• 266 syf.
    Bu kitabı çok daha önce okumalıydım. Bugüne nasipmiş.
    Bir kitabın yazarını şahsen tanımak o kitabı okurken sempati duymanıza sebep olabilir; kabul. Ama bu kitabın bana sempatik gelmesinin tek sebebi de bu değildi. Çünkü ‘Hayatın Tüh Noktası’ hayatın içinden bir kitap.
    Bizde okumak ciddi bir eksikliktir ancak en az onun kadar büyük bir eksiklik de yazmamaktır. Bolca konuşuruz ama bir türlü kağıda dökmeyiz bunları. Halbuki ecdad ne demiş? Söz uçar, yazı kalır…
    Sıkça verdiğim bir örnektir; mesela bu ülkede milyonlarca insan Hacca ya da Umreye gitmiştir, milyonlarca erkek askere gitmiştir ama kaç kişi bunları kitaplaştırmıştır? Hatta bırakın kitabı, bir günlük olarak yazıvermiştir. Cevabınızı duyar gibiyim. Kim, ne yapacak bizim anılarımızı? Öyle ya, belki de çoğu sıradan, hepimizin yaşadığı şeyler olabilir. Ancak şöyle düşünelim, günümüzden 300 yıl önce yaşamış büyük dedemizden bize bir mektup kalsaydı. Ne kadar ilginç olurdu değil mi? Belki o da günlük ve sıradan şeylerden söz edecekti ama…
    Ayhan Özkoroğlu, Samsunlu bir isim. Şehrin tanınan simalarından. Kaleme aldığı ‘Hayatın Tüh Noktası’ ise kendi kişisel tarihini anlatmaktan ibaret olan mütevazı bir çalışma. Aile fertleri, dostları, arkadaşları da kitabın yardımcı karakterleri.

    Aslında Ayhan ağabeyin yaptığı iş büyük bir cesareti de beraberinde getiriyor. Çünkü bizde insanın yeri geldiğinde kendiyle dalga geçmesi çok da fazla yapılan bir iş olmadığı gibi en fazla dost meclislerinde gerçekleşen bir durumdur. Lakin Özkoroğlu, burada kendi zaafları da dahil pek çok şeyi bir kitaba malzeme yaparak, yüreğini bir bölümünü hiç tanımadığı okurlarına açmış oluyor. Çocukluğu, büyükleri, iş hayatı ve hatta bazen özel hayatı bile kitabın konuları arasında. Klasik bir tabir olacak ama bazen güldüren bazen hüzünlendiren hatıraları var kitapta. Kendisi elitist ya da sosyetik birisi olmadığı için de hayatı bizlerin hayatına da epeyce benziyor.
    Peki, kitapta en beğendiğim bölümler hangileriydi? Ağırlıklı olarak gülünç şeyleri söyleyebilirim. Mesela balığın yanındaki yeşillik; mesela bir daha ne zaman gol olur?; mesela kılavuzu karga olanın; mesela kusura bakma abi, görmedim gibi anılar…

    'Kaçakçı Ayhan Özköroğlu', bir devrin ruh halini yansıtması açısından ibretlikti. Yine KYM aracılığıyla yapılan etkinliklerde karşılaşılan yokluklar ise yürek sızlattı. Eşiyle tanışma hikayesi ise gerçekten çok sıra dışı ve güzeldi.
    Bu sevimli kitap ile ilgili iki eleştirim olacak. Birincisi yayınevi tarafından hiç redaksiyon yapılmamış olması. Yani, yazarın gözünden kaçan hatalar düzeltilmemiş. İkincisini ise bizzat yazarına söyleyeceğim. Ee, yazar tanıdık olunca o kadar hakkımız olsun değil mi?
  • 320 syf.
    Taha Akyol’un son kitabı 1914-1915 Felaket Yıllarında Osmanlı ve Ermeniler için tek kelimeyle ‘harikulade’ bir kitap diyebilirim. Aslında kitap CNN Türk’te 10 bölüm halinde yayımlanmış olan bir belgeselin genişletilmiş hali. Ancak benim gibi TV seyretme alışkanlığı az olan, kitap okurları için fevkalade güzel bir çalışma olmuş.
    1914 ve 1915 yılları Osmanlı Türk tarihinin en kritik dönemlerinden birisidir. Utanç verici ve ağır sonuçlar barındıran Balkan mağlubiyetinin ardından Birinci Dünya Savaşına girmek üzere olan Osmanlı Devletinin başında pek çok sıkıntı da vardır. İşte onlardan birisi de ağırlıklı olarak Doğu Anadolu vilayetlerinde görülen Ermeni isyanlarıdır.

    Akyol, çok başarılı bir araştırmacı. Ayrıca kendini takip ettiren bir üsluba ve bakış açısına da sahip. Bu anlamda kitap daha önceki kitaplarından Rumeli’ye Elveda ve Ortak Acı -1915’ten de kesitler taşıyan bir çalışma. Aslında bu anlamda kitabın ismine küçük bir itiraz gelebilir. Öyle ki, sıkı bir okuru olarak ben bile 1914-1915’e ne kadar ilgi duyduysam ‘Felaket Yıllarında Osmanlı ve Ermeniler’ alt başlığına da o kadar mesafeli durdum. Çünkü zaten Ortak Acı -1915 adlı bir kitabı vardı. Acaba, tekrarlar mı olacak diye düşündüğümü söylemeliyim. Ancak vaziyet hiç de öyle değildi. 320 sayfalık kitapta Ermeni meselesi 211’den itibaren ele alınıyor.

    Kitap 10 bölümden müteşekkil. Ağırlıklı olarak 1914 ve 15 yılları geçse de öncesine ait pek çok hadise ve şartların oluşması da gayet güzel bir şekilde anlatılıyor. İlk bölümde ‘Devler Karşısında Osmanlı’ deniliyor ve 20. Asra girerken dünyanın genel durumu ve Osmanlı’nın bunun karşısındaki ahvali resmediliyor. İngiltere, Fransa ve Rusya üçgeninde yapayalnız kalan Osmanlı’yı Almanlara yakınlaştıran sebepler çok iyi bir şekilde anlatılmış. Sonrasında ise II. Abdülhamid’le başlayan Türk-Alman yakınlaşması anlatılıyor. İttihat ve Terakki’nin yönetimi ele geçirmesi, Balkan Savaşları…

    İttihatçıların aslında hemen Alman safına geçmeyip, İngiltere, Fransa ve hatta Rusya ile ittifak kurma çabaları da yer buluyor kitapta. Alman İmparatoru Wilhelm’in Türkiye ziyaretleri ve devrin ruh hali yine iyi anlatılmış.

    Harbin patlak vermesinin ardından Osmanlı’nın savaşa giriş hikayesi de oldukça doyurucu bir şekilde işlenmiş. Özellikle İngiltere’nin parasını bizden alıp da üstüne yattığı iki zırhlı üzerinde Yavuz ve Midilli’ye geçiş süreci iyi işlenmiş. Sarıkamış, Çanakkale ve Kanal harekatları başta olmak üzere savaş şartları da teferruatlı bir şekilde verilmiş. Devrin bütün önemli aktörlerini o satırlarda bulabiliyoruz. Açıkçası ben çok şey öğrendim…

    Kitabın son birkaç bölümü ise Ermeni meselesine ayrılmış. Ermenilerin isyanları, çıkan olaylar, Rusya’nın etkisi ve yüzyıldır tartışılan o meşhur Tehcir Kanunu… Kanun niçin çıktı ve ortada gerçekten bir soykırım var mı gibi soruları merkeze alan harika bir anlatım var.

    Akyol’un Ortak Acı – 1915’ten de bildiğimiz temel tezi şu; ortada bir soykırım yok ancak karşılıklı mukatele var. Buna ortak acı diyebiliriz. Çünkü maalesef hayatının kaybeden, zulme uğrayan çok sayıda Ermeni sivil var. Bu bir gerçek. Bunun inkar edilmesi mümkün de değil doğru da değil. Lakin aynı şekilde Ermeni çetelerinin katlettiği çok ciddi sayıda bir Müslüman nüfus da var. Osmanlı’nın tehciri çıkarmasındaki esas maksat asla bir soykırım değildir. Savaş şartlarında kendi güvenliğini sağlamak için yapılan bir hamledir.

    Demem o ki, 1914 ve 1915’in Türk tarihindeki, Anadolu coğrafyasındaki karşılığını görmek için bu kitap çok ideal ve başarılı…
  • 441 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bir Ada Hikayesi serisinin üçüncü kitabı da bitti. Dördüncü kitap, Şayet bir sürpriz ile bitip, beklenmedik finalle sona ermez ise ki bunu okuyup göreceğiz. her kitap bir birinin devamı değil birbirinin bütünleri olmuş durumda.
    Önceki iki kitap için yaptığım yorum bu kitap içinde geçerlidir.
    Varlığı ile, yaşamı ile bir ada yaratmış Y. Kemal ki, tamamen bir ütopik simge...
    Bu kitabın 332 nci sayfasında yazarın bu seri ile varmak istediği nokta özetlenmiş. Savaşın lanetliği, insanın ölümü dahi güzelleştirebilecek yapıya sahip olmasına rağmen insanın insana düşmanlığı, kulun kula kulluğu.....v.s.
    Birinci dünya savaşı, Çanakkale çephesi, Allahüekber Dağları, Sarıkamış bozgunu. Doksan bin Askerin donarak, bit haşeresinin yiyip bitirerek yok ettiği, Sorumlu, Enver Paşanın tarihsel olarak saklanan hatalarının ceremesini yurdun insanlarının acıların en acısıyla çektiğinin destansı bir anlatımı.
    Donarak şehit düşenler, düşmana tek kurşun dahi atmadan tarihe şahit olup şehit düşenler, haklarında sual edilmeyen sorumluların tarih sayfalarında öylece kaldığı ve rafa kaldırdığımız bir devrin tarih sayfaları...Savaşlardan geriye sağ kalanları, asker kaçağı olarak ağızlarını açtırıp kurşun sıkarak, kurşunlar boşa gitmesin diye asarak infaz ettiğimiz askerler, Biz onları bu zulme müstahak görürken Rusların yaralı askerlerimiz hastanelerde tedavi ettirmeleri, ne acı değil mi? Şahidi şehitler olan bu tarihin gerçeklerinin gün yüzüne çıkmaması ne acı değil mi?
    Yemen de, Trablusgarp ta, Çanakkale de, Sarı kamışta, Kafkaslarda, daha nice yerlerde vatan evlatlarının hangisinin hangi toprakta bedeninin yattığı, mezarının olup olmadığı bilinmez askerlerin sayısını rakamlara vurun bakalım Kaç yüz bin
    eder bir bilen var mı?
    Kurtuluş savaşı sonrası mübadele ile yerlerinden yurtlarından edilen insanlarla iç isyanlar ve düşman istilası sırasında toprağını, bağını, barkını terk eden yüzbinlerce insanın yaşadığı dram konusu olmuş bu seri.
    Bu konularda bir çok kitap okudum, mübadeleden önce de çetelerin zulmünden adalardan, Yunanistan dan, Bulgaristan dan kaçan Türklerin çektiği çileler de bilgimiz dahilinde Benim de anne tarafım dedemler Girit den mübadeleden çok önce yapılan bası ve can korkusu ile Menemene gelmişler. Neyse...
    Y. Kemal üstat, olan ile gerçek ile, olması gerekenin iç içe anlattığı bir seri bu ' Bir Ada Hikayesi' Ütopik bir ada örneklemesi ile toplumsal yaşam, dayanışma, yardımlaşma, din, dil, ırk cinsiyet tanımaksızın, sırf insanın insan olma sıfatıyla dünyayı cennete dönüştürebileceği insanlığın buna gücünün yeteceği inancını 'olması gereken' olarak sergilerken; maalesef savaş ve insanların gerçek yüzünün ne olduğunu da 'olan' olarak bizlere yansıtıyor.
    Bu seri mutlaka okunmalı inancındayım...
  • 558 syf.
    ·14 günde·Beğendi·8/10
    Yazı kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.
    Bu kitap hakkında karışık hislerim var. Niye okudum, okumasam daha mı iyi olurdu acaba dediğim kitaplar oluyor bazen. Bu kitap da onların arasına girdi. Kitap bazı şeyler açısından çok iyi, bazı yönler açısından da çok kötü. Daha doğrusu rahatsız edici. Okumasam daha mı iyi olurdu dememe sebep de bu rahatsız ediciliği aslında.

    Yirmiye yakın karakteri olmasına rağmen her karakterin iyi bir hikayesi var ve bir şekilde hepsinin hayatı bir yere bağlanıp sonuca ulaştırılıyor. Bu yazarın ne kadar kaliteli olduğunun en iyi göstergelerinden biri bence. Bu yirmiye yakın karakterden en öne çıkan karakter ise şüphesiz Adnan karakteri. Adnan kendi sessiz köşesinde romanını yazmaya, hasta annesine bakmaya çalışan bir adamken hayatı hem dönemin siyasi olaylarıyla, hem bu yirmiye yakın karakterin onun hayatına girip çıkmalarıyla sürekli olarak değişir.

    Kitap Abdülhamit'in istibdat dönemini, İttihatçı'ların dönemini ve işgal yıllarını kapsayan çok geniş bir zaman dilimini ve bu zaman dilimindeki İstanbul'u anlatıyor. İstanbul'un mekanları, İstanbul'un insanları, İstanbul'un konakları, İstanbul'un eğlenceleri... Roman bize İstanbul kadar eğlenceli ve ilginç, İstanbul kadar da karışık ve kötü karakterler sunuyor bize. Romandaki karakterlerin %90'ının namussuz ve alçak olduğu başka bir roman daha okumadım herhalde :)

    Kitapta özellikle fazilet ve tesadüf kavramları üzerinde durulduğunu fark ettim. Bu kelimelerin yazarın hayatında önemli bir yere sahip olduğunu düşünmeden edemedim. Kitapta fazilet denen şeyin örneklerini çok nadir görebilsek de tesadüflerin çokluğuna bakıyoruz sürekli. Adnan'ın hayatı sürekli tesadüflerle şekillendiğini görüyoruz. Özellikle kitabın sürpriz sonu düşünüldüğünde...
    Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise 30 küsur senelik bir zaman dilinin anlatıldığı romanda Adnan'ın hayatının sürekli değişmesine rağmen romanını asla bitirememesi, hayallerini bir türlü gerçekleştirememesi ve Adnan'ın onlarca kadınla beraber olmasına rağmen asla istediği kadını bulamaması... Bence yazar insanın hayatında zirveye de çıksa, yerlerde de sürünse her daim yarım kalan bir şeyler olduğunu anlatmak istemiş.

    Romanın ana konusunu oluşturmasa da karakterlere etki ettiği için devrin siyasi olaylarına da küçük bir ışık tutuluyor. Abdülhamit'e de İttihatçı'lara da birçok kötü şey söylense de bunun yazarın değil de karakterlerin fikri olduğu hissediliyor.
    Olay örgüsü sizi sıkmıyor ama bir yere de götürmüyor açıkçası. Kitabı okurken heyecanlanmıyorsunuz. Kitabın en sevdiğim yönü bana yaşattığı muhteşem edebiyat ziyafeti oldu. Kitapta öyle bir dil kullanılıyor ki yemeyip yanında yatarsınız, o derece :) Bir romanın dilinden nadiren bu kadar etkilenirim. "Çalınmış paranın altın tahtında bir peygamberin sakalıyla oturmak..." gibi ifadeler var ki gerçekten unutulmayacak ve bir kenara not alınacak türden cümleler. Karakter tahlilleri ve verilen hayat dersleri de oldukça derin.

    Gelelim kitabın sevmediğim kısmına. Fazla sayıda karakter olduğu ve bütün karakterlerin birbiriyle ilişkisi olduğu için kimin eli kimin cebinde belli değil. Gerçekten böyle. Ve karakterler o kadar kötü, o kadar alçak ki resmen insanın yaşam enerjisini sömürüyor. Kitapta birbirini seven iki kişi yok desek yeridir. Herkes birbirini aldatıyor, herkes birbirinin arkasından konuşuyor. İyiler varsa bile başlarına hep kötü şeyler geliyor. Kitabı okudukça insanın yaşama, aşka, insana dair bütün güzel düşünceleri eriyip gidiyor. Buna hazır değilseniz okumayın derim.

    Abdülhamit'in, İttihatçı'ların ve işgal yıllarının İstanbul'u... İstanbul'un üç farklı hali... Üç farklı İstanbul'da üç farklı hayat yaşayan yirmiye yakın karakter ve bütün bunların ortasında ne aradığını bir türlü bulamayan bir İttihatçı, bir tarih hocası: Adnan. Eğer okursanız Üç İstanbul kesinlikle sizi farklı bir kafaya sokan bir roman olacak. Keyifli okumalar...
  • 605 syf.
    ·8 günde·7/10
    Eugenides'in Pulitzer ödülü kazanmış olduğu kitabı.

    Kitabın başlangıç cümlesi bile öyle ilgi çekici ki ''Ben iki kez doğdum...''

    Osmanlı dönemi Bursa'sında başlayarak ta Amerikalara oradan da Almanya'ya uzanan Rum ailenin gen haritası diyebiliriz.İçinde pek çok devrin geçtiği ama esas mevzu olarak hermafrodit yani çift cinsiyetli olan baş kahramanın Cal'ın (Calliope) hayat hikayesi.
    İpekböceklerini,Koza Hanı, büyük İzmir yangınını, berbat bir gemi ile kıtalar arası yolculuğu,Henry Ford'un kapitalizme katkılarını, büyük depresyonu ve daha bir çok olayı anlatan ilginç bir kitap.

    Ne Kadın ne Erkek olmak...Bizler tek bir cinsiyet baskısıyla karşı karşıya kalıp doğru dürüst sav aşamazken, Kadın olarak doğup büyüyüp ergenliğinde Erkek olmaya karar verip hayatına devam etmek nasıl bir duygudur tahmin bile edemeyeceğim.Hele bizim gibi bu tarz konularda cehaletine saplanıp kalan toplumlarda yaşamayı aklım bile almıyor...Merak etmeyiniz spoiler vermiyorum kitabın başlangıcıda zaten bu anlatılıyor.

    İyi Okumalar...
  • "Dolap Çevirmek" deyiminin ortaya çıkış hikayesi;

    Gizli kapaklı işler yapanlar hakkında söylenen dolap çevirmek deyimi, bize eski konak geleneğinin bir yadigarıdır.

    Kaç göç devirlerinde, zengin konaklarının erkekler kısmına selamlık; kadınlar kısmına da haremlik denilirdir. Aile dışından kimseler geldiği vakit, kadın ile erkekler ayrı oturduklarından, konağın harem ile selamlığı arasındaki duvarda bulunan dolap devreye girer ve iki taraf arasındaki hizmetler böylece yürutülurdü.

    Dolap, eksen etrafında dönen, silindir şeklinde bir aparattır. Raflar halinde düzenlenmiştir ve kadınlar tarafından raflara yerleştirilen yemekler, dolap çevrilerek erkekler kismına geçer, oradan boşalan kaplar yine aynı usul ile alınırdı. Eski konakların çoğunda yemek servisi böyle yapılır, mahremiyet hissi de dolapların her vakit kullanilmasını zaruri kılardı.

    Aşkın, her devrin en geçerli duygusu olduğuna şüphe yoktur. Konaklardaki halayıklar, arabacılar, bahçıvanlar vs. ile aşçılar, hizmetçiler, yamaklar, dadılar, kalfalar arasında fırsatını bulunca ilan-ı aşk için kırmızı gül demetleri, çiçekler, ipekli mendiller, lokumlar, lavantalar vs. de bu dolaplara konularak karşı tarafa gönderilir, böylece konak sahibine sezdirmeden dolap çevrilmiş olurdu. Hüseyin Rahmi'nin romanlarında, heyecanlı örnekleri abartılarak anlatılan dolap çevirmelerden günümüze, bu deyim kalmıstır.
    İskender Pala
    Sayfa 69 - Kapı Yayınları
  • 464 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Derinden etkileyici bir hikaye. Sadece iki şehrin değil iki devrin hikayesi bu. Bugün sıkı sıkıya bağlandığımız değerlerin belki de değersizliğini acımasızca görüyoruz eserde. Her karakterin öyküsü birbirinden farklıyken bir noktada çarpıcı bir şekilde birleşiyor. Sizi hem heyecanlandırıyor hem şaşırtıyor. Hem üzüyor hem mutlu ediyor. Acaba şuan demokratik(!) Fransada giyotinlerinin sergilendiği bir müze var mıdır?