• "Finlandiyalı kardeşlerim! İki milyonluk halkımız, yani bizler, genç bir delikanlı olan Robinson'dan daha mı zayıf, aciz ve beceriksiziz?" 
    Sayın profesörler, din adamları, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç Suomi'nin evlatları, aydın kesimimizin değerli temsilcileri! Sizler neden kendi halkınızın içinde birer Robinson olmak istemiyorsunuz? Robinson ıssız adada ilkel bir insanı, bir yamyamı yetiştirerek, onun şahsında kültürlü bir arkadaş ve yardımcı edindi. Sizlerse yaşadığınız büyük kentlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müzelerin duvarları arasında oturarak, kendi halkınızın temsilcisi olan milyonlarca insanın cahil, ayyaş ve kaba, neredeyse, ilkel ve vahşi olduğunu söyleyip sızlanıyorsunuz.

    Robinson'un hayalini önünüze alın ve yaşadığınız dünyaya karşı yaklaşımınızı tekrar gözden geçirin.
  • Bütün diğer halklarda olduğu gibi, İsveç’ in zengin ve soylu ailelerinde de kötü çocuklara, tembel, yaramaz, aptal, ayyaş ve ahlakı bozulmuş gençlere rastlanabilirdi. Bütün okullardan kovulan bu gençleri hiçbir kamu ve özel kurum işe almak istemiyordu. Kendi başlarına bir işi becerebilecek yetenekleri yoktu, çalışmak istemiyor, günlerini eğlenceyle geçiriyor ve müsrifçe, düşüncesiz bir şekilde para harcıyorlardı.

    Bu cahil ve tembel evlatları ne yapmalı, nasıl idare etmeli? Ebeveynleri ve akrabaları arasında bulunan etkili kişiler maneviyatı bozulmuş gençlerin Finlandiya’ ya memuriyete gönderilmesini sağlıyordu.

    Bu şekilde göreve gelmiş bin veya belki de iki bin kadar memurun neler yaptığını tahmin edebilir misiniz? İki üç sınıflık lise eğitimi dışında tahsili olmayan, tembel, ahlakı çöküntü içinde bulunan bu kişiler Finlandiya’ da zamanlarının büyük bölümünü görev yerinde değil, pahalı lokantalarda ve her türlü eğlence yerlerinde geçirmekteydiler.

    Çalışma istekleri yoktu, ayrıca, bunu beceremiyorlardı. Kaba, cahil, iş disiplininden uzak olup, yerel halkı hor görüyorlardı. İşe geç gelip erken gidiyor, mesailerini kahve ve sigara içerek, gazete okuyarak ve arkadaşlarıyla dedikodu yaparak geçiriyorlardı. Görüşmeye gelenleri uzun süre bekletiyorlardı. Kaba ve görgüsüzdüler. İnsanları “Müdür çok meşgul. Bekleyeceksiniz!” diye azarlıyorlardı.
    İnsanlar böyle bir “müdüre” ulaşabildiklerinde ise, önlerinde sarhoşluktan henüz kendine gelememiş, uykusuz ve aptal yüz ifadesiyle ve tıpkı bir hindi gibi şişinerek bakan birisini görürlerdi. Adam misafirin söylediklerini sonuna kadar dinlemeden kaba bir şekilde bağırmaya başlardı:

    – Meşgulüm! Bugün git, yarın gel.

    – Ama lütfen dinleyin beni, çok uzaklardan geldim.

    – Yarın! Müdür sesini daha da yükseltiyordu.

    – Burada kalacak param yok…

    – Yarın dedik ya! Haydi dışarı!

    Gece alemlerinde alkol su gibi akar, şarap nehirlerinin kenarına sürüyle pahalı fahişeler toplanırdı. Büyük paraların harcandığı bu alemlerde olup bitenlerden dehşete düşen namuslu insanlar şunu söylerdi:

    – Bu ne biçim rezillik böyle? Stockholm neden bunlara seyirci kalıyor? Bunlar ne zamana dek devam edecek?

    Istırap çeken ve şikayet eden halk giderek daha çok öfkeleniyor ve kendisi de maneviyatını kaybederek, ahlaksızlık girdabına sürükleniyordu: Eğer yöneticiler buna izin veriyorsa, ben de fırsatı kaçırmamalıyım.
  • Diğer konuklar gidince Mustafa Kemal, İsmet Paşa'yla birlikte oturup 1921' de hazırlanmış anayasa üzerinde bazı değişiklikler yaptı. Çok geç saatlere kadar çalışmışlar, ülkenin yönetim biçiminin cumhuriyet olacağından, cumhurbaşkanının yetkilerine kadar, her konunun üzerinden büyük bir hevesle geçmişlerdi.
  • Gelsen şimdi..
    Bir kaç kelam etsen, sözcükler gebe kalır mı içli bir aşk şiirine?
    Bu hasret kavgasında, kurşunlanır mı heceler?
    Düşer mi dizelere?
    Gelsen şimdi, acı kahve tadı gibi ağzımda yokluğun, kaybolsa...
    Ben güzelleşsem....
    atsam üzerimden gidişlerinin bilmem kaçıncı halini?
    Sen gülümser misin, yine sensizlik solgunu yüzümde? Kapanır mı tüm kapılar gitmelere.
    Gelsen şimdi, aniden bahar gelir mi çiçeklerime?
    Açarlar mı yediverenler, siner mi kokuları üzerime?
    Takar mı saçlarıma rengarenk gülleri, içimdeki deli?
    Gelsen şimdi, ben sana iki kez sarılsam; gider mi tenimden,sensizlikten kalma bu üşümüşlük?
    Azad edilir mi, yüreğindeki rehin tutkularım?
    Ne olur ne olur bu kadar sıcak sarma beni.
    Gelsen şimdi, çözülür mü lal olmuş dilim?
    Dökülür mü dudaklarımdan iki hece?
    Konuşur muyum? Ya da susar mıyım yine sana?
    Sarılsam; ayılır mı, şu ayyaş ruhum?
    Gelsen şimdi?
    Gider mi bu siyah örtü üzerimden?
    Yıldızlar barışır mı gözlerimle?
    Aydınlanır mı dünyam?
    Gelsen şimdi, sever misin beni yine?
    Okşar mısın saçlarımı?
    Ellerimden tutar mısın?
    Gelsen şimdi,yıllardır bozulmayan karabüyüler bozulur mu?
    Fallarımda çıkar mı kayıp bir denizci?
    Ruhumun gel gitlerinde büyüyen özleyişler, çıkar mı dönülmez bir sefere?
    Gelsen şimdi,küçülür mü sırtımdaki sensizliğin kamburu? Canlanır mı yeniden nadasa bırakılmış arzularım?
    Gelsen şimdi, biter mi yüreğimin sorgusu?
    Yokluğunun yüzüme tokat gibi vurduğu akşamlarda.
    Yüzümün gülen yanı, kurtulur mu üstüne yapışmış o ağlamaklı maskeden?
    Gelsen şimdi, dokunsan bana, ellerim tutuşur mu?
    Öpsen dudaklarımdan, kalır mı yanık izleri?
    Gelsen şimdi, yaralarımı yamasan..
    Yenilenir mi üzerimdeki bu eski fistan?
    Pembeleri giyer mi, yaşanmışlıktan alışılmış sevinçler?
    Gelsen şimdi,gider mi bu boğazımdaki düğüm?
    Çözülür mü tüm anlamsızlığım?
    Sonlanır mı, yaralarımı orta yerinden kesen yarsızlığım?
    Gelsen şimdi; bi kez daha sarılsam sana.
    Söyle uysallaşır mı, kudurmuş yalnızlığım?
    Gel/sen; ben sana gelmeden…
    Ve hiç kapatmadım penceremi
    Belki sen gelirsin diye,
    Ellerimi hep sıcak tuttum;
    Gelirsen iki kez üşüme diye.


    Bahar Toprak
  • Engels Ingiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu (1845) adlı eserinde toplumun neden iki sınıfa ayrıldığını anlatırken Karl Max'in fikirlerini desteklemiş oluyordu : zenginler zeki , enerjik ve azimli oldukları için değil, fakirleri kandırdıkları ve onlara hak ettiklerini vermedikleri için zengin olmuşlardı. Fakirler ise tembel, ayyaş ya da aptal olduklarıiçin değil, efendileri tarafından kör edildikleri ve sömürüldükleri için bu haldeydiler
  • İstanbul sokaklarından hatıraları hiç silinmeyecek iki ayyaş geçmiştir. Osmanlılar devrinde Bekri Mustafa. Cumhuriyet devrinde Neyzen Tevfik. Her ikiside kalender-meşrep, rint adamlar imiş. Ceketleri nerede akşamlarsa orada sabahlayan, eskilerin deyimiyle hane-berduş ( evi sırtında ) adamlar yani.
  • -Günaydın.

    -Günaydın Ahmet.

    -Aymamış, niye yalan söylüyorsun...


    Gözlerimin etrafındaki sarı halkalar gece mor'a dönüşmüş sanırım. Her gün sabahın köründe buraya gelmekten bıktım. Bugün bari hava iyi olsun diye umarak incecik bir ceketle çıkıyorum, yine it gibi titriyorum.
    Sonbahar güzelde bu şehre İlkbahar gelmiyor. Nisan 13, hava 8 derece, Gölbaşı'nda hissedilen sıcaklık 3, ayaz var ayaz.
    Yolda simit kemirmek değil, kahvaltı yapmak istiyorum. Beni duymuş gibi çay hazır gel diyor, Ahmet.

    Öküzler ne biçim içmişler yine leş gibi kokuyor. Bizim gruptakiler müşterilerden daha ayyaş. Sahne adları da bir garip: "Göç Band"
    Bizim bu dünyada bir yerimiz olmadı diyorlar, kuytu gövdemizi saymazsak eğer...
    Güzel müzik yapıyorlar aslında, etnikmiş galiba, halkların müziği de diyebilirsin diyorlar. Bir -Alamanya geri var gardaşımı- bir -Edo ino e kosmos- her dört dakikada bir başka hikaye...
    Cemal Süreya Parkı'nın o küçük bahçesinde konser vereceklermiş haftaya. Zeki çocuklar alimallah, yer çok kozmopolit, Adalet Bakanlığı'ndan gelenler de olur Ayrancı Pazarı'ndan da...

    Ahmet yorulduğunda dinlen otur diyor ama ne mümkün masalar leş gibi. Aşçımız geldi o sırada, Şeyma abla. Döve döve yapıyor yemekleri, hepsinde inceden acı biber tadı var sanki. Civar kafeler ve restoranlarda yapılan sebzeli krep, etli meksika falan yok bizde. Salaş mekân diyebiliriz. Gerçi Tunalı'da Kavaklıdere'de daha çoktur o tarz mekânlar da Ayrancı'da küçümsenemez.
    Tost, gözleme, hamburger gibi pratik yiyecekler ve çay' la ikram edilen bir kaç çeşit kek, kurabiye; içki için de ufak kızartma sepetleri, renkli bir kaç masa, köşede sade bir sahnesi olan küçük samimi bir yer burası.
    Amaaan, nereden bakarsan şehir işte...


    Gün nasıl bitti anlamıyorum yine, ölesiye yorgunluk... Merdivenden bağırışlar gelmeye başladı, yavaş yavaş geliyorlar. Solistleri hastaymış da haftaya ne kalmış onun telaşına düşmüşler, herkes gergin. Neyse birlikte üç beş türkü söylediler, zaten bu gece kalabalık yoktu, idare ettiler. Bundan gerisinden banane değil mi saat 11 olmuş, yolum uzun anca giderim çıkıyım mı diyorum patrona, ordan Ahmet'le Şeyma ablaya da selam verip yürüyorum kapıya...


    Ben elimi atmadan sertçe itiliyor kapı, düşüyorum, Zülal diye bağırdığını duyuyorum Ahmet'in...
    Hepimiz ağzımız bantlı, ellerimiz bağlı, yerdeyiz. Dört kişiler, dört tane izbandut gibi herif. Ahmet gözümün ta içine bakıyor -korkma ben buradayım- diyor. Bir insan ancak bu kadar sesli konuşabilir içinden...
    Biz durumu anlayana kadar patron sizlere ömür. Adamın konuşması domuz hırlaması gibi geliyor kulağıma, düzensiz bir kaç kelime duyuyorum sadece -kaçak, suçlu, öleceksiniz-
    Lilya bulgar göçmeni olan solistimiz bir tek o yok bugün. Şanslı Lily. Şanslı mı gerçekten?

    En önde durmuş, gözleri kocaman açılmış, olmayanı arıyor evet Lilya'yı. Boynunda siyah bir atkı, gözlerinde acı aşk, elinde silah. Yıllar önce olduğu gibi. Lilya'nın anlattıkları çınlıyor kulağımda... "Çok sevdim Zülal, ama hep korktum, hiç rahat nefes almadım. Sürekli sıkışan kalbim sonunda güzel Sofya'nı bırak ki onu unutabilesin dedi bana. Şimdi burayı sevmeye gösterdiğim gayreti anlıyorsun değil mi. Bana da başkent olur Ankara dedim, oldu da. Yıllar evvel göç'e zorlanan halkım gibi zorladılar kalbimi. Ama Selim var şimdi bütün güzel düşlerim ona akıyor."
    Işıldayan ela gözlerini düşününce ayılıyorum. Rüya değilmiş. İçerisi iyice soğudu, üşüyorum.


    Nazım'ın 'yaşamaya dair' oyunu canlandı zihnimde, özgürlük türküleri söylüyoruz hep beraber...
    Selimle göz göze geldik.
    Duyuyorum onu, başlıyor içinden söylemeye:
    "Oy gelin gelin sevdalı gelin"
    İki el ateş ardından devam ediyor türkü
    "öldürdün beni..."