• William Chittick, Batı dünyasının kutsal kelimelerini şöyle açıklamış:

    "Gelişme, çevre, eşitlik, yardım, pazar, ihtiyaçlar, tek dünya, katılma, planlama, nüfus,yoksulluk, ilerleme, üretim, kaynaklar, bilim, sosyalizm, hayat standartı, devlet, teknoloji"

    Bunların meşruiyetini sorgulamak modernitenin tanrılarına başkaldırmak ve ilerleme dininin bir zındığı olmaktır diyor..
  • Bir şey, çok açık bir şekilde nasıl gizlenir?
    Bizler , ekonomi adına bizlere anlatılan bu saçmalıkları nasıl kolaylıkla kabul edebiliyoruz?Bunun cevabı hem çok basit hem de çok zordur. Gerçekte biz bu kabullere hayatımız boyunca yavaş yavaş sindire sindire ulaştırılıyoruz.Hayat standartlarımız bunları kabul edebileceğimiz şekilde tasarlanıyor.Sonunda kendimizi bir öğretilmiş çaresizliğin içinde buluyoruz. Çünkü İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ekonomi anlayışı kendisini diğer sosyal ,politik,ahlâkî ve dini olaylardan soyutlayarak çok farklı bir şekilde konumlandırdı.Surekli olarak oluşturdukları varsayımlarla gerçek problemlere çözüm üretmekten ziyade küresel sömürü çarkının bir perdesi olmaya başladı.Zaten, bir şeyi analiz ederken varsayımlarınız çok artıyorsa,siz gerçeklikten uzaklaşıyorsunuz demektir.
    Öncelikle en yanlış varsayım ,ekonominin en temel tanımında oluşturuldu.Gerisini artık siz düşünün. Bir çok makroekonomi kitabına baktıginizda ekonominin temel tanımı şu şekilde yapilir:
    İnsanın arzu ve istekleri sınırsız,kaynaklar ise sınırlıdır.
    Ekonomi,sınırlı kaynaklar ile sınırsız arzu istekleri yönetme bilimidir.
    İşte size "dakka bir gol bir "durumu.
    Evet insanoğlunun arzu ve isteklerinin "sınırsız" olduğu doğrudur.Örneğin güzel ve lezzetli yemeklerden gönlünüzce yemek istersiniz,arabalarınız ve evleriniz olsun istersiniz,güzel elbiseleriniz olsun istersiniz,yeni çıkan her üründen hemen elde etmek istersiniz,eşiniz ile birlikte sabahlara kadar eğlenmek istersiniz....Bu sınırsız istekler karşısında dünyanın kaynakları sınırlı gözükmektedir.
    Ancak az önce verilen tanımı kelime anlamı olarak incele-
    diğimizde “arzu ve istekler” ifadesi hayali ve mesnetsiz kavram-
    lar olarak durmaktadır. Arzu ve istekler soyut kavramlardır.
    Ama kaynakların kısıtlılığı somut bir ifadedir. Bu iki ifadeyi,
    aynı tanımda karşılaştırma ifadesi olarak kullanmak (eğerkasıtlı değil ise) çok yanlış bir mantıktır. Soyut bir şeyle, so-
    mut bir başka şeyi karşılaştıramazsınız. Yaparsanız, “Dün gece
    765 Kg sevindik” gibi bir ifade olur. Doğru olan ise “arzu ve
    istekler” değil “ihtiyaçlar” kavramının kullanılmasıdır. Çünkü
    insanoğlunun ihtiyaçları somuttur. Belli ve sınırlıdır. Siz hoşu-
    nuza giden bir yemekten arzu ettiğiniz kadar değil “doyunca-
    ya” kadar yersiniz. Fiziksel dayanımınız ölçüsünde eğlenirsiniz.
    Aynı anda bir araba kullanabilirsiniz ve aynı anda bir evde
    oturabilirsiniz. Görüldüğü gibi ihtiyaçlar sınırlıdır. Bu durum-
    da, var olan dünya zenginlikleri karşısında ihtiyaçlar kolaylık-
    la giderilebilecek bir seviyede kalırlar.
    Ancak mevcut paradigma öyle demiyor! Bu anlayışla
    ekonomi, “arzu ve istekler” temeline oturtulduğu anda bi-
    zim algılarımız da değişmeye başlıyor. Bütün amacımız daha
    çok para kazanmak oluyor. Bu algı ile kârımızı artırmanın ya
    da maliyetlerimizi azaltmanın peşinde koşturup duruyoruz.
    Doğal olarak ekonomik faaliyetlerden biri de bu “arzu ve
    isteklerin” kamçılanması olacaktır. İşte günümüz pazarlama
    ve reklamcılığının temel mantığı da bu şekilde ortaya çıkı-
    yor. Elinde iki kalemlik ihtiyaç listesi ile büyük marketlere
    giren bizler genelde 7-8 kalemlik mal ile çıkmıyor muyuz?
    Çünkü orada, arzu ve isteklerimiz kamçılanıyor! Sadece ora-
    da da değil, hemen hemen her yerde.
    Bu çerçevede “kazanç” ihtiyaçların giderilmesi olmaktan
    farklı bir hale dönüşüyor. Çok para kazanmak, daha çok para
    kazanmak, daha da çok para kazanmak gibi sonu gelmez bir
    döngü içerisine giriyoruz. Paradan para kazanmayı, doğal
    bir ekonomik faaliyet olarak algılamaya başlıyoruz. Parayı
    bir ölçü birimi olmaktan ziyade, alınıp satılabilen bir mal
    olarak kabul ediyoruz. Temel kabullerimizden dolayı temel
    sorgulamaları yapamıyoruz. Çünkü bu kabullere adeta iman ediyoruz.
  • 256 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Fikret Başkaya'nın, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto (Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı), adlı kitabı olaylara daha geniş açıdan bakılmasını amaçlıyor.

    Önce manifestonun kelime anlamı ve Fikret Başkaya'nın bu kelime ile ilgili düşüncelerini okuyoruz. Manifesto: 'bir pozisyonu ve/veya bir programı, açık etmek, ilan etmek, deklare etmek olsa da bana göre manifesto iki şeydir: Bir iddiadır ve bir perspektiftir. Neden böyle oldu ve nasıl başka türlü olabilir? ' (s.9) diyerek bir açıklama yapıyor. Kapitalist sistemin artık bir çözüm üretememesi ve hatta sorunun kaynağı olmasından dolayı, kendi içinde yaşadığı sorunlara karşı bir söylem geliştirmiş.

    Yazar, kendi manifestosunu yazarken okuru da rahatsız ediyor. Yani ben düşünüyorum sen de düşün ve bu sayede okuyucuyu kitabın içine dahil ediyor.

    Fikret Başkaya toplumu ilgilendiren her şeyden bahsediyor. Kitap 'Giriş' kısmı dahil 5 ana başlığa sahip. Bunlar sırasıyla

    + Giriş: Binmişiz bir alamete
    + Neden bir uygarlık krizi ortaya çıktı
    + Neyi, nerede ve nasıl üretmeli
    + Nasıl tüketmeli
    + Nasıl yaşamalı

    Kimse ilerde kötü bir olay/durumla karşılaşacak şeyin peşinde gitmez. Ama iktidarları ele geçiren güçler o bireysel aklın reddettiği şeyleri topluma dayatır. Bunu da bazen açık bazen de gizli bir şekilde yaparlar.

    Hep 'ekonomik büyümeden' ve kişi başına düşen milli gelir artışından bahsedilirken bunun genele yansımaları niye düşük oluyor? Bu niçin çok fazla sorgulanmaz, bunu da düşünmek gerekir. Üretim ve tüketim artarken yoksulluğun daha da artması çelişki olmuyor mu diyerek bir soru sorar.

    Kapitalist sistem, yapısı gereği bir çözüm sunarken, başka bir sorunu da meydana getirir. Ama kapitalist sistemin kendisi sorunsa çözümü başka yerde aramak gerekmiyor mu?

    Okullarda öğretilen iktisat dersinin sadece ideolojik amaçlı olduğunu belirtiyor. Bunun sebebi olarak da egemen sınıfların kendilerine temsilen görevlendirdikleri eğitimcilerin, topluma kendi gerçeklerini sunduklarını ve o doğrultuda nesil amaçlandığını vurgular.

    Toplumun liberal, neo liberal politikalarla mülksüzleşmesinin önünün açılmasıyla büyük şirketler artık her yeri ele geçirir. IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist yapıların, ele geçiremedikleri hava haricinde her şeyi denetleyebildiklerini söylüyor.

    "çoktandır burjuva….. Büyük özel günler" adı altında indirimlerle toplumun bir çeşit cebini boşaltmıyor mu? Efsane, şahane, çok özel, süper özel, ultra özel indirimler adı altında, ihtiyacın yanında ihtiyaç olmayan şeyler de hiç farkına varılmadan alındığı olunuyor. Temel ihtiyaçlar artık kişinin değil, şirketlerin tespiti ile ortaya çıkıp, onların bildirmesiyle alım gerçekleşir duruma geldi. Özel günler adı altında (anneler, babalar, sevgililer, doğum, nişanlılık, sözlülük, kara Cuma, muhteşem Cuma, yılbaşı vb.) bir meta zorunlu ihtiyaç duruma getiriliyor. Eğer tüketici bu döngünün dışında kalmak isterse bir çeşit mahalle baskısı gibi bir baskıyla karşı karşıya kalıyor. Televizyon ve internet sürekli bu günleri hatırlatarak, insan zihnine sokuyor. Hatta çivi gibi çakıyor. Kaçış olmaz. Reddetmek, toplumu reddetmek gibi öne sürülüyor. Özel günler şirketlerin kendi çıkarları doğrultusunda tüketicinin cebindeki parayı kapmak için yaptıkları bir oyundur. Zoraki gönüllülük oluşturulur. İnsan otomatiğe bağlanır ve çevresinde ya da ailesinde dışlanmamak için bu çarkın içine girmek durumunda kalır. İşin daha da ilginci ise buna karşı çıkanlar 'hayalperest, gerici, karanlıkçı (s.30)' olarak adlandırılır.

    Kapitalist üretim tarzından bahseder ve bir şey üretilirken doğadan bir şeyin çekildiğini ve tüketirken de doğaya bir şey atıldığını; gelişi güzel yapılanmalar sonucu kimyasal atıkların her tarafa atılması yüzünden çevre kirliliğinin arttığını ifade eder. Ayrıca nüfusun çok artması sonucu bu nüfusa yönelik arzın da artması doğanın da katledilmesinin de önünü açar.

    Çok Uluslu Şirketler tarafından istila edilen gıda ve hayvancılıkta artık 'Ticari' olarak bakıldığından, onlar neyin üretilmesini istiyorsa o ürünlerin üretileceğini ve onların 'patentli' tohumlarıyla üretileceği hale gelindiğini anlatıyor.

    Eşyanın 'kampanya' adı altında yüceltilmesi sürekli bir hal almış. Meta ile insan bir çeşit köleleştirilirmiş. 'Onda var, ben de niye yok' söylemi içinde yaşayan birey o malla aidiyet kurmaya zorlanır. Kendisini o mala indirgeyip, onunla mutlu olmayı seçer.

    Bazılarını bildiğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz şeyler haricinde görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz şeyleri de bize anlatması bakımından iyi bir çalışma. Bize dayatılan 'gerçeklerin' gerçekliğini tartışmadan, esas gerçeğe nasıl ulaşacağız. Tüketimin yoğun olduğu şu anki dünyada, fiziki olmasa bile zihinsel olarak bize zorla biçilen kalıplar içinde yaşamaya çalışıyoruz. Kalıbın dışına çıkıldığında ise dışlanmışlık, mahalle baskısı ve en kötüsü de aile içi baskı ortaya çıkıyor. AVM'lerin çoluk çocuk cümbür cemaat dolması, günü AVM'lerde geçirip sosyalleşme, tüketme ve bir sonraki hafta AVM'ye gidilinceye kadar duyulan özlem ile hayatı, o gerçeklik içinde yaşamaya mahkum olan bir durumla karşı karşıyayız.

    Fikret Başkaya'nın adını duymuştum ama hiç kitabını okumamıştım. Bu aldığım ve okuduğum ilk kitabı. Diğer kitaplarını da alacağımı ifade edeyim (2 kitabını daha aldım). Çünkü bu kitapta bizden bir şeyler var. Toplumu kutuplaştırmadan, hor görmeden, var olanla, o var olanın nasıl var olduğunu anlatıp, bizlerinde o var olanın peşine nasıl sürüklendiğimizi anlatması bakımından güzel, kapsamlı bir çalışma.

    Kullanılan dilin anlaşılır ve akıcı olması dolaysıyla 'yahu, bu adam ne diyor' demeden olayları sebep-sonuç ikilisi içinde anlatıyor. Tabi, memnun olmayan kesimler de olabilir. Ama bir çeşit 'tebliğ' ediyor. Şu anki yaşamda toplumların büyük kısmında gözlemlenen mutsuzluğun altında yatan sebebin, parası olmadığı için o 'metayı' alamamasından kaynaklı olduğuna kendini inandıran kişinin, esasında o şekilde inanmaya itildiğinin farkına varmadığını anlatıyor.


    Giydiğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şey, çoğu zaman, doğanın katledilmesi ve insan emeğinin üç kuruşa satın alınarak üretilmesi sonucu ortaya çıkıyor. Bir yerlerde 'marka' olarak satın alınan (aldırılan) ürün, o ürünü sağlıksız, güvencesiz ortamda çalıştırılan o işçinin alın terinin ne kadar karşılığı oluyor? Düşük ücret alarak üretimde bulunan işçi, tüketicinin büyük paralar vererek ulaştığı o 'mutluluğa' ulaşır mı?


    Mülk, mülksüzleştirme, egemenlik, devlet, siyaset, ekonomi, bireysel, müşterek, iç ve dış düşman algısı ve buna karşı kurulan yapılar gibi çok çeşitli konular ele alınıyor. Bireysel mülkiyetin sorunların kaynağı olduğunu ifade ediyor.
    Özelleştirme ya da şirketleştirme yerine müşterekleştirme yoluyla kaynakların daha iyi bir şekilde yönetilebileceğini ama bunun da kısa vadede değil, ancak uzun vadede olabileceğini söylüyor.


    Kitap baştan sona sizi konulardan kopmadan ve bir şevkle okumanızı sağlayacak şekilde olayların içine dahil ediyor.
    Tabi bu bir 'manifesto'. Beğenirsiniz veya beğenmeyebilirsiniz. Yazar, bilgi birikimini kağıda dökmüş.

    Fikret Başkaya'nın manifestosu bu şekilde. Ayrıca Mete Gündoğan'ın. #36543635 kitabı da başka bir açıdan manifestodur.
    Fikret Başkaya bizlere bir şeyler anlatmaya çalışmış ve sorunların kaynağı ve çözüm yolunu da kendince göstermeye çalışmış.

    Kitap içinde kullanılan bazı kelimeler genel okuyucu için çok bilinir olmayabilir ama yazarın akademik bilgi birikiminden hareketle bu sahaya ait bazı 'jargon'ları kullanması da doğaldır.

    + Dizin kısmının olması iyi.
    + Kapak tasarımından dolayı beni cezbetmişti.
    + Sayfa altlarında verilen kaynaklar keşke, kitabın arkasında toplu bir şekilde verilebilseydi.
    + Bu kitabı 24 - 28 /Kasım/ 2018 tarihinde okuyup, inceleme yazısı ise 7 / Mayıs / 2019 tarihinde siteye eklenmiştir.
    + Eklenen alıntılar haricinde baştan sonra alıntılanacak kadar önemli bir kitap. Tavsiye ederim, alın, okuyun, okutun.
  • Basit bir gerçek vardır: beşeri arzu ve ihtiyaçlar sonsuz, ama onları karşılayacak kaynaklar daima sınırlıdır.
    Andrew Heywood
    Sayfa 30 - Adres Yayınları
  • Bir miktar hayal iyi bir şeydir, tıpkı ihtiyatlı dozda alınan bir uyuşturucu madde gibi. Bu, çalışan zekanın bazen oldukça inatçı ateşlerini yatıştırır ve saf düşüncenin çok sert kenar çizgilerini düzelten , şurada burada bazı boşlukları, aralıkları dolduran, bütünleri birleştiren, fikirlerin sivri köşelerini yumuşatan gevşek, serin bir buhar yaratır zihinde. Ama aşırı hayal de bitirir, boğar. Kendisini bütün bütün düşünceden ayırıp hayale atan zihin işçisinin vay haline! Kolayca yükseklere çıkacağını sanır ama sonunda her şeyin aynı olduğunu söyler. Hata!
    Düşünce zihnin emeğidir, hayalse şehvetin. Düşüncenin yerine hayali koymak, zehri gıda ile karıştırmak demektir.
    Marius, hatırlanacağı gibi, buradan başlamıştı. İhtiras ortaya çıkmış ve sonunda onu maksatsız, dipsiz boş hayallerin içine yuvarlamıştı. Böyle olunca, insan evinden ancak hayal kurmak için çıkar artık. Tembelce yaratılış. Kaynaşan ama durgun girdap. Ve çalışma azaldığı ölçüde, ihtiyaçlar da arıyordu. Bu bir yasadır. Hayalperestlikte, insan genellikle cömert ve yumuşaktır; gevşeyen düşünce hayata sıkıca sarılamaz. Bu çeşit yaşayışta iyilik kötülüğe karışmış bir haldedir, çünkü gevşeklik felaket getirici olsa da, cömertlik sağlıklı ve iyidir. Ne var ki, cömert ve asil ruhlu ve de çalışmayan yoksul adam mahvolmuş demektir. Kaynaklar kurur, ihtiyaçlar birbiri ardınca kendini gösterir.
    En dürüst ve azimkâr insanların bile, en zayıf ve en kötülerle birlikte yuvarlanıp gittikleri bir ölüm bayırı ki, sonunda şu iki çukurdan birine varır: ya intihar, ya suç.
    Victor Hugo
    Sayfa 1343 - IV. Cilt
  • Kitapta farklı konulardan bahsedildiği için ilgimi çeken bölümler hakkında inceleme yazmaya çalışacağım. Gelelim şimdi “Doğru Şeyi Yapmak” isimli ilk bölümümüzdeki Fiyat Şişirme konusuna.
    Fiyat Şişirme
    Bu bölümde sorgulanan durum kasırga, deprem gibi ekstrem durumlarından sonra satıcılarının fiyatları aşırı bir şekilde arttırmaları ne kadar doğrudur ve de bu fiyat şişirmelere karşı devletin tutumu ne olmalıdır? İlk başta serbest piyasa ekonomisinden ve de arz talep dengesinden dolayı satıcıların veya üreticilerin fiyatları arttırmaları mantıklı gelebilir. Sonuçta kaynaklar sonsuz değildir ve satıcının elinde istediği kadar ürün yoktur. Bu yüzden yaşanan ekstrem durum sonrası oluşan talep patlamasına fiyatları yükselterek karşılık verecektir. Fiyatların yükseldiğini gören diğer bölgelerdeki üreticilerin de iştahı kabaracak ve de ürünlerini doğal afetin yaşandığı bölgede satmak isteyecektir. Bu sayede afet bölgesinden ürün sıkıntısı minumuma inecektir. Ama sorun şu ki tüketiciler bu satın aldıkları ürünleri hür iradeleri ile değil tamamen mecburiyetten almalarıdır. Yani burada insanın zor durumundan faydalanma konusu vardır. Acaba bu durum ne kadar etiktir? Bir de bu artan fiyatları karşılayamayacak tüketicileri de düşününce işin içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. İşte burada devletin müdahalesi şarttır. Devlet serbest piyasa ekonomisi deyip bu yaşanan ekonomik krize karşı tarafsız kalmaya çalışırsa sosyal devlet ilkesinden bir hayli uzaklaşmış olur. Bu yüzden yapacağı denetlemeler ile aşırı bir şekilde fiyat şişirme yapan üretici veya satıcılara para cezası vermesi benim görüşüme göre oldukça mantıklıdır. Tabi bu açgözlü satıcılardan gelen paraların doğal afetin yaşandığı bölge için kullanılması şartıyla. Bu cezalar da öncelikle insanların kullandığı temel ürünlerin fiyatlarını arttıran satıcılara karşı gelebilir. Devlet bu hususta insanların kullanması gerektiği temel ürünleri belirleyip bu ürünler için satıcılarında zor duruma düşmesini engelleyecek şekilde sabit bir fiyat da belirleyebilir.
    Olaya bir de farklı açıdan bakmak istiyorum. Yazımın başında da söylediğim iktisatın ilk dersinde öğretilen bir laf var: “İhtiyaçlar sınırsız, kaynaklar sınırlıdır.” Bu laf açgözlü insanlar tarafından söylenmiştir. Dünyanın en zengin yüzde 1'lik kesimi küresel servetin %82'sine sahip olursa tabi kaynaklar sınırlı olup kimseye yetmez ve en ufak bir doğal afet ya da ekonomik krizde geri kalan %99luk kesim zor duruma düşer. Ne zamanki Forbes’in en zenginler listesindeki insanların servetlerinin milyardan milyona indiğini görürüz belki o zaman dünyadaki tüm kaynaklar bütün insanlara yetiyor diyebiliriz. Şimdilik bu konuyu burada kesiyorum. İleriki bölümlerde de bolca bu konuya değineceğiz. Dünyadaki adaletsizliğin, aç gözlülüğün çok iyi anlatıldığı bir kitap da tavsiye edeyim. Bu kitabı aynı zamanda 7 Ekimde Bursa okuma Grubu ile de tartışacağız. Kitabın ismi: Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
    http://ahmedyasirorman.blogspot.com/...fiyat-sisirme-1.html