Sultan III. Murad
"Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerine tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan. "

ŞANLI ECDADIMIZ OSMANLI DEVLETİ'NİN SIRASIYLA MUHTEŞEM HÜKÜMDARLARI
1- OSMAN GAZİ (1281 - 1326)

Babası: Ertuğrul Gazi
Annesi: Halime Hatun
Doğumu: Söğüt, 1258
Ölümü: Bursa, 1326
Saltanatı: 1281 - 1326
Devlet Sınırları: 16.000 km2
Ölüm Sebebi: Kalp Yetmezliği
2- ORHAN GAZİ (1326 - 1359)

Babası: Osman Gazi
Annesi: Malhun Hatun
Doğumu: 1281
Ölümü: 1360
Saltanatı: 1326 - 1359
Devlet Sınırları: 95.000 km2
Ölüm Sebebi: Felç

3- SULTAN MURAD HÜDAVENDİGAR (I. MURAD) (1359 - 1389)

Babası: Orhan Gazi
Annesi: Nilüfer Hatun
Doğumu: 1326
Ölümü: 1389
Saltanatı: 1359 - 1389
Devlet Sınırları: 500.000 km2
Ölüm Sebebi: I. Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken bir Sırp askeri olan Milos Obilic tarafından hançerlenerek öldürüldü.
4- SULTAN YILDIRIM BAYEZİD (I. BAYEZİD) (1389 - 1403)

Babası: Murad Hüdavendigar
Annesi: Gülçiçek Hatun
Doğumu: 1360
Ölümü: 8 Mart 1403
Saltanatı: 1389 - 1403
Ölüm Sebebi: Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403'te Akşehir'de nedeni hala bilinmeyen, esrarengiz bir şekilde ölmüştür. İbn Arabşah eserlerinde eceliyle öldüğünü yazar.
5- SULTAN MEHMED ÇELEBİ ( I. MEHMED) (1413 - 1421)

Babası: Yıldırım Bayezid
Annesi: Devlet Hatun
Doğumu: 1389
Ölümü: 26 Mayıs 1421
Saltanatı: 1413 - 1421
Ölüm Sebebi: Sultan Mehmed Çelebi, Edirne'de at sırtındayken felç geçirip düşmüş ve yaralanmıştır. Ölüm döşeğindeyken oğlu Murat'ın çağırılmasını ve o gelene kadar ölüm haberinin gizlenmesini emretmiştir. Amasya'da Vali olan Murat'ın Bursa'ya gelmesine kadar olan 42 günlük süreçte I. Mehmed'in ölümü gizlenmiştir. I. Mehmed ölümü gizlenen ilk padişah olmuştur.

6- SULTAN II. MURAD (1421 - 1451)

Babası: Çelebi Mehmed
Annesi: Emine Hatun
Doğumu: 1402
Ölümü: 3 Şubat 1451
Saltanatı: 1421 - 1451
Ölüm Sebebi: Şiddetli bir baş ağrısı sonucu yatağa düşmüş ve 3 gün sonra ölmüştür. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir tümördür.
7- FATİH SULTAN MEHMED (II. MEHMED) (1451 - 1481)

Babası: İkinci Murad
Annesi: Huma Hatun
Doğumu: 29 Mart 1432
Ölümü: 3 Mayıs 1481
Saltanatı: 1451 - 1481
Devlet Sınırları: 2.214.000 km2
Ölüm Sebebi: Fatih, Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıkarken yolun başında hastalanmış ve 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarındaki Hünkar Çayırı'ndaki ordugâhında ölmüştür. Ya gut hastalığından ya da zehirlendiğinden dolayı öldüğü sanılmaktadır.
8- SULTAN II. BAYEZİD (1481 - 1512)

Babası: Fatih Sultan Mehmed
Annesi: Mükrime Hatun
Doğumu: 3 Aralık 1447
Ölümü: 26 Mayıs 1512
Saltanatı: 1481 - 1512
Devlet Sınırları: 2.375.000 km2
Ölüm Sebebi: Sultan II. Bayezid İstanbul'dan Dimetoka'ya doğru yola çıkmıştı. Fakat hastalıktan dolayı yola at üzerinde değil tahtırevanla devam etti. Yola tamamlamaya ömrü yetmeyen II. Bayezid yola çıkışından 32 gün sonra Edirne yakınlarında vefat etti.

9- YAVUZ SULTAN SELİM (1512 - 1520)

Babası: Sultan İkinci Bayezid
Annesi: Gülbahar Hatun
Doğumu: 10 Ekim 1470
Ölümü: 21-22 Eylül 1520
Saltanatı: 1512 - 1520
Devlet Sınırları: 6.557.000 km2
Ölüm Sebebi: Kanser
10- KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN (1520 - 1566)

Babası: Yavuz Sultan Selim
Annesi: Hafsa Hatun
Doğumu: 27 Nisan 1495
Ölümü: 6-7 Eylül 1566
Saltanatı: 1520 - 1566
Devlet Sınırları: 14.983.000 km2
Ölüm Sebebi: Sigetvar Kuşatmasının son günü 6 Eylül'ü 7 Eylül'e bağlayan gece beyin kanamasından ölmüştür.
11- SULTAN II. SELİM (1566 - 1574)

Babası: Kanuni Sultan Süleyman
Annesi: Hürrem Sultan
Doğumu: 28 Mayıs 1524
Ölümü: 15 Aralık 1574
Saltanatı: 1566 - 1574
Devlet Sınırları: 15.162.000 km2
Ölüm Sebebi: Düşmeye bağlı gögüş soşluğu kanaması ve beyin travması.
12- SULTAN III. MURAD (1574 - 1595)

Babası: Sultan İkinci Selim
Annesi: Afife Nur Banu Hatun
Doğumu: 4 Temmuz 1546
Ölümü: 15-16 Ocak 1595
Saltanatı: 1574 - 1595
Devlet Sınırları: 19.902.000 km2
Ölüm Sebebi: Prostat Kanseri
13- SULTAN III. MEHMED (27 Ocak 1595 - 1603)

Babası: Sultan Üçüncü Murad
Annesi: Safiye Sultan
Doğumu: 26 Mayıs 1566
Ölümü: 20-21 Aralık 1603
Saltanatı: 27 Ocak 1595 - 1603
Ölüm Sebebi: Kalp Krizi
14- SULTAN I. AHMED (21 Aralık 1603 - 1617)

Babası: Sultan Üçüncü Mehmed
Annesi: Handan Sultan
Doğumu: 18 Nisan 1590
Ölümü: 21-22 Kasım 1617
Saltanatı: 21 Aralık 1603 - 1617
Ölüm Sebebi: 27 yaşındayken mide kanserinden ölmüştür.
15- SULTAN I. MUSTAFA (I. Dönem: (1617 - 1618), II. Dönem: (1622 - 1623))

Babası: Sultan Üçüncü Mehmed
Annesi: Handan Sultan
Doğumu: 1592
Ölümü: 20 Ocak 1639
Saltanatı: İki Dönem
1. Dönem : 22.11.1617 - 26.02.1618
2. Dönem : 19.05.1622 - 10.09.1623
Ölüm Sebebi: Sara Nöbeti
16- SULTAN GENÇ OSMAN (II. OSMAN) (1618 - 1622)

Babası: Sultan Birinci Ahmed
Annesi: Mahfiruz Haseki Sultan
Doğumu: 3 Kasım 1604
Ölümü: 20 Mayıs 1622
Saltanatı: 26 Şubat 1618 - 1622
Ölüm Sebebi: Asker isyanı sırasında Sarazam Davut paşa ve yanındakiler tarafından boğularak öldürülmüştür.
17- SULTAN IV. MURAD (1623 - 1640)

Babası: Sultan Birinci Ahmed
Annesi: Mahpeyker Kösem Sultan
Doğumu: 27 Temmuz 1612
Ölümü: 8 - 9 Şubat 1640
Saltanatı: 10 Eylül 1623 - 1640
Ölüm Sebebi: Siroz veya Damla Hastalığı
18- SULTAN I. İBRAHİM (1640 - 1648)

Babası: Sultan Birinci Ahmed
Annesi: Mahpeyker Kösem Sultan
Doğumu: 05 Kasım 1615
Ölümü: 18 Ağustos 1648
Saltanatı: 09 Şubat 1640 - 1648
Ölüm Sebebi: Boğarak öldürülmüştür. Tahttan inidirilen Sulran İbrahim kapatıldığı yerde durmamış feyatları heryeri inletmiştir. Sultan İbrahimi yeniden tahta çıkarmak isteyenlerin sayısı artınca Kösem Sultan ve diğer ileri gelenler Sultanı boğdurtmuşlardır.
19- SULTAN IV. MEHMED (1648 - 1687)

Babası: Sultan Birinci İbrahim
Annesi: Turhan Hatice Sultan
Doğumu: 02 Ocak 1642
Ölümü: 06 Ocak 1693
Saltanatı: 08 Ağustos 1648 - 1687
Ölüm Sebebi: Zaatüre
20- SULTAN II. SÜLEYMAN (09 Kasım 1687 - 1891)

Babası: Sultan Birinci İbrahim
Annesi: Saliha Dilaşub Sultan
Doğumu: 15 Nisan 1642
Ölümü: 22 haziran 1691
Saltanatı: 09 Kasım 1687 - 1691
Ölüm Sebebi: Böbrek Yetmezliği
21- SULTAN II. AHMED (1691 - 1695)

Babası: Sultan Birinci İbrahim
Annesi: Hatice Muazzez Sultan
Doğumu: 25 Şubat 1643
Ölümü: 06 Şubat 1695
Saltanatı: 22 Haziran 1691 - 1695
Ölüm Sebebi: Edirne'de kalp yetmezliğinden dolayı vefat etti.
22- SULTAN II. MUSTAFA (1695 - 1703)

Babası: Sultan Dördüncü Mehmed
Annesi: Emetullah Rabia Gülnuş Sultan
Doğumu: 06 Şubat 1664
Ölümü: 29 Aralık 1703
Saltanatı: 06 Şubat 1695 - 22 Ağustos 1703
Ölüm Sebebi: Bir isyan sonucu tahttan indirien II. Mustafa yaşadığı kederin de etkisiyle prostat kanserinden vefat etti.
23- SULTAN III. AHMED (1703 - 1730)

Babası: Sultan Dördüncü Mehmed
Annesi: Emetullah Rabia Gülnuş Sultan
Doğumu: 30 Aralık 1673
Ölümü: 01 Temmuz 1736
Saltanatı: 1703 - 1 Ekim 1730
Ölüm Sebebi: Patrona Halil İsyanı sonucu tahttan indirilen III. Ahmed yıllarca topkapı sarayında hapis hayatı yaşadıktan sonra şeker hastalığından dolayı vefat etti.
24- SULTAN I. MAHMUD (1730 - 1754)

Babası: Sultan İkinci Mustafa
Annesi: Saliha Valide Sultan
Doğumu: 02 Ağustos 1696
Ölümü: 13 Aralık 1754
Saltanatı: 2 Ekim 1730 - 1754
Ölüm Sebebi: Cuma namazı dönüşü attan düşüp beyin kanaması geçirdi, beyin kanamasına bağlı ölüm gerçekleşti.
25- SULTAN III. OSMAN (1754 - 1757)

Babası: Sultan İkinci Mustafa
Annesi: Şehsuvar Valide Sultan
Doğumu: 02 Ocak 1699
Ölümü: 30 Ekim 1757
Saltanatı: 13 Aralık 1754 - 1757
Ölüm Sebebi: Şirpençe
26- SULTAN III. MUSTAFA (1757 - 1774)

Babası: Sultan Üçüncü Ahmed
Annesi: Mihrişah Sultan
Doğumu: 28 Ocak 1717
Ölümü: 21 Ocak 1774
Saltanatı: 30 Ekim 1757 - 1774
Ölüm Sebebi: Kalp Yetmezliği
27- SULTAN I. ABDÜLHAMİD (1774 - 1789)

Babası: Sultan Üçüncü Ahmed
Annesi: Rabia Şermi Sultan
Doğumu: 20 Mart 1725
Ölümü: 07 Nisan 1789
Saltanatı: 21 Ocak 1774 - 1789
Ölüm Sebebi: Beyin Kanaması
28- III. SELİM (1789 - 1807)

Babası: Sultan Üçüncü Mustafa
Annesi: Mihrişah Sultan
Doğumu: 24 Aralık 1761
Ölümü: 28 Temmuz 1808
Saltanatı: 07 Nisan 1789 - 29 Mayıs 1807
Ölüm Sebebi: Boğularak öldürüldü. Padişah IV. Mustafa'nın emriyle boğdurulmuştur. III. Selim ile onu idam etmeye gelen yeniçeriler arasında büyük bir boğuşma geçtiği söylenmektedir.
29- SULTAN IV. MUSTAFA (1807 - 1808)

Babası: Sultan Birinci Abdulhamid
Annesi: Nüketseza Kadın Sultan
Doğumu: 08 Eylül 1779
Ölümü: 16 Kasım 1808
Saltanatı: 29 Mayıs 1807 - 28 Temmuz 1808
Ölüm Sebebi: Boğularak Öldürüldü. IV. Mustafa, III. Selim'e yaptırdığının aynısını yaşadı. IV. Mustafa'yı askerlere boğdurtan ise II. Mahmud'du.
30- SULTAN II. MAHMUD (1808 - 1839)

Babası: Sultan Birinci Abdulhamid
Annesi: Nakşidil Valide Sultan
Doğumu: 20 Temmuz 1785
Ölümü: 01 Temmuz 1839
Saltanatı: 28 Temmuz 1808 - 1839
Ölüm Sebebi: Verem
31- SULTAN I. ABDÜLMECİD (1839 - 1861)

Babası: Sultan İkinci Mahmud
Annesi: Bezm-i Alem Valide Sultan
Doğumu: 25 Nisan 1823
Ölümü: 25 Haziran 1861
Saltanatı: 01 Temmuz 1839 - 1861
Ölüm Sebebi: Tanzimat dönemini başlatan I. Abdülmecid de babasının kaderini yaşadı. Veremden vefat etti.
32- SULTAN ABDÜLAZİZ (1861 - 1876)

Babası: Sultan İkinci Mahmud
Annesi: Pertevniyal Valide Sultan
Doğumu: 08 Şubat 1830
Ölümü: 04 Haziran 1876
Saltanatı: 25 Haziran 1861 - 30 Mayıs 1876
Ölüm Sebebi: Sultan İkinci Mahmud tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876'da Feriye Sarayı'nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunmuştur. Padişahın üzüntüden intihar ettiği söylense de öldürülmüş olma ihtimali de çok yüksektir.
33- SULTAN V. MURAD (30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876)

Babası: Sultan Abdülmecid
Annesi: Şevk Efza Kadın Efendi
Doğumu: 21 Eylül 1840
Ölümü: 29 Ağustos 1904
Saltanatı: 30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876
Ölüm Sebebi: Tahtta en kısa süre kalan ve Osmanlı'nın ilk ve tek piyanist padişahı olan V. Murad şeker hastalığından dolayı vefat etmiştir.
34- SULTAN II. ABDÜLHAMİT (1876 - 1909)

Babası: Sultan Abdülmecid
Annesi: Tir-i Müjgan Kadın Efendi
Doğumu: 21 Eylül 1842
Ölümü: 10 Şubat 1918
Saltanatı: 31 Ağustos 1876 - 27 Nisan 1909
Ölüm Sebebi: Verem
35- SULTAN MEHMED REŞAD (V. MEHMED) (1909 - 1918)

Babası: Sultan Abdülmecid
Annesi: Gülcemal Kadın Efendi
Doğumu: 02 Kasım 1844
Ölümü: 03 Temmuz 1918
Saltanatı: 27 Nisan 1909 - 1918
Ölüm Sebebi: Şeker
36- SULTAN MEHMED VAHDEDDİN (VI. MEHMED) (1918 - 1922)

Babası: Sultan Abdülmecid
Annesi: Gülistu Kadın Efendi
Doğumu: 02 Şubat 1861
Ölümü: 15 Mayıs 1926
Saltanatı: 04 Temmuz 1918 - 01 Kasım 1922
Ölüm Sebebi: San-Remo'da 16 Mayıs 1926'da kalp krizinden vefat etmiştir.

Tefsîr İlmi ve Ta`rîfi (Tefsîr-Te`vîl-Tercüme)
1- Tefsîr:
Tefsîr Tarihine girmeden önce tefsirle ilgili bazı temel kavramların açıklanmasında fayda vardır. Bu eserin birinci cildini teşkîl eden "Kur`an-ı Kerim`e Giriş"te de belirttiğimiz gibi; Tefsîr kelimesi fesere kökünden, ya da Arab dili grameri kuralları uyarınca zaman zaman kullanılan harflerin yer değiştirmesi (taklb) metoduyla sefere kökünden türemiştir. O halde bu iki kelimenin kök anlamları üzerinde durmakta yarar vardır.
a) Fesere kelimesi; lügat itibarıyla; hastalığı teşhîs doktorun bakmış olduğu çok az mikdârdaki suya denir. (Lisan`ül-Arab, V, 55; Tâc'ül-Arûs; III, 470) Ayrıca bu kelime açıklama izah etme anlamına gelir. Nitekim bu mânâda Allah Teâlâ Furkân sûresinde şöyle buyurur: "Onlar sana bir misâl getirmeyegör-sünler. Biz onun gerçeğini ve en iyi "anlaşılanını** sana getirmişizdir." (Furkân, 33), Burada "anlaşılanım" diye tercüme ettiğimiz kelime "Tefsîr" kelimesidir. Keza Tefsîr kelimesi; üzeri kapalı bir şeyi açmak anlamına da gelir. Nitekim ünlü Kâmûs mütercimi Âsim Efendi bu kelimeye şöyle mana vermektedir: "el-Fesr; kesr vezninde örtülü nesneyi keşf-ü ayan eylemek manasınadır... ve tabiî İllete istidlal için hastanın kârûrede bevline bakmak mânâsına isti`mâl olunur. Tefsîr fefîl vezninde fesr gibi pûşîde ve mesrur nesneyi rûşen ve a`yân eylemek manasınadır. Ve müfessirîn örfünde tefsîr; İmam Sa`leb kavli üzere te*vîl ile mürâdiftir. Ve ind`el-gayr, Tefsîr; lafz-i müşkilden mânâ-yı muradı keşf ve beyân, Te`vîl; iki muhtemel olan mananın birini zâhir-i kelâma mutabık olan mânâya red eylemekten ibarettir.** (Kâmûs Tercümesi, II, 606).
Ebu Hayyân et-Tevhîdî el-Bahr'ül Muhît isimli tefsîrinde der ki: "Tefsîr kelimesi, aynı şekilde salıvermek için bir şeyi soyup çıplak kılmaya denir. Nitekim Sa`leb bu kelime için; atı soydum, dediğiniz zaman salıvermek üzere çıplaklaştırdım, demek olduğunu bildirir. Bu mânâ da keşf anlamına gelir. Sanki sırtını açtım demek istemiştir." (Bahr`ül-Muhît, I, 13)
Buradan da anlaşılıyor ki lügat anlamı itibariyle tefsîr; bazan duyularla ifâde edilmek istenen açıklamalar için, bazan da zihnî anlamların açıklanması için kulla nıhr. ikinci anlamda kullanılışı ise birinciden daha fazladır. (Zehebî, et-Tefsîr ve`l MüfessirÛn, I, 13).
Sefere kelimesi ise değişik anlamlarının yanı sıra, tıpkı fesere kelimesi gibi kapalı bir şeyi açıp aydınlatmak anlamına kullanılır. (Tâc`ül-Arûs, III, 270; Lisân`ûl-Ârab, IV, 369), Âsim efendi bu kelimeyi de şöyle türkçeleştirir:" Sefr sînin fethi ve fa`mn sükûnuyla süpürmek manasınadır... Müellifin Besâir`de beyânına göre, sefr maddesi; bir nesnede gıtâ ve sitâreyi keşfeylemek mânasına mevzu`dur ve a`yâna mahsûstur. Ve isfâr ki ifâl bâbındandır-levne muhtasstır. Ve maânî-i şâire birer münâsebetle onlardan müteferri`dir. Sefr bir nesneyi bir şeyin yüzünden sıyırıp yahut kaldırıp açmak manasınadır." (Kâmûs Tercümesi, II, 396).
Sefere ve fesere köklerinden gelen her iki kelime Arap dilinin taklîb kurallarına uygun olarak tef`îl babına dönüştüğünde -aralarında küçük farklılıklar olsa da- genellikle eski felsefî ve ilmî eserlerin açıklanıp izah edilmesi anlamına kullanılır. (İslâm Ansiklopedisi, Tefsir maddesi) Ne var ki her iki kelime arasındaki nüans farkı tefsîr kelimesinde birleşmiş gibi görünmektedir. Nitekim Emîn el-Hûri şöyle der: "Fesere ve sefere her ikisi de keşf manasınadır. Sefr kelimesinde zahirî, maddî ve keşif, fesr kelimesinde zahirî, maddî bir keşif, fesr kelimesinde ise ma`nevî bir keşif görürüz. Ve bunlardan tef`îl babı ise mânâyı keşf ve izhâr demektir." (Nakleden, I.Cerrahoğlu, Tefsîr Usulü, 210).
Istılahı olarak tefsîr kelimesinden kasdolunan mânâ şöyledir: Müşkül olan lafızdan, murâd olan mânâyı keşfetmektir. (Lisân`ûl-Arab, V, 55; Tâc`ül-Arûs, III,
470).
İslâm bilginlerinin örfünde ise Tefsîr kelimesi, Kur`an-ı Kerîm`in değişik anlamlarını açıklamak ve Kur`ân`dakİ garîb, müşkil lafızlardan neyin kastedildiğini açıklamak mânâsına kullanılır. Ancak bu mânâda tefsîr kelimesi yalnız Kur`an'a hâs bir açıklama ilmî, edebî ve fikrî eserlerdeki açıklama ve izahları da içerir. Beyân ehline göre tefsîr kelimesi kapalı ve anlaşılmaz olan sözün kapalılığını giderip açıklayacak şekilde sözü uzatıp fazlalaştırmaktır (Tehânevi, Keşşâfû Istılâhâti`l-Fûnûn, II, 1115-1116).
Gramer kitaplarında ve tefsir eserlerinde manevî tefsîr ve i*râb tefsîri diye bir ayırımdan sözedilir ki, mâna bakımından tefsirde, gramer kuralları nazar-ı itibâra alınmazken, i`râb tefsirinde gramer kuralları gözönünde bulundurulmaya çalışılır. (Tehânevi, A.g.e., II, 1117)
Istılah bakımından tefsire gelince; bilginlerden çoğu tefsirin tanımının yapılamayacağını, pozitif bilimlerde olduğu gibi onun genel kurallarından sözedilmeyece-ğini söylerler. Yalnızca tefsirin Allah`ın kelâmının açıklanması veya Kur`ân`ın lafızlarının ve kavramlarının izahı diye tanımlanacağını belirtirler. Diğer yandan bazı bilginler de tefsirin öteki bilimlerdeki gibi birtakım kurallarını ve bu kurallardan neş`et eden sonuçlan olacağını kabul ederek kelimenin tanımını vermeye çalışırlar ve tanımlarken de Kur`ân-ın anlaşılması için gerekli olan öteki bilimleri de gözönü-ne alarak cami ta`rîfler yapmaya çalışırlar.
Ebu Hayyân et-Tevhîdî`ye göre tefsîr; Kur`ân`ın lafızlarının söylenişi, bu lafızların delalet ettiği ve bu anlamlarının tek ve bileşik olarak hükümlerinden bileşme halindeki mânâlardan bahseden bir ilimdir. (Bahr`ül-Muhît, I, 13-14)
Zerkeşî`ye göre tefsîr; Allah tarafından O`nun peygamberi olan Muhammed (a.s)`e indirilmiş olan kitabın çıkarılarak sağlamlaştırılmasını (sağlayan) bir bilimdir. (el-Itkân, II, 174)
Tefsîrin bir başka tanımı da şöyledir: Yüce Kur`ân`ın Allah Teâlâ`nın maksadına delâleti noktasındaki durumlarını beşer! takat ölçüsü içerisinde araştıran bir ilimdir. (Menhec el-Furkân, II, 6).
Daha başkaları da tefsiri şöyle tanımlamışlardır: Âyetlerin inişlerini, durumlarını ve kıssaların, âyetlerin nazil olduğu sebepleri, sonra mekki ve medenî, muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensûh, hass, ve âmm, mutlak ve mukayyed, mücmel ve mufesser oluşlarını, helâli haramı, va`di ve vaîdi, emri ve nehyi, ibret ve emsali gösteren bir ilimdir. (Suyûti, el-Itkân, II, 174).
Seyyid Şerif Cürcânî "Ta`rîfât" isimli eserinde tefsir kelimesini şöyle tanımlar: "Aslında tefsir, açıklama ve izhâr etmedir. Şeriatta ise âyetin mânâsının durumunu, kıssasını ve nazil oluş sebebini, ona açık bir delâletle delâlet edecek bir ifâde ile izah etmektir." (Ta`rîfât, 43).
Zerkânî ise tefsîr ilmini şöyle tanımlar: Beşerin takati ölçüsünde Kur`ân-ı Ke-rîm`in Allah`ın muradı üzerinde delâlet ettiği hususlardan bahseden bir ilimdir. (ManâhiFül-lrfân, I, 471) Zerkânî devam ederek der ki: Ta`rîfin muhtevasını açıklayacak olursak, her kelimede ayrı ayrı tafsilât mevcûddur. "ilim" kelimesiyle tasavvur ve tasdike dâir bilgiler kasdedilmektedir. Abdülhakîm, Mutavael şerhinde der ki: "Tefsîr ilmi, tasavvurlar cinsindendir. Çünkü ondan maksad âyetin lafızlarının anlamlarını kavramaktır." Seyyid Şerîf ise bunun tasdîk türünden olduğunu öne sürer. "Kur`ân-ı Kerîm'den bahsederken" başka konulardan bahseden ilimler bu ta`rîfin dışında kalmaktadır. "Allah`ın murâd ettiği şeylerle delâleti bakımından" demekle, delâlet ettiği şeylerin dışında Kur`an`dan bahseden ilim dışta kalmaktadır. Kırâet ve diğer Kur`ân ilimleri gibi. "Beşerin takati ölçüsünde" ifâdesi ile de müteşâbihlerin mânâsını anlayamamak veya Allah`ın murâdını olduğu gibi anlayamamak hususu dışarda kalmaktadır.
Başka bilginler de tefsîr ilmini şöyle ta`rîf ederler: Tefsîr, Azîz olan kitabın ahvâlini, nüzulü, senedi, üslûbu, lafızları ve gerek ahkâma müteallik, gerekse lafızlara müteallik anlamlan bakımından araştıran ilimdir. (Zerkânî, Menâhil`ül-lrfân, 1,471).
Tefsîr ilminin bir başka tarifini de Zerkânî şöylece zikretmektedir: "Tefsîr öyle bir ilimdir ki, onda Kur`ân-ın lafızlarının söyleniş şekilleri, onların delâlet ettiği hususlar tek tek ve birleşik olarak hükümleri hamledilecek anlamları ve diğer hususlar araştırılır." (Zerkânî, Menâhil`ül-lrfân, 472).
Şu halde tefsîr ilminin konusu bütünüyle Kur`ân âyetleridir. Tefsîr Kur`ân-ın bütün âyetlerini ve kelimelerini tedkîk konusu yapar. Bu ilmin gayesi; gerek bu dünyada, gerekse öbür dünyada kişilerin selâmete ve saadete ulaşmalarını sağlamak için Allah`ın kitabını onun ifâde etmek istediği maksada yakın olarak anlamak, anlatmak ve faydalı sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır.
2- Te`vîl kelimesi masdanndan türemiş olup, geri dönmek mânâsına gelir. (Tâc`ül-Arûs, VII, 215; Lisân`ül-Arab, 9, 32; Kamus`ül-Muhît, III, 331), Bu takdîrde te`vîl kelimesi açıklamak ve beyân etmek anlamlarına gelir. Kamus mütercimi Âsim Efendi bu kelimeyi şöyle açıklamaktadır: "Evi ve meal rücû* eylemek manasınadır... Bir nesne pek koyulanıp galîz olma manasınadır... Ve bir nesneden geriye dönmek manasınadır. Vâlî olup hükümet eylemek manasınadır... Ve devâbb (canlılar) ve mevâşî (hayvanlardı hüsn-ü tekayyüd ve tîmâr ile ıslâh eylemek manasınadır... Te`vîl ise tefîl vezninde; bir nesneye red ve irca` eylemek manasınadır...
Merci-i kelâmı tedebbür ve teharrî ve takdir ile tefsir eylemekten ibarettir... Te`vîl rücû` mânâsına gelen evl`den ma`hûzdur. Pes ind`el müfessirîn bir âyetin mânâsını bir nesneye irca` ile beyân eylemekten ibarettir. Ve bazıları evvel lafzından ma`hûzdur dediler.... Buna göre te`vîl; müevvil olan kimse zihin ve fikreti sırr-i kelâmın tetebbuuna taslît eylemekten ibarettir ki kelimeden maksud olan mânâ zahir ve murâd-i mütekellim ayan olur. Pes tefsir ile te`vîl beyninde farkolur. Tefsir; nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve min haysü ılluğa mevzı-i kelâmın beyânıne müteallik maddeye mübaşeretten ibarettir. Ve te`vil; esrâr-i âyâtı ve estâr-i kelimâtı tefahhus ve vâhid-i ihtimâlât-i ayâtı ta`yîn eylemekten ibarettir ki vücûh-ü muhteîifeye muhtemel olan âyette olur." (Kamus Tercümesi, III, 1159-1161).
Bazılarına göre de te`vîl siyâset anlamına gelen el-iyâle («vsft) kelimesinden alınmıştır. Çünkü te`vil yapan kişi sözü yerine yerleştirmekte ve böylece sözü idare edip gitmektedir. (Zamahşerî, Esâs`ü-Belağa, I, 15).
Kur`ân-ı Kerîm`de te`vîl kelimesi ve bu kökten müştakk olan kelimeler muhtelif mânâlara kullanılmıştır. Nitekim Râğıb el-Müfredât isimli eserinde bu kelimenin muhtelif mânâlarını verirken şöyle demektedir: "Te`vil asla dönmektir. Nitekim dönülen yere de mev`il adı verilir. Te`vîl; bir şeyi ister ilmen olsun, ister fiilen olsun, kastedilen amaca döndürmektir. İlimde te`vîlin örneği şu âyet-i kerîmedir: "İşte kalb-lerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te`vîline yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun te`vîlini Allahtan başkası bilemez." (Âl-i İmrân, 7).
Fiilde te`vîlin örneği de Allah Teâlâ`nın şu mübarek kavlidir: "Onlar onun te'vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te`vîl i geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar derler ki..." (A`râf, 53), Yani ondan kasdedilen amacın beyânı geldiği gün demektir. "Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah`a ve âhiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah`a bırakın. Bu, hem hayırlı, hem de netîce itibânyle (te`vîl) daha güzeldir." (Nisa, 5Ş) Yani anlam ve tercüme olarak bu daha güzeldir. Bazıları ise âhiret-te sevap olarak bu, daha güzeldir, mânâsını vermişlerdir." (Râğıb, el-Müfredât, 31).
Te`vîl kelimesi Kur`ân-ı Kerîm`de yukarıda zikredilen muhtelif anlamlarda geçmektedir. Sözgelimi az önce de belirttiğimiz ÂI-i İmrân süresindeki: "Halbuki onun te`vîlini Allah`tan başkası bilmez." (Âli-i İmrân, 7) âyetinde te`vîl tefsîr ve ta`yîn mânâlarına gelmektedir. Nisa sûresinde geçen: "bu, hem hayırlı, hem de netîce itibarıyla (te`vîl) daha güzeldir." (Nisa, 59) âyetinde ise âkibet ve netîce anlamlarına gelir. A`raf sûresinde: "Onlar onun te`vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te`vîlinin geldiği gün..." (A`râf, 53) ve Yûnus sûresinde: "Bilgileriyle kuşatamadıkları şeyi yalanladılar. Ama onun te`vîli kendilerine geldiğinde..." (Yûnus, 39), âyetlerinde ise haber verilen şeyin gerçekleşmesi anlamına gelir. Yûsuf süresindeki: "Ve sana sözlerin te`vîlini öğretir..." (Yûsuf, 6), "mutlaka onun te`vîlini size haber veririm..." (Yûsuf, 27), "biz rü`yâların te`vîlini biliciler değiliz..." (Yûsuf, 44), "ben onun te`vîlini size bildireceğim..." (Yûsuf, 45) ve "işte benim daha önceki rü`yâmın te`vîli budur..." (Yûsuf, 100) âyetleriyle kasdedilen mânâ rü`yânın delâlet ettiği şeyin aynıdır. Kehf sûresinde yer alan: "Senin sabredemediğin şeyin te`vîlini sana bildireceğim..." (Kehf, 78), "İşte senin dayanamadığın şeylerin te`vîli budur..." (Kehf, 82) kavli ile kasdedilen te`vîl, davranışların izahı ve yorumudur. Yoksa sözlerin te`vîli değildir.
Bu kelime Kur`ân-ı Kerîm`de şu sûrelerde yer almaktadır: "Bakara, 49, 50, 248; Âl-i İmrân, 7, 11, 33; Nisa, 54, 59; A`râf, 53, 130, 141; Enfâl, 52, 54; Yûnus, 39; Yûsuf, 6, 21, 36, 37, 44, 45, 100, 101; tbrâhîm, 6; Hicr, 59, 61; Isrâ, 35; Kehf, 78, 82; Meryem, 6; Nemi, 56; Kasas, 8; Sebe`, 13; Ğâfir, 28, 45, 46; Kamer, 34, 41.
Istılahı olarak te`vîl iki farklı anlamda kullanılmıştır:
a) Te`vîl; ister zahirine uysun, ister uymasın sözün meramını açıklayıp mânâsını izah etmektir. Bu ta`rîfe göre te`vîl ve tefsir eşanlamlı olmaktadır. Mücâhid ve İbn Cerîr Taberî`nin te`vîl kelimesinden anladıkları mânâ budur. (Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn, 1, 17).
b) Te`vîl sözle kasdedilen mânânın kendisidir. Eğer söz bir taleb cümlesi ise onun te`vîli istenen fiilin kendisidir. Haber cümlesi ise onun te`vîli de haber verilen şeyin kendisidir.
Birinci mânâ ile bu anlam arasında açık bir fark vardır. Çünkü birincide te`vîl tefsîr, şerh ve izah gibi bilgi ve söz cinsinden bir şey olur. Ve bu takdîrde te`vîlîn biri zihinde, biri de dış dünyada olmak üzere iki varlığı bulunmuş olur. Halbuki ikinci anlamda, ister geçmişte olsun, ister gelecekte olsun te`vîl; zihinde varolan nesneden çok, dış dünyada varolan nesneye âit olur. İbn Teymiyye gibi bazı düşünürlere göre te`vîl Kur`ânın indirilmiş olduğu ifâdelerin kendisidir.
Te`vîl kelimesi daha sonraki (müteahhirûn), fakîhler, kelâmcılar, tasavvufçu-lara göre; aralarında bulunan bir delil dolayısıyla lafzın tercih edilmesi gereken sözden bir başka söze çevirilmesidir.
Şu halde ıstılâhî olarak te`vîl; zahiri mutabık olan iki ihtimâlden birini reddetmektir. Sa`lebî ise te`vîli şöyle açıklar: Te`vîl, âyetin ön ve arkasına muvafık olduğu muhtemel mânâlardan birine sarfedilmesidir. (Keşf-Ül-Beyân, IX) Zerkeşî ise; Te`vîl, âyetin muhtemel olduğu mânâlardan bîrine ircâıdır, der. (el-Burhân, II, 148).
Râğıb müfredât`ında tefsîr ile te`vîli şöyle ayırd eder: "Tefsîr, te`vîlden daha umûmîdir. Tefsîr çoğu kez lafızlarda, te`vîl ise anlamlarda kullanılır. Sözgelimi rü`-yânın te`vîli böyledir. Te`vîl çoğunlukla ilâhiyyât kitaplarında kullanılırken, tefsîr hem ilâhiyyât kitaplarında hem de diğer kitaplarda kullanılmıştır. (Râğıb, Müfredat, Tefsîr maddesi).
İslâm bilginleri tefsîr ile te`vîl arasındaki ayırımda değişik görüşler serdetmis-lerdir. Çoğu kerre de bu noktada ortak bir yaklaşıma varmak zorlaşmıştır. Nitekim Nisâbûrî şöyle der: "Zamanımızda o kadar müfessirler çıkmıştır ki kendilerine tefsîr ile te`vîl arasındaki fark sorulsa, onu bulamazlar." (Suyûtî, el-Itkân, II, 173) Elbetttki bu ihtilâfın kaynağı bu kelimenin Kur`ân`da -az önce de belirttiğimiz gibi-muhtelif anlamlarda kullanılmasıdır.
Eski tefsîr bilginlferi arasında yaygın olan kanâata göre; tefsîr ile te`vîl aynı mânâya gelir. Ebu Ubeyde bu görüştedir. (Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn, II, 19).
İmam Mâtürîdî`ye göre tefsîr; lafızdan kasdedilen mânânın şu olduğunu kesinlikle açıklamak ve Allah Teâlâ`nın bu lafızla bu mânâyı kasdettiğini belgelemektir. Eğer bu te`vîl kesinleşmiş bir delîle dayanıyorsa sahihtir. Aksi takdirde kendi görüşüne dayalı tefsîrdir ve (şeriata göre böyle bir tefsir) yasaktır. Te`vîl ise muhtemel olan iki mânâdan birini tercîh etmek, ancak kesinlikle bu mânâyadır veya Allanın bu âyetle kasdettiği mânâ budur diye kestirip atmamaktır. (Nakleden Suyûtî el-Itkân, II, 173).
Ebu Tâlib es-Salebî`ye göre; tefsîr, ister hakikat olsun, ister mecaz olsun lafzın durumunun açıklanmasıdır. kelimesinin yol ile ve kelimesinin de yağmur ile tefsîr edilmesi gibi. Te`vîl ise lafzın derûni anlamının açıklaması-dır... Binâenaleyh, te`vîl; kasdedilen şeyin hakikatinin bildirilmesidir. Tefsîr ise; kasdedüen şeyin delilinin bildirilmesidir. Çünkü söz, maksadı açıklar. Açıklayan ise delildir." (Nakleden Suyûtî, el-Itkân, II, 173).
Bağavî`ye göre te`vîl âyetin başı ve sonuyla uyuşan muhtemel mânâya döndürülmesidir. Ancak te`vîlin istinbât yoluyla kitab ve sünnete aykırı olmaması gerekir. Tefsîr ise âyetin nüzul sebebi, durumu ve kıssası ile alâkalı sözdür. (Bağavî, Tefsîr, I.18).
Bazı bilginlere göre tefsîr, rivayetle alâkalı, te`vîl, ise dirayetle alâkalıdır. (Suyûtî, el-Itkân, II, 173).
Daha sonra gelen müteahhirûn müfessirler arasında şöhret bulan kanâata göre; tefsîr, ibarenin durumundan yararlanılarak mânânın açıklanması, te`vîl ise işaret yoluyla elde edilen mânâların açıklanmasıdır. Nitekim Alûsî tefsirinin baş tarafında bu görüşü tercîh etmektedir. (Âlûsî, Tefsîr, I, 5).
Tefsîr ve te'vîl arasındaki farkı açıklamaya yarayan bu görüşlerden elde edilen neticeye göre; tefsîr rivayetle, te`vîl dirayetle ilgili görülmektedir. Çünkü tefsîr açıklama ve izah etme anlamlarına geldiğinden Allah`ın muradının ne olduğunu açıklamak konusunda bizim kesin bir tavır takınmamız mümkün değildir. Ancak Allah ve Resulünden murâdını açıklayan bir rivayet nakledilirse bunun kesinkes öyle olduğunu söyleyebiliriz. Te`vile gelince; burada daha çok delîle dayanarak lafzın muhtemel olduğu mânâlardan birini tercîh etme anlamı düşünülmektedir. Tercîh ise bir fikrî çabanın sonucudur, yani içtihada dayanır, lctihâd yapabilmek için de sözün mânâ ve medlullerini Arap dilindeki ifâde ettiği anlamlan bilmek ve kullanış tarzlarım tesbît etmek gerekir. Bu sebeple de şahsın dirayetine ihtiyâç vardır. (Daha geniş bilgi için bkz. Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn I 13.22)
3- Tercüme: Rübaî bir kelime olan tercüme, terceme fiilindendir. Cevherîye göre; tercüme kelimesi receme kelimesinden yani sülâsî bir fiilden gelmektedir. (Cevheri, Sıhâh, V, 1928), Genellikle: "Bir sözü bir dilden başka bir dile çevirmek anlamına gelen tercüme kelimesinin daha geniş mânâları bulunmaktadır. Nitekim "terceme bir baba isim koymak anlamına geldiği gibi, bir kimsenin hayatını anlatmasına da ıtlak olunur. Sözü, kendisine ulaşmayan kişiye teblîğ etmek ve bir şeyi söylendiği dilde tefsîr etmek, bir şeyi kendi dilinden başka bir dile tefsîr edip açıklamak ve bir sözü bir dilden başka bir dile aktarmak anlamlarına da gelir. Bu sözü nakleden kişiye ise tercüman adı verilir.`* (Zerkânî, Menâhi'ül-İrfân, II, 6; Zehebî-et-Tefasîr ve`Ulüfessirûn, I,23; t. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 212), Bu kelimeyi mütercim Âsim Efendi şöyle açıklar: "Terceme, dahrece vezninde: bîr lisânı, âher ile tefsir ve beyân eylemek manasınadır. Tercemân veya tercümen ise şol âdeme denür ki, bir lügati, âher lüğata tefsîr ve beyân eyleye." (Kâmûs Tercümesi, IV, 198). Bu kelime arapça aslında terceme olduğu halde dilimizde galat-ı meşhur olarak tercüme seklinde geçmiştir. Bu yüzden biz de kelimeyi dilimizde kullanılan şekliyle kullanmayı -galat olsa da- uygun görüyoruz. (Bkz.Şemsettin Sami, Kâmûs-i Türki, 395).
Tercüme kelimesinin ıstılahtaki anlamı ise: "Bir kelamın mânâsını diğer bîr lisanda dengi bîr ta`bir ile aynen ifâde etmektir. Terceme aslın mânâsına tamamen mutabık olmak için sarahatte, delâlette, icmalde1, tafsîlde, umûmda, hususta, ıtlakta, takyîdde, kuvvette, isabette, hüsn-ü edada, üslûb-u beyânda, hâsılı ilimde, san`-atta asıldaki ifâdeye eşit olmak iktiza eder, yoksa tam bir terceme değil eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisânlar beyninde husûs-u müştereke ne kadar çok olursa olsun, her birini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır. Onun için lisânı hususiyeti olmayıp sırf akıl ve mantığa hitaben yazılan kuru ve fennî eserlerin, ilmî kabiliyeti terakkî etmiş olan lisânlar hakkıyle tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da, hem akla, hem kalbe, yahut yalnız zevk ve hissiyata hitâb eden ve lisân noktasından edebî kıymeti ve san`at zevkini hâiz bulunan canlı ve bedîî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nâdirdir." (M.Hamdi Yazır, Hak dini Kur`an Dili, I.9)
Lügavî ve ıstılahı anlamına bakıldığında iki tür tercümeden söz etmek mümkündür:
a) Harfi veya lafzî tercüme: Cümlenin nazmında ve düzeninde aslına benzemesi hedef alman veya bir başka deyimle "mürâdifinin" yerine konmaya benzeyen tercümedir. (1.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 213) Harfî veya lafzî tercümeyi yapan kişi tercüme edeceği metnin her kelimesini; teker teker muhtelif anlamlan yönünden ele alır ve bunu aynıyla karşılayabilecek olan tercüme edebileceği dildeki sözleri gözden geçirir ve netîcede onu, en uygun kelimelerle aktarmaya çalışır ki bu takdîrde tercüme edilen dilde istenen anlam yeterince verilemez, verilse de üslûb akıcılığı ortadan kalkar.
b) Ma`nevi veya tefsîrî tercüme: Cümlenin düzeninde ve tanzîminde aslına benzemesi gözetilmeyen tercümedir. Bu tercümede asıl hedef, eserin ana dilindeki metinde kasdettiği maksadın ve anlamın çevirilen dilde gayet güzel bir akıcı bir şekilde ifâde edilmesidir. Mütercim, eserin ana dilindeki mânâyı korumak ve ona bağlı kalmak kaydıyla, çevirdiği dilde aynı anlamı ifâde edecek fakat olduğu gibi kelimenin tercümesi olmayan bir çeviriyle karşılar. Bu tercüme herne kadar aslın bütün maksadını harfi harfine aktarmazsa da eserin akıcılığım ve çevirilen dildeki kullanılışım sağlayacağından mânâyı rahatlıkla ve okuyanları bıktırmadan aktarır. Bir tercümede bulunması gereken bazı özellikler vardır. İster harfî tercüme olsun, ister tefsirî tercüme olsun bir tercümede mutlaka şu hususların bulunması gerekir:
a) Mütercim; her iki dilin üslûb özelliklerini gayet iyi bilmelidir.
b) Mütercim; kelimenin ana dilindeki manâsıyla çevirdiği dilde kullandığı kelimenin mânâsını bilmelidir.
c) Mütercim; kelimenin ana dilindeki mânâyı ve maksadları son derece güvenilir biçimde diğer dile aktarmalı ve bu mânâya uymaya dikkat etmelidir.
d) Tercüme asimi gerektirmeyecek ve aslın yerine geçebilecek şekilde asla uygun olmalıdır.
Ayrıca lafzî tercümede dikkat edilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Buna göre lafzî tercümede, her iki dilde maksadı karşılayacak kelimelerin bulunması gereklidir. Ancak böylece ana dildeki kelime çevirîlen dildeki benzeriyle uygun olabilir. Ayrıca her iki dilin gramer özelliğine vâkıf olmak ve bir dildeki gramer farklılığını diğer dilde de karşılamak icâbeder. Bunun için ortak dil yapısına sahip olmayan dillerde birbirine tercüme son derece zordur. Özellikle dillerden birisi -Arapça gibi- son derece geniş ise, bunu aynı genişlikte olmayan bir başka dile aktarmada elbetteki büyük zorlukla karşılaşılacaktır. Nitekim arapçadan türkçeye yapılan tercümelerde bu zorluklar müşâhade edilmektedir. Ve yine bu sebepledir ki, İslâm dünyasının ortak ibadet dili olan Arapça indirilmiş olan Kur`an âyetlerinin başka dillere aynıyla aktarılması imkânsızdır. Bu aktarma esnasında büyük çapta anlam ve üslûb değişikliği ortaya çıkmaktadır. Bunu telâfi etmek için ne kadar çalışılırsa çalışılsın, verimli bir sonuç elde edileceğini sanmıyoruz`. Bu sebeple ibâdetin ancak kendi diliyle yapılacağı gerçeğini bir kerre daha tekrarlıyoruz.
Akif merhumun ifadesiyle;, "bir lisan ki bir kelimesi, bir sîğası, birden hem zât, hem zaman, hem mekân ifâde eder, başka bir lisâna bunun tercümesi kolay mı olur? O lisân bunu hakkıyla nasıl ifâde eder?" (Eşref Edib, Mehmed Âkîf, Hayatı, Eserleri, I, 199).
Tefsîr ile tercüme arasındaki farklar: Gerek lafzî gerekse tefsirî tercüme olsun, tercüme tefsirden farklıdır. Tefsîr ile tercüme arasındaki farkları şöylece sıralayabiliriz:
a) Tercüme bütünü itibariyle başlıbaşına bir hüviyet arzeder. Tercümede mak-sad, tercüme edilen metnin, aslın yerine geçmesidir. Tefsîr ise böyle değildir. Tefsîr dâima asıl ile bağlantı halindedir. Başlangıcından sonuna kadar tefsirde asıl ile irtibatı kesmek imkânsızdır. Halbuki tercümede aslı arattırmayacak şekilde ve asla uygun bir nakil yapılmaktadır.
b) Tercümede söz dışı ve asla uymayan açıklamalar yapılmaz, ama aslın aışın-da ve konu dışı izahlar yapılabilir. Çünkü tercümenin asla uygun ve aslın aynı olması bir aracılık borcudur. Hattâ asılda bir yanlış varsa tercümede de aynı yanlışın aktarılmasına dikkat edilir. Sadece o yanlışın düzeltilmiş şekli not halinde verilir. Tefsirde ise durum tamamen farklıdır. Tefsirde maksad, aslı aynıyla aktarma olmayıp açıklama olduğundan konunun bazan müellifin kanâati dışında onu aydınlatıcı ve genişletici izahlarla açıklanması gerekebilir. Bunun için tefsirde hemen hemen bütün ilim şubelerinin verilerinden faydalanılır ve zaman zaman onların yorumlarına yer verilir. Tercümede ise böyle bir şeye başvurulamaz.
c) örf bakımından da tercüme tefsirden farklıdır. Tercüme aslın bütün mânâ ve maksadlarını koruma anlamını taşır. Bu, en azından müellife karşı bir vefa borcudur. Tefsîr ise, böyle değildir. Tefsîrde gerek özet halinde, gerekse geniş açıklamalara girişilebilir.
Mütercim; naklettiği mânâ ve maksadların müellif tarafından kasdedilmiş olduğuna emîn olur ve öylece ifâdeyi nakleder. Binâenaleyh mütercim, müellifin kanâatlerini zann-ı gâlib ile bilmek ve bunu diğer dile aktarmak zorundadır. Müfessirin durumu ise farklıdır. Müfessir kimi zaman müellifin kanâatini olduğu gibi, kimi zaman da kendi kanâatini karıştırarak, olması gerektiği gibi ifâde eder. Muhtelif ihtimâlleri belirterek netîcede kendi kanâatini de serdeder. Binâenaleyh, tefsir ile tercüme birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Dilimizde kullanılan bir de meal kelimesi bulunmaktadır. Meal, kelimesi te`vil kelimesinin de türetilmiş olduğu eVl kökünden türetilmiş olup aynı anlamı ifâde için kullanılan mimli bir mastardır. Meal bir şeyin varacağı yer ve gaye anlamına mekân ismi de olur. Bu takdirde te`vilin özü ve neticesi anlamına gelir, örf bakımından meal, bir kelimenin anlamını her bakımdan değil de, biraz eksiğiyle ifâde etmek demektir. Bunun için Kur`ân tercüme edenlerin bir çoğu tercüme ta`bîri yerine, meal deyimini kullanmaya tercih etmişlerdir. (Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâ-lih, Mebâdî`ün fî Ulûm il-Kur`ân; t. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 205-215; M. Sofu-oğlu, Tefsire Giriş, 239-248).[2]

Büyük Kuran Tefsiri (10 Cilt), İbn Kesir ((Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâlih, Mebâdî`ün fî Ulûm il Kur`ân; T.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûl)Büyük Kuran Tefsiri (10 Cilt), İbn Kesir ((Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâlih, Mebâdî`ün fî Ulûm il Kur`ân; T.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûl)
Etem UÇMAK, bir alıntı ekledi.
26 Şub 12:50 · Kitabı okuyor

Kitabımızın adı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK... "Gazi" unvanını hükümdarlarımıza, büyük devlet adamlarına veririz. BUnlar bizzat savaş sahasındaki kumandanlarsa, gayretleriyle zafer kazanmış veya askerin şerefini kurtaran bir savaş sonunda geri dönmüşlerse bu unvanı alırlar (Gazi Hasan Paşa, Gazi Hüsrev Paşa, Gazi Osman Paşa gibi). Hükümdarların zamanında ordunun, devletin ve milletin onurunu kurtaracak şekilde savaşılmışsa, zaferle dönülmüşse veya Kanuni Sultan Süleyman'a kadarkiler gibi hükümdarlar bizzat savaş alanındaysa (III: Mehmed ve IV. Murad da bunlara dahildir) onlardan da gazi olarak bahsedilirdi. Ne var ki bu unvanı muhalif ve muvafık üyelerden oluşan bir Millet Meclisi'nin, zaferle biten Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında kendi reisine, başkumandanına vermesi ilk defa gerçekleşmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 14 - Kronik Kitap)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 14 - Kronik Kitap)
Yok satan Nihilist, bir alıntı ekledi.
16 Şub 11:29 · Kitabı okudu · 5/10 puan

Osmanlıların bazıları oldukça erken bir tarihten başlayarak kendilerini tehdit eden tehlikeyi (Avrupa'nın kalkınma süreci) fark etmiş ve dikkatleri bu tehlikeye çekmeye çalışmıştır. Kendi anlattığına göre Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı Lütfi Paşa, Sultanı uyarmıştı: " Daha önceki sultanların döneminde karadaki egemenliğimiz denizlere oranla çok fazlaydı. Deniz savaşlarında kafiler (hristiyanlar yada batı diyelim) bizden ilerideler. Onları yenmeliyiz." Bir Osmanlı coğrafyacısı yeni dünya hakkındaki yaklaşık 1580 tarihli raporunda hamisi Sultan III. Murad'ı, Avrupalıların Amerika, Hindistan ve Basra Körfezi kıyılarında yerleşmelerinden kaynaklanan tehlike ve bunun sonucunda İslam ticaretine verilen zarar ve İslam topraklarına yönelen tehdit hakkında uyarıyordu. 1530'larda tartışılmış olan bir tasarıyı yeniden gündeme getirerek sultana Süveyş kıstağı'nda bir kanal açmasını ve Hindistan limanlarını ele geçirerek kafirleri buradan çıkarmasını önermişti.

İslam ve Batı, Bernard Lewis (Sayfa 56 - Akılçelen)İslam ve Batı, Bernard Lewis (Sayfa 56 - Akılçelen)
Doğanay, bir alıntı ekledi.
12 Şub 01:02 · İnceledi · Beğendi

III. Murad: Devlet işlerine pek karışmazdı. Kadınlara pek düşkündü. Fakat gafil ve bîçâre denecek bir hâlini tarih kaydetmiyor.

Türk Tarihinde Meseleler, Hüseyin Nihal AtsızTürk Tarihinde Meseleler, Hüseyin Nihal Atsız
Mehmet Can, bir alıntı ekledi.
28 Oca 22:35 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Takiyeddin Efendi
Avrupa'da resmi görevleri saray müneccimliği olan Brahe ve Kepler astronomi alanında önemli çalışmalar sürdürürken İstanbul'da da görevi saray müneccimliği olan Osmanlı bilim adamı Takiyeddin Efendi, III. Murad'ı bir gözlemevi açmaya ikna eder. Böylece biz de bu bilim yarışında rakiplerimizle birlikte start alırız. Ama şansızlık yakamızı bırakmaz. İstanbul semalarında görülen kuyruklu yıldız arkasından da İstanbul'da baş gösteren salgın hastalık bu rasathanenin yıkılmasını zorunlu hale getirir...

Matematiğin Aydınlık Dünyası, Sinan Sertöz (Sayfa 112 - Tübitak)Matematiğin Aydınlık Dünyası, Sinan Sertöz (Sayfa 112 - Tübitak)

III. Murad
Fi'l kalbi Mine'l kalbi İle'l kalbi Sebîlâ
"Kalpten kalbe yol vardır...

Hayırlı geceler.

aLi | Cahil Bilge, Müslümanca Yaşamak'ı inceledi.
 17 Oca 15:20 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

UYARI!!!
Sevgili kitapseverler bu inceleme hem inceleme hem de bir nevi kitap özeti kıvamında olmuş olup, işte tam da bu sebepten çok uzun olmuş olabilir ve içerisinde yüklü miktarda “spoiler -okurkaçıran, okurbozan veya okurayartan- ” vardır.

Öncelikle sonda söylemek istediklerimi başta söylemek istiyorum. Her şeyden önce şunu ifade/itiraf etmek isterim ki bu okuduğum ilk Rasim Özdenören kitabı ve açıkçası özellikle ilk bölümleri bana ağır geldi. Yazılardaki meseleleri kafamda örneklendirerek bir yere oturtamadığımdan olsa gerek, zorlandım ama ileri bölümlerdeki denemeler daha anlaşılır geldi bana. Ama halen kafamda bir ton soru işareti var. Cevaplarını bilmesek veya bulamasak bile ben soru sormanın, daha doğrusu soru sorabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Şu bir gerçek ki her geçen gün sahih kaynaklarla saf İslam’a ulaşmak ve yaşamak daha bir zor oluyor. Bunun birçok nedeni var ama buraya girmek ve irdelemek başlı başına derin bir mevzu. Aşağıda belki kitap incelemesinde konu gereği ara ara buraya girebilirim. Bir de incelememde sık sık kitaptan alıntı yaptığım için dilerim bu konuda beni mazur görürsünüz.

Kitap, soğuk savaş yıllarında yani 1970’lerin sonu, 1980’lerin başında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır. Ve özellikle yazıldığı dönemler göz önüne alındığında “Müslümanca Yaşamak” ismi ile kitap gayet iddialı ve dahi riskli bir işe soyunmuş bence. Başarmış mı başarmamış mı bunu kitap okurlarına bırakmak istiyorum. Yalnız yazar açıklama kısmında bu yazıların üstüne bugün de imzasını severek ve benimseyerek koyduğunu belirtiyor.

Kitaptaki yazılar, elimdeki 15 baskıda;
1. Tespitler,
2. Din Sınanmaz, Yaşanır,
3. Çağdaş Müslümanın Sorunları,
4. Nasıl Bir Hayat,
5. Birey Olarak Müslümanın Durumu,
6. Yapısal Farklar olmak üzere 6 ana başlıkta toparlanmıştır.

Yazar “öndeyiş” kısmında peşinen, bu yazılarının kimseyi inanmadığı bir şeye inanmaya meylettirmeyi ve böyle bir şeyi amaçlamaya heves etmediğini, sadece kendi sorunlarımızla ilgili konular çerçevesinde düşüncelerimizi ortaya koyma çabası olduğunu belirtiyor. Ve yine peşinen İslam düşüncesine yakın veya yatkın olmayanların, burada söylenenleri yadırgayabileceğini göze alarak yola çıktığını da belirtmeden geçemiyor. (Syf:10)

İşte burada yazarımız, benim de aklıma gelen can alıcı bir soru soruyor ve yine kendi cevabını veriyor. Bu yazıların, bizimle aynı düşünceyi paylaşmayanlara söyleyeceği bir şey yok mudur? İslam’ın farklı bir düşünce örgüsü bulunduğunu, onun sorunlara yaklaşma biçiminin değişik, tekliflerinin başka olduğunu duyumsatabilirse, bunu bile kazanç saymanın mümkün olduğunu belirtiyor. (Syf:10) Bu, İslam düşüncesi olarak düşündüğümüzde karşı taraf için de en azından İslam’ı bir nebze anlamak için olumlu bir gelişme.

Ama burada ben yazarın sorusuna başka sorular eklemek istiyorum. Anlamak anlaşılmak derken burada ne murat edilmeli yani herkes herkesi anlamak zorunda mı? Bütün düşünceler tabi ki anlaşılmak ve kendisine taraftar bulmak ister ve bu doğrultuda kendi ideoloji ve düşüncelerini açıklar, yayar. Yalnız biz Müslümanlar olarak ne yaparsak yapalım dünyada sürekli bir yığın farklı ideolojiler, düşünce sistemleri ve inançları olacaktır. Bence burada önemli olan husus, tarafların birlikte yaşama becerilerini geliştirmeleri ve bu doğrultuda herkesin birbirine saygı duyarak yaşayabilmesidir. Tüm dünyanın modern çağda tek bir inanç veya ideolojinin altına girmesini beklemek safdillikten başka bir şey değildir ki girse bile bu defa mezhep, cemaat ve parti farklılıkları gibi başka şeyler çıkar. Zaten var da. Sihirli kelime galiba saygı çerçevesinde birlikte yaşama sanatını geliştirmemiz. İslami açıdan düşündüğümüzde de aslında bize düşen sadece yaşamak ve tebliğ etmek, gerisi Allah’ın takdiri. İslam tarihine bakıldığında da kendileri peygamber olduğu halde onlara inanmayan peygamber eşleri ve çocukları göze çarpar.
Kitaba dönecek olursak yazarımız, İslâm düşüncesine yakın ve yatkın olmayanlar olarak isimlendirilmiş olanların “bizi anlamasındaki beklenen yarar nedir” diye soruyor. “Bizimle bazı ortak sorunları tartışmaya teşebbüs etmek isteyenler, böyle bir tartışmada ortak bir noktaya varılabileceğini hesaplıyor olabileceklerini, ancak alanlarımız, ölçülerimiz, bakış tarzımız, değerlerimiz birbirinden farklı kaldıkça beklenen sonuca ulaşılamayacaktır” diyor. (Syf:10)
Yazar, “Dünyanın gidişatına yön vermek isteyen çeşitli görüş sahipleri (bunlar ister sağ, ister sol çatı altında kümelenmiş olsun) asgari müşterekte birleşme önerisini dile getirdiklerini ve bu oportünist (fırsatçı) tavrın, kitlelerce de benimsendiğini” belirtiyor. “Fakat asgari müşterekte birleşmeyi isteyenlerin, kendi aralarındaki ihtilaflarını ortaya çıkarma hususundaki cesaretsizliklerini eleştirerek, bu oportünist tavırla, sanıldığı gibi mesafe kat edilemeyeceğini işaret edip, başka bir deyişle asgari müşterekte birleşmek isteyenlerin, aslında mesafe almak için değil, fakat ihtilaflarını şimdilik dondurmak hususunda anlaştıkları kabul edilir” diyor. (Syf:12)
Burada yazar, “farklı görüş sahiplerinin en çok hangi noktada anlaşabildiklerini değil, en çok nerede anlaşamadıklarını dile getirmelerini” salık veriyor. Ve “böyle olduğunda, birleşiyor gibi göründükleri noktalarda bile gerçekte birleşemediklerinin anlaşılacağını” söylüyor. (Syf:12)
Ve nihayetinde yazarımız oportünist tavrı eleştirerek bunun bir işe yaramayacağını en iyisi herkesin kendini aynı gemide zannederek hareket etmek yerine kendi gemilerini yürüterek daha salim kararlar alıp bu şekilde hareket etmelerini tavsiye ediyor.

Giriş yerine avantaj olarak isimlendirdiği bölümünde ise yazar: “Müslümanlar, kendilerine mahsus avantajlarının bilincinde olabilselerdi, şimdiki yerlerinden daha farklı bir yerlerde olabilirlerdi. Ama bu avantajları, işler hale getirmedikçe işe yaramayacaktır. Bu avantaj, yükte hafif pahada ağır bir şeydir: Müslümanca yaşamak” (Syf:17) diyerek, bir nevi kitabının ana fikrini vermiştir.

I. Bölüm – Tespitler :

Kitabın ilk bölümü olan “Tespitler”de yazarımız, “görmenin bir düzen gerektirdiğini, bu düzenin yitirildi mi, sadece bakakaldığımızı, ama göremediğimizi ve görmenin düzenini bize Allah’ın öğrettiğini, bunun için insanın önce sahiden görmek istiyorsa kendine öğretilen yola teslim olmayı öğrenmesi gerektiğini” söylüyor. Belki de bundandır, bazı bilim adamları maddenin arkasındaki sırrı veya aslı gördüklerinden dolayı hidayete eriyorlar. Bu görüşe sahip olduktan sonra zaten devamında hidayet yani teslim olmak geliyor. Zaten İslam’ın kelime anlamı da “teslim olmak” demektir. Burada görmek derken tabi ki fiziki olarak görmeyi kastetmiyorum, yoksa Âşık Veysel o güzel şiir ve türküleri nasıl yazardı, kalp gözü açık olmasaydı.
Yazarın buradaki görmek bahsini okurken benim aklıma ilk Hz. Ebu Bekir (r.a.), ile müşrikler arasındaki şu diyalogu geldi. Hani müşrikler kendisine gelerek miraç hadisesini sorduklarında, hiç görmediği ve hatırladığım kadarı ile henüz duymadığı halde “O (s.a.v.) söylüyorsa doğrudur” sözündeki teslimiyet ve sadakati geldi.
Rasim Özdenören, İslam’ın vasat ve sıradan insanları bile bir hikmet kaynağı haline dönüştürdüğünü ve bu dönüşümle birlikte Müslümanların, Müslüman olmayan art niyetli insanlara karşı korunabilecek bir donanıma sahip olduğunu söylüyor. Ve bugünkü Müslümanların durumunun İslam hakikatinden uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı böyle olduğunu açıklıyor. (Syf:22) Yani İslam hakikatinden uzak yaşayan Müslüman, yeterli donanıma sahip olamadığından savunmasız ve kandırılmaya müsaittir.
Evet, Müslümanlar hiç farkında olmadan kendilerine dayatılan ve suyun farkında olmayan balık gibi artık içinde bulunduğu ortamın doğal bir durum olduğunu zannederek yaşıyorlar maalesef. Hatta bu modern hayatın kendilerine sunmuş olduğu gösterişli ve konforlu hayat ellerinden kayacak diye Allah’ın rızkından ümit kesen ne kadar gafil Müslüman vardır acaba kendimize bir sorsak.
Yukarıda bahsi geçen doğru görmek için öncelikle doğru düşünmek gerek, bunun içinse yazarımız özetle, doğru düşünme tarzının aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline gelmesi gerektiğini söylüyor. (Syf:25) Yalnız yazarımız, zihni İslam’ın esaslarıyla arındırmanın kişiyi bireysel olarak küfrün mazarratından kurtarabileceği kabul edilse bile, toplum olarak zillete kalmış olmaktan korumaya bu kadarı yeterli değildir diyor. (Syf:26) Yani İslam her ne kadar birçok ibadeti ile bireysel olarak yaşansa da toplumsal olarak fikri bütünlük sağlanmadıkça ve İslam bütünü ile topluma nüfuz etmedikçe hep bir şeyler eksik kalacaktır.
İnsanlar bu gün konuşulanı işitiyor, fakat söz onları harekete geçirmeye yetmiyor. Onun aklını başına getirmek için yakasından tutup sarsmak da işe yaramayabilir. Ondan yapması beklenen şey neyse, onu “ben yapmalıyım” diye öne çıkmak gerekiyor. (Syf:31)
Eylem (fiil, hareket, amel) kelimeyi aşar. Kelimenin kısır ve yetersiz kaldığı yerde, söz eyleme düşer. Böyle düşünmek, kelimenin değerini düşürmez. Kelimeyle meram anlatmanın imkânsız kaldığı yerde eyleme müracaat edilir. (Syf:32) Evet gerçekten de her zaman eylem söylemin önünde yer almıştır. Bunu öncelikle Peygamberlerin ve daha sonra da bu yoldaki âlimlerin yaşamlarında somut olarak defalarca görebiliyoruz. Yani eylem başlı başına en büyük tebliğ ve irşattır.
Günümüz Müslümanları devlet halinde yaşamadıklarından, İslam devletinin mahiyetini ona kelimelerle anlatmak güçtür. Bu hususta Asr-ı Saadeti veya başka İslam devletlerini örnek olarak göstermek de yetersiz kalabilir. Çünkü gösterilen örnekler, günümüz insanın kafasında, sadece birer tarihi olay, ölmüş, miadını doldurmuş birer müessese olarak canlanacaktır. (Syf:32) Maalesef günümüz Müslümanlarına bu gibi şeyler artık ütopya gibi geliyor. Şimdi dışardan bir yabancı gelip bizden ortalama bir Müslümana fikri değil de yaşantı olarak bizden ne gibi farklılıklarınız var diye sorsa acaba kaç tane husus sıralayabiliriz? Görünüş olarak neredeyse aynıyız, kafa yapısı olarak farklı olabiliriz ama demek ki iş sadece kafada ya da söylemde bitmiyor eylem yani amel gerekiyor.
Müslümanlar yaşadıkları çevrede kendi kültürlerini dışlaştırmış olmadıkça, din, herhangi bir felsefi akideden daha fazla bir anlam taşımayacaktır. Oysa dinin alametifarikası yaşanan bir inanç bütünü olmasıdır. Yoksa salt filozofik bir akide, rastgele bir telakki tarzı olması değil… (Syf:33)
Rasim Özdenören, Müslümanların gerek halk gerekse aydın kesimi olarak homojen bir birliktelik göstermediğini, bu farklılığın bireylerin İslam’ı yaşaması hususunda da olduğunu ve bu farklılığın yer yer belli bir yayın organı veya cemaat etrafında toplanan kesimlerin birbirlerine karşı düşmanca tavır takınıp, tekfir etmelerine kadar vardığını belirterek bunu eleştirmiştir. Yazar bu kümelenmelerin Müslümanların uzun sürmüş bir tarihi yıkımın artıklarından yetiştiği için bir tefrika olarak değil de bir canlılığın ifadesi olarak değerlendirmenin yerinde olacağını ifade etmiştir. Ve bu kümeler arasındaki görüş farklılığının öznel ve bireysel olduğunu kabul ederek, düşmanca tavır alma yerine anlayışa ve saygıya dayalı bir temel önermiştir. Yani benim yukarıda İslam’a uzak veya aykırı olanlar için önerdiğim ortak yaşama önerimi burada yazarımız kendi içimizdeki kümelenmeler için önermiştir.
Müslümanlar artık özellikle de teknolojinin bu kadar ilerlediği ve dünyanın küresel olarak bir köye dönüştüğü bir çağda hiçbir şeye karşı duyarsız ve yabancı kalamaz ve kalmaması da gerekli. Batı tamamen kendi oluşturduğu hayat nizamını, kültürünü tüm dünyaya empoze ederek, Müslümanlar da dâhil adeta tüm ülke halklarını hipnoz etmişçesine yönlendirerek yönetiyor. Batının etkilediği ve yönettiği halkların bütün bu olanlardan haberdar olmaması da, yürütmüş olduğu plan ve faaliyetlerinin mahiyetinde, özünde vardır.
Bu nedenle Batılılar, sömürüyü, ancak Müslümanların tüketim standartlarını, tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini bildiklerinden, İslam âlemine ilk kancayı buradan attılar. (Syf:41) Ve şu anda başta petrol zengini Arap ülkeleri olmak üzere İslam âleminin tüketim kültürü gözler önünde. Bu yaşayış biçimiyle bizler istediğimiz kadar batı kültürüne veya emperyalizme karşıyız diyelim, bunun hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur.

II. Bölüm – Din Sınanmaz, Yaşanır :

Kitabın ikinci bölümündeki başlık gerçekten etkili ve çarpıcı “Din Sınanmaz, Yaşanır”. Yazar, benim yukarda da ifade ettiğim gibi Müslüman’ın en etken tebliğ aracının bizzat yaşayışı olduğu, bunun da İslam’ı yeniden yaşanabilir plana aktarabilmenin etkili yolunun davranışımızı Sünnete uygun hale getirebilmekle ortaya çıkacağını (Syf:44) belirtmektedir.
Müslüman, dinin bu dünyada kendine nasıl bir devlet vaat ettiğini hayal etmek yerine, onun hükümlerine göre nasıl yaşayabileceğini denemelidir. Din sınamayı değil, kendini Müslüman olarak gerçekleştirmeyi öne almalıdır. (Syf:46)
Oysa Müslümanların en çok yaptığı yanlışlardan biri de bireylerin, İslam’ı hükümleri kendi hayatına aktararak yaşamak yerine, başka Müslümanların bu konudaki hatalarını arayıp bulma ve bunun dedikodusunu yapmak üzerinedir. Yani bir nevi camiye giden cami cemaatinin vaazı kendisi için değil de diğer Müslümanlar için dinlemesidir.
Bu konuda yazarımız, böyle yapan Müslüman’ın, İslam’ın yürürlüğe girmesinde kendi üzerine sorumluluk almadığını, bir nevi ben bu işin mücadelesinde yokum, fakat siz başarırsanız tabi olurum, (Syf:46) havasında olduğunu bunun ise aslında İslam’ın gelmesini istemiyorum demenin dolambaçlı yoldan söylenmesi (Syf:47) olduğunu belirtiyor.
Yazarımız, Rabbimiz isterse dini tamamen yeryüzüne hâkim kılacağını ancak bunun yürürlüğe girmesi için dinin yeryüzünde yaşanmasının adetullahtan olduğunu söylemektedir. Yalnız burada dinin yeryüzüne hâkim olması ile Allah’ın dinini tamamlamadığı gibi bir yanlış algıya düşmeyelim lütfen. Şüphesiz Allah dinini tamamlamış ve bunu kitabı Kur’an-ı Kerim ile de bize bildirmiştir. (Maide: 5/3)
Modern çağda Müslümanlar arasında profan (dinle ilgisi olmayan) kafalı yeni bir insan tipinin ortaya çıktığından ve bunların çoğunluk olduğundan bahsetmekte yazarımız. Bunları, fikirlerini sonuna kadar götürmekten korkan, kafa olarak profan, ruh olarak ise muhafazakâr tipler olduğunu söylüyor.
İslam inancında bize ait olduğunu zannettiğimiz her şey aslında bize emanettir. Bunlar içinde kuşkusuz en ağır olanı tabi ki din, yani İslam’dır. Bunun için yazarımız insanın kendisine ait olmayanla ilgili taviz verme gibi bir hakkının/lüksünün olmadığını yani Müslümanların İslam’ın hükümlerinden taviz veremeyeceğini söylüyor. Taviz kelimesini duyunca aklıma nedense ülkemizdeki “F Yapılanma” geldi. Bilenler bilir din konusunda onlarda tavizin haddi, hesabı yoktu. Ama aslında onların niyeti dini kimliklerini gizlemek değil de ülke ve hatta dünya üzerindeki gizli hesaplarının bir gereğiymiş. Her ne kadar onların gizli planlarını bilmesek de kullandıkları İslami kimliklerini gizlemeleri ve bu doğrultuda taviz vermeleri onları gizlemiyordu. Adeta kafasını kuma gömmüş deve kuşu gibi sırıtıyorlardı. Yani kral çoktan çıplaktı.
Günümüz insanlarının en büyük yanılgılarından biri de bilerek veya bilmeyerek İslami çizginin dışında yaşamalarıdır. Modern ve beşeri hayatın, gerek hukuk gerekse iktisadi olarak kendisine dayattığı nizamları çok rahat kabul ediyor ve hatta savunuyor. Örneğin herkes biliyor ki faiz haramdır ama buna bulaşmak için nerdeyse günümüz Müslümanlarının çoğu hiç çekinmiyor. Asıl işin kötüsü ise bu konuda dini ve vicdani herhangi bir rahatsızlık duymamak. Bu şekilde dini hükümleri kendine göre çiğneyerek ve taviz vererek, mubah sınırlarını sürekli olarak genişletebildiği kadar genişletip, aslında sadece kendisini kandırıyor.
Rasim Özdenören, bize ait olmayan meseleyle bize ait olan meseleyi ayırmak için tek kıstasın, İslam olduğunu, bunun için ise önümüzde koskoca bir Saadet Asrı örneğinin bulunduğunu belirtiyor. Bize düşen geçmişe bir mazi olarak özlemle bakmak ve onu “Bin Bir Gece Masalları” gibi okumak yerine, görmek, anlamak ve tatbik etmek. Yoksa gökyüzünden gelecek olan sihirli bir değnek bizi düzeltmeyecek.

III. Bölüm – Çağdaş Müslümanın Sorunları :

Yazarımız bu bölümde öncelikle hastalıklı fikirlerin durumu ve Müslümanların bunun karşısında takınacağı tavrı belirterek, özetle kendi bildiğimiz doğrular üzerinden hareket etmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha sonra Zenciler ile Müslümanların, hayattaki bir nevi kendini ispat etme mücadelesini anlatarak, zencinin görünüşte zaten zenci olarak göründüğü halde Müslümanların bu mücadelede diğer modern insanlardan ayırıcı unsurlarının olması gerektiğini belirtiyor. Bunu da, “bir zencinin zenci olduğunu ispat etmesi gerekmez, ama bir Müslümanın Müslüman olduğunu yaşadığı hayatla ispat etmesi gerekmektedir” (Syf:77) diyerek, amel hususuna dikkatimizi çekiyor.
Yazar, İslam’ın tebliği hususunda Müslümanlar olarak öncelikle kendi sesimizi bularak artık yeni bir üsluba ihtiyacımız olduğunu, bu üslup çerçevesinde ise eleştiri edebini hiçbir zaman elimizden bırakmamamızı söylüyor. Burada şu iki örneği vererek İslam’ın üstünlüğünü vurguluyor:
“Kuruşçev zamanına ait bir fıkra anlatılır. Kuruşçev, kürsüde Stalin aleyhine atıp tutuyormuş. Dinleyici kalabalığı arasından biri “o zaman neredeydin?” diye seslenmiş. Kuruşçev haykırarak bu soru sahibinin kim olduğunu sormuş. Fakat dinleyiciler tarafında büyük bir sessizlik. O zaman Kuruşçev: “İşte ben de o zaman, senin şimdi bulunduğun yerdeydim” diye cevap vermiş. Elbet bir yakıştırma bu. Fakat öyle de olsa, bir gerçeklik payını gizlediğine inanmak gerek.” Alttaki paragrafta ise şu kıssa naklediliyor: “Bir de Hz. Ömer zamanından bir vaka… Hz. Ömer, hilafeti zamanında cemaate soruyor: “Ben doğru yoldan saparsam ne yaparsınız?” Cemaatten biri cevap veriyor: “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” Buna karşılık Hz.Ömer, Allah’a hamd ü sena ediyor.” Şimdi soruyorum: günümüzde acaba kaç Müslüman iktidar, amir, müdür hasılı mevki, makam Hz. Ömer’e takılan bu eleştiri tavrı, kendine takılsa bu alicenaplığı gösterebilir? Bu soruya vereceğimiz cevap bizim toplum olarak -aşağıdan yukarıya- İslam’ı ne kadar özümsediğimizin bir göstergesidir. Yalnız burada yazarımızın de telkin ettiği gibi şikâyet ile eleştiriyi karıştırmamak gerekir.
Rasim Özdenören bu bölüm içerinde halen güncelliğini ve sıcaklığını koruyan bence de çok önemli bir konu olan, “Kaynaklara Dönme” meselesini eleştirel bir bakışla ele alıyor. Yazarımız, kaynaklara dönme meselesinin ilk bakışta sadece Kur’an ve Sünnete dönmek ve bakmak olarak değerlendirildiğinde hiçbir anormal durumun olmadığını, ancak kaynaklara dönmemizi teklif edenlerin, kaynaklarla karşılaşınca onu derhal ve hiçbir güçlük çekmeden anlayabileceğimiz yanılgısında olduklarını söylüyor. Ve bu fikri savunanların, iki temel kaynağı yorumlamanın ancak Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesine bağlı olduğu bilinen müçtehitlerin ortaya koyduğu eserleri de kaynak kabul ettikleri takdirde bu yanılgıdan kurtulabileceklerini belirtiyor. Burada, “Bir müçtehit içtihadında mutlaka isabet ettirir, diye bir kaide yok. İnsandır, isabet de ettirebilir, yanılabilir de. Fakat Cenab-ı Allah insanları içtihada teşvik için içtihadında yanılan kimseye de bir sevap vaat ediyor. İsabet ettirirse iki sevap… Fakat içtihat yerine safsata yapanlara herhangi bir vaatte bulunulmamış.” (Syf:97) diyerek, yazısında içtihat yapmanın ilmi yönden gerekleri ve güçlüğünden de ayrıca bahsediyor.
Yazar, “Kaynaklara dönmekten murad, Ehl-i Sünnet vel Cemaat imamlarının içtihatlarını, görüşlerin öğrenmek, ona göre amel etmekse, buna zaten kimse bir şey demiyor. Tersine, biz de bunlarla amel etmekten bahsediyoruz. Yok, eğer kaynaklara dönmekle, Kur’an’dan ve hadislerden biz kendimize göre anlamlar çıkarıp, kendi çıkardığımız anlamlara göre amel edelim denilmek isteniyorsa, bu iddia sahibine ben, ancak, çok cesursun diyebilirim.” (s.100-101) diyerek bir nevi insanların haddini bilmesi gerektiğini söylüyor bize.
Kaynaklara dönme meselesi bence içinde büyük bir tehlike barındırıyor. Bu tezi savunanlar avama yani halka aslında sizde Kur’an-ı Kerim de okuduğunuz her şeyi çok güzel anlar ve dahi amel bile edebilirsiniz diyerek, tarihi süreçteki o kadar ilmi, alimi ve kaynağı aradan çıkararak aslında çok büyük bir karışıklığa ve fitneye sebep oluyorlar. Bugün Müslümanlar arasındaki dağınıklığın belki en büyük sebebi budur. Buraya Hz. Ali’nin (r.a.) şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”

IV. Bölüm – Nasıl Bir Hayat :

Bu bölümde yazar öncelikle nesneleri anlamamız yönünde bizi sorgulamaya teşvik ederek, bizlerin mi nesnelerin sahibi, yoksa nesnelerin mi bizim sahibimiz olduğunu anlamamız gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken de ön kabullerin ve hatta dünya görüşümüzün dışına çıkmamız gerektiğini ancak bu şekilde nesneleri anlamlandırabileceğimiz ifade ediyor.
Daha sonra özellikle başta sanat ve edebiyat olmak üzere gündelik hayatımızda kullandığımız “Yaşama Sevinci” cümlesinin tarihsel süreci ile hayatımıza nasıl girdiğini ve bu cümlenin aslında içerisinde dünya sevgisi ve bir nevi dünyaya düşkünlüğü barındırdığını söylüyor. Nihayetinde yazarımız yaşama sevincini, ölümün sürekli yanı başımızda olduğu ve her an gelip döşümüze çökeceği hakikatinde aramamızı tembihliyor. “Nasıl Bir Hayat” başlığı altında ise Müslümanların kitaplarda nasıl Müslümanca yaşanacağını belki öğrenebileceklerini ancak bunun hayata tatbik edilmesinin o kadar kolay olmadığını, bunun en kısa yolunun Allah dostlarının hayatına bakarak öğrenebileceğini belirtiyor. Ve bize Müslümanca yaşayabilmemizin hayatımızın zaruretlerindenmişiz gibi görünen çoğu şeyin gereksizliğini duyumsatacak bir yaşamla yani “dervişçe” bir yaşamla mümkün olacağını söylüyor. Burada ayrıca birbirine karıştırılan “dedikodu-sohbet, ahkâm kesme-nasihat, eleştiri-kınama” gibi kavramları açıklığa kavuşturmaya çalışarak, “Din nasihattir.” diyen bir Peygamberin salikleri bu gün: “Benim nasihate karnım tok” diyorsa nasihatin, yüreğin ve kafanın dışında bir yere hitap ettiğini sanmaya başlamış demektir. İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.” (Syf:124) diyor. Yazarımız satır aralarında, müminin en iyi nasihatinin yaşaması yani amel etmesi olacağını da vurgulamadan geçmiyor. Bu bölümün sonunda ise Özdenören: “Hıristiyanlık ve Marksizm, model arama konusunda insanın bir yanını iptal ederek, diğer yanını abartarak birbirine zıt iki ayrı uç geliştirmiştir. Biri insanı melekleştirmeye çalışırken, öbürü onu maddi bir çerçeve içinde algılamaya girişmiştir.” (Syf:127) diyerek, bozulan diğer inanç sistemi ile beşeri ideolojileri eleştirmiştir. Buna karşı İslam’da, her zaman her şeyin dozunda olduğunu vurgulamıştır.

V. Bölüm – Birey Olarak Müslümanın Durumu :

Bu bölümde yazarımız, Müslüman birey olarak aynı caddede yürüyor olsak da, toplum olarak hedeflerimizin farklı olduğu ayrıntısına değiniyor. Müslümanları batı yaşama tarzından ayıran en önemli özelliğinden birinin “kanaatkârlık” olduğu, yalnız kanaat hissi gelişmemiş Müslüman bireyin batının “rızk kaygısı” hastalığına duçar olacağını/olduğunu belirtiyor.
Yazarımız batının kültürüne kendimizi kaptırmamız ve önce birey sonra toplum olabilmemiz için: “Müslümanlar, kendi doğrularına göre yaşamayı, hedeflerinin önüne koymadıkça başkasının dümen suyunda sürüklenip duracak demektir. Müslümanca yaşamak her şeyden önce kendi iç oluşumunu tamamlamaya bağlıdır. Böylece ilkin Müslüman bireyler çıkacaktır ortaya, sonra da onların meydana getirdiği topluluk…” (Syf:135) diyerek yol gösteriyor. Ve “Müslümanlar bugün, başkalarının dümen suyunda akıp gidiyorsa (bu aşağılayıcı durumu saklamaya gerek görmüyorum), bunun sebebini herkes, her şeyden önce kendi nefsine mal etmelidir. (Syf:136) diyerek kendimize gelmemiz için adete kulağımızı çekiyor.
Yazarımız bu bölümde: “Bugün Müslümanlar arasında görülen yanlış bir eğilim, ilmihal kitaplarında yazılı temel bilgilerden bile mahrum haldeyken derin fıkıh tartışmalarına girmekten çekinmemeleridir. Oysa her gün bir paragrafını okuyacağı bir ilmihal kitabından öğrendiklerini uygulamaya aktarmak daha anlamlı bir seçim olurdu. Ama Müslümanların arasında kaç kişi “büyük” işlerini bırakıp küçümsemeden ilmihal okumaya talip acaba?” (Syf:138) diye sorarak çok güzel bir tespit yapıyor. Gerçekten de artık Müslüman olsun olmasın insanların çoğunluğu hep “büyük” şeylere talip, “küçük şeylere” dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Bir nevi birinci merdivene basmadan onuncu merdivene çıkmaya çalışıyorlar. Ve böyle oldu mu tabi ki yapılmak istenen büyük iş temelsiz, eğreti ve mukavemetsiz oluyor.

VI. Bölüm – Yapısal Farklar :

Son bölüm müeyyide alt başlığı ile başlamakta ve burada müeyyide kavramına değindikten sonra müeyyide sınıflarının İslam ve İslam dışı toplumlarda da aynı geçerliliğe sahip olduğundan bahsediyor. Yalnız müeyyide kategorileri muhtevasının İslam toplumu ve devleti ile diğer sistemlerden farklı olduğunu belirtiyor. Şöyle ki: “Keza İslam dışı toplumlarda ahlâk kurallarına uymamanın müeyyidesi, toplumun bu kuralın dışına çıkan kişiye olan tepkisi, salt ayıplama, kınama vb. biçiminde belirirken, İslâm toplumunda aynı uygunsuz davranış kamu düzeniyle ilgili görülüp buna karşı hukukî denilen müeyyidenin uygulanması mümkün hale gelebilir.” (Syf:146) Yazar, müeyyidede ki asıl amacın, her toplumun kendi sürekliliğini sağlamak, toplum düzenini korumak olduğunu söylüyor. Aksi halde bir yerde herkes kendi belirlediği doğrular üzerinde keyfince yaşamaya çalışırsa orada bir toplumdan bahsetmek çok zordur.
İslam toplumundaki müeyyideler, bu şekilde yönetilen bir devlet varsa söz konusu oluyor ancak beşeri hukukun hâkim olduğu toplumlarda Müslümanlara bu müeyyideleri uygulamak imkânsız. İdare olarak İslam dışı devlet ve toplumlarda yaşayan Müslümanlara herhangi bir müeyyide uygulanmayınca bu defa İslam dışı fiiller Müslümanlar arasında meşruiyet kazanarak yayılmaktadır. Yani yazarında belirttiği gibi İslam’ın hükümleri, birey olarak değil de toplum olarak yerine getirildiği takdirde istenen ve beklenen sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Yazar, İslam hükümlerinin yaşanması yani soyut doğrulardan somut gerçeklere (putların kaldırılması gibi) geçildiği zaman Kureyş müşrikleri gibi günümüz cahillerinin de hemen tavır değiştirdiklerini söylüyor.
Bu bölümde son olarak “Şiddet” bahsi geçmektedir. Özdenören, insanların her çağda kendilerini ifade etmek için farklı diller kullandığını, bu dönemin dilinin ise şiddet olduğunu belirterek, bu dilin sadece politika ve toplum hayatında olmayıp edebiyat ve sanatta da olduğunu bize aktarıyor. Evet, gerçekten de özellikle batının şu anda yapmış olduğu dizilerin hemen hemen tamamına yakın şiddet içermektedir. Bu şiddet asıl, politik olarak ise kendi coğrafyası dışında özellikle İslam âleminde kan akıtmakta ve can yakmaktadır.

Yazarımız “Son Söz Yerine” bize aktardıkları: “Münferit Müslümanlar İslam’ı hayatlarına geçirmeyi başarabilirse batında olan bu halin zahire çıkacağından kuşku edilmemeli. İslam yolunda mücadelede Müslümanlar değerlendirebilecekleri bir fırsatı hep ellerinde bulundurmuşlardır: bu fırsatın özü, Müslümanların iç oluşumlarını tamamlayabilmekten başka bir şey değildir.” (Syf:168-169)
“Sabır, imandan bir şubedir. Bu sırrın hikmetini kavrayan Müslüman, lügatinde yılgınlığın yer almadığını bilerek aşkla, şevkle, sabırla kendi yolunu kendi eliyle açmaya çaba gösterir.” (Syf:170)
“Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmıştır. Yarın yaşayacak olanların ne yapabileceği onları ait bir iştir. Değişik bir deyişle biz, ne bizden önceki insanların yapıp ettiklerinden sorumluyuz, ne de yarınkilerin yapıp edeceklerinden. Biz, sadece kendimiziden ve kendi zamanımızdan sorumluyuz.” (Syf:170-170)
“İmam Gazali söylüyordu: Ömrün bitmiş, fakat sen yalvarmış yakarmışsın, sana bir gün daha verilmiş; işte şimdi öyle bir günde bulunuyorsun, öyle bir günde ne yapacaksan, her gün aynı gayretle o işe sarıl, öyle çalış öyle ibadet et, öyle yaşa.” (Syf:171)

Buraya kadar sabırla okuyan ya da sabırsızlıkla okumayan herkese teşekkür ederim.
Uzun oldu biliyorum, bi kusurumuz oldu ise af ola.
Okunası bir kitap.

'Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan'

Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.
Uyan uykusu çok gözlerim, uyan.
Azrâil'in kastı cânâdır, inan.
Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.
Uyan uykusu çok gözlerim, uyan...

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dilli dillerince tespihe başlar
Tevhit eyler dağlar, taşlar, ağaçlar.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan.
Uyan uykusu çok gözlerim uyan...

Semâvâtin kapuların açarlar,
Âlemlere Rahmet Suyun saçarlar,
Seherde kalkana hülle biçerler,
Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.
Uyan uykusu çok gözlerim, uyan...

Bu Dünyâ fânidir, sakın aldanma!
Mağrur olup tâc-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deye güvenme.
Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.
Uyan uykusu çok gözlerim, uyan...

Benim, Murat Kulun, suçumu affet!
Suçum bağışlayub, günahım ref'et
Resûl'un Sancağı dibinde, hasret
Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.
Uyan uykusu çok gözlerim, uyan...

Sultan III. Murad

https://www.youtube.com/watch?v=ikWpyFoomic