• Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
    fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

    Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
    gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
    benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin


          Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
    yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
          Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

          
          Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
          yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
          kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
          çerçevesine sığmayan
          munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
          lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

          
          Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
    Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
    ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
          Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
    değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
    aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
    diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
        
    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
          Takvim tutmazlığını
          Aramızda bir düşman gibi duran
          Zaman'ı
          Daha o gün anlamalıydım
          Benim sana erken
          Senin bana geç kaldığını


          Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
    kalmıştı.
          Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
    arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
          Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

    Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


          Şimdi biz neyiz biliyor musun?
          Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
          Birbirine uzanamayan
          Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
          Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
          Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
          Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
          Ne kalacak bizden?
          bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
          Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
          Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
          Bizden diyorum, ikimizden
          Ne kalacak?

          Şimdi biz neyiz biliyor musun?
          Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
    şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
          Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
          Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
          Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

          kış başlıyor sevgilim
          hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
          bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
          oysa yapacak ne çok şey vardı
          ve ne kadar az zaman  
          kış başlıyor sevgilim
          iyi bak kendine
          gözlerindeki usul şefkati
          teslim etme kimseye, hiçbir şeye
          upuzun bir kış başlıyor sevgilim
          ayrılığımızın kışı başlıyor
          Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

          
          Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

          Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
          çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
          içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
          para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
          Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
          gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
          korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    çağrışımlarla ödeşemezsiniz
          dışarıda hayat düşmandır size
          içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
          Bir ayrılığın ilk günleridir daha
          Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

          Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
          kulak verdiğiniz saatin tiktakları
          kaplar tekin olmayan göğünüzü
          geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
          bakınıp dururken duvarlara
          boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
          kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi
          yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
    alınmaya
          kendimizi hazırlar gibi
          yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
          ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
          ve kazanmış görünürken derinliğimizi
          Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
          bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
          hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


          denemeseniz de, bilirsiniz
          hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
        

          Bana Zamandan söz ediyorlar
          Gelip size Zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
          öyle düşünürler.
          Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
    karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
    uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
          Zaman
          Alır sizden bunların yükünü
          O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
    yerlerden
    bulunup yeni mutluluklar edinilir.
          O boşluk doldu sanırsınız
          Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

          gün gelir bir gün
          başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
          o eski ağrı
          ansızın geri teper.
          Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
          Bitmişsinizdir.

          Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
          önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini  
          kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.

          Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
          Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
          Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


          ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
          günlerin dökümünü yap
          benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
          kim bilebilir ikimizden başka?
          sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
          kendiliğindenliği
          yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
          bir düşün
          emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
          şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
          Bunlar da bir ise yaramadıysa
          Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


          Bu şiire başladığımda nerde,
          şimdi nerdeyim?
          solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
          ikindi yağmurlarını bekleyen
          yaz sonu hüzünlerinden
          gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
          geçti her çağın bitki örtüsünden
          oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
          bakarken dünyaya
          yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
          çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
          unuttuklarını hatırlamaktan
          uzak uzak yolları tarif etmekten
          haydutluktan ve melankoliden
          giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
          Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
          Bütünlemeli çocuklarla geçti
          gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
          dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

          Bu şiire başladığımda nerde,
          şimdi nerdeyim?
          yaram vardı. bir de sözcükler
          sonra vaat edilmiş topraklar gibi
          sayfalar ve günler
          ışık istiyordu yalnızlığım
          Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
          İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
                         Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
                         daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
          Aşk... Bitti. Soldu şiir.
          Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

          Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
          Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
          Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
          uyudum, hiç uyanmadım.
          barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
          her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
          el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
          birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
          eksiliyorduk
          mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
          her otelde biraz eksilip, biraz artarak
          yani çoğalarak
          tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
          birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
          ağır ve acı tanıklıklardan
          geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
          maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
          linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
          korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
          ve açık hayatları seviyordu.
          Buraya gelirken
          uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
          atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
          ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
          çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
          panayır yerleri... panayır yerleri...
          ölü kelebekler... ölü kelebekler...
          sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
          Adım onların adının yanına yazılmasın diye
          acı çekecek yerlerimi yok etmeden
          acıyla baş etmeyi öğrendim.
          Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
          
          ipek yollarında kuzey yıldızı
          aşkın kuzey yıldızı
          sanırsın durduğun yerde
          ya da yol üstündedir
          oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
          ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
          ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

          AŞKIN BİR YOLU VARDIR
          HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
          AŞKIN BİR YOLU VARDIR
          HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN

          gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
          gözlerim
          aşkın kuzey yıldızıdır bu
          yazları daha iyi görülen
          Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
          ilerlerim
          zamanla anlarsın bu bir yanılsama
          ölü şairlerin imgelerinden kalma
          Sen de değilsin. O da değil
          Kuzey yıldızı daha uzakta
          yeniden yollara düşerler
          düşerim
          bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
          ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
          Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
          yaşamsa yerli yerinde
          yerli yerinde her şey

          şimdi her şey doludizgin ve çoğul
          şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
          şimdi her şey yeniden
          yüreğim, o eski aşk kalesi
          yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


          Dönüp ardıma bakıyorum
          Yoksun sen
          Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren
  • 72 syf.
    ·10/10
    Yaşamaya kalkma sakın kuşkulanırlar, demiş Osman Konuk. Descartes ise Düşünüyorum öyleyse varım sözü ile girmiş tarih sahnesine. Düşünmenin var olmaya –ki bu yaşamaktır- bağlanması ve yaşamanın da –ki bu düşünmektir- kuşkuyla karşılanması her tarih sahnesinde var olan Altıncı Koğuşlardır. Ya nefes alıp vereceksiniz, kullanma kılavuzunuza uyarak ya da iç dünyanızı dinleyip yaşamaya başlayacaksınız kuşkularla savaşarak. Bu savaşma ruh bunalımlarının yüzünüze yansımasına sebep olacak, türlü türlü yüzlerinize merhaba diyeceksiniz…

    Ben Ivan Dmitriç Gromov, savaşmaktan ve devamlı bir korku halinde olmaktan hırpalanmış ruhumu tıpkı bir aynadaki gibi yansıtan mutsuz ve solgun bir yüzüm var. Akıl dışı sözleri kâğıda aktarmak güçtür. İnsanların alçaklıklarından, hakikate kafa tutan zorbalıktan, zamanla yeryüzüne inecek olan güzel hayattan, zorbaların aptallığını ve acımasızlığını her dakika anımsatan pencerelerin parmaklıklarından bahsederim. (Altıncı Koğuş, Sayfa 4 ve 6).


    Söze Ivan Dmitriç Gromov girmişken biz de ondan söz açalım, kimdir, nedir, niçin aniden haykırır ve sinerek susar...
    Ivan Dmitriç Gromov; otuz üç yaşında, kardeşini, babasını ve kendilerine ait mal varlıklarının kaybolması ardından annesiyle yalnız başına kalmıştır. Bir takım talihsizliklerin ardından üniversiteyi bırakarak evine dönmüştür. Bir süre öğretmenlik yapmış, annesini kaybetmiş, bir süre işsiz dolaşmış, daha sonra icra memurluğu görevine gelmiştir. Hastalığından dolayı işten çıkarılana kadar bu görevi yerine getirmiştir. Nedir bu hastalık?

    Ivan Dmitriç Gromov söze girer:
    -Hastalık değildi. Hayır, hayır değildi. Bütün dünya zulmümün sırtıma bindiğini ve beni kovaladığını hissediyordum. (Sayfa 11). Bu gibi düşüncelerle şapkasız ve ceketsiz halde sokakta koşarken beni yakaladılar. Doktor Andrey Yefimıç, aklımı yitirdiğimi düşündü ve evet, buradayım Altıncı Koğuş’ta.
    Gromov, yaşamayı çok seven biri olmasına (üstelik tutkuyla) rağmen kendisinde var olan takip edilme korkusundan kendi içine doğru sinmiştir. Takip edilme hissi toplumsal yargılar, kalıplar ve kurallardır. Toplumun istediğine uygun yaşamamak ya da onların kurallarına aykırı yaşamak her çağda ötelenme ile karşılanmıştır. Bu ötelenme yapıtta Gromov’un Altıncı Koğuş’a yatırılmasıyla okuyucuya gösterilmektedir. Gromov’un ani heyecanları yaşama tutkusunu, aniden sinmesi ise toplumsal yargıların onu kendi içine kaçması olarak yorumlanabilir. Gromov’un yatağa sindiği andaki hali yapıtta “İvan Dmitriç dünkü gibi başını ellerinin arasına almış, ayaklarını kendine çekmiş uyuyordu.” (Sayfa 35) şeklinde betimlenmektedir. Tarif edilen betimleme bir embriyonun anne rahmindeki duruşunu anımsatmaktadır. Hem doktor olan hem de psikolojik birikimi olan Çehov, bu betimlemeyi tesadüf eseri yapmamaktadır. Embriyo şeklindeki uyuma şekli anne karnında var olan güven hissini hatırlatmaktadır. Aniden endişelenen Gromov, bu uyuma şekliyle bir güvene sığınmaktadır.

    Gromov hastaneye kaldırılmasının ardından unutularak gitmişti ve kitapları da çocuklarca yağmalanmıştı (Yetişkinler yetişemedi mi acaba?).
    Altıncı Koğuş’ta Gromov dışında kişiler de mevcuttur. Koğuştakilerden sadece Gromov ve Moyseyka isimli kişinin isimleri bilinmektedir. Diğer kişilerle ilgili sadece karakteristik özellikler sunulmuştur. Elbetteki bu kişilerin orada olmasının da bir anlamı bulunmaktadır…

    Kitabın giriş bölümünde hastaneye dair betimlemelere ince ayrıntılı şekilde yer verilmektedir. A. Çehov realizmin edebiyattaki temsilcilerindendir. Realizmde eserde isimleri geçen kişilerin psikolojilerini ve kişiliklerini etkileyen çevre ince ayrıntılarıyla verilmektedir. Çehov da Altıncı Koğuş’ta bu ortamı okuyucuya ince ayrıntılarıyla yansıtmakta ve betimlemelerle okuyucu o ortama ve o ortamın psikolojik durumunun içerisine almaktadır.
    “Eğer ısırganın sizi yakmasından korkmuyorsanız ek binaya giden dar patikadan birlikte yürüyelim ve içeride ne olup bittiğine bakalım.” (Sayfa, 1) diyerek okuyucuyu içeriye davet etmektedir Çehov ve ardından “Etraf leş gibi lahana turşusu, yanmış fitil, tahtakurusu ve amonyak kokar. Bu pis koku ilk anda sanki bir sirkteki yabani hayvanlar sergisine girmişsiniz gibi bir etki bırakır üzerinizde.”(Sayfa 2) sözleriyle okuyucuya var olan ortamın psikolojik etkilerini ayna şeklinde yansıtmaktadır.

    Altıncı Koğuş’a yeni hastalar kabul edilmediği için hastalar arada uğrayan berber Semyon Lazariç ve onları gözeten emekli asker olan yaşlı bekçi Nikita dışında kimseyi pek görmemektedir. Fakat bir zamandan sonra hastanede tuhaf bir haber ruh gibi dolaşmaya başlamaktadır: Doktor Andrey Yefimiç Altıncı Koğuş’u ziyaret etmeye başladı…
    Doktor Andrey Yefimiç, dış görünüşüne rağmen oldukça kibar biridir. Hastanede de evinde de kendi halindedir. Evinde genelde kitaplarıyla zaman geçiren Yefimiç, genelde tarih ve felsefe okumaları yaparak bu okumalara oldukça zaman harcamaktadır. Akşama doğru ise postane müdürü olan arkadaşı Mihail Averyanç yanına uğramasıyla onunla sohbet etmektedir. Doktorun hayatı genelde kurulmuş bir saatin düzeninde seyir etmekte ve her saat dilimi her daim aynı tekrarı göstermektedir. Fakat saat de bozulabilir…

    Doktor artık koğuşta.
    Doktor Andrey Yefimiç söze girer:
    -Hayır, o andan itibaren mi koğuştaydım sanki? Daha önceleri var olan düşüncelerim beni o koğuşta olmamı sağlamamış mıydı? Hastaneye ilk geldiğimde hastanenin durumunun içler acısı olduğu düşünmemiş miydim? Üstelik hastaneyi açan insanlar bir şeylere tahammül ediyorsa, hastaneye ihtiyaçları var demektir. Önyargılar, gündelik yaşantımızdaki bütün pislik ve iğrençlikler gereklidir, çünkü bunlar gübrenin kara toprağa dönüşmesi gibi zamanla faydalı bir şeye dönüşür. Kökeninde pislik barındırmayan iyi bir şey dünya üzerinde bugüne kadar görülmemiştir (Sayfa 15, 16).

    Andrey Yefimiç, akla ve doğruluğa aşırı değer veren biri olmasına rağmen yeteri kadar güçlü bir karaktere ve inanca sahip değildir. Bundan dolayı düşündüklerine rağmen hastanedeki hüküm süren düzensizliğe karşı kayıtsız kalmaktadır. Yani kendi söylediğinin aksine koğuşun dışında durmaktadır. Fakat arasıra geçirdiği beyin fırtınaları onu bu koğuşa sürükler gibidir. Doktorun “Hayat can sıkıcı bir tuzaktır. Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istençsiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder.” (Sayfa, 23) sözleri aslında diğer karakter olan Ivan Dmitriç ile ileriki bölümlerde zihinsel ve psikolojik olarak bağ kuracağının ve Altıncı Koğuş’a adım atacağının habercisidir.

    Doktor artık koğuşta.
    Önceden zihinsel düşüncelerle adım adım koğuşa yaklaştırılan doktor artık eylemsel olarak da koğuşa girmektedir. Doktorun koğuşa girmesi ile birlikte doktor ve İvan Demitriç arasında diyaloglar da başlamaktadır. Bu konuşmalar adeta felsefi bir çatışma havasındadır.
    Bu felsefi çatışmalarda kitapta yer alan karakterler ve çevrenin neleri simgelediği oldukça önemlidir.
    Hastane ülkeyi ve toplumdan uzaklaşan aydın kesimi, Altıncı Koğuş ise toplumun küçük bir örneklemini temsil etmektedir. Toplumda var olan bireysel bazı özellikler koğuşta bulunan kişilerle okuyucuya sunulmaktadır. Koğuşun başında bulunmakta olan Nikita, düşünen kişilerin eyleme geçtiği anda baş vurulan şiddeti ve bu şiddetle oluşturulan düzeni temsil etmektedir. Doktor, 17. yy’da Rus toplumunun modernleşme sürecinde aydın sınıfın halktan git gide uzaklaşmasını temsil etmektedir. Doktor Andrey Yefimiç hakkında verilen bilgilerden biri, tıbba ve genel olarak doğa bilimlerine hiçbir zaman tam eğilimi olmadığıdır. Burada kastedilen realizmdir. Çünkü realistler, bir doktorun bir rahatsızlığı incelemesi veya bir doğa bilimcinin doğayı objektif olarak incelemesi gibi yaşanan olayları incelemekte ve gözlemlemektedir. Daha sonra doktor Gromov ile adım adım realizme yaklaşmaktadır.
    Kitabın başlarında bahsedilip betimlenen ve Altıncı Koğuş’ta bulunmakta olan aşırı kilolu kişi ise düşünme, hissetme yeteneğini kaybetmiş toplumdaki bireyleri temsil etmektedir. Bu kişinin betimlendiği kısım şöyledir:
    “…semirmekten neredeyse yusyuvarlak olmuş, tamamen ifadesiz bir yüze sahip bön bakışlı bir köylü yatıyordu. Düşünme ve hissetme yeteneğini çoktan kaybetmiş hareketsiz, boğazına düşkün, pis bir yaratıktı bu adam….
    Adamın arkasını toplayan Nikita onu çok fena dövüyor, döverken de yumruklarını hiç esirgemiyordu. Burada korkunç olan şey onun dövülmesi değil- buna alışmak mümkündü-, bu aptal hayvanın dayak yerken hiç sesini çıkarmaması, karşılık vermemesi, gözünü bile kırpmaması, sadece ağır bir fıçı gibi sağa sola sallanmasıydı.” (Sayfa 11,12).
    Bahsedilen kişi toplumda sadece maddesel yaşamayı hedef edinmiş (ki burada yemektir), düşünmeyen, acıyı ve şiddeti hissetmeyip tepki vermeyen bireyleri temsil etmektedir. Bu yüzden kişi aptal bir hayvana da benzetilmektedir. Özellikle bu kişiye, kitabın ileri bölümlerinde doktor ve Ivan Demitriç arasında gerçekleşmekte olan acı ve yaşam üzerine felsefi konuşmalarda gönderme yapılmaktadır.

    “…Bir organik doku eğer canlıysa her türlü uyarıcıya karşı tepki vermelidir…
    Acıyı küçümseyebilmek, her daim memnun olmak ve hiçbir şeye şaşırmamak için işte tam da şu aşamaya gelmek (İvan Demitriç şişman, yağ küpüne dönmüş köylüyü işaret etti) ya da her türlü duyarlılığı yitirmek için sonuna kadar acıyla yoğrulmak, başka deyişle, artık yaşamamak gerekir.” (Sayfa 38).
    Altıncı Koğuş’ta bulunmakta olan diğer kişi Yahudi Moyseka, “sessiz” ve “zararsız” olduğu için hastane avlusundan çıkma iznine sahiptir. Buradaki sessizlik düşünmeme veya düşünse bile konuşmamaktır. Düşünmeyen ve konuşmayan biri de zararsız olarak gözüktüğü için o parmaklıklardan biraz da olsa kaçabilmektedir. Aynı zamanda Moyseka, Nikita için de bir “fayda” kaynağıdır. Çünkü Moyseka dışarı her çıktığında binaya karnı tok ve ceplerinde de bir miktar parayla dönmektedir. Burada Moyseka o çağlarda değişen Rus toplumunun ekonomik durumunu da temsil ediyor olabilir. Çünkü o çağlarda modernleşme sürecinde ekonomik sermaye aristokrat sınıftan burjuva sınıfına doğru el değiştirmiş, fakat bu değişime toplum bir süre ayak uyduramayarak umutsuzluğa kapılmıştır. Yapıtta parasal aktarımın Moyseka’dan Nikita’ya doğru zorla gerçekleşmesi burjuva sınıfının ekonomik anlamdaki karmaşası ve umutsuzluğunu aktarıyor olabilir. Aynı zamanda Moyseka’nın yirmi yıl önce şapka atölyesinin yanmış olması sonucunda aklını yitirdiği bilgisi bu ekonomik bunalım sürecinde toplumun karmaşası ve umutsuzluğunu yansıtmaktadır. Moyseka üzerinden verilen diğer bir mesaj ise din ve insani ögelerdir. Modernleşme süreci öncesinde insanlar din ve kültürel kurallar doğrultusunda kendisini anlamlandırabilirken, modernleşme sonrasında anlam arayışı açısından bir uçuruma düşmüştür. Yapıtta Moyseka, hizmet etmeyi ve arkadaşlarına yardım etmeyi seven biri olarak betimlenmesine rağmen bu özelliklerinin şefkat ya da insani özelliğinden dolayı değil de Gromov’u taklit ederek ya da ona boyun eğerek böyle davrandığı dile getirilmektedir. Oysa Gromov sadece düşünen biridir. Herhangi bir şiddet veya zorba davranışları bulunmamaktadır. Bu kısımda da ekonomik sermaye kavramından kültürel sermaye durumuna geçiş yapılmaktadır. Kültürel sermaye de tıpkı ekonomik sermaye gibi bireyi toplumda bir yere ait hissetmesini sağlamaktadır. Kültürel sermaye burada Gromov’dur. Moyseka onu taklit ederek kendine hem anlam hem de aitlik aramaktadır. Çehov bu durumu birçok eserinde bulunmakta olan karakterlerinden okuyucuya sunmaktadır.
    Çehov, iyi bir tiyatro yazarıdır. Altıncı Koğuş bir öykü olmasına rağmen anlatımda tiyatro havası da bulunmaktadır. Eser, yazarın herhangi bir yorumu katılmadan okuyucuya direkt sunulmaktadır. Kitap ile ilgili benzer genel yorumlar yapılabilirken ayrıntı yorumlar ve sona dair yorumlar okuyucudan okuyucuya göre değişmektedir. Sonun yorumlanması okuyucuya bırakılmaktadır.

    Eserde var olan iki karakterde Çehov’un gerçek hayatındaki özellikler bulunmaktadır. Bu karakterler Ivan Dmitriç Gromov ve Andrey Yefimiç’tir. Gromov, çocukluğunda babasından şiddet gören biridir. Aynı zamanda edebi yönü de güçlüdür. Eserde Gromov, bazı ailevi sıkıntılarından dolayı üniversiteyi bırakarak evine dönmek zorunda kalır. Çehov da çocukluğunda babasından şiddet görmüş ve edebiyata ilgisi sayesinde bir süre yazılarıyla para kazanmıştır. Aynı zamanda Çehov da bazı ailevi sıkıntılarından dolayı eğitimini bitirmek için gecikmiştir. Bu bilgilere ek olarak Çehov, gerçek hayatında doktordur.


    Çehov, realist bir yazardır. Realizm, romantizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Romantizmde aşırı iyiler ve aşırı kötüler bulunmaktadır. Kitabın başında Gromov ile verilen bilgilerde, insanlar hakkında yargıda bulunurken farklı renkleri gözetmeden siyah ve beyaz gibi keskin renkleri kullandığına dair bilgi de bulunmaktadır. Aynı durum doktorda da bulunmaktadır. Doktor Andrey Yefimiç hakkında verilen bilgilerden biri, tıbba ve genel olarak doğa bilimlerine hiçbir zaman tam eğilimi olmadığıdır. Burada kastedilen realizmdir ve doktorun ise tam realist olmadığıdır. Çünkü realistler, bir doktorun bir rahatsızlığı incelemesi veya bir doğa bilimcinin doğayı objektif olarak incelemesi gibi yaşanan olayları incelemekte ve gözlemlemektedir. Farklı gibi gözüken iki karakterin benzer yönlerinin olması ve birlikte gerçekleştirdikleri felsefi tartışmalar sonucunda realizme ulaşılması, Çehov’un realizme yaklaşmasını yansıtmaktadır. Aynı zamanda doktor ve Gromov arasında gerçekleşen konuşmalarda romantizmden realizme geçen Puşkin ve Voltaire gibi isimler tesadüfi değildir.

    Altıncı Koğuş, kısa bir öykü olmasına rağmen içerisinde daha nice anlamlar içeren ve bu anlamların sayfalar sürebileceği, yazılma yılına rağmen her çağda diriliğini koruyabilen bir eserdir.
    Anlam ve ruh bulmanız dileğiyle… İyi okumalar.

    Dünya Edebiyatında Realizmin Başlıca Temsilcileri
    • Stendhal
    • Honore de Balzac
    • G. Flaubert
    • E. Hemingway
    • J. Steinbeck
    • Charles Dickens
    • Lev Tolstoy
    • Dostoyevski
    • A. Çehov
    • Gogol
    • M. Gorki
    • Turganyev
    • Charles Dickens

    Türk Edebiyatında Realizmin Başlıca Temsilcileri
    • Recaizade Mahmut Ekrem
    • Sami Paşazade Sezai
    • Nabizade Nazım
    • Halit Ziya Uşaklıgil
    • Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    • Memduh Şevket Esendal
    • Reşat Nuri Güntekin
    • Refik Halit Karay
    • Sait Faik Abasıyanık
  • Gövdem parçalanmış gibi iki dünya arasında mıydım ne Ruhum bir beden seçip suanki bedeni mi buldu ruhumunda hiç tarzı yokmuş
  • Yalnız Bir Opera

    Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    İmrendiğin, öfkelendiğin
    Kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    Yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    Dile dökülmeyenin tenhalığında
    Kaçırılan bakışlarda
    Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    Zaman zaman geri tepip duruyordu.
    Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
    Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
    Başlangıçta doğruydu belki.
    Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
    Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
    Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin.

    Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
    Senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
    Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
    Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    Çerçevesine sığmayan
    Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

    Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
    Seni bir şiire düşündükçe
    Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    Uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
    Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
    Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
    Belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
    Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
    Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
    "Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
    Altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını.

    Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
    Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
    Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
    Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
    bakışıyorduk.
    Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
    Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
    Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
    Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
    Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
    Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
    Herşeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.

    Kış başlıyor sevgilim
    Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    Oysa yapacak ne çok şey vardı
    Ve ne kadar az zaman
    Kış başlıyor sevgilim
    İyi bak kendine
    Gözlerindeki usul şefkati
    Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    Ayrılığımızın kışı başlıyor
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
    Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
    Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
    Böyle zamanlarda herşey birbirinin yerini alır
    Çünkü herşey bir o kadar anlamsızdır
    İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
    Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
    Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    Çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığımız anlar,
    Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.

    Dışarda hayat düşmandır size
    İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha
    Herşey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    Kulak verdiğiniz saat tiktakları
    Kaplar tekin olmayan göğümüzü
    Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    Bakınıp dururken duvarlara
    Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek,
    Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
    Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
    Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
    Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
    Başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
    Kendimizi hazırlar gibi.

    Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
    Göremeseniz de, bilirsiniz
    Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.

    Bana zamandan söz ediyorlar
    Gelip size zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da herşeye nasıl iyi geldiğinden
    Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
    Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
    Dahası onlar da bilirler.
    Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
    hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
    kolay değildir elbet.
    Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
    Zaman alır.
    Zaman alır sizden bunların yükünü
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe
    çöker.
    Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
    Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.

    Gün gelir bir gün
    Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    O eski ağrı
    Ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper.
    Yoksa gerçekten bitmişsinizdir.

    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
    kavranır.
    Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
    Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    Herşeye iyi gelen zaman sizi kanatır olmuş
    Saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Günlerin dökümünü yap
    Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    Kim bilebilir ikimizden başka?
    Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
    Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
    Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız herşeyi bir düşün
    Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
    Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Bunlar da bir işe yaramadıysa
    Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    Şimdi nerdeyim?
    Solgun yollardan geçtim.
    Bakışımlı mevsimlerden
    İkindi yağmurlarını bekleyen
    Yaz sonu hüzünlerinden
    Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    Geçti her çağın bitki örtüsünden
    Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    Bakarken dünyaya
    Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
    Çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    Unuttuklarını hatırlamaktan
    Uzun uzak yolları tarif etmekten
    Haydutluktan ve melankoliden
    Giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
    Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    Şimdi nerdeyim?
    Yaram vardı, bir de sözcükler
    Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    Sayfalar ve günler
    Işık istiyordu yalnızlığım
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
    Karardı dizeler.
    Aşk...Bitti. Soldu şiir.

    Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    Aşk yalnız bir operadır, biliyordum:
    Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
    Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
    Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    Birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    Eksiliyorduk
    Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    Yani çoğalarak
    Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
    Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    Ağır ve acı tanıklıklardan
    Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    Ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    Ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
    Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
    panayır yerleri...
    Ölü kelebekler...
    Ölü kelebekler...
    Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

    Adım onların adının yanına yazılmasın diye
    Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    Acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
    İpek yollarında kuzey yıldızı
    Aşkın kuzey yıldızı
    Sanırsın durduğun yerde
    Ya da yol üstündedir
    Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.

    Aşkın bir yolu vardır
    Her yaşta başka türlü geçilen
    Aşkın bir yolu vardır
    Her yaşta biraz gecikilen
    Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    Gözlerim
    Aşkın kuzey yıldızıdır bu
    Yazları daha iyi görülen
    Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    İlerlerim
    Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    Ölü şairlerin imgelerinden kalma
    Sen de değilsin. O da değil
    Kuzey yıldızı daha uzakta
    Yeniden yollara düşerler
    Düşerim
    Bir şiir yaşatır herşeyi yaşamın anlamı solduğunda
    Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    Yaşamsa yerli yerinde
    Yerli yerinde herşey
    Şimdi herşey doludizgin ve çoğul
    Şimdi herşey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    Şimdi herşey yeniden
    Yüreğim, o eski aşk kalesi
    Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
    Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey Sanat! Herşeyi hayata dönüştüren.

    Murathan MUNGAN
  • var mı bilen başıma seni saranlar arasında adını
    mantık mı diyorlar idrak mısın hafıza mı
    sahici bir şeysen eğer söyle bakalım
    neydi sevgilinin koynuma kaçtığı tarih
    yıllardan hangisiydi hangi mevsimdeydik ayın kaçıydı
    koynummuş madem sevgilinin göz diktiği yer kaçmak için
    incecik ürperişli gölgesi cismime neden kıydı
    sor gücün sormaya yetiyorsa var mıymış
    gönlümü bin parçaya böldüğünün bir sebebi
    o yürek burkucu gençlik döngülerinde beni çark ettirişi
    ses çürütüp bağrımda
    böğrümden karaltı söktürüşü
    niyeymiş boynumun tan yerine amade kılındığı silkinişler
    türk ilinde fütur eylemeksizin la belle dame sans merci
    sancak açsın diye mi
    hatırla ikrar etmeye şayan bir hasıla var mı şimdi
    hani savaş patladığında sevdiğim kız
    koynundan senin artık çıkmam deyivermişti
    bunu bir fısıltı halinde çarçabuk
    ve yeminle söylemişti
    yeminle çünkü yemindi olduran olduracak olanı
    yemindi aşkın aşkla bakıştırıldığı sahra
    o gün bu gündür savaş denildiğinde zira
    yemin zamanlarından başka şey anlaşılmadı
    ant içildi ahdedildi edildi muharebe
    harbe girişin yemindi girildiyse nişanesi
    öldürdük demiştiler ve bakmışlardı rakama
    ne kadar yemin edildi o kadar kastedildi cana
    kimin fikriydi ölüm sınıfları açmak
    bünyesinde devlet demir yollarının bilinmiyor
    belgesi yok üç ölüm öğretildiğinin bu sınıflarda
    üç mevki üç bilet koçanı zincirleme üç iflas
    çağdı üç türlü can çekişme çağıydı
    kayda geçmedi üç ölüm tarzını hatmetmeden
    vagonlara girmenin yasaklandığı
    üstünü aratmadan vagonlara girenin
    hangi ağır cezalara çarptırıldığı
    hiçbir zaman dökülmedi resmiyete
    sonradan çok sonradan
    öksürmeyi andıran bir sesle
    boğazını temizlermiş gibi yapışlar
    dan anlaşıldı
    ceza tanzim edenlerin
    trenlerle yasaklar arasındaki ilişkiyi
    dikkati hak edecek derecede
    kültive elabore rafine bir tarzda
    tesiste muvaffakiyet kazandığı
    dünyanın başka yerlerinde
    ne böyle bir ince iş baş göstermiş
    ne de bu derecedeki ince işin altından
    kalkabilecek başlar
    mükâfatlandırılmıştı
    fakat dikkat
    dünyanın başka yerleri denildiği zaman
    tadına doyulmaz bir taam
    karşılığında proforma acılar
    çekilen bölgeler kastedilmemektedir
    başkalık o ülkelerdedir ki
    oralarda yenilecek her şey
    tek başına kalınıp yenilmesiyle beraber
    mayhoş bir lezzet verir
    rusya ve ispanya’da meselâ
    traverslerdir yasak koyan yabancı vagonlara
    mezkur memleketlerde yasakçı kadrolar
    ter kokmaktan perva etmemişlerdir
    oysa berilerde olay
    hem enine hem boyuna
    farklı aktı
    ter kokusu izale eden irili ufaklı kafaların
    yenilmezdi gerçi kestikleri ama
    astıkları astıktı
    kültiveydiler adları avrupa çapında anılacak seviyede
    astlarını medyun bırakacak miktarda elabore
    rafinelikleri kârlı çıkmaya mâtuf bir izdivaç mı hiç
    istemem boş mu kalsın yan cebim kabilinden
    lavantaları vanilyaları altın damlalarıyla
    işgal altında tuttular maroken kaplı birinci mevkii
    kuşkular içe kor gibi düştü gözde tüttü şüpheler
    şüpheler bastırdı ıslığı kümbetli bostanlarda
    şehevî bir tabasbustu gıcıkladı teyakkuzu
    traktör savsakladı evlekle bağlantıyı
    asfalt yollarla tanışıklık kurdu
    insanlık tarihinde ilk defa böyle hazin
    tınlıyordu ihanet
    tarihte ilk defa çocuk annesiyle babasına
    poz verdirtiyor onların
    kaptırmıyordu portre ressamlığını yadlara
    dünyanın bin bir bucağında çocuklar
    dünyaya gelmelerine vesile olan çifte
    neyi tavsiye edecekler
    merak konusu ilk defa buydu
    ilk defa yarım yamalağın yalvara yakardığı
    ilk defa keşmekeşten bu kadar güzel koku
    ötelerde sekiz kişilik kompartımanın ahşap kanepeleri
    ddt kokanlar tarafından doldurulmuştu
    doldurulmuştu tahta kaşıklar bulgurla
    torba yoğurdunu sulandırıp doldurmuşlar sarımsak
    kelle üç numaraya vurdurulmuş tentürdiyotlu
    öte ile beri arasında bir orta sandık
    orta sınıf orta tabaka orta bilmem neciler
    hangi öteden geldikleri meşkuk
    bilinmiş beriye ulaşamayacakları kati ve bedihi
    ağırdılar kaldırmaya güç yetirilmeyecek kadar
    noksanlıkları hissedilmeyecek kadar hafif
    kıyafetlerinden öylesine rahatsızdılar ki
    hepsi aynı siyah harikulâde parlak lokomotifin
    çektiği yere ispanyollu ve ruslu
    bir landonun tıngır mıngır sarhoşluğu
    onlara asla kâfi gelmezdi sadece rusya’dan
    sadece ispanya’dan kaçmış gibi görünmek
    rusya ve ispanya yoksunluğu
    onlar için yekpare bir kalıt
    kabul edilirse avutucu
    haberdar edildikleri şey kanun-u esasi
    tanıştırıldıkları ses tino rossi
    bezdirici haşarılık keratalarına
    allah baba kızar deyişleri
    o aynı boş bakışlı çocuklara
    iğneli beşik korkusu verişleri
    bir yerden ödünç mü alınmıştı
    yoksa dudaklarından
    dökülüvermekte miydi
    içlerinden geldiği
    ödünç veya içten zaruretti modaya uymak
    kurdukları cümleyi içine devletten menkul bir tehdit
    katarak parlatmak zaruretti
    parlak cümleyi muhatabın yüzüne çarpmak zaruretti
    mazurdu hepsi çünkü rulet misali devran dönmüş
    bu durulan noktaya gelmişti
    mahcurdu hepsi çünkü ekmeğini taştan çıkarmış olanlar
    taş kırsınlar diye yol yapımına gönderilmişti
    mahfuzdu hepsi çünkü hangisine sorduysak
    ateş adalarının yerini haritada şıppadak gösterebilmişti
    hepsi makul hepsi makable şamil birer marionetti
    koltukaltlarında kaymak kağıda resimleri
    dört renkli basılmış haftalık mecmualar
    fıstıktı anaları babalar devletti
    içten veya ödünç kadınlarla erkekler arasındaki laklak
    trende öğrenilen trende kalacak
    indiklerinde üç türlü ölüm
    boşaltmış olacak kompartımanları
    trenli hayatların bir gereği bu
    trenin bütün yolcularına ölüm
    iltimas olsun diye
    bir kalkış noktası hediye ederek
    her birini tek tek
    üç tarzda uğurluyor
    durulan her istasyonda onları
    yine ölüm karşılıyordu ru be ru
    gizli pazarlıkların mahfillerinde ölüm
    onları eliyle koymuş gibi enseliyordu
    kadın iseler en uygun durumu arz ettikleri
    kloş etek giymelerinden anlaşılıyor
    azrail’in tebdil-i kıyafet gezdiğine
    hiç hayret etmeyen erkeklerin
    fötr şapka takanları ikrar ve itiraf erbabı
    sayılmaktan sıkılmıyordu
    huylu huyundan vazgeçmiyor
    âdetleri veçhile marifetlerini gizlice
    göstermeyi biliyorlar
    kim olursan ol diyorlardı uygunsuz vaziyette
    yakalanmadıysan marifet sende
    yani işler yine
    tıpkı ta gaza beylikleri döneminde
    ileri gelenlerin aralarında sıkıntıyı dağıtmak
    gayesiyle başlatılan elim sende
    oyunu devam ediyormuşçasına
    işliyor tek boyutlu ve sade ve sadece
    kutsal kitaplarından bazı sayfalar kopmuş
    bazı satırlar silinmiş
    planlı vakitli yasal toplantılarında
    yasal vakitli planlı toplantılarında
    kopan sayfalara fazlalık atfedenler
    şakşak alıyor
    içerik belirleniyordu
    silinmiş satırlarda neler yazıldığının bilinciyle
    gizli tutuluyordu resmiyetin bir osurukta ezberletildiği
    kimin aslı balçık idiyse o gizli tutuluyordu
    gizlinin erketesine gönül deniyordu ki fasaryası
    sımsıkıydı yapışkandı
    kopmuyordu gözgüsünü yazgısı sanma hatasından
    hatalar kime sorarsan sor
    pek zarif duruyordu bahçe kapılarında
    bahçelerinde havuzlar havuzlarında fıskiyeler
    fıskiyelerinin ucunda ping-pong topları
    sevmek diyorlardı nasıl olsa hoş görmek değil midir
    yürüyüşten kürüyüşten çürüyüşten aldıkları
    moribond zevkle mest oluyorlar kafiye hatırına
    serbest sermest oh ne güzel şey
    başı boşluk başı hoşluk başı bozukluk hâttâ
    bilerek kaybediliyor anahtar ve ardından maymuncuk
    kullanmayı emreder asrımız deniyordu
    satalım deniyordu anasını açıldığı
    yere kadar açalım
    ne kadar kullanıyorsa avrupa’dakiler biz de
    uyandırma kerizi o kadar kullanalım
    pozitif hukuku boş ver ben profesör hirsch’in
    yıllarca asistanlığını yaptım
    bu hazır cevaplığı sanırsın kimden kaptım
    hans reichenbach bile
    artık demedikten sonra kalın
    ne haddimizdir ki canına okumayalım kukuletanın
    şakulî bakacaksan bil-mecburiye çağdaş
    bir zahmet ufkî bakıverirsen çağcıl
    dönem sonu sınavlarının yaklaştığı aylarda zonk
    her zonklayışta bir zarafet bulmadılarsa çatlardılar
    her zonklayış melâle aşina her hal ü kârda domino
    elim sende oyunu devam ediyor
    mülevves bir taksirat çağlar boyu destekleniyor
    beklenmiyor beşerin üzerine gökten bir dindirişin serpilmesi
    gök
    gök müydü dönmek için can atılacak taraf
    göktü evet gizlice göz kırptı öldürene
    göktü aynı gökyüzüydü ölene el altından
    tanışıklık veren de
    gök
    ey dönmek için dönerek
    ve döndükçe dönerek
    döndükçe gözden kaybolarak
    gözden kayboldukça kalbe dolarak
    göktü ey hınç duyarak kargın vücut kaybolmuş bir vücuda
    kayıp vücut hırsını tapınan vücuttan alarak
    hınç ve hırs naz uykusu çekerek
    vücudun güzelliğini inkâr etmeyerek güm
    hayırlı olsun damgayı vurdurarak
    gümlemek her kolaya geleni bir kolaylık sandırıyor
    yalınlığa ucuzlamak aşama bildiriliyor
    gelmek mastarından isim olarak gelir
    hangi maksatla türetildiği düşünülüyor
    bedavaya geliyor aymazlık zırhı kapışılıyor
    şu serpuşa bak deniyor şems-siperleniyor
    baş üstüne ne konduysa kapışan kapışana
    kapışmaya dalmanın hayrını gör bak ne güzel yakıştı
    çapulcular kim idiyse tarih onlara kaldı
    biletler karaborsa satıldı bırakmadı borç yakanı
    kim ki baktı vücudun münezzeh yerlerine akıttı kanı
    çattı ahaliye pamuk bayram
    güzideler andante ağladı
    köçekler parsa toplarken pula belendi çengiler
    oklavalar mütereddit döndüler küstürücü ellere geçti rende
    müfredat iptal edildi aksadı bazı dersler
    geç kalmadı savaşa yön vermekten fahişe taburları
    tayın oldu savaş patladıktan sonra ekmeğin adı
    ekmek soyundan hicap taşlardan medet umdu
    simsiyah kayalarda kılıçlarını kırdı utanması olanlar
    çekilip kuytu odalara hepsi öldürülmeyi bekledi
    toprağın göğüs geçiren kırlık kısımları
    toprağın ne hititlerden kalma kara saban
    ne de isveç çeliğinden pulluk görmüş olan
    toprağın safiye meryem hatice katmanları
    kopmuş vücutları himayesine aldı
    çatışmalar cephede
    savaş arkalardadır
    bundan böyle inkârcıları küçültmenin
    büyük bir engeli var
    savaş günü çattıysa açlık
    kimsenin aklını kanırtmayacak
    artık yücelerde bağlardır
    enginlerde asma bahçeleridir tahribata müsait
    mühendisler köprüleri infilâk ettirilir kıratta kuracaktır
    okşayış sevap değildir helal değildir ilkah
    bilinen dünyalarda konacak dal bulamaz
    dilimizden uçtuğu aşikâr olan eyvah.
    savaş çıktı
    kız koynumdan çıkmadı
    beni mahmur bırakmaktan bir gün olsun bıkmadı
    devler gibi yazı yaban demeyip silahlanmış adamlar
    korkuya yağmaya kana söz getirtmedi
    alacaklarımızın sorgucuyduk borçlarımızın çilingiri
    bizi korku bizi yağma bizi kan yargıladı
    terler döküldükçe solgunlaştı yerküre
    çehre solgun anneler endişeli küfürbazdı babalar
    yasalar kapattı çimenli bayırların yüzeyinde artanı
    nem kokuşlu çocukları kızlı erkekli
    coşturdukça arıtan bayırlarda
    batözler vinçler paletler sefalete gerekçe hazırladı
    meyve ağaçlarını bir hiza gözeterek diktiler
    dıraht-ı meyvedar lâfzına rağbet edenler
    karşılarında ayıp el işaretleri yapılmasına şaşırdı
    öyle işaretleri onlar dışa vurmaz
    düşüncelerinde yalıncak canlandırırdı
    ne ki sisler bürüdüler tarlayı
    göreyim seni herkesten önce sen başla
    diye her birimize tembih ettikleri
    her birimizden bir besmele ümit eden
    hepimizin tenine tav olup da
    besmeleyi unuttuğumuz tarlayı
    sislendi kurusun diye üstüne mendil
    serdiğimiz böğürtlen
    neymiş biri yek diğerinin boynuna o kol atmalar
    nice şeymiş o eski sarılmalar yatmalar
    sevmekten kaldıysa bize değdikçe değillendiren
    yattıkça sürçen bir şey kaldı fasılalarla
    neye uzattıysak elimiz bir arşın bizden ırak
    kayıyor gözyaşlarının göğerttiği ne varsa gövdemizden
    saklı kim biz sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz
    haramdıysa prospektüs yetmez miydi yandan yana yatırıp
    tırâzende saçları büsbütün haram ettiğimiz
    insafına sığındığımız yetmez miydi işgüzar
    kamusal ilaçlama işçisi güruhunun
    dilenmeyi öğütlemekten gayrı söz etmekten habersiz
    rahmi narkoz altında ameliyatla alınmış şehirlerden
    başka ne kaldı ki desek mahremiyetimiz
    niyetleri diplerde sakladık
    whether deep or freakish ease
    saklandık niyetlerimizin esfeline
    kovcular haline dönüştük
    matbuattan gizlendi şehre inmekten maksadımız
    giderek matbuat gizledi bizden kendi maksadımızı
    yadırganmadı bu koca kaba kalabalığın
    daracık yerlerde sıkış tepiş gizlenişi
    gizli övünmelerde yoklandı bir darp izi
    mezeler yenildi kafalar çekildi
    tarladan kovulanların irin topladı derisi
    irinliler kabilesi
    çoğalıp sayıları göze batınca alarga durdular bizden
    sevmezlermiş bizi raconlarının bu olduğu söyleniyor
    yarası cerahatlenmeyeni kendilerinden saymazlarmış
    bize başından beri başkası muamelesi yaparlarmış
    daha yeni öğrendik meğer biz de onlarla mecazdan
    leff ü neşirden gayrı alâka şimdiye kadar kurmamışız
    doğrusu gerçekten bizmişiz başkaları
    onlara dokunmanın bizlere ar gelişi bundanmış
    irinsizlik bilinciymiş her geçen gün tuhaflaştıran bizi
    bizdik hey gidi bizdik biz gidi bizdik neye dokunduysak
    doğdu o şeylerin ortadan kalkma ihtimali
    sarktı berelendi döküldü neye dokunduysak
    canımıza santigrat nevinden kıymet biçmeye kalktığımızda
    memeler sarkık kalçalar bereli dudaklar dökülgendi
    rengi attı çağları dönemlere ayırmak için
    elimize tutuşturdukları edevatın
    arkadaşlarıma söyledim
    soluyor solduruyoruz
    hiçbir şehrin montevideo’nun bile
    sundurmasında soluk bırakmadılar dedim
    sözümü tersten aldı arkadaş olacak dümbelekler
    bana terslendi hepsi
    yüzüme ters bakmakla iktifa etselerdi
    tahammül eder sizin cirminiz
    ancak bu kadar derdim ama onlar
    susturamadı içlerinde cirit atan ifriti
    ne çekilmez bir adamsın sen dediler
    hem şikâyet ediyorsun savaştan
    hem koynunda saklıyorsun sevdiğin kızı
    yeyip yuttum sanmayın bu takazayı
    ne mi yaptım size ne
    kokuşmuşa paha biçerek geçinene
    ne yaptığımı hiç kimseye anlatmam
    bu çapraşık dünyaya bir de ben düğüm atmam
    yola getirsem elime ne geçecek
    hayat sahici bilgiyi sömürgeye saklamış
    diyenler arasından birini
    bunların avenesinden bir tekecik kişi
    çıkacak mı hiç sanmam
    aklını dünya hayatında benim hisseme
    akşam bulutuna iliştirilmiş bir şey
    düştüğüne yoracak
    o şey
    oyalıyor beni
    benim bütün kenarlarım
    o şeyle işli
    aklını yormak
    benim arkadaşlarıma göre yabancıların işi
    yakınlık gösterir benim arkadaşlarım aklı havalarda uçana
    yakınlık gösterir benim arkadaşlarım aklı yerin dibine batırana
    ne arkadaşmış bunlar bir işin düşecek olsa
    çat beykoz’dadırlar çat kumkapı’da
    ha beykoz’dadırlar ha kumkapı’da
    uyar mıyım aklı vücuda merbut kılmayan bu takıma
    tünemeye fırsat bulduklarında
    ayırt etmeyeceklerdir hani halı hani kilim
    bir ağız mutlaka öğrenmek gerekiyorsa
    neme yetmez benceğize kendi halim
    baktım hiç işe yaramıyor
    deniz sularında köpekleme yüzmelerim
    kulaç attım yağsız karnım elverdiğince
    yettiğince çelimsiz kollarım
    iki yakamı bir araya getirmek
    konusunda sebat ettim
    bunu kolay bir şey sanan
    varsa denesin de göreyim
    yemek buldun mu ye dayak buldun mu kaç
    biyos derlerse hayat logos derlerse akıl
    bunları sular seller gibi bilmeyi marifet sanma sakın
    marifet aklın ne kadarı hayatın dahilinde
    bunu bilmek
    yahut keşfetmek hayatın
    hangi kısmı dolduruş ne kadarı akıldır
    hasılı neye olursa olsun akıl yormak
    aklı takatten düşürmeye ister istemez varır
    halbuki insanların çoğu cehennemlik
    yani dinç akıllıdır
    onlara eziyet altında
    tecrübemin bana öğrettiğini
    söyledim açık seçik anlamadılar
    avâma sebil için açık saçık söylediysem de nafile
    benim sırrım nefsimi ıslah etmeyişimde saklı
    beni yazın keten pantolonlu kışın kalın kazaklı
    görmeseler ayağa
    düştüğümün resmiydi çoktan
    aldırışım soğan başı hikâyesi dolaylarında
    konaklama gafletiyle bukağılansaydı
    nasır bağlasaydı kişiliğim olsaydım ibn-i filip
    taksaydım getirdiğim her bir şeye doğuştan
    dünya nispetinde bir kulp
    ucu indüs’e varan bir imparatorluk kursaydım
    sinop’ta gölgemin köpeksi filozofun yüzüne
    düşmesiyle dehama kucak açtığı için
    zapt edilmiş topraklara giderek
    romanya boyası çalmayacak mı general
    rütbesinde beş altı tane zevzek
    şişse idi kişiliğim kan çıbanı çıkarma
    derecesinde kabarsaydı
    dem vurmayacak mıydım
    kendi krallığımdan
    pehlivanlık taslayıp
    bahis açmayacak mıydım
    mülk-ü âl’imden saltanatımdan
    para bastırmayacak mıydım
    hutbe okutmayacak mıydım
    dinç akıl böyle şeyler yapmadıkça
    rahat yüzü göremez
    aklı dinçlik çağına demir atan insanın
    gözleri ve’l fecr okur
    gözleri kahverengidir karadır elâ çakır
    bağdaş kurarken bile bu gözler hazıroldadır
    ağzı nerededir tabiî ki kulaklarında
    vakit kazanmak için çevresine
    mebzul ücret dağıtır
    çünkü aklını yorgun düşürmeyen her insan
    içerisinde
    bir gün soğuk ve rutubetli ve gözün
    gözü görmediği mahzenlere düşmek
    oralarda çürümek korkusu taşır
    korkudan kurtulmanın yolu
    ben size söyleyeyim
    vitrinde
    mümkünse vitrinin göbeğinde
    kendine bir yer beğenmekten geçiyor
    gözde değilse göz önünde o da olmadı göz altında
    aklı dinç kalan ezilir gözden uzaksa
    mahlûkat gözüne görünmemek
    işte bu olmaz
    olduğundan fazla sanılmamayı
    dinçlik kaldıramaz
    dinç akıllılardır göz göre göre
    maskaralıkla korkaklığı buluşturan
    tarihi inceleyin göremezsiniz
    soytarısız bir kral dalkavuksuz bir sultan
    padişah imparator gözdeki mübalağadır
    bana bunlar yaramaz
    ben çocukluk çağlarımdan beri
    görülen görünen gösterilen dünyaya
    alışmamak inadında kararlı takımı tuttum
    nefsim âsi aklım yorgun şefkatlidir yüreğim
    neden koynuma göz koyan kıza hayır olmaz diyeyim
    at üstünde ok atarken bana güleç yüz
    padişah mı imparator mu gösterecek
    bu kız olmasa benim kramp giren bileğim
    merhem yüzü görür müydü düşünün
    insan isem insanlığın tümüne
    beklerim ki geçsin diktatörlüğüm
    demek bana lüzum edecek bir horoz ötüşünün
    vardığı yere kadar uzanan hükümranlık
    sorgulamaktan geri durmam
    kim yaparsa nüktedanlık
    ellerimde dinç akıllı kimselerin
    ne mânâya geldiğini merak ettikleri yüzükler taşıyorum
    yüzük taşlarımın altına arsenik sıvaştırmadan yaşıyorum
    iflâh olmaz diktatör işte o bensem
    o bir köprüyse işte sırat dedikleri
    benim orayı biri çıkıp söyleyebilir mi
    gurultuyu çaktırmadan deneyip cambazlığı
    façama toz kondurmayıp hiç azar işitmeden
    geçmenin fırsatını kullandığımı
    yo hayır böyle bir beyan sadır olamayacak
    sırat
    oradan geçmedim ben
    benden ısrarla nefsimi ıslah etmemi istediler
    nerede bende o göz
    var mı bende öylesine bir dirim
    nefsimi
    söylesinler kimler hesabına ıslah edecekmişim
    sayıp dökülecek cinsten şeyler mi
    nefsimi ayarlayacağım şeyler
    kitapta yeri var mı benden istenenlerin
    çizmiş mi müstakbel şemailimi kalem
    cevapsız bırakıldıysam nasıl
    imkân dahiline girer bu estetikten yoksun
    müstamel ahaliye yeltenmem
    yürüdüm yürüyüş ritmime uygun bir yol
    bulacak gibi oldumsa da çıplak gözüm
    tipi çıkınca lapa karla örtülen
    yön tayini işaretini görmedi
    tutamak bildiğim içimdeki okun seyri
    yüküm her gün biraz daha
    ağırlaştığı için yavaşım
    yaşımın ilerlediğini merceğimin gevşediğini
    gördükleri için yoldan çıkacağımı sanan kalpazanların
    alnını karışlarım
    vazgeçer miyim ömrümü adadığım diktatörlükten
    olacak şey mi bu hiç olur mu
    benim gibilere küçükken
    sıkı dur oğlum
    türk çocuğusun sen dendiği unutulur mu
    turşu küpü kırk paranın tırtırlısı
    tarlaların uzaklığı bana yeten bir dersti
    fırçanın hiçbir türünü şimdiye kadar yüksündürmedim
    saatten benim üç parmağımla kurulma
    işlemine bir itiraz gelmedi
    önüme ağılanmadan geçilmez caddeler açılmıştı
    cinnete göz yummasam
    cinayeti yarıda kesmek için
    bir şey yapacak olsam
    hazırdı yağlı urgan gaz odası giyotin
    pis işlere bulaşmamı allı morlu
    keyiflerle imrendirdikleri zaman
    parmak kadardım
    tabiatı icabı tuzak
    ortalık ışımadan kuruldu
    yol kesenler çetelesinde
    diğerlerinden biraz erken
    tespit edildi yerim
    akşam eve yorgun ve yufka
    yüreğimi sorgulamış olarak dönmeme rağmen
    hava karardığı zaman
    kol kanat germiş bir vaziyette durmuyor
    sorgulayıcı bir edayla sarıyordu üstümü çatı
    dişiyle tırnağıyla diyorlardı
    dişiyle tırnağıyla ne
    savaş vardı
    istenilmeyen her şey yakındı.
    tötonmuş gül haç kardeşleriymiş
    kimler idiyse savaşın tarafları onlara aldıran yoktu
    kız koynumda ya beni itham ettiler
    dretnotları imal eden benmişim gibi
    katliama uğrayan biçare nesillerin suçlusu güya bendim
    suçmuş hartuçları bırakıp
    riyaziye esaslarını sevişme denklemine uygulayışım
    bana bağırıp çağırdı resmi ağız
    kurallar bu uygulamayı dışta tutmayı âmir dedi
    kur’an yasaktır rezilliklerin en rezilidir şiir
    sonra halka dönüp şunu söyledi
    söz geçirebilirsen diktatöre geçir
    balçık mı çamur mu artık ne dersen onu
    hayatımın kaynaklarına bulaştırmamdan
    suç delillerini karartmam anlamı çıkarılıyordu
    savaşın cereyanına katkım yok demiyorum
    yalan değil uyrukların tıklımına sert çıkarak
    gözleri çatlatma faaliyetim
    en iyi ben bilirim
    en sağlam keselerin bile nereden delineceğini
    öyle zamanlar geçti ki
    kimin öd kesesi patlatılacaksa
    bana müracaat edilirdi
    yırtmışlığım var yalnızca kelle vergisi alarak
    servetlerine servet katan zenginlerin değil
    onlarla yoldaşlıktan nasiplendiğini zanneden
    fakirlerinkini de
    yıkmak demiştim on dokuz yaşımdayken
    kutsal kinidir yürekli olmanın
    aradan kaç yıl geçtiği hesaplanabilir
    beni çatık kaşla yaşlandıran
    diktatörlük bu işte
    dinlemezdim kimden gelirse gelsin sızlanmaları
    israfil’e kulak kesilmekti
    ilk alındığım ve son işim
    itlaf edilmeliydi nerede varsa kene
    koynum boş değildi madem
    pabuç mu bırakacaktım gülle gürültüsüne
    manzara hep mükemmeldi ben ve sevgilim için
    mükemmeldi francalayla esmer somunun farkı
    kuyumcuyla manav komşuluk ediyor
    geceleri ailecek görüşüyorlarsa
    bana mı düşerdi bunda bir kusur bulmak
    âyet sarih zikredilmiş cevaplanmıştı soru
    at pazarı demirden kır atlar için miting alanı
    donu merak ediliyorsa sütçü beygirinin doru
    devenin nalı nişaburek şehir hatlarının gazoz borusu
    her geçen gün bilenen bilinç gittikçe daha sivri
    seyran ü sefayı terk ederek sevdiğim kız
    koynuma kaçtıysa
    neden toz konduracakmışım şanıma
    arkada hasreti çekilecek sevgili bırakmayan
    gemi yakmazsa yazık direkler çatırdasın
    cayırdasın yelkenler
    ötesine aklım ermedi hiçbir zaman
    müdrik miydim nâtık mıydım hâfız mı
    adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba
    tuzun gözüme durduğunun farkında olmadım
    şerbetini bana ekşittikten sonra sundukları kızılcık
    fark etmedim damarlarıma sızmış
    cinsî temas haline getirmiş beni
    olağan bile saymadığım dünyayla
    gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı
    nereden bilecektim canıma batan
    dikenleri ayıklamaya dalmışken
    ibadetimden olmasa bari derken kuşkum
    savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum
    savaş bitmiş ben bunu
    koynumun boşluğuyla anlıyorum
    kükreyen ırmağın ölümü meğer
    savaşın sonuymuş
    halbuki ben sanırdım ki dünyada savaş
    var diyedir serçelerin vakitlice uçuşu
    glayöllerin yana yaslanışı fulyaların mızmızlanışı
    savaş bittiyse bir cenahtan bir boru sesi geldi mi?
    hayır, gelmedi.
    çanlar çalındı mı herhangi biri için?
    hayır, çalınmadı.
    vakit mi girdi, okundu mu ezan
    hayır duyulmadı hiçbir şey okunan
    şahidi yok trompetin öttürüldüğünün
    çanlar bu sesi verir diyecek bir kimse yok
    seyyar satıcıların müezzinlerle kurduğu diyalog
    yurttaş hakkı olarak algılanıyor
    ben
    bir tek benim
    birdenbire her şey yerli
    yerindeyken koynu boş kalan
    şimşeği atlattığımı bile kimseler fark etmedi
    boş koyun bir bergüzardı bana savaşın bittiğini anlatan
    savaş bitti sular heraklitus ne derse desin
    akmıyor
    o bir ırmak ölüsüdür kükreyen
    artık hiç kimse almanlar yüzünden telaşa kapılmaya
    bir sebep bulup buluşturmaya kalkmıyor
    karartma sırasında annemin migreni tutunca
    ne yapacağımı bilmesem de oluyor
    james marka kalın tekerlekli siyah bisikletiyle babam
    halkevi sinemasına giden beton
    köprüden geçmek istemiyor
    şarkı söylemek
    kendi kitaplarını ciltlemek
    gibi bir şey haline geliverdi aniden
    “yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken”
    “öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken”
    şimşeği atlattım diye kimseye can
    bahşedecek hale gelmedim
    demek âdem ahfâdından
    savaş bittiği için koynu boşalan
    bir kişi gerekiyormuş o da bendim
    diğerleri ellerini çabuk tutup kesme şeker
    hakkında edindikleri barut kokulu fikre
    acilen tadilât getirmişler
    sıkı yönetim kalkmış
    savaşın bittiği kesin
    yama bulmak
    dirseklere hünerse kendi kumaşından
    kim neylesin
    savaş bitti
    kır gezmelerinde bundan böyle şüphe çekmeyeceğiz
    kime kalacak kırlara çıkmanın burun sızlatan anlamı
    dinlemek zorunda değiliz muhallebicide
    yabancı dilden anıştırmalarla yüklü kaçış
    hikâyelerini mültecilerin
    memur beyler neler karıştırdıysa şehir kulübünde
    buraya kadardı
    bu saatten sonra
    briyantin saçlılara hiç kimse
    göster eşkinli beygir vesikanı diyemeyecek
    kanaviçe veya goblen
    kime ne
    arık fitil odam loş
    savaş bitti koynum boş.
  • Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

    1. Elif. Lâm. MÎm.

    2. O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

    3. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.

    4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.

    5. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

    6. Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.

    7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.

    8. İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.

    9. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.

    10. Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.

    11. Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler.

    12. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

    13. Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).

    14. (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.

    15. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.

    16. İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.

    17. Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.

    18. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler.

    19. Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

    20. (O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.

    21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.

    22. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.

    23. Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.

    24. Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.

    25. İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.

    26. Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).

    27. Onlar öyle (fâsıklar) ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.

    28. Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.

    29. O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    30. Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.

    31. Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.

    32. Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.

    33. (Bunun üzerine: ) Ey Âdem ! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.

    34. Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.

    35. Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.

    36. Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.

    37. Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.

    38. Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.

    39. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.

    40. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun.

    41. Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun.

    42. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.

    43. Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.

    44. (Ey bilginler!) Sizler Kitab'ı (Tevrat'ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?

    45. Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

    46. Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir.

    47. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.

    48. Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.

    49. Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

    50. Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.

    51. Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.

    52. O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.

    53. Doğru yolu bulasınız diye Musa'ya Kitab'ı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.

    54. Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.

    55. Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.

    56. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.

    57. Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve "Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz" (dedik). Hakikatta onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.

    58. (İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yeyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) "Hıtta!" (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira biz, iyi davrananlara (karşılığını) fazlasıyla vereceğiz, demiştik.

    59. Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.

    60. Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.

    61. Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.

    62. Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.

    63. Sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağının altında, size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda bulunanları daima hatırlayın, umulur ki, korunursunuz (demiştik de);

    64. Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.

    65. İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.

    66. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.

    67. Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.

    68. "Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın" dediler. Musa: Allah diyor ki: "O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek." Size emredileni hemen yapın, dedi.

    69. Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler. "O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir" dedi.

    70. "(Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşaallah emredileni yapma yolunu buluruz" dediler.

    71. (Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. "İşte şimdi gerçeği anlattın" dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.

    72. Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.

    73. "Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun" dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (Peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir.

    74. (Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

    75. Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.

    76. (Münafıklar) inananlarla karşılaştıklarında "İman ettik" derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları vakit ise: Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz? derler.

    77. Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açıkça yaptıklarını da Allah bilmektedir.

    78. İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.

    79. Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!

    80. İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

    81. Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.

    82. İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.

    83. Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve "İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.

    84. (Ey İsrailoğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.

    85. Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.

    86. İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.

    87. Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da mucizeler verdik. Ve onu, Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.

    88. (Yahudiler peygamberlerle alay ederek) "Kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar.

    89. Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır.

    90. Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.

    91. Kendilerine: Allah'ın indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a) inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz? deyiver.

    92. Andolsun Musa size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra onun ardından, zalimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.

    93. Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!

    94. (Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım), de.

    95. Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.

    96. Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.

    97. De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.

    98. Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.

    99. Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder.

    100. Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir gurup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.

    101. Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terkettiler.

    102. Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!

    103. Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı!

    104. Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin, "unzurnâ" deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.

    105. (Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

    106. Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.

    107. (Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

    108. Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.

    109. Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

    110. Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.

    111. (Ehl-i kitap:) Yahudiler yahut hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete giremeyecek, dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de.

    112. Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler.

    113. Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.

    114. Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.

    115. Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.

    116. "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.

    117. (O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir.

    118. Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.

    119. Doğrusu biz seni Hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehenmemliklerden sorumlu değilsin.

    120. Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

    121. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler. Onu inkâr edenlere gelince, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.

    122. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.

    123. Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.

    124. Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.

    125. Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik.

    126. İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!

    127. Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.

    128. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.

    129. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.

    130. İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

    131. Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol, demiş, o da: Alemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.

    132. Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi).

    133. Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.

    134. Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.

    135. (Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.

    136. "Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin.

    137. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.

    138. Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin).

    139. De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız.

    140. Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

    141. Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.

    142. İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.

    143. İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.

    144. (Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.

    145. Yemin olsun ki (habibim ! ) sen ehl-i kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.

    146. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.

    147. Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!

    148. Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

    149. Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

    150. (Evet Resûlüm ! ) Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.

    151. Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.

    152. Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!

    153. Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.

    154. Allah yolunda öldürülenlere "ölüler"" demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.

    155. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber! ) Sabredenleri müjdele !

    156. O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.

    157. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.

    158. Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.

    159. İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.

    160. Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.

    161. (Ayetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir.

    162. Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.

    163. İlâhınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.

    164. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.

    165. İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.

    166. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.

    167. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.

    168. Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.

    169. O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

    170. Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?

    171. (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.

    172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin.

    173. Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.

    174. Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.

    175. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!

    176. O azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.

    177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

    178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.

    179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.

    180. Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.

    181. Her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.

    182. Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de (alâkalıların) aralarını bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan hem de esirgeyendir.

    183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.

    184. Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

    185. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.

    186. Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.

    187. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.

    188. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme hakimlerine) vermeyin.

    189. Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir. İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.

    190. Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.

    191. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.

    192. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir.

    193. Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.

    194. Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir.

    195. Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.

    196. Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın vereceği ceza ağırdır.

    197. Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.

    198. (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.

    199. Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir.

    200. Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.

    201. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.

    202. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.

    203. Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.

    204. İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.

    205. O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.

    206. Böylesine "Allah'tan kork!" denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder. (Ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir!

    207. İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.

    208. Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.

    209. Size (Kur'an ve Sünnet gibi) apaçık deliller geldikten sonra, eğer barıştan saparsanız, şunu iyi bilin ki Allah azîzdir, hakîmdir.

    210. Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler Halbuki iş bitirilmiştir. (Allah nizamı artık değişmez.) Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.

    211. İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.

    212. Kâfir olanlar için dünya hayatı câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

    213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.

    214. (Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.

    215. Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.

    216. Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

    217. Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mes-cid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.

    218. İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, gafûr ve rahîmdir.

    219. Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.

    220. Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.

    221. İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.

    222. Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.

    223. Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!

    224. Yeminlerinizden dolayı Allah'ı (O'nun adını), iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.

    225. Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Lâkin kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah gafûrdur, halîmdir.

    226. Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir.

    227. Eğer (müddeti içinde dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.