• Unutabilir mi dal hiç yaprağı?
    Unutabilir mi tohum toprağı?
    Unutması gibi çiçeğin dağı,
    İmkansız bir şeydir seni unutmak...
  • “Ve kim Allah'tan korkarsa, Allah o kimseye (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder” (Talak 2)
  • Dünyanın umrunda olmadığını anla, anla ki acıya eğilmiyorsa kendi de acı çekmediğindendir. Nasıl ki kurumuş kertenkeleye bile kendisi de kurban edilmeye götürülen İsmail acıdı ancak. Ve o kurumuşa bir damla su ihsan etti kendi pınarlarından. Hiçbir pür neşe eğilip bakmadı bir büzülüp kıvrılmışa, biraz öyle durup sonra karışmak var dünyanın tozuna, külüne toprağına. Acıyan da olmadıysa bir ve bir tanık orada oluşuna işte yok oluş, işte unutuluş, hiç yeşil yaprakların arasında gezinmemiş, hiç güneşlenmemiş gibi. Derin acı bu yüzden zor, İsmail bulmak zor. Ama İsmail bile her şeyi bittikten sonra önünden geçiyor ve bir “Eyvah,” diyor. Kendi bıçağını gördüğü için başkasına eyvah diyor. O eyvah ona bir iz, gökte bir iç çekiş bırakırsa işte o da onun sesi oluyor. Ancak bir çok büyük öbürüne eğilebiliyor, çok büyük herkesin kaçıştığı yerde nerdedir, kimdedir? Artık büyükler küçük görmek istemiyor.
    “Allah vaadine ters düşmez” vaadi vaat, sahici vaat. Peki. Ama bu sahiciliği bilecek göz kimde? Gözü de veren O. Burada, dünyada yani her şey var ama her şey hayal.
    Şule Gürbüz
    Sayfa 18 - İletişim Yayınları
  • KİTABI OKUMAYANLAR, YORUMUMU OKUMASIN!
    Okuduğum ilk Tarık Tufan kitabı. Hakan Günday ve Murat Menteş'i okuyor gibi hissettim kimi zaman. Tabii bu kendisini, diğerlerinden sonra okuduğum için kurduğum bir cümle. Kitapta en çok hoşuma giden, Hakan Günday, İhsan Oktay Anar ve Ayfer Tunç'tan bahsedilmiş olması. Hele Ayfer Tunç'un Aziz Bey Hadisesi adlı öyküsünden pasaj içeriyor olması beni çok mutlu etti. Kitapta okuma listeme kattığım bazı yazarlarla da tanıştım: Şule Gürbüz, Haydar Ergülen gibi... Bu anlamda çok öğretici ve verimli bir kitap oldu. Gelelim kitabın konusuna...

    Şeyh bir babanın oğlu, annesini kaybediyor ve hayatı darmaduman oluyor. Bu ölümden 1 ay sonra ise Eda diye bir kızla, yine bu ölüm sayesinde tanışıyor. Düğüm burada bence: Eda'dan vazgeçememesinin sebebi Eda'yı annesinin yerine koyması.
    Rüstem ve Nurhan karakterleri ve Baki Semih karakteri romana heyecan katan karakterler. Nitekim romanın sonu Rüstem ve Nurhan yüzünden geliyor. Baki Semih karakteri filmlerden çıkma gibi duruyordu, pek heyecanlandırmadı beni.
    Kitapta ilgimi çeken bir başka durum "Yaşlılarla sohbet etme karşılığında para kazanılması." Böyle bir şey gerçekten var mı, merak ettim.
    Romanda genel olarak, beklenmedik, tahmin edilmeyecek şeyler oldu. İki yer benim için havada kaldı sadece. Biri, Levent'le kobay olmak için iş görüşmesine gittiklerinde gözünü başkaraktere diken kadın. Bu kadınla ilgili bir şeyler çıkacak sandım fakat çıkmadı. İkincisi, Eda'nın başkarakterin halisünasyonlar gördüğünü nereden biliyor olduğu...
    Ayrıyeten, çoğu kişi başkarakterin isimsiz olduğunu söylemiş fakat bence ismi Hacı'ydı. Arkadaşlarının ona "Hacı" diye seslenmesi, tamamen isminin o olmasından kaynaklanıyordu bana kalırsa. Hitap kelimesi gibi gelmedi pek.
    Genel itibarıyla kitabı çok beğendim. Hayatım boyunca beni en çok duygulandıran cümleler, bu kitabın içerisindeki bir mektuba aitti. Hacı'nın (bana göre) ölen annesi için yazdığı o cümleler -bilemiyorum hamile olduğum için mi- beni çok ağlattı.
    Şeyhler, tarikatlar bana uzak ve anlam veremediğim kavramlar olsa da okunmaya değer, manalı cümlelerin olduğu bir kitaptı benim için. Kitabın sonu için pek çok kişi, "Havada kalmış, bize bırakılmış." demiş fakat bence öyle değil. Sonu gayet belliydi.