• Gerçek kişiler üzerinden kurmaca bir dizi hikaye ve olay yaratmak güç bir iş. Bu bilinmesi gereken bir gerçeklik. Uzun araştırmalar yapıp tonla bilgi, veri toplayıp bunları analiz etmek ve ardından hayalgücüyle yoğurup Nietzsche ve Breuer arasında gerçekleşmiş gibi gösterilen, psikolojinin temelini, psikanalizin soy ağacını özetlercesine sohbetlerini romana çevirip okura sunmak muazzam bir çaba gerektirir.

    Yazarı övdükten sonra biraz da eserini övmek gerekir bu noktada. Çünkü eser, yaratıcısını kıskanmak durumundadır. Bu küçük metafordan sonra konuya gelecek olursam; bu kitap tam olarak bir klasik. Esas olarak Lou isimli bir kadının Nietzsche isimli, çağının ötesinde ve çağdaşları tarafından bilinmeyen bir düşünürün aşk sarmalında aldığı acıyı hafifletmek sebebiyle Viyana'da yaşayan ünlü doktor Breuer'in kapısını çalmasını, Doktor Breuer'in aşk sarmalına kapıldığı hastası Bertha'ya uyguladığı tedavinin aynısını Nietzsche için uygulamasını istemesini ve Breuer'in bu durumu onaylayıp Nietzsche ile akıl oyunlarına başlamasını konu almakta. (Kitabın giriş kısmında bir fikre sahip olmanız açısından spoiler içermeyecek bilgilerdir.)

    Kitabın isminden de anlaşıldığı üzere Nietzsche ağlıyor nu ağlamıyor mu esas konu bu. Bu mu gerçekten? Ümitsizliğin yalnızlıktan, yalnızlığın yaşanmış olayların getirdiği kendini hücreye kapama hissiyatından var olması meselesi mi yoksa? Yahut aşkın, insanın zihninde hayatını değiştirebilecek etkilerle birlikte seyir halinde olması mı esas konu? Esas konu bence Nietzsche'nin gözyaşları. Akan yahut akmayan gözyaşlarıyla ne anlatıyor Nietzsche?

    Bana göre bir seferberliktir, aşk; tüm insansı duyuları özlem, şehvet, arzu, ihanet, entrika ittifakına karşı savaşa davet etmektir. Fakat kitabı aşk temelinde değil, felsefenin tüm bunları sorgulayan, yargılayan bir yargı aracı olduğu temelinde okumanızı tavsiye ve temenni ederim.

    Not: Kitabı iki kez okudum. Seksen sekiz günde iki kez yavaş yavaş... Çünkü insanı, dibi karanlık kuyudan baktığınız gökyüzüne çıkarıyor. Ve bir şeyin farkına varmanızı sağlıyor; kuyunun dibinden gökyüzünü görebilirsiniz fakat gökyüzünden kuyunun dibini asla. Fakat ikisinde de karanlığı tadıyorsunuz. İkisi de karanlığın ve sessizliğin hakimiyeti altında ezilmekte. Kuyunun dibi karanlık ve gökyüzündeki yıldızları seyretmekle geçiyor vakitleriniz. Gökyüzü de karanlık ama yıldızlara dokunabiliyorsunuz bir şekilde.

    Nietzsche'yi ağlarken hayal ederek okumayın; sadece okuyun. Gözyaşı sadece sembol; asıl mesele gözyaşlarının ne anlattıklarında.
  • Okurken kendi güzel geçmişimde yaşamış olduğum o nadide aşk geldi hep aklıma. Böylesine güzel, narin, özel ve yer yer takıntılı ama güçlü ve zararsız..

    Dürüst olmak gerekirse kullanılan dili bazen çok fazla açık buldum. Açıklığa karşı değilim. Fakat bazı cümlelerde çok eğreti durduğunu söylemeliyim. Derin bir aşkı anlatmak isterken cinsel unsurları bazen çok duygusuz ve yavan bir ağızla anlatmak duyguyu tamamen öldürmüş.

    Hikayesi ise özellikle Füsunun ailesini değerlendirdiğimde ülkemizdeki iki yüzlü tarafıda ortaya koyuyor. Füsun, zengin bir işadamı olan Kemal bey yerine sıradan bir erkekle sevişmiş olsaydı, acaba Füsunun ailesinin Kemal'e tanıdığı imtizaylar onada tanınır mıydı ? Pek sanmıyorum. Burada aileyi tamamıyla suçlamıyorum. Fakat Kemal'e verilen töleransın aynısını acaba sıradan birinede verirler miydi sorusuda akıl karıştırıcı.

    Füsuna gelirsek roman boyunca resmettim aklımda onu. Bana romanın sonlarına doğru hayalleri için çırpınan sıradan ve biraz yaramaz bir kız modelide vermedi değil. Ama tabii bu kadar güzel anlatılan bir kızında bahsedildiği ilgiden dolayıda şımarmış olması çok eğreti durmaz.

    Kemal... Kemal enteresan bir adam. Takıntılı. Evet bence takıntılı. Ama aşık değildi demiyorum. Sadece aynı zamanda takıntılıymış. Ve Füsuna olan aşkı derin hissi bi aşk ile tutku arasında gidip geliyoken ben ona duyduğu cinsel isteğin, tutkunun daha ağır bastığını hissettim. Zira ben geçmişimde yaşadığım aşktan sadece ona dair güzel anları, onun yüzünü, ifadelerini, mimiklerini hatrımda saklar ve anarken o ise çoğu kez Füsunun bedenini, göğüslerini, kalçalarını anlattı. Bu yönüyle ona duyduğu aşkın önüne cinsel hazzı ile eğreti duran dili kaldı.

    Beni romanda en çok etkileyenler ise Orhan bey'in ustalıkla anlattığı Beyoğlu sokakları ve dönemin yaşantısı idi. Gözümde canlandırdığım çok sahne, çok sokak, çok eşya, çok '' an '' oldu.

    Velhasıl kelam Orhan bey biz okurlara klişe bir aşk hikayesi yerine, üzerine tartışabileceğimiz ve hatta bize ters düşen çok farklı durumlar ile bir kurgu yaratmış. Bunuda gayet ince bi ustalık ve bilinçle yaptığı aşikar.
  • #okudumbitti
    Herkese merhaba dostlar. Bugün sizlere muhteşem bir kitabın yorumu ile geldim. Benim çok sevdiğim, saygı duyduğum değerli hocam #iremuzunhasanoglu kaleminden #ufkunoteyani kitabını okumanın keyfini yaşadım. Ben irem hocanın kalemi ile ilk kez ilk romanı olan #gitmegulyanaklarinsolar kitabı ile tanıştım. Orada hayran olduğum kalemi ile bu kez beni inanılmaz şaşırtarak kendisine duyduğum saygı ve sevgiyi bir kez daha pekiştirdi. Iki kitap arasındaki kaleminin kuvvetini o kadar çok hissettim ki. Irem hoca bu konuda özellikle son dönem yeni yazarların örnek alması gereken bir isim. Çünkü kendisi yazdığından çok okuyan, araştıran ve sorgulayan bir kalem. Hal böyle olunca ortaya çıkan eser de tabiki hem edebi yonden hem kurgusal anlamda biz okurları ziyadesiyle doyuruyor. Ayrıca size tavsiyem kendisini takip ederseniz okuduğu kitapları not alın. Ben kendime bir çok kitap seçtim. Hepsi faydalı hepsi bize katkısı olacak eserler. Bu kitabında konu ve kurgu tam anlamıyla muhteşemdi. Anlatımı ve yazım dili konusunda söyleyebileceğim hiç bir şey yok. Okuyan bir yazar olmanın farkını en bariz şekilde görüyorsunuz. Kitap beni inanılmaz etkiledi. Bitirince bir müddet kendime gelemedim. O büyülü dünyadan çıkamadım. Ana karakter olan Aren kendi halinde bir çevirmen ve üniversite öğrencisi iken, bir gün yolu hayati gizemler ve sırlarla dolu bir yazarın asistanligina çıkacak. Refika hanım dönemin en usta kalemlerinden birisi. Ama onu ilginç kılan yazarlık yönü değil, küçük yaşlarda dedesinden miras kalan bir şifacı kitabı ve bu kitabın sırlarının pesinde harcanan koskoca bir ömür. Aren kendini sıradan bir asistan zannederken kendini bir anda bu gizemli sırların pesinde koşarken bulur. Peki Aren refika hanım için tesadüfen gelmiş bir asistanmiy 'di yoksa yıllardır beklediği aralarında kimsenin bilmediği bağ olan cocuk muydu? Ya refika hanım acaba geçmişindeki sırlar sadece dedesinden miras kalan kitaplami sınırlı idi. Tabiki hayır... Bu koskoca hayatin içinde hiç mi aşk yoktu? Hiç mi sevmedi, sevişmedi, acı çekmedi.. Ahhh hem de ne aşk hem de ne acı... Insan hiç ömrünün sonuna kadar sadece uzaktan sevebilir mi? Aşkınızın uğruna neler vazgeçerdiniz?
    Iste bu kitabın içinde destansı bir aşka da şahit olacaksınız. Ve sizi temin ederim kitabı okuyunca aslında şu yazdiklarimin ne kadar hafif kaldığını göreceksiniz. Edebiyata gönül vermiş tüm kitap dostlarımın bu güzel kitapla tanışmalarını tavsiye ederim. Kitabın son sayfasını kapattığınızda kendinizi büyülü bir dunyadan cıkmış hissine kapılacaksınız. Okurken aynı zamanda bol bol notlar tutacağınız, araştıracaginiz bu kitapla bir an once tanisin derim. Sözlerimi noktalarken sevgili irem hocama böyle güzel bir eseri okumama vesile olduğu için yürekten teşekkür ederim. Kaleminiz daim, yolunuz hep açık olsun. Daha nice eserlerde buluşmak dileğimle. Ve dostlar sizlere de keyifli ve bol kitaplı gunler dilerim. Yeni bir kitapta buluşmak dileğimle...

    Iste bu kitabın içinde destansı bir aşka da şahit olacaksınız. Ve sizi temin ederim kitabı okuyunca aslında şu yazdiklarimin ne kadar hafif kaldığını göreceksiniz. Edebiyata gönül vermiş tüm kitap dostlarımın bu güzel kitapla tanışmalarını tavsiye ederim. Kitabın son sayfasını kapattığınızda kendinizi büyülü bir dunyadan cıkmış hissine kapılacaksınız. Okurken aynı zamanda bol bol notlar tutacağınız, araştıracaginiz bu kitapla bir an once tanisin derim. Sözlerimi noktalarken sevgili irem hocama böyle güzel bir eseri okumama vesile olduğu için yürekten teşekkür ederim. Kaleminiz daim, yolunuz hep açık olsun. Daha nice eserlerde buluşmak dileğimle. Ve dostlar sizlere de keyifli ve bol kitaplı gunler dilerim. Yeni bir kitapta buluşmak dileğimle...
  • Yıllar yıllar sonra yeniden Mehmed Niyazi kitabı ile buluşmak hoş oldu. On seneden fazla oluyor ki, "Çanakkale Mahşeri" adlı kitabını okumuştum müteveffa yazarımızın. Hala aynı kanıdayım, Çanakkale Savaşları üzerine yazılmış en güzel romandır. "İki Dünya Arasında" adlı eserinde ise yazarımız bambaşka sulara yelken açmış. Yani ulusal değerlerimiz, şanlı tarihimizin sayfalarından aşka kapı aralamış bu kez.. İdealist Türk gencinin bir Alman kıza olan sevdası işleniyor. Kürk Mantolu Madonna'yı akla getiriyor, değil mi? :) Evet, lakin bambaşka seyrediyor olaylar. Gurbette olmak, maddi imkansızlıklar, vatan hasreti zaten yeterince zorken bir de aşk ızdırabı yükleniyor kahramanımız. Günümüzdeki hoyrat, savruk, tüketici aşk anlayışına tepki duyanlar; eskiden gönül ilişkilerinin nasıl da naif, ölçülü ve duyarlı olduğunu hatırlamak ya da yeni nesle aktarmak için okusunlar efendim. Saygılarımla, iyi okumalar...
  • İlgili etkinlik: #34011871

    ‘’Gitmeyin Rüştü Şahin, n’olur gitmeyin! Hem bir sizle savaş kazanılmaz. Gönlümü yaralıyorsunuz. Ya yitirirsem sizi? Sanırım anlatamıyorum bağlılığımı. Geceleri konakta ses soluk kesilince süzülüyorum yatağımdan. Gözlerimin olanca gücüyle karanlıkları aşma çabasıyla Kadifekale’ye bakıyorum. Orada bir yerlerde olduğunuzu bilmek yetiyor bana. Giderseniz hangi yöne bakarak size yakın duyabileceğim kendimi? Havalara saçılan kol, bacak parçaları savaş alanlarını sarmış. Şarapneller bahar topraklarını deliyormuş. Gitmeyin n’olur! Beni seviyorsanız kalın.’’

    Füruzan’ın okuduğum ilk kitabı o nedenle kendisini biraz araştırdım ve aklımda kalanları, not aldıklarımı sizlerle paylaşayım. Fürüzan 29 Ekim 1938’de İstanbul’da doğmuş, henüz 4 yaşında iken babasını kaybetmiş. Daha okula başlamadan 5 yaşında okuma yazmayı öğrenmiş. 1946’ da Yalova Demirköy ilkokulundan mezun olmuş. Maddi sorunlardan ötürü okumaya devam edemeyen Fürüzan edebiyatın önemli yapıtlarını okuyarak, müzik ve resim ile ilgilenmiştir. İlk öykü denemesi ‘’Olumsuz Hikâye’’ 1956’da Hikâyeler Dergisinin 52. Sayısında yayımlandı. Çeşitli dergilerde birçok öyküsü yayımlandı ve hiçbir zaman soyadı kullanmamış sebebi ise soyadı ile o zaman da ünlü olan iki adamın soyadı ile aynı oluşuymuş. Fürüzan onların gördüğü saygıdan ve yaptıkları kariyerden kendisine ayrımcılık yapılması ihtimalini göz önünde bulundurup yazarlığı boyunca soyadını kullanmamış. İlk kitabı Parasız Yatılı 1971 yılında yayınlanmış büyük ilgi görmüş ve Sait Faik Öykü Ödülü kazanmıştır. 1972 de Kuşatma 1973 de Benim Sinemalarım yayımlandı ve eleştirmenlerden tam not alarak övgüyle anıldı ve ‘’durağanlaşan öykücülüğümüze yeni bir dinamizm’’ kazandırdığı yorumu yapılır. Gül Mevsimidir öyküsü Kuşatma kitabında geçer ancak 1985 de ayrı bir kitap olarak basılır.


    (Ssssssppppoooiii olabilir)

    Evet, yazarımızı tanıdığımıza göre artık öykümüze geçebiliriz. Kitabın konusu aşk ve benim bu kitaptan etkilenmemem neredeyse imkansız çünkü ana karakter olan Mesaâdet sevdiği adamı Cumhuriyet döneminde savaşa gönderir. Kitabın birçok yerinde Mesaadet’in içsesini ve hissettiklerini bende derinden hissediyor ve anlıyordum. Füruzan bunları öyle güzel anlatmış ki yaşanılan acıyı çekilen ızdırabı hissetmemek mümkün değil. Zaman zaman yanında çalışan hizmetçiye davranışları beni sinir etse de aslında onun öfkesi sevdiğineydi. Kitap cumhuriyet döneminde ki yaşama ve aileye de değiniyor ama ben ama ben duygusal baktım kitaba sevdiğini savaşta kaybetmek ve yıllarca bu acıyı içinde bir yerde taze tutma hissine kapıldım. Belki hastalıktan ölse, kaza geçirse bu kadar yakmaz insanı ama savaşta birileri tarafından öldürülmesi… Vücuduna demirden bir parça saplanması belki bir bombanın etkisi ile parçalandığını bilmek ya da buna ihtimal vermek dayanılmaz tahammül edilemez. Unutmadan kitabın sonundan Erdal Öz ve Füruzan’nın kitap ile ilgili diyaloğuna yer verilmiş. Öykü’nün neden ayrı basıldığını anlamak ve daha birçok şeyi öğrenebileceğiniz bir bölüm. Kendi adıma güze bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum kitabı ve yazarı beğendim.

    Konuyla alakasız ama paylaşmak istedim.
    Eşimin Nusaybin’de görev yaptığı sıralarda biz nişanlıydık ve eşimin arkadaşının eşleri ile telefondan görüşüyordum. Bir gün onlardan biri aradı ve ağlamaklı bir sesle ’’ M abiden haberin var mı, ulaşabiliyor musun, ben Kerim’e ulaşamıyorum ya’’ dedi. Bende ‘’ evet sabah görüştüm, istersen arayayım yanında ise Kerim abi seni arasın, olur mu?’’ tamam dedi ve kapattım eşimi aradım uzun uzun çaldı cevap vermedi bende endişelenmeye başlamıştım ki aradı ‘’canım ne oldu, önemli bir şey yoksa sonra konuşalım’’ diye aceleci bir sesle cevap verdi bende durumu anlattım sessiz kaldı biran şebeke kesildi sandım alo alo orda mısın dediğim de sesi ağlamaklı ‘’Kerim şehit oldu arayamaz’’ dedi. Bir an vücudum buz kesti sandım geri dönüp karısına ne diyecektim, nasıl söyleyecektim diye düşünürken eşim ‘’sen telefonunu kapat birazdan haber gider ona’’ dedi… Aradan geçen uzun bir zamandan sonra öğrendim ki Kerim abi mayına basarak şehit olmuş ve arkadaşları vücudunun parçalarını Nusaybin’in topraklarında toplayım bir poşete katmış. Karısı ısrarla son kez görmek istediğin de bakabileceği bir yüz tutabileceği bir el olmadığından yetkililer yasak olduğunu söyleyerek uzaklaştırmışlar…
  • Unuttuğumuz bir şey var, çokça unuttuğumuz bir tek şey var ölüm var! Sevdiğini söyleyemeden ölen var, evladını son kez kucakladığını bilmeden ölen var, nereden geldiğini anlamadan gelen kime vuracağını bilemediğimiz bir piyango gibi ölüm var!Güle güle gidin,yaza görüşürüz,haftaya sizdeyiz, sonra ararım,siz gidin ben geliyorum dediğimiz her dostla akrabayla yarenle aramızda bir acı telefon çalışı gibi ölüm var!En güzel günün gecesinde, her dost meclisinde,en yakıştıramadığımız yerde bile ölüm var! Son kez öpüyormuş gibi öpmekte marifet,son kez bakıyormuş gibi bakmakta gözlerine!Hiç kimse bilmez ne zaman gelecek o davetsiz misafir ve hiç kimse bilmez yanında kim olucak o dönüşsüz yola girerken, ölüm ayırdı derler ya aslında yalan ölüm ayırmaz!Ölüm hepimizin birleştiği iki şeyden biridir şu dünyada diğeri aşktır,aşkla ölüm aynı soydandır birinin bittiği yerde öbürü başlar çünkü,çünkü aşk ölümsüzdür! #böylebitmesin