• Eylül 2020 Hikaye Etkinliği (#83610043)
    -Savrulmuş Bir Hayatın Kalıntısı-

    “İşte bütün bunların etkisi sonucunda rüzgâr eşbasınç çizgilerine dik olarak yoluna devam eder. Bu hatların çizilmesiyle meteoroloji haritaları elde edilir. Yüzey sürtünmeleri ve Coriolis kuvveti rüzgârın eşbasınç çizgilerine dik yönünü saptırabilir. Bu noktaları iyi düşünün ve sınava o şekilde gelin. Şalom.”

    Öğrenci sorusuna verdiği cevabı beğenmişti Avram. Yıllardır biriktirdiği bilgileri patlarmışçasına ortaya döktü. Adeta bir film yıldızıydı, dokuz beş çalışan.

    Öğretmenlik de biraz karizma ister, biraz tiyatro ister, demişti tez danışmanı olan babacan tip. Bilmediğin bir kelimeyi yakaladığında öğrenci, bütün tiyatral hava söner; demir parmaklıkla örtülü sınıfta bulunduğunu hatırlar, çaprazında açılmakta olan beyaz tenli papatyaya gözleri kayar, dersin sonuna kalan dakikaları bir bir öldürmeye başlar. Asla açık vermemekti iyi öğretmen olmak, her zaman en doğrusunu bilmekti.

    Solomon’un mezmurları 25:5; Bana gerçek yolunda öncülük et, eğit beni, çünkü beni kurtaran sensin, demişti yegane tanrısı. Doğayı bildikçe onu daha iyi tanıyacağını düşünüyordu.

    Fakülteden çıkıp arabasına doğru yürüdü. Uçuşan yapraklar mı sarıydı, gökyüzü mü emin olamadı. Sanki ayrılık olduğunu haber veriyorlardı yalnızca; çünkü sonbahara daha vakit vardı. Belki de yine bir çöl fırtınası yaklaşmaktaydı. Yalnızlar mekanının sürülmüş tanecikleri...

    Arabasını çalıştırdı. Küçük bir hava akımı oluşturdu motoru soğutmak için. Küçük bir Mikail olmuştu artık. Eski Yunan’dan yüzyıllar sonra insan tanrılar geri dönmüştü. Bilime ve teknolojiye inanırdı, her şey bir bütün, demişti bir dostuna. Önce sağa üç kere sinyal verdi sonra sola. Eve vardı. Işıklar henüz yanmıyordu, belki de yalnız kaldığını unuttu bir an; aydınlanacak kimse yoktu.

    Yemek yapmaya üşendi. Ekmeğin üzerine sürdüğü tereyağı halis Golan büyükbaşlarından üretilmişti. Bu inekler yağmurları değil, nesil nesil insanların gözyaşlarını bilirlerdi; insanlar ağlarken yüzyıllar boyu sadece bakar, şimşek çaktığında ise kaçarlardı. Neyse ki tanrı henüz periyodik kızgınlık dönemine girmemişti. Henüz ağlamıyor, yalnızca demlenircesine üflüyordu.

    Avram camdan dışarı baktı, insanlar yalnızlıklarını gizledikleri mağaralarına dönüyorlardı. Eyüp 21:18; kaç kez rüzgarın sürüklediği saman gibi, kasırganın uçurduğu saman çöpü gibi oldular? Hava soğumuş ve rüzgar şiddetini arttırmıştı.

    Hava değişimleri, diye düşündü Avram, önemsiz küçük hareketler. Bir de büyükleri var, dünyanın her yerine seyahat eden. Bir kıtanın hüznünü diğer kıtaya taşıyan şerefsizler.

    Eski hüzünleri hatırladı. Kereste talaşı gibi kokardı babası, oduncuydu. Ama onun katil olduğunu düşünmek zorundaydı Avram. Okuldaki öğretmeni ağaçların canlı olduklarını söylemişti. İnanmıyordu. Yoldan yüksekliği görünmesin diye evin girişine inşa edilen küçük merdivenin en küçük katına oturmuştu otuz iki kilo bedeniyle. Ağlarken talaş kokusunun yanına geldiğini hissetti. Baba, dedi, sen bir ağacı kestiğinde onun arkadaşları sana kızıyor mu, yoksa haberleri oluyor mu. Baba tebessüm etti, rüzgar haber vermeden duramazdı ki. Her ağaç, önünü arkasını bilir. Biri yaşlandığında, eksildiğinde onu hisseder. Her kayıpta rüzgar ona daha fazla vurur, hatırlatır yalnız kaldığını.

    Avram kapıyı açtı, merdivenin bir basamağından aşağı kendini bırakıp intihar etti. Alt basamağa indiğinde ruhu yere serilmişti. Yeruşalim rüzgarının kendisine getireceği haberi dinlemeye çalıştı. Yalnızlık getirmişti. Ağaç gibiydi kendisi. Babasının, annesinin ve örnek aldığı bütün büyük insanların atomları havada uçuşmaktaydı. Onlar toprağa karışmış, ağaçların özünde yer etmiş ve doğanın dengesine direnemeyip rüzgarla birlikte savrulmuşlardı. Kıtadan kıtaya göçüyorlardı.

    Avram’ın dünyasında tanrı bile yalnızlığı benimsemişti, kanıksamıştı. Adonai Ehad.

    Avram da yalnızdı.
  • “Bak, Winston. Bazen iki kere iki beş eder. Hatta bazen üç eder. Bazen aynı anda hem beş hem üç ettiği de olur. Daha fazla çaba göstermelisin. Aklı başında olmak kolay değildir.”
  • 'S'avunmamın 'bir'  kısmı öteki ama ötekileştirmediğim dünyada ölü bin  habeşidir... '

    Hayal perisi Pet şişelerde okyanus yıkıyordu
    Ve ben ruhumun ket şişelerine kinleniyordum
    Kendimi kasırgalara su damlası olarak damıtmak zordu ve bu kibirsiz  korku  Yusuf Has hacibi rahatsız etmişti bir kere
    Emir çağlarımın filesini zulm zekatımı tırmalıyordu
    Bam telimin yok zeburuna davudi hasretler binmişse
    Kuran_ı kerimi sıratın k'ar tutmuş gülünçlüğüne emanet edemezdim
    Ağzında lav taşıyan kangallar ile savunur imanımı
    Ecele çok tebessümlü ve mahçup can bırakır ağzından kanlar akan cinnet ırmağı dilimle sana gülümserdim
    Ben kalbimin kay'narcasından İstanbul aşıran kızıl damlalar bilirdim aşkı..
    Bu zaruriyeti iki kere iki beş eder deyip 'bir' in hakkını çiğneyenlerden hep esirgedim.
    Dün'yeviliğin nisyanlara geçmiş zaman kipi giydirdiği tenardiye'lere k'aydı aklım sonra
    Okuduğum kitapları beynimin kursağından din yıkayarak boğumladım
    İslambul_i aşk sokakaklarında ben... şapşal b'eynim   kamçı ellerimle  müsbet ilimlerin dengbej ağıtlı  davacı çırağıydım.
    Köyden indim şehirenin alt beyin frağmanlarında sayılmayan aylak ruhunda yoktu  artık iyi niyetim
    Derdi dünya olanın derdinden değirmenler çilelendirsinler.
    Belki unların değeri bilinir de alınmaz undan yoğrulan cennetler...
  • İki kere iki dördün mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.
  • Bazen iki kere iki beş eder. Hatta bazen üç eder. Bazen aynı anda hem beş hem üç ettiği de olur. Aklı başında olmak kolay değildir.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Hayatın, Acının, Şiirin, Yazının ve Zindanın En Çoğu
    Çalınır kapı. Ardına kadar açılır kapı. Girer içeri sessizce yolcu. Geçiyordur. Uğramıştır kalır.

    Yolcu eşiği aşar, yola düşer. Kapıya varır. Kapıyı çalar. Bir kere, iki kere... Çok kere. Bazı kapıların açılması yolcunun talebine bağlıdır. Beklemeli, sebat etmelidir. Sebat eder, bekler. Belki geçiyordur. Uğramıştır. Kalır.

    Yolcu kapıyı çalar. Kapı açılır. Bir dolu bardak su ile söylenir: Bu kapıda yeri yoktur. Yolcu bu kapının eşiğine baş koymuştur bir kere. Bir gülü kayık yapıp yüzdürür. İncedir, inceliklidir. İçeri buyur edilir. Belki geçerken uğramıştır. Kalır.

    Bu hikaye bırakmak istenilen şeyi daha da da sahiplenmenin, benliğe katmanın hikayesi. Bu hikaye bir kapıda başladı. Belki bir eşikte. Belki bir bozkır mescidinde gül ağacından yapılma bir tesbihin nasıl kokulandırıldığını öğrenirken tahminlerin ötesinden gelen bir çiğdem kokusu ile. Mih ru mah ile...

    Bu hikaye bir zindanda başladı. Karanlık ve yüksek kulelerde. Bir sene, beş sene çok sene, az sene süren esaretlerde.. "Bir kısım hüküm giyer, bir kısım beraat eder. Hapishaneye düşenin özgürlüğü düşünceleridir. Bu yüzden hapishanede yapılabilecek en iyi şeydir yazmak. Şiir olsun diye değil elbet bunca acı. Ama geriye en fazla da şiir kalır."

    Bütün büyük anlar yalnızlıktan yontulmuştur. Bütün büyük eserler de zindanlardan. İki kez "okunmuştur" damgası yiyen mektuplardan. Ki o mektuplar bazen 50 kelimeliktir. "Hapsin en acımasızı da insanı insandan mahrum bırakandır. Ege zeybeğinin dizi toprağı dağlamaktadır. Ve güneşin üzerine doğmadığı zamanlara inat, 17 Eylül' de 13.23' te gerçekleştirilir idam. 15 Eylül' de yola çıkan mektup henüz sahibine ulaşmamıştır. Yazılan ıztırap cümleleri henüz okunmamıştır.

    "Kuşu hicran getirir dalgası hüsran götürür
    Mavi bir gözde elem katresidir Yassıada. "

    Sonra Nazım ve Piraye düşer iki kez "okunmuştur" damgalı mektuplara. Bir kadına gelebilecek "en güzel" mektuplar gelir Nazım' dan on iki yıl boyunca Piraye' ye. Piraye kömürsüz kışlarda, çocuğunu tek başına büyütmeye çalışırken bu mektuplara sığınmış, tam on iki yıl bir erkeği sadakatle beklemiştir. Ve sadakatle beklemek bir kadını aşk sahibi kılarken.. Son mektup... İçinde Piraye adına hazırlanmış bir boşanma dilekçesi...

    Aşkı, yaratılmışlıklarıyla sadece hak edebilen doğuştan şanssızlar hep kaybederken, "Dünyanın en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde ağlatan" lar tutkuyla sevilenler olarak kalacaklardır: "Nazım' dan sonra kimi sevebilirim ki?

    Bu yazılardan kimse aşkı öğrenmedi. Ölüm de yazıdan öğrenilemeyecekti asla. Esasen hayata duyulan sonsuz inancın onanması içindi geride bırakılan üç beş satırlık karalama. Zweig "fevkalade bir ölüm" diyordur Kleist' in ölümü ve ölüm yolundaki arkadaşı hakkında. Ama Charlotte ile hayat arkadaşlığı ölüm arkadaşlığına bağlanınca "fevkalade ötesi bir ölüm" müydü onlarınki?

    Dostların ihaneti kadar hiçbir şey acı olmazdı. İhanetin en büyüğünü kalp yaptı ve birden bire bırakıverdi çalışmayı.

    En güzel son ölümdür oysa
    Ölüm en güzel son.
    İçimize sindiremesek de.
    Saatler çalışmaya devam etse de