• Bu donemdeki sanayi, ticaret ve tarımın gelişmesinin sonucunda ihvan-i Safa,
    insanları üç tabakaya ayirmiştir: Zenginler, orta halliler ve fakirler. iktisadi hayatin gelişmesi ve Arapların başlica üretim faaliyeti olan fetih harplerinin sona
    ermesi neticesinde, futuhatin yarattigi Arap askeri aristokrasisini bertaraf eden, irk
    ve din bakimindan homojen olmayan idareci ve tacirlerden mürekkep yeni bir hakim
    sınif meydana geldi. Bu degişiklik hükümet teşkilati ve idareci zümresine
    aynen aksetti. Aynca zirai hayatın gelişmesiyle bir başka sosyal sınıf; koleler
    ortaya çikti. Bundan sonraki süreçte adından çokça soz ettirecek olan kolelerin isyanları
    oldu. Zenci kölelerin çikarmiş oldugu ayaklanma bu duruma verilecek en
    güzel orneklerden biridir.
  • Afganistan / Pakistan tecrübesi

    Hiç şüphesiz özellikle yakın dönem cihadi hareketler için Afganistan ve Pakistan’da yaşanmış olan bir başka tekfirci cemaat tecrübesi olan, Ebu İsa er-Rifai liderliğindeki Cemaati Müslimin grubu, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu hareket, neredeyse El Kaide ve Taliban’la aynı bölge ve taban üzerinde bir hakimiyet oluşturmuş ve daha sonra tarih sahnesine karışmıştır.

    Ürdün’ün Zerka şehrinde doğan Filistin asıllı Ebu İsa er-Rifai ülkesinde İhvan-ı Müslimin’e katılmış, daha sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı başlayan cihad’a katılmış ve orada savaşmıştır. Bu dönemlerde Abdullah Azzam ve Usame bin Ladin gibi isimlerle de tanışan Rifai, savaştan sonra ülkesi Ürdün’e döndüğünde, İhvan-ı Müslimin grubuyla yollarını ayırmıştır. Ürdün’de bulunduğu dönemlerde Makdisi ve Zerkavi’yle de iletişim kuran Rifai, burada cihadi grupların propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Daha sonra yakalanarak hapsedilmiştir. Bir süre hapiste kalıp işkence gören Rifai ve bir grup arkadaşı, hapisten çıktıktan sonra Ürdün’ü terkedip Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine hicret etmiştir.

    1992 yılı tam da Pakistan/Afganistan bölgesinde ciddi bir boşluğun oluştuğu bir zamana tekabül etmektedir. Zira Afgan grupları birbirlerine girmiş, Abdullah Azzam gibi toparlayıcı bir lider şehid(inşaallah) edilmiş, Usame bin Ladin ise grubuyla birlikte önce ülkesine dönmüş, daha sonra Sudan’a geçmiştir. Yaşanan bu kaos ortamında Rifai ve arkadaşları, Osman Filistini, Ebu Eyyub el-Barkavi gibi Sudanlı bazı isimler bir araya gelip istişarelerde bulunuyordu. Çıkış yolunun müslümanları bir araya getirebilecek bir “liderlik” olduğu, bunun da müslümanları bir araya toplayacak bir “halifeyle” mümkün olduğu kararına varıldı.

    Bu süreçte aralarında bir halife seçmeye karar veren bu grup, aralarında “Kureyşi” bir şecereye sahip birinin olmaması sebebiyle bir kişi üzerinde anlaşamadı. Bu arada Londra’ya gidip kendine daha çok taraftar toplayan Ebu İsa, Peşaver’e tekrar geri döndükten sonra, bu sefer aslında kendisinin “peygamber soyundan geldiğini” keşfetti ve böylece Kureyşi bir şecereyle hilafetini ilan etti. Böylece “Ebu İsa Muhammed Ali bin Ahmed el-Haşimi el Kureyşi”ye Emir’ul Mu’minin olarak biat ettiler. Kendine görev olarak Ahkam-ı Şeriyyeyi uygulayıp, cihad yoluyla Allah’ın adını yüceltmek ve bunu yaymak olarak belirleyen Ebu İsa ve grubu, etraftan biat toplamaya ve müslümanların gruplarına biatının vucubiyetine dair bir çalışma içerisine girdi.

    Ebu İsa’nın grubu pek çok ülkeden destekçi bulmuş olsa da, takipçilerinin büyük bir kısmını Kuzey Afrikalı/Mağribliler oluşturuyordu. Hilafet ilanın ardından diğer gruplardan biat isteyen Cemaati Muslimin grubuyla gerginlikler baş gösterdi ve bazı çatışmalar yaşandı. Özellikle Horasan’daki Arap mucahidlerin kendilerine biat etmesini isteyen grup, El Kaide’den de biat istedi.

    Kendisine biat etmeyenleri halifeye karşı gelmekle suçlayan ve cezalarının ölüm olduğunu ilan eden grup, Afganistan’ın Kunar bölgesinde tutunmaya çalıştı. Bu dönemde çeşitli suç ve iddialara maruz kalan grup, aynı dönemde Afganistan’da yükselen ve halk ve alimlerin desteğini alan Taliban ve lideri Molla Ömer karşısında tutunamayıp Afganistan’ı terketmek zorunda kaldı. Zira halkın ve silahlı grup ve komutanların büyük bir kısmı Taliban’a katılmış, alimlerse ülke çapında topladıkları büyük bir şurayla Molla Ömer’i Emir’ul Mu’minin ilan etmişlerdi. Bu durum karşısında Ebu İsa tutunamayıp bölgeyi terketti.

    İngiltere’ye dönen Ebu İsa, davasını burada sürdürmeye devam etti. Kendisine katılmayan grupları tekfir etmeye başlayan bu cemaat, kaçınılmaz olarak harici bir ideolojiye savruldu. Zaman içerisinde grup marjinalleşip yok olmanın eşiğine geldi. Ebu İsa artık dikkate alınmaz bir isim olmuş, 2006 yılına gelindiğinse İngiltere’de hapse atılmıştır. Ebu İsa’nın grubuna mensup ilginç isimlerden bir tanesi, Ebu Ömer el-Kuveyti’dir. Ebu Ömer el-Kuveyti, IŞİD’in ilanın ardından bu gruba katılmış ve bu grupta Şeri olarak görev almıştır. Son dönemde akıbetine dair farklı iddialar mevcuttur.

    Genel olarak cihad sahalarındaki aşırılıklar

    Afganistan Cihadı’ndan başlayarak yakın dönem cihad sahalarında dönem dönem tekfircilik bazen bireysel düzeyde, bazen grup bazında baş göstermiştir. Yukarıda değindiğimiz Cemaati Müslimin, Afganistan örneğinde yaşanan grup bazında bir yöneliştir. Bunun yanı sıra bireysel düzeyde de mucahid liderler ve alimler, gençlerin aşırı ve aceleci tavırları sebebiyle bir takım tekfirde aşırılıklarla karşılaşmış ve bunların önüne geçmeye çalışmışlardır.

    Bu anlamda Afganistan tecrübesini en iyi anlatan Abdullah Azzam’ın eserleri, bu nevi aceleci ve aşırıya kaçan tekfirci gençlerin hikayeleriyle doludur. Sırf muska takıyor diye bütün Afganları tekfir eden, türbeler var diye cihadı terkeden, ağaçlara çaput bağlayanların kanını helal gören bu nevi aceleci ve ilimden yoksun kişiler, yaşanan mücadeleyi her zaman daha da zorlu hale getirmişlerdir.

    Afganistan tecrübesinin ardından gelişen Bosna cihadı da tekfirde aşırıya kaçan bazı kişiler yüzünde zor anlar yaşamıştır. Yaşadığı tarihsel tecrübe neticesinde İslam’dan bir hayli uzaklaşmış olan Boşnak Halkına yönelik uygulanması gereken tedrici yöntemle ıslah çabasının yerine, bazı kişiler tekfir yoluna giderek oradaki cihadın ifsad edilmesi tehlikesini doğurmuştur.

    Yine Bosna’nın ardından Çeçenistan ve genel anlamda ortaya çıkan Kafkasya cihadı da tekfircilik sorunuyla karşılaşmış ve bu durum Hattab gibi büyük İslam mucahidlerini zor durumda bırakmıştır. Her ne kadar Hattab, Ebu Velid, Kadı Ebu Ömer ve Şamil Basayev gibi mucahid önderlerin tedrici ve tekfirde aşırılıktan uzak yaklaşımlarına rağmen, bazı kişi ve gruplar burada da rahat durmayıp halka karşı sorunlara yol açacak uygulamalara imza atmıştır. Bu zamanla ülkede belli kesimlerin cihaddan uzaklaşmasına sebebiyet vermiştir.

    1999 yılında Çeçenistan’daki mucahidleri Dağıstan’a davet eden cemaatlerin içinde bulunan bazı tekfirciler operasyonu akamete uğratmış ve Dağıstan’a mucahidler ulaştığında ise onlara destek vermekten kaçınmıştır. Tekfircilerin bu ihaneti sonucu mucahidler Dağıstan’da ciddi kayıplar vermiştir.

    Bütün bu tekfirci kişi, yapı ve grupların fitnesinin ardından özellikle 11 Eylül’den sonra cihad sahalarında etkisini artıran El Kaide, bu tarz kişi ve grupları mümkün olduğunca cihad sahalarından uzak tutmaya çalışmıştır. Islah olabilecek kişi ve grupları belli oranda kontrol altında tutarak fitnelerinin yayılmasının önüne geçmeye de çalışmıştır. Ama bu durum özellikle Irak’ta patlak veren fitneyle farklı bir aşamaya varmıştır.

    Bu bahsi kapatmadan önce, bir isime çok kısaca değinmekte fayda var. Yine Sovyetlere karşı Afganistan cihadına katılmış bir isim olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in yazmış olduğu eserler, özellikle bazı gençlerin tekfirciliğe savrulmasına sebebiyet vermiştir. Şeyh’in el-Umde gibi eserlerini ilmi bir vukufiyetleri olmadığı halde okuyup çevresindekileri tekfir eden gençler, El Kaide’nin de dikkatini çekmiş ve Şeyh Atiyetullah, bu meseleye dair yaptığı açıklamada, ilim ehli olmayan gençlerin bu tür eserleri okumaması gerektiğini söylemiştir.
  • Erken dönem Mısır tecrübesi

    Yakın dönem İslam Tarihi içerisinde ortaya çıkan, bilinen en meşhur tekfirci fırkalardan birisi, Mısırlı Mustafa Şükri liderliğindeki “Tekfir ve’l Hicre” grubudur. Bu grup aslında kendisini “Cemaat’el Muslimin” olarak isimlendirmiştir. Tekfirdeki aşırılıkları ve toplumu terkedip “hicret” etmeli sebebiyle, bu isimle anılmıştır. Zamanla bu ifade galatlaşmıştır.

    Eski bir İhvan-ı Muslimin mensubu olan Mustafa Şükri, Mısır’da diktatör Nasır döneminde zindana atılan on binlerce İhvan mensubundan sadece birisiydi. Bu dönemde özellikle zindanda geçirdiği ağır işkence tecrübesi, Mustafa Şükri’nin fikir ve görüşlerinde gittikçe sertleşen bir tutum almasına sebep oldu.

    Nasır’ın ardından Enver Sedat’ın iktidara gelmesi ve Nasır’a göre daha yumuşak bir politika izlemeyi tercih eden Sedat’ın hapisteki İhvan mensuplarını serbest bırakması üzerine Mustafa Şükri de hapisten çıkmıştır. Bu süreçte İhvan’ın tutumunda bir yumuşama olduğunu düşünen Şükri, İhvan’ın Seyyid Kutub’un ortaya koyduğu ideallere ihanet ettiğini öne sürmüş ve bu gruptan ayrılmıştır.

    Seyyid Kutub’un görüşlerini daha radikal bir biçimde yorumlayan Şükri, zaman içerisinde yine kendisi gibi hapis tecrübesi yaşamış eski ihvan mensuplarından oluşan Şeyh Ali Abduh İsmail liderliğindeki yeni bir topluluğa katılmıştır. Kısa süre sonra grubun liderliği Mustafa Şükri’ye geçmiştir.

    “Cahiliyye toplumu” olarak adlandırdığı Mısır toplumunu tekfir eden Cemaat, kısa süre sonra kendi cemaatleri dışındaki herkesi kafir ilan etmeye başladı. Bu grubun adını “Cemaat’ul Muslimin” koymasındaki espri de budur. Toplumu tekfir eden bu grup, cahili Mekke toplumu gibi gördüğü halkın yaşadığı yerlerden hicret edilmesi gerektiği görüşündeydi. Bu şekilde kuracakları “Medine” toplumuyla İslami mücadelenin ikinci merhalesine geçilecekti. Bu sebeple cemaat mensupları şehirleri ve kasabaları terk edip, çöllerde ve ücra köşelerde kendilerine yeni yerleşim yerleri kurdu. Bu grupta ahir zaman ve mehdilik anlayışı da güçlüdür.

    Kısa süre sonra Sedat yönetimi tarafından baskılara maruz kalan grup, bazı saldırılara karıştı ve bunun üzerine cemaat mensupları üzerine bazı baskınlar yaşandı. Mustafa Şükri yakalanarak 1978 yılında idam edildi. Buna karşın Tekfir ve’l Hicre cemaati bir süre daha varolmaya devam etti.

    Burada dikkat çekici bir kaç hususu vurgulamakta yarar var. Bu cemaatin temel özelliklerinden bir tanesi, “silsile tekfir”dir. Buna göre kafir olarak gördükleri belli bir şahıs ya da grubu bir başkası kafir görmediği takdirde, onları kafir görmeyenler de kafir olacaktır. Bu öyle bir tekfir anlayışıdır ki, tekfir etmeyeni tekfir etmeyen de tekfir edilir. Bu halka böylece yeryüzünde kendilerinden başka kimse kalmayıncaya kadar insanları/cemaatleri tekfirle sonuçlanır. Örneğin, bir şahıs Enver Sedat’ı tekfir etmiyorsa kafirdir. Bir başka şahıs da Enver Sedat’ı tekfir etmeyip kafir olan bu kişiyi tekfir etmiyorsa, o da kafirdir. Bunun da ardından ilk iki halkadaki tekfir edilenleri tekfir etmeyen de kafirdir ve bu zincir böylece devam eder.

    Bu cemaatin bir başka özelliği ise, oldukça “cesur” olmaları ve ibadete çok düşkün olmalarıdır. Öyle ki, bu grub mensuplarını ibadet ederken gören alimler bile kendi ibadetlerini hakir görmüştür. Tekfir ve’l Hicre mensupları oldukça cesur insanlardı ve açıkça bir polisin yanına gidip Enver Sedat’ı tekfir ettiklerini, o polisi de tekfir ettiklerini söyleyip hapse girerlerdi. Hapiste ağır işkenceler görmelerine rağmen yine de bu sözlerinden geri dönmezlerdi.

    Yine Tekfir ve’l Hicre Cemaati’nin önemli özelliklerinden biri de, liderleri Mustafa Şükri’nin karizmatik karakterinin etkisidir. Mustafa Şükri Mısır’ın güneyindeki Asyut şehrinden olup, tarım mühendisliği okumuş biridir. Buna karşın duruşu ve hitabeti oldukça etkilidir. Bunun yanında şiirleri de cemaat mensupları üzerinde son derece ikna edici olmuştur. Yine cesaret sahibi olan bu şahsiyet, idama götürüldüğü halde fikirlerinden vazgeçmemiştir.

    Bu cemaatin mensupları Mısır’da tağuti rejime karşı mücadele eden, sadece yumuşak buldukları İhvan-ı Müslimin Hareketi’ni tekfir etmekle kalmamış, aynı zamanda kendilerinden başka geriye kalan diğer bütün grupları da tekfir etmiştir.

    Abdullah Azzam, bu cemaatten bir gençle yaşadığı bir anısında, söz konusu gencin namaz vakti geldiğinde kendi arkasında namaz kılmayışını ibretle anlatır.

    Zaman içerisinde bu cemaat yok olmuştur ya da iyice marjinalleşmiştir. Bugün hala bu cemaatin kalıntılarının Sina çölünün ücra köşelerinde varlığını sürdürdüğü söylenir. Mısır’da yaşanan bu tecrübe, çağdaş İslami Hareketler tarihinde yaşanmış önemli bir tecrübedir.
  • Deriz ki: Varlıkların tümü biri diğerinin altında olmak üzere mertebe mertebe olup; sayılar ve düzeninin iki’den önceki bir’e bağlanması gibi, Yüce Yaratıcı olan İlk İllet’le varlığa bağlanınca, Aklî İlkeler Risâlesi’nde açıkladığımız üzere, nefis de varlıklardan birisi olarak, mertebesi aklın altında, mutlak cismin ise üstünde olmuştur. Cisim, doğal olarak, şekillerden, suretlerden, nakışlardan ve hayattan yoksundur fakat onları kabul edicidir. Nefis ise bizzât diri, potansiyel olarak bilici, doğal olarak etkindir.
  • Hz. Yusuf'tan bu yana Mısır zindanları siz gibi yusufî görmedi ey İhvan-ı Müslimin.
    6. yılın 1. gününde Mursi'ye ve ihvanlarına selam ve selamet olsun.
  • Dört bölüm halinde İhvan-ı Safaya ait makalenin olduğu bir kitap. Okuyunca görüşleri dışında, İhvan-ı Safa hakkında da bilgi sahibi olabilirsiz. Giriş olarak 1.bölümde genel İhvan-ı Safa tarihçesi verilirken, 2.bölümde sayıların gizemi, 3.bölümde Din, 4.bölümde de Tasavvufi kavramlar ve meselelere yer verilmiş. İnsan bu kitabı daha çok sayıların gizemleri için alıyor tabi. Geride 52 risâle bırakmış ilim ve felsefe topluluğu epeyce merak konusu...
  • On yıldır dört bir koldan Yeni Türkiye'yi boğmaya çalışanlara tarihi bir ders veren milletimiz, 24 Haziran'da bir destan daha yazdı.
    Unutmayalım ki, Pentagon'un stratejik aklı konumundaki RAND Corporation isimli düşünce merkezi daha 2009'da hazırlattığı raporlarda İslam dünyasında hegemonik konuma yükselen Türkiye'nin iç savaş, terör saldırıları, dış yaptırımlar, medya operasyonları, mali krizler ve diğer beşinci kol faaliyetleriyle dizginlenmesi ya da kaosa sürüklenmesi çağrısında bulunmuştu.
    Sadece Pentagon değil Atlantik dünyasını sevk ve idare eden 'üst aklın' en etkin aparatları konumundaki CIA, MOSSAD ve Şin Bet gibi istihbarat örgütleri de Ortadoğu'da bölgesel savaşların derinleştirilmesi yoluyla Türkiye'nin durdurulması gerektiğini ısrarla vurguluyordu.
    Örneğin bu odakların medyadaki kalemşörlerinden Nicholas Danforth, Washington Post'taki 18 Ağustos 2017 tarihli yazısında "Erdoğan her zamankinden güçlü görünse de Türkiye önümüzdeki yıl şiddet sarmalına girecek" tehdidiyle bu kaotik senaryoları pazarlayabiliyordu.

    ***
    Ancak geldiğimiz süreçte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında ülkemize yönelik devreye sokulan Atlantik merkezli bütün kumpaslar milletimizin çelik iradesine çarpıp dağıldı.
    Tarihin sonunu ilan edenler şimdi Türkiye'nin geri dönüşünün şaşkınlığı içinde.
    Zira Türkiye'nin bağımsızlaşmasıyla birlikte Ortadoğu'daki vesayet sisteminin de ağır darbeler alacağını biliyorlar.
    Görünen o ki İslam dünyasında 15 Temmuz direnişi ile 24 Haziran zaferinden ilham alan yeni bir Arap Baharı filizlenecek.
    Zaten sırf bu korku yüzünden ilk Arap Baharı'nın yeşerttiği bütün umutları barbarca yok etmediler mi?
    Mısır'da seçimle işbaşına gelen İhvan'ı darbe ve katliamla alaşağı ettiler.
    Irak ve Suriye'yi yavaş yavaş dağılma noktasına getirdiler. Yemen ve Libya'yı iç savaşla felç ettiler.
    Üstümüze FETÖ, PKK ve DEAŞ gibi terör örgütlerini eşzamanlı olarak saldılar.
    Hiçbiri çözüm olamayınca da 15 Temmuz'da bizzat kendileri harekete geçerek ülkemizi işgale kalkıştılar.
    ***
    Ancak başaramadılar. Bundan sonra da başaramayacaklar. Çünkü bu millet, 24 Haziran ile birlikte vesayet sistemine en öldürücü darbeyi indirdi.
    Dolayısıyla Batı'nın bu saatten sonra Türkiye'ye istikamet çizme imkânı kalmadı. Miadını dolduran Atlantik dünyası bizim için artık bir soru işaretidir.
    Yeni bir dünyaya adım atıyoruz.
    Statükonun yerine daha adil bir küresel mimari oluşacak. Atlantik masalları dönemi bitti.
    Başkanlık Sistemi ile birlikte ülkemizde yeni bir paradigma devreye giriyor.
    Dost da düşman da biliyor ki Türkiye artık Batı'ya katlanmaktan vazgeçti.
    Bütün bir yirminci yüzyılı kendini, tarih ve kültürünü inkârla heba eden eski Türkiye her anlamda bir vazgeçişin öyküsüydü. Yeni Türkiye ise kendine ve tarihine dönüşün yolculuğudur.
    Bu yüzden Atlantik imzalı "Erdoğan'ı düşürün!" veya "Yeni bin yılın Selahaddin'ini durdurun!" talimatları bir işe yaramadı, yaramayacak.
    Bu halk, Türkiye'ye racon kesenlerin bütün kirli hesaplarını Erdoğan'a sahip çıkarak alt üst etti. Daha da edecek.