• Gençler eski şiirimizi okumuyorlar, çünkü bulamıyorlar.
    Sadeddin Nüzhet yeni yazı ile Baki divanını bastırdı, ikinci, üçüncü derecede şairlerden daha bir ikisinin divanını bastırdı. Allah razı olsun.
    Ama bu iş o kadarla kaldı. Çocuklarımıza verecek bir Fuzuli, bir Nedim divanı bulamazsınız. bunca yıldır o divanların üç dört tanesi olsun bastırılamaz mıydı? şiirlerin yanına bugünkü Türkçe ile birer tercümesi de konulabilirdi.
    İşte Necmeddin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi.
    O kitabın gençlerimize çok büyük iyilikleri olabilir. Ama yazık ki yalnız ders kitabı diye okunuyor, öğretmenlik etmeyen yazarlarımızın çoğu onu görüp okumalıdır bile.
    Öyle bir kitap yalnız okulda kalmamalı, hayatımıza karışmalıdır. Tamamdır demiyorum, iyi bir başlangıçtır. Fuat Köprülü'nün Antolojisi...
    Bu "antoloji" sözünü yazarken tüylerim ürperiyor, ne çirkin, ne yaban kelime!
    Frenkçede iyi olabilir, Türkçeye uymuyor.
    Neyse... Fuat Köprülü'nün antolojisi daha büyüktür ama onda şiirler anlatılmamıştır, beklenen hizmeti göremez. Onu muhakkak bir öğretmen okutup mısraların ne demek olduğunu söyleyecektir. Necmeddin Halil'in kitabını ise bir genç kendi kendine de okuyabilir.
    Ama, yine söylüyorum, bu kadarla kalmamalıdır. Edebiyat bilginlerimiz Mecnun-u Leyli'yi yeni yazı ile bastırmak içi bilmem ne duruyorlar?
    Fuzuli'nin o büyük şiiri, dünyanın en güzel manzum romanlarından biridir.
    Kays'ın Leylâ'yı tanımayıp savması, Leylâ'nın hastalanıp ölmesi, o parçadaki sonbahar tasviri:

    Bir böyle hevada Leyli-i zâr
    Gam def'ine etti meyl-i gülzâr
    Gördü gül-ü lâleden eser yok
    Enva-i çemende berk-ü ber yok
    Sahn-i çemenin sefası gitmiş
    Noksan-i sefa kemale yetmiş
    Ne berk yüzünde tab kalmış
    Ne sebz teninde âb kalmış...

    Leylâ'nın öldüğünü haber alınca Kays'ın feryadı, gidip kabrin üzerinde ölmesi:

    Gül derdi hadika-i emelden
    Mey içti surahi-i ecelden
    Kabrini kucakları nigârın
    Can sadkası etti ol ol mezarın
    Leyli dedi verdi can-ı şirin
    Ol âşık-i bî-karâr-ü müskin...


    Bütün bunlar eşi az bulunur sayfalardır. Gençlerimiz, çocuklarımız biraz anlatılınca bunları pekâlâ sevip okuyabilirler.
    Okullarda çocuklara divan şiiri şimdi gösteriliyor, edebiyat tarihi yanında Necmeddin Halil'in kitabı da okutuluyor. İyi ama ezberletilmiyor! Edebiyat öğretmenleri arasında çocuklardan şiir ezberlemelerini isteyen beş on kişi var, yok... Ötekiler sadece yüzünden okutuyor, mâna verdiriyor, bırakıyor. ezberlenmeyen şiir, iyice öğrenilmiş demek değildir, insanın dışında kalır, hayatına karışmaz. Gençlere şiir ezberlemek hevesi verilmiyor. Kimi görseniz: "Benim hafızam kuvvetli değildir, şiiri severim, okurum ama belleyemem" diyor; bununla övündüğü de belli...
    Çünkü malûm ya! ezberlemek pek akıllı adam kârı değildir, hafızlar öyle zeki olmaz...
    İşte bu düşünce ezberciliğin, şu kötü mânada ezberciliğin ta kendisidir.
    Ezberciliğin iyi olmadığını duymuş, bu sözün ne demek olduğunu iyice anlamamış, ezbercilik neye derler? onu öğrenememiş, şiir ezberlemeği de kötü bir şey sanıyor. Bu düşünceyi çocuklara da aşılıyorlar.
    Ben ezberlerim, iki bin beyit kadar bilirim, çok bir şey değil, Avrupa'da kendilerini edebiyata vermiş insanlar arasında yirmi beş, otuz bin beyit bilen vardır, bunların hiçbiride, bizim "hafızası kuvvetsiz", ezberciliği beğenmeyen dostlarımızdan sersem değildir. Bir kimsenin istese de ezberleyemeyeceğini, yaşla, tütünle, bilmem ne ile hafızasının körleştiğine inanmayın; hafızalarının kuvvetsizliği işletmedikleri içindir.
    Her insana hafıza vardır, konuşuyor, demek ki bir çok kelimeleri ezberlemiş. Herkes bir iki tane olsun türkü bilir, doğru yanlış mırıldanır, demek ki hafızası vardır.
    Eskiden şiiri çabuk ezberleyemezdim, on beş, yirmi kere okurdum; şimdi üç beş okuyuşta öğreniyorum. Ezberlemeği bir zaman bırakırsam hafıza yine tembelleşiyor, yine almıyor. Öyleyse hep bir alışma işi. Kendinizi alıştırın, siz de çabucak ezberlersiniz...
    İşin doğrusu şiiri gerçekten sevmiyoruz, bizde güzel söz şekilleri aşkı yok; bizde olmadığı için bu duyguyu çocuklarımıza da veremiyoruz, sonra da divan şiiri artık unutulacak, gençler anlamıyor diye dövünüyoruz.Bu işte yeni yazının, dil değişmesinin, Arapça/Farsça öğrenmemenin bir suçu yok, hiç olmazsa büyük bir suçu yok.
    Asıl büyük suç bizim kendimizin de eski şiiri gerçekten sevmeyişimizde, onu evlerimizden kaldırmış olmamızda.

    Gençler gazelleri anlayıp sevemezlermiş... Yahya Kemal'in şiirlerini, gazellerini yalnız biz yaşta olanlar mı okuyor, beğeniyor sanıyorsunuz? Biz mektepte iken Yahya Kemal daha yeni yazmağa başlamıştı, hocamız gelip de ondan bir iki beyit okuyunca pek sevinirdik.
    Bugünün liselerine giden çocuklarda tıpkı bizim gibi, öğretmenlerinden Yahya Kemal'in şiirlerini okutmasını istiyorlar, yeni bir gazelini okursanız çok seviniyorlar, mânasını öğrenip defterlerine yazmak istiyorlar.
    Yahya Kemal'in gazellerini okuyup seven gençler; Fuzuli'nin, Bâki'nin, Naili'ninkileri niçin anlayıp sevmesin?..


    Cumhuriyet, 10.10.1942 (Abdurrahman Cahit ZARİFOĞLU)
    Nurullah Ataç
    Sayfa 32 - Yapı Kredi Yayınları
  • 168 syf.
    S.Ünver- U.Derman mektuplaşmaları. Çok değil yarım asır önce yazılmış mektuplar. Her satırında nezaket, incelik ve letafet tütüyor. Biz hoyratlık ve nobranlığın çölünde susuz kalmış kimseleriz, bu nasıl bir kopuş, ne yaman bir mahrumiyet, aklım ermiyor.

    Kubbealtı Neşriyatı, Süheyl Ünver ile Uğur Derman arasındaki mektuplaşmaları Gurbetnâme adıyla yayımladı.

    Kitabı yayına hazırlayan Samiha Uluant Ataman, kitabın sunuş bölümünde eski yazımız ile yazılmış mektupları okurken zorlandığını belirtiyor: ''Uğur Derman'ın inci gibi el yazısını okumak beni çok zorlamış olmasa da, sıra Süheyl Bey'in mektuplarına geldiğinde iş değişti. Çok küçük ve neredeyse satır boşluğu bırakılmadan yazılmış bu mektuplarda, sayfanın dört bir tarafı yazıyla doldurulmuş.'' Neyse ki kitabı hazırlarken mektupların muhatabı olan Uğur Derman'dan yardım alan Uluant, hazırlık sürecinde onun engin birikimden faydalandığını da ilave ediyor.

    Yine sunuş bölümünde, Süheyl Ünver ile Uğur Derman hakkında biyografik bilgiler veriliyor ve bu iki mümtaz şahsiyetin arasındaki kesişim noktaları açıklanıyor. Uğur Derman henüz 20'li yaşlarında güzel sanatlara meraklı bir eczacılık talebesidir ve Üsküdar Toygar Tepesi'nde mukim Necmeddin Okyay ile tanışmak ister, ısrarları neticesinde Üsküdar Valide-i Cedid Camii'nin kayyımı Saim Efendi onu Okyay ile tanıştırır. Zamanla baba-oğul münasebetine dönüşen ilişkileri Hoca'nın 1976 yılındaki vefatına kadar yirmi küsur sene sürmüş. Uğur Derman'ın Süheyl Bey ile tanışması ise 22 yaşına tesadüf eder. Necmeddin Okyay, Tuğrakeş İsmail Hakkı için yazdığı kabir kitabesini Uğur Derman'a vererek, ''Bunu Süheylime götür, göster ve kendisiyle tanış'' diye buyurunca onunla mülaki olan Derman, Süheyl Ünver'e hatla meşgul olduğunu söyleyince, ondan; ''O halde bundan sonra buraya da geleceksiniz.'' diye karşılık bulur.

    Kitapta karşılaştığımız güzellikler

    Mektuplar 1958-59 yılları arasında Süheyl Ünver'in devletin kendisine tanıdığı izinle Amerika'ya araştırma yapmak üzere gitmesinden sonra, Uğur Derman'a orada kendisini mektupsuz bırakmamasını söylemesinden sonra başlamış. Uluant; ''Süheyl Bey'in gündelik hayatındaki mesafeli duruşu bu mektuplarda vatan hasretinin de tesiriyle çok samimi ve hissi bir şekle dönüşecektir.'' diye belirtiyor.


    “Bu Mektuplara Dair” başlığıyla Uğur Derman'ın da çok kısa bir önsöz mahiyetinde yazı kaleme aldığını belirtelim. Bu kısımda Derman, Süheyl Hoca'nın 18 Nisan 1959 tarihinde kendisine gönderdiği mektubun sonunda ''Bir gün kitaplara geçecek mektuplarınızı muntazaman beklerim'' sözünü alıntılayarak bu kitabın müjdesinin daha o günlerden Süheyl Ünver tarafından verildiğini bildiriyor.

    İlk mektup 10 Ekim 1958 tarihinde Uğur Derman tarafından postalanıyor. Bu mektuptan anlıyoruz ki Süheyl Bey, Amerika'ya salimen varması için bir adak adamış, bunun için de talebesini vazifelendirmiş.

    Mektuplarda geçen özel isimlerin dipnot şeklinde, şahısların doğum-ölüm yerleri ve tarihleri verilerek aktarılması ile haklarında kısa birkaç cümlelik bilginin de eklenmiş olması kitabın bize sunduğu güzelliklerden biri olarak öne çıkıyor. Ayrıca kimi yerlerde renkli bir formatta mektupların asılları ile Süheyl Ünver'in gönderdiği kartpostallardaki resimler, mektuplarda bahsi geçen hat levhaları, mezar taşları ve kitabeler kitaba konulmuş ki mektupları bunları görerek okurken ayrı bir lezzet duyuyoruz.

    Merhum Fuzuli, merhum Baki der miyiz hiç?

    Bu arada mektupların yazıldığı yıllarda önemli hadiselerin yaşanıyor olması da mektuplarda akis buluyor. Uğur Derman'ın Yahya Kemal'in merhum olduğunu Hocasına ifade etmesi, Süheyl Ünver'in yolladığı mektupta; ''Yahya Kemal Bey -merhum lafını hiç kullanmayın. Hiç Fuzuli, Baki merhum der miyiz? Ama yaşamayanlara söyleyebilirsiniz, rahmete onlar muhtaçtır-'' şeklinde mukabele buluyor.

    Mektuplarda o kadar leziz bir üslup hakim ki bunu mektupların içeriğine bakmadan da; Uğur Derman'ın ''Muhterem Efendim, Özlediğim Hocam'', ''Mütehassiri olduğum Muhterem Hocam''; Süheyl Ünver'in ''Azizim, Uğurum, Dermanım!'', ''Benim Uğurlu Dermanım'' gibi hitaplarından anlayabilmek mümkün olur sanıyorum.

    Mukteza-i hâle mutabık şiirler

    Kitapta dipnotlarındaki bilgilerin bizlere sunduğu ilginç anektodlar da bulunmakta. ''Elli Sanatseverler'' örneğin. 1950'li yıllarda Süheyl Ünver'in sanat dostu elli kişiden onar lira toplayıp seri halinde hattat ağırlıklı risaleler neşretmiş olduğunu öğreniyoruz. Yine Uğur Derman'ın yazdığı bir mektupta şu ilginç anektod aktarılıyor: ''Hattat Sami Efendi karalamalarını birçok hattatlar gibi gömmez veya yakmazmış. Birikince bir torbaya doldurup taşa bağlar ve İstanbul'dan Üsküdar'a geçerken kayıktan denize atarmış.'' Yine bu dipnotlardan öğreniyoruz ki Süheyl Ünver, hocaları dışında yaşı sekseni geçen dostlarını ''torunum'' diye anarmış.

    Mektupların hemen hemen hepsinde bir mısraya, bir beyit veya bir kıtaya rastlamamız da -kimi zaman bir şiirin tamamının konulduğu bile olur- şiirin ehemmiyet derecesini gösteriyor bu iki şahsiyet için. İşin hoşa giden tarafı ise bu şiirlerin alelade bir şekilde konulmamış olması; mektuplarda dile gelen özlemlerin, meramların eskilerin deyimiyle ''mukteza-i hâle mutabık'' olarak seçilmiş olarak ifade bulması.

    “Burada herkes semayı feth ile meşgul”

    Süheyl Ünver Amerika'da olduğu süre zarfında çeşitli üniversitelerde konferanslar verir ve sergiler açar. Onun burası hakkındaki izlenimleri de ilginçtir. Bir yerde ''Burada herkes semayı feth ile meşgul'' der. İnsanların burada kafasını kaldırmaya bile vakit bulamayışı, sürekli kendilerine bir meşguliyet icat etmeleri ve kütüphanelerin, müzelerin sayısı onu imrendirir. Ancak müzelerde gördüğü İslam sanatı eserlerinin buralarda bulunuyor olması da onda bir teessüre yol açar.

    “Artık bu dehre ondan büyük insan gelmez”

    Yine mektuplarında adını anmayı ihmal etmediği hocası Necmeddin Efendi hakkındaki ihtimamını; ''O bir tanedir. Sakın onu yalnız bırakmayın. Artık bu dehre ondan büyük insan gelmez. Aman öksürse bile yazın. O bile, boş değildir.'' sözleriyle açıklar. Uğur Derman o yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde Eczacılık okumaktadır ve imtihanlarda kendilerine zorluk çıkaran yeni tayin edilen bir doçentten bahisle; ''Kurban bayramı arefesinde bu kadar kurban vermenin dinde yeri var mı?'' diye veryansın eder. Süheyl Ünver ise devam eden mektubunda Uğur'unu teselli eder ve; ''Ben imtihan etmesini ve genç gönülleri rencide etmesini sevmiyorum. Zira insan, hayatında bunları her hâl ü kârda mahcup olmamak için öğrenecek.'' der. Uğur Derman'a her vesileyle güzel sanatlarla meşgul olmasını öğütleyen Ünver, ''Bak Sultan Mecid kitabesi demiyoruz, Mustafa İzzet Efendi yazısı tevcihini kullanıyoruz.'' diyerek sanatçılığın ve sanat eseri vermenin kalıcılığına ve önemine vurgu yapar.

    Şu sistemli çalışmak, meğerse ne verimli neticeler doğuruyormuş

    Uğur Derman ise henüz 24-25 yaşlarında bir genç olarak hocasına karşı ihtiramı ve üslubu ile müktesabatının genişliği hayranlık uyandıracak kertededir. Hocasına bazen 4 sayfayı aşan mektuplarla memleketinden havadisler bildirir ve hocasının ona hatlarını yapması için tavsiyede bulunduğu kelam-ı kibar sözlerini büyük bir tevazu ile yerine getirmeye gayret eder. Bu süre zarfında Necmettin Okyay'ın yanına sık sık uğrayan Derman, onun yalnız kalmaması ve ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda büyük bir vefa borcu üstlenir.

    Süheyl Ünver'in istedikleri vakitten yaklaşık 2 ay kadar geciken –ve onları üzmüş olacak ama bize birkaç mektup daha okuma bahtiyarlığı bahşeden- dönüş yolculuğu ise 12 Eylül 1959 tarihinde gerçekleşir. Ünver; ''Şu Birleşik Amerika'da hayretlerle yaşadım ve dönüyorum. Şu sistemli çalışmak, meğerse ne verimli neticeler doğuruyormuş.'' diyerek düşüncelerini belirtir.

    Kitabın son kısmında ise Ekler var. Bu kısımda Uğur Derman'ın Türk Düşüncesi mecmuasında Peyami Safa'nın açtığı dini bir ankete Ali Fuat Başgil'in verdiği cevabı ile Hattat Sami Efendi’nin Kapalıçarşı'nın Nuruosmaniye kapısında bulunan hattı ile ilgili çeşitli fıkralar bulunmaktadır.

    Altmış yıl karşılıklı saklanmış bu mektupların kültür hayatımıza kazandırılması vesilesiyle emeği geçen herkese okurlar olarak şükranlarımızı sunmak ve tebrik etmek gerekiyor.
  • Yunus Özdemir
    Yunus Özdemir Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse'yi inceledi.
    @Kitap04·15 Haz 2019·Kitabı okumadı
    Oğuzcan’dan Dörtlüklerin Var Oluşları: Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse

    Dörtlükler, şiir dilinin anlam ve biçim itibariyle birbirini tamamlayıp bütünlük sağlamasıdır. Dört satırlık şiir birimidir. Varlığında var olan bir duygu, his ve iletişim aracıdır. Türk şiir dünyasında da en çok kullanılan dörtlükler olmuştur. Divan ü Lügat-it-Türk’teki şiir parçaları bu türün ilk örnekleri olmuştur. Kültürümüzün bin yıllık tercih edilip, sahip çıkılan ve baş tacı edilmiştir. Bazen bir annenin yavrusuna duyduğu şefkatin, merhametin tercümesi olup mani biçimindeki dörtlükler olmuştur. Bazen de bir aşığın dilinden sevdiğine duyduğu aşk halinin dörtlüklere dönüşüp akması, yazılması olmuştur.

    Seven ile sevilen arasındaki hisler, sevgiler, aşklar Anadolu da hep dörtlükler halinde dile getirilir:

    A benim bahtiyarım
    Gönülde tahtı yârim
    Yüzünde göz izi var
    Sana kim baktı yârim

    Bazen düşüncelerden gezinen, dünya sahrasına bakan, kendini ve varlığı yorumlayan toplumumuz hep dörtlükleri kullanmıştır:

    Mal sahibi, mülk sahibi
    Hani bunun ilk sahibi
    Mal da yalan, mülkte yalan
    Var biraz da sen oyalan

    Fuzuli çağının rubai türündeki “Şairler Sultanı”ydı. Kıt’a ve dü-beyit diye adlanan dörtlükler Divan edebiyatının en rağbet görülen türüydü. Fuzuli’nin meşhur bir dörtlüğü:

    İlm kesbiyle paye-i rif’at
    Arzü-yu muhal imiş ancak
    Işk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıl u kal imiş ancak

    Şairler düşünce felsefelerini, hayata bakışlarını, gezip gördüklerini dile getirmek istediklerinde en çok “Rubai” türünü kullanmışlardır. “Rubai” İran Edebiyatından İslam Edebiyatına armağan edilen tek türdür. Yirmi dört tane “Rübai” vezni vardır, bunlardan on iki tanesi iki gruba ayrılır “ahreb” ve “ahrem” diye ayrılır. Fars şiirinde rübaiye “terane” de demişler.

    İran şairlerinden Hamandalı Tahir, Edu Said, Şeyh-el Ensari gibi rubaicilerden nesiller boyunca rubaileri doya doya okunmuş, ezberlenmiştir.

    İnsanlık sevgisi adına, hümanisttik heyecanın dili tercümesi yine rubailer olmuş ve tarihin eskimeyen capcanlı kalan en önemli ve en ünlü dörtlükleri Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Baz a baz a harencihasti baz a” mısraıyla başlayan rubaisidir:

    Gel, yine gel, her neysen, kimsen yine gel,
    Kâfirsen, ateş ve put seversen yine gel:
    Girmez ki umutsuzluk bizim dergâha.
    Yüz tövbeni bozsan bile gel, sen yine gel.

    Rubailer ki Mevlanalara giden yollar olurlar. Tam yedi yüzyıl süren tek nefes var.Bizimle yaşar, bizimle nefes alıp verir. Her yerde karşımıza çıkar ve yerinde hiç durmaz yaramaz bir çocuk gibidir. O çocuğa kızamazsın da çünkü ruhumuza ferahlık veren bir çocuktur.

    Dünyaya üç ölmez kişi gelmiş, biri o
    Çağdan çağa şirin uzayan zinciri o
    Bilmem yedi yüz yıl mı geçen, bir gün mü?
    Her an o kadar sağ, o kadar dipdiri o.

    Ömer Hayyam, rubai türün en uzun soluklu olanı ve en büyük temsilcisidir. Etkisi Doğu ve Batın dünyasının edebiyat, kültür ve felsefe alanında geniş ve etkili olmuştur. Ömer Hayyam’a duyulan hayranlık hiç bitmemiş, halende büyük bir rağbet görmüş ve görmektedir. Türk edebiyatında Ömer Hayyam, en çok sevilen, okunan, tanınan İranlı şairlerden biridir. Ömer Hayyam’ı en çok bize tanıtma ve eserlerini çevirme zahmetinde bulunan, çok emek harcayan Yahya Kemal olmuştur. Yahya Kemal “Hayyam” adlı rübaisinde Ömer Hayyam’ıçok güzel özetlemiştir:

    Hayyam ki her bahsi açar sagarden
    Bahsetmedi cennette akan Kevser’den
    Gül sevdi şarap içti gülüp eğlendi.
    Zevk aldı tıraşide rubailerden

    Rubai sanatı, Cumhuriyet devrinde Türk şiirinde doruğuna çıkartan Yahya Kemal olmuştur. Rubailerinde gerçekleri, hayatı çok duru bir gerçekle ve etkileyici bir dille rahat bir solukla karşımıza çıkartır. “Ömür” başlıklı rubaisinde mükemmellik zirvesindeki sanatkârlığın ünlü örneklerinden biridir:

    Bir merhaleden güneşle derya görünür
    Bir merhaleden her iki dünya görünür
    Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer
    Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür.

    Yahya Kemal’in diri tuttuğu rubai geleneğini Cemal Yeşil ve Arif Nihat Asya günümüze kadar sürdürdüler. Orhan Veli de bir kaç tane çok güzel rubai yazdı ve çevirdi. Nazım Hikmet, aruz veznini bir kenara iterek “Modern Rubailer” yazdı. Ümit Yaşar Oğuzcan, çağımızın en dikkat çekici ve etkileyici dörtlükleriyle rubaileriyle gönüllerdeki derin düşünceleri ve sürükleyici bir duygu prizmasından geçerek var olma halini alarak karşımıza bu türün çağdaş üstatlarından biri olarak çıkar. Oğuzcan, rubaileriyle gönüllere sığmayan bir sevgi, düşüncelerden var olan bir felsefe, gerektiği yerde konuşan toplumun bir sesi olarak toplumsal eleştirisiyle rubai ve dörtlükler tarzında karşımıza çıkar. Ölümle hayatın anlatışını kuru bir yaprak ile bir ağaçtan rubai yaratarak bakın bize nasıl anlatır:

    Her gün yeni bir can yaratır hak bende
    Ergeç yeşerir kupkuru yaprak bende
    Son meyvesiyim ben bir ölümsüz ağacın
    Binbir tohumun sürdüğü toprak bende

    Seven ile sevilenin karanlıklar ülkesinde ki doğan güneşi olur sevenin sevilenin karşısındaki hali... Birlik olup sırt sırta verilen yüreklerin iyi gününün kötü gününde, kötü gününün iyi gününde, yağan yağmurda beraber ıslanmanın adıdır, aşk Rüzgârın esişindeki ferahlatıcı serinliktir Mecnun’un Leyla’nın gözlerinde gördüğü, hissettiği; güven dolu, sevgi dolu, bakışlar... Hal dili ile ruh dili ile sevmenin; sevenin sevilen kişiye duyduğu Mecnunluk halidir, sevgi ile muhabbetin gölgesinde...

    Bir bakıp gözlerime her şeyi anlarsın ya
    Benimle kederlenir, benimle ağlarsın ya
    Şu sonsuz karanlıklar hiç umurumda değil
    Batmayan güneş gibi içimde sen varsın ya

    Bir basamağın narin zarif esişinde sevgilinin hacmi bir ömre sığmaz taşar, kelimelerdeki ünlü ile ünsüz harfler dualara dönüşür soluksuzca koşan bir atın sırtında Allah’a gider. Ölüm ki dış manada yaşamıştır, ölümsüzlük ki iç manada şekillenip sevgi olmuştur. Bir dağın en ucunda gören bir göz, görülen ile görülmeyeni gören bir göz, sevdiğini seçer bütünlükten arındırır en yüksek makamda ki yücelik makamına taşır.

    Bir ömre değer sevdiğimin bir gecesi
    Ağzımda duadır adının her hecesi
    Fani yaşayıp böyle ölümsüz sevmek
    Âlemde bütün sevgilerin en yücesi

    “Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ham dolsun.” (6/45) Ayetin haberiyle mazlum ve mazlumun yanında olanlara bir müjde olarak indi. Kökü kesilen zalim ile zulmü görmemezlikten gelenlere ise hak ettikleri ve gidilmesi gereken yerlerin neresi olduğunu çok acık ve kesin olarak söylenen bir hakikatin varlık haberi oldu bu ayet. Oğuzcan tarihin sayfalarından bize yaşanan hakikatleri zulüm eden ile zulme uğrayanların rubai türünden dörtlüklere sığdırarak anlatıyor. Oğuzcan’ın sesini duyarız, duyduğumuz ses bize şunu söyler:

    Hep zulmederek halkı soyup gitmişler
    Eller keserek, gözler oyup gitmişler
    Yıllar yılı çaldıkları dünya malını
    Bir gün yine dünyada koyup gitmişler.

    Oğuzcan’ın dörtlükleriyle “Bekleyişler” ölümden öteye gidilen bekleyişler olur mutluluklarla, sevinçlerle... Ne keder duyulur, ne de çile tadılır bir annedeki bekleyiş, bir sevenin sevdiğine duyduğu özlemler bir mevsimin sonunda bir turnanın sabırla, azimle, gittiği yer gibidir Oğuzcan’ın bu rubaisinde ki “Bekleyişler.”

    Ne kederdir, ne çile seni beklemek
    Yaşamaktır seninle seni beklemek
    En tükenmez mutluluk, en yüce hazdır
    Ölümden sonra bile seni beklemek.

    Sevgiliye yazılmış, bir “Teslimiyet Manifestosunun” ahenkli bir sesin nağmeleri gibidir. Tam bir teslimiyet şuurundaki duyulan seslerin içindeki ahenklerin nağmelerini işitiriz Oğuzcan’ın “Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte” diye başlayan dörtlüğünde... Senden ayrı olmayacak hiç bir şeyim, senden öte de olmayacak bir fazlalığım.

    Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte
    Bir an yüzünü görmek değer binbir zahmete
    Vereceğin her acı gönülden kabulümdür
    Sendeki cehennemi değişmem bir cennete.

    Oğuzcan’ın geçmişte ki, gelecekte ki; anılardan ve beklentilerden arzular, istekler dökülür sayfalara... Oğuzcan’ın mürekkebinden sayfalara dökülen bu rubailer his katmanlarındaki iniş çıkışlarıyla dörtlük türüyle bütünleşip kendi içinden bir ahenk, düşünceleriyle bir felsefi boyut kazandırmıştır. Rubai türüne böyle lezzetli bir tat bırakan Oğuzcan, okundukça kaleminden dökülen rubailerin hiç bitmemesini isterdik.

    Rubai, mani, tuyuğ, kıt’a, dü-beyt, terane; daha geniş bir ifade ile: dörtlük... Şiirin bu temel birimine kalemiyle nefes veren, verdiği nefesle hayat iksirinden kana kana rubai türüne bu iksiri içiren ve doruğa yükselenlerin arasına başı dik bir şekilde girmiş bir şair portresi görüyoruz Ümit Yaşar Oğuzcan’la...

    Ümit Yaşar OĞUZCAN
    Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse (RUBAİLER)
    Dördüncü baskı: İstanbul, Kasım 1992
    263 sayfa. Özgür Yayın Dağıtım

    Yunus Özdemir.
  • Leylâ, Mecnûn'un gerçekliğini ve aşkını sınayıp durdu. Yazık ki Mecnûn onun, "Ey vefalı âşık! îşte ben geldim, Leylân geldi, hani yıllardır beklediğin sevgili!" diye yalvarmasının değerini bilemedi ve, Leylâ'ya değil de bizzat aşka âşık olmuş gibi şöyle deyiverdi:
    "Leylâ, eğer ben ben isem, nesin sen; yok sen sen isen, ya neyim ben?!.."
    Fuzulî bu beyti, Mecnûn'un sahralarda Leylâ ile bütünleştiğini ve onu her zerresiyle kendinde hissettiğini, yıllar yılı ruhunda onunla birlikte yaşadığını, Leylâ'yı tamamen içselleştir-i diğini ve duygularındaki aşkınlığı anlatmak için söylemişti. O kadar Leylâ ile doluydu ki, o anda Leylâ'nın "Ben geldim!" demesini ikilik saydı, özünde olanı kaybedip karşısında olana kapılanmayı aşkın alt derecesi gördü ve "Ey sevgili! Hayli zamandır ben senim, sen de ben; biz iki bedende tek ruh, bir kabukta çifte bademiz, öyle iken sen ve ben diyerek arada ikilik çıkarmak aşkımıza yakışmaz!" dedi ve garip bir biçimde onun bu beytinin yansıması bende belirdi ve o andan sonra ben gerçek bir âşık gibi hayat buldum, içimden "Ey Kays! Eğer ben gerçekten ben isem sen kimsin; yok eğer sen Kays isen, ya ben kimim?" diye sayıklayıp durdum. O anda benimle Kays arasında da bir ayrılık ve gayrılık kalmamıştı. Efendim Fuzulî, birkaç gün kulaklarında çınlayıp duran bu beytin, aslında benim durmadan sayıkladığım aşkım, hep haykırmak istediğim feryadım olduğunu hiç bilmedi. O "Eğer ben ben isem, nesin sen ey Leylâ! Ve eğer sen sen isen, ben neyim a güzeller güzeli?!" diyen sesi gaipten duyduğunu sandı, oysa bu beyit, benim her defasında bir kez daha yüksek sesle haykırarak kişilik ve kimliğimi tamamladığım, imanım ve inancım sayılan sözlerimden başka bir şey değildi. Ben, Dicle yamaçlarının mahzun çileği, şimdi artık Kays olmuş, Mecnûn olmuştum ve öykünün sonuna kadar bu kâğıtta yaşayacak, aşkı bütün gam ve kederli yanlarıyla tadacaktım. Öyküdeki Leylâ, benim Dicle kıyılarında bıraktığım ince parmaklı, kara gözlü, kara saçlı sevgilimin ta kendisiydi artık. Bir kâğıt olarak eksik idim,