genç bir kadın uzun azap ve tereddüt dakikasından sonra nihayet düzeltebildiği sesiyle yanındaki erkeğe: Bir otomobile atlasak, diye fısıldadı. Kendi kendinden kaçmak için ne lüzumsuz bir külfet... Kendi hakikati sanki karşısına oturacakmış gibi düşünüyordu. Bununla beraber ne çıkar? O zaten bunu biliyordu, buna alışkındı, maksat başkalarının görmemesiydi.

    İhtiyar bir adam daha kapıdan açtığı gazetesine yüzünü gömerek sendeleye sendeleye yürümeye başladı. Belli ki, uzun yaşama tecrübesi ona insanlar arasında kimse ile göz göze gelmeksizin sıyrılıp geçilmesi lazım gelen bazı anlar olduğunu öğretmişti. Bu akşam bu ihtiyarla konuşmayı ne kadar isterdim, ona bir kahve peykesinde benden kaçırmak istediği gözlerine gözlerimi dikerek her şeyi söyletebilirdim.
    Bu düşünceler içinde, yavaş yavaş evime doğru yürümeye başladım, sokaklar tenhalaştıkça, düşüncem mahrekini değiştiriyor, kendi üzerimde toplanıyordu. Tam bir vicdan muhakemesi şeklini almak üzere idi ki birdenbire hiç tanımadığım, bununla beraber yabancısı da olmadığım bir sesin:
    –Dostum, biraz yavaş yürü, ne olsa, senden yaşlıyım, diye bağırdığını işiterek arkama döndüm.

    O anda gördüğüm manzarayı, hakikaten bütün ömrümce unutamayacağım. Bütün ölülerim o gece canlanıp da karşıma çıkmış olsalardı bu kadar şaşırmazdım. Çünkü onlar bugün ölü olmakla beraber, hiç olmazsa bir gün yaşamışlardı. Bu gördüğüm ise sadece bir hayaldi, onu bir kitap sayfasında, bir tiyatro sahnesinde görebilirdim. Fakat bunların dışında bir sokak ortasında bir gece yarısı ona tesadüf etmek hakikatten çıldırtıcı bir garabetti.
    Bir kelimeyle Tartuffe, biraz evvel sahnede gördüğüm şekilde yeldir yepelek, sahneden inmiş ayaklarını sürüye sürüye peşimden koşuyordu. Soluyarak yanıma yaklaştı:
    –Amma da acele yürüyorsunuz... Zaten yorgunum, büsbütün yordunuz, diye söylendi ve teklifsizce koluma girerek sordu, daha çok var mı?
    –Nereye? dedim. Nereye gitmek istiyorsunuz?
    –Evinize, nereye gitmek isteyeceğim, besbelli ki sizinle beraber evinize gitmek istiyorum...Ve izah etti, sizi oyun esnasında gördüm, sadece dikkat kesilmiştiniz, her hâliniz beni hiç beğenmediğinizi gösteriyordu, biraz tuhafıma gitti, alâkadar oldum, oyun biter bitmez de peşinize takıldım...
    –İyi ama, dedim, siz bir hayal değil misiniz? Sahneden dışarıda nasıl mevcut olabilirsiniz ve nasıl peşimden koşarsınız? –Bir hayal yahut hayal mahsulü olmam, sizinle biraz meşgul olmama, biraz oturup hoşbeş etmemize mani olmaz ki, siz nesiniz sanki, durée'si benden biraz daha kısa bir hayalden başka nesiniz?
    Sonra etrafına bakarak:
    –Ne karanlık eciş bücüş sokaklar bunlar, diye söylendi. Zaten bütün hâlinizden böyle yerlerde oturduğunuz belliydi... Hâlâ gelmedik mi? –Geldik, geldik dedim...İşte şu gördüğünüz evin en üst katında oturuyorum...
    –Yani tavan arasında?..
    Hiddetle homurdandım:
    Ona benzer bir şey...Buyurun.

    Hiç gizlemeyi düşünmediği bir istihza ile: –Bittabi öyle olacak... diye mırıldandı.

    Hiddet ve hayretten ne yapacağımı bilmez bir hâlde odama çıktık, bununla beraber o zamana kadar hiç de beni rahatsız etmeyen odamdan şimdi biraz mahçuptum. Oda darmadağındı ve oturabilecek birkaç iskembeyi dağınık kitaplar, müsveddeler zapt etmişti. Elektriği yakarak:
    –İşte, dedim, bendehaneniz burası, siz şüphesiz daha rahat ve süslü yerlere alışmışsınızdır. Fakat rahatsız olursanız sizi benim davet etmediğimi düşünerek affedersiniz, şimdi kendinize bir yer bulmaya çalışın, isterseniz şu on iki ciltlik külliyatı kaldırarak sandalyeyi size boşaltayım.

    O beni dinlemeden saygısız bir tavırla odanın içinde aşağı yukarı dolaşarak konuşuyordu.
    –Fena değil...Hiç de fena değil... Oldukça zengin bir kütüphaneniz var, anlaşılıyor ki ruhunuzu iyi besliyorsunuz. Bana kalsa vücudunuzu besleseniz daha iyi olur ama yine siz bilirsiniz. Eliyle yastığımın altından bir kitap çıkararak:
    –Kitaplarınız o kadar çok ki, sizi bir gün yatağınızdan kovabilirler. Ne hacet, geniş ve mesut hayattan bu tavan arasına sürdükten sonra...Mamafif üzülmeyin, insanlardan uzaklığınıza mukabil, göklere yakınsınız, pencerenizden muhteşem gruplar, sakin bir liman...filan seyredebilirsiniz –iğrenç bir tebessümle– meğerki siz karşı evdeki komşu kızının çamaşır değiştirmesini seyretmeyi tercih etmeyesiniz?
    –Hayır, dedim, karşıda sakat ve bekar bir ihtiyar adam oturur.
    –Oh ne alâ, tebrik ederim, tesadüf faziletlerinize hürmet ediyor, zaten ben de böyle tahmin etmiştim, diye bir daha alay etti. Sonra duvara asılı elbiselerimi muayeneye başladı.
    –Bir, iki, üç...Bak bu cidden şayan–ı dikkat, üç beş kat elbiseniz var, aferin! Bu kadar olsun düşünebilmişiniz, hiç ümit etmezdim doğrusu...Anlaşılan şu küçük bavulda da çamaşırlarınız, filan olacak... Fakat bir şeye hayret ediyorum. Elbise, çamaşır, kitap... Bütün bunlar iyi ama, maskeleriniz nerede?..

    Karşımda acayip ve çok ciddi bir üzüntüyle durmuş cevabı bekliyordu:
    –Ne maskesi? diye kekeledim.
    –Ne maskesi olacak, basbayağı, yüzünüze taktığımız maskeler... Sabah akşam bu çehreyle gezmiyorsunuz ya... Elbette sizin de zaman zaman değiştirdiğiniz bir kaç yüzünüz vardır. –Heyhat, dedim, maalesef bir tek yüzün vardır ve bütün ömrümce onu taşıdım...
    –Tecrübesizlik, dedi, tecrübesizlik, beceriksizlik, ne isterseniz diyebilirsiniz. Ve sonra aşıkâr bir hayırhahlıkla tabiat dersi verir gibi:
    –Bir insanın behemehâl birkaç yüzü olmalıdır. Mustarip, neşeli, vaatkâr, hayırhah, hürmetli, minnettar, dost, münker tehdit edici, velhasıl zemin ve zamana göre takabileceği ve taktığı anda kendisini hedefine en kısa şekilde götürebilecek yüzler... Anladınız mı genç adam!...Tek yüzlü hayat olmaz. Lakin görmüyor musunuz ki yardımcı yüzleriniz olmadığı için çehreniz daha bu yaşta ihtiyarlarımış, bitmiş, buruşuk ve çizgi içinde kalmış. Onu dinlendirmeniz, zaman zaman değiştirmeniz lazım. Düşünün bir kere, sevgilinizi, amirinizi, maiyetinizdeki adamı, düşmanı ve dostunuzu hep aynı yüzle karşılamanın tehlikesini düşünün.

    Yanı başıma, yatağa oturarak devam etti: –Evet bence en büyük eksikliğiniz bu... Hayatınızın ihtiyaçlarına göre maskelerinizin olmaması, şimdiki vaziyetinizde hiç olmazsa size yarım düzine maske lazım, bunları derhâl tedarik etmelisiniz. Anlıyor musunuz, en kısa zamanda. Bunları bir kere buldunuz mu bütün işleriniz yoluna kendiliğinden girer, bu tavan arasından kurtulursunuz. Her sabah sabah sakat komşunuzu selamlamaktan, hayat üzerine acı mülahazalar yapmaktan kurtulursunuz, servet, saadet, neşe evinizin devamlı misafirleri olur... Beyhude itiraz etmeyin, sonsuz bir hayat aşkınız var, gözlerinizin parıltısından belli... Dudaklarınız yaşamak susuzluğu ile yanıyor ve siz beceriksizliğinizden birtakım hurafelere saplanmış, kendi kendinize aldanmaya çalışıyorsunuz.

    Daha ziyade dayanamazdım:
    –Sus... diye haykırdım, sus ve sükûnumu bozma, ben bu tavan arasındaki zengin inzivamdan mesudum, mahrumu olduğum fâni nimetlerin yerine ebedi lezzetler dolduruyor, geçici olan saadetlerden uzak olmuşum ne çıkar temiz ve asil ruhun...
    –Budala... dedi, kelimesine inanmadığın şeyler söylüyorsun seni de tanımadım mı sanıyorsun, tiyatroda yanıbaşındaki genç kadına nasıl baktığını, onun en küçük hareketlerini nasıl gözden kaçırmamaya çalıştığını görmedik mi sanki? Ne hacet, bütün ömrün istemenin ve istediğini yapmamanın azabıyla geçmiyor mu?...

    Daha fazla dinlemekliğim mümkün değildi, sus, dedim, sus ve evimden git, sen bir şeytansın...

    Müthiş bir kahkaha savurdu:
    –Hayır, dedi, şeytan ben değilim, şeytan eğilmesini bilmez ben eğilmesini bilirim, su gibi akarım.... Asıl şeytan sizsiniz. Siz, manasız ve budala gururunuzla oturduğunuz hayat sofrasından bir lokma bile tatmadan kalkıp gidenler. Sonra sesini alçalttı, haydi, dedi, Allah'a ısmarladık, bu gece için bu kadar yeter, işlerim var gidip daha elbise değiştireceğim, bir yere davetliyim.

    Gündüz, nu.16,Temmuz1937,s.115–118
  • K., aralarında gerilmiş gibi yürüyordu, şimdi üçü birden öyle bir bütün oluşturmuşlardı ki, birisi içlerinden birini kıracak olsa, üçü birden kırılacaklardı. Bu, neredeyse cansızların oluşturabileceği bir bütündü. Sokak lambalarının altında K. çoğu kez, bu sımsıkı yapışmışlık konusunda çok güç olmasına karşın, eşlikçilerini odasının yarı karanlığında yapabildiğinden daha iyi görmeye çalıştı. Kalın boyunlarının manzarası karşısında, belki de bunlar tenordur, diye düşündü. Adamların yüzlerinin temizliğinden iğrendi. İnsan onların göz uçlarını silmiş, üst dudaklarını buruşturmuş ve çenedeki kırışıklıklarını temizlemiş olan eli resmen görebiliyordu.
    Franz Kafka
    Sayfa 418 - Can Yayınları, Çevirmen: Ahmet Cemal