• Aşk iki insan arasında oluşur ama çoğu kez yalnız birinin gönlünde gelişir.
    Ferit Edgü
    Sel Yayıncılık
  • " Tabii, gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. "
    Albert Camus
    Sayfa 44 - Can Yayınları
  • Aşk İki Kişiliktir
    Değişir yönü rüzgarın
    Solar ansızın yapraklar;
    Şaşırır yolunu denizde gemi
    Boşuna bir liman arar;
    Gülüşü bir yabancının
    Çalmıştır senden sevdiğini;
    İçinde biriken zehir
    Sadece kendini öldürecektir;
    Ölümdür yaşanan tek başına,
    Aşk iki kişiliktir.

    Bir anı bile kalmamıştır
    Geceler boyu sevişmelerden;
    Binlerce yıl uzaklardadır
    Binlerce kez dokunduğun ten;
    Yazabileceğin şiirler
    Çoktan yazılıp bitmiştir;
    Ölümdür yaşanan tek başına,
    Aşk iki kişiliktir.
  • Felaketlerin kıyısında körebe oynadığımız yıllardı. Bizi incitip kıranlara inat, kendimize mutluluğu yasaklamıştık sanki. Hayatın esas çocukları biziz derdik, ama ne çok kolaylaştırırdık bizi umutsuzluğun kucağına itenlerin işini. Dayanışmadan, kardeşlikten söz eder, ama yine de en çok yalnızlığımızla, bir başına kaldığımız zamanlarda hissettiklerimizle övünürdük sık sık. En çok da anlaşılmamaktan yakınırdık. Yeraltındaki antik mağaralar gibiydik ve keşfedilmeyi beklerdik kaprisli bir sabırsızlıkla. Çektiklerimiz bilinsin, ama yine de bize çok yaklaşılmasın isterdik.
    En çok kanımıza susamış aşklarımızdan ve acılarımızdan söz açardık. Hepimizin aşka büyük zaafı vardı ve tutkular içinde olduğumuzu sanırdık. Ve kimselerin bilmediği acılarımız kanıtlansın diye aşık olduğumuzu hisseder ve bunu çabucak söylerdik birbirimize ve en çok da kendimize. Ama acılarımızı karşımızdakine bir türlü kanıtlayamaz ve o sıra da mevsimler değişir ve biz aşkın çok uzağına düşerdik, umutsuzca. Oysa bir yerlerde aşka en çok direnç gösteren tutkularını hep saklayarak yaşayan biri hücrelerine kadar aşık olur ve bu yaşanan sıradanlıktan çekip giderdi. Bizler için aşklarımız acılarımızı karşımızdakine bir kanıtlama duygusu olduğu, üstelik mevsimlerimiz çabucak değiştiği için aşklarımızı ve acılarımızı anlatırken yaşardık en çok. Sanki bilerek çok geç ya da çok erken kalırdık. Ve biz geldiğimizde mutluluk da, aşk da, acılarda geçip gitmiş olurdu ömürlerimizden. Hayat dalgınlığımıza gelirdi. Belki de biz öyle olsun isterdik.
    Ve ne çok intiharlardan konuşurduk o yıllar. Eski arkadaşlarımızdan, okul yıllarımızdan, gizli kalmış başarılarımızdan söz eder gibi anardık tanık olduğumuz kimi intiharları :oysa intiharımızdan delice korktuğumuz için bu kadar çok konuşurduk intiharları. Korkusuz olduğumuz biraz olsun anlaşılsın diye şakacıktan intiharlara kalkışırdık arada bir. Kimimizde "yoğurt almaya gider, intihar edip geri dönerdi" sonra! Ama biz bütün bu mutsuzluk oyunlarıyla hayattan zaman çalarken hiç ummadığımız, yani hayatı ve ölümü çok ciddiye alan birisi biz onun yeterince farkına varamadan intihar etmiş olurdu. Hem de yaşarken intiharın bir kez bile sözünü etmemişken.
    Umutsuzluğumuz ilk göz ağrımız, şımarık çocuğumuzdu hepimizin, üzerine titrerdik ve her gittiğimiz yere onu da götürürdük. Meyhanelerde masalara, yıldızları seyredip dilek tuttuğumuz deniz kıyısındaki banklara yatırırdık onu. İki cinnet, iki sevişme arasında yanına koşup, yaşıyor mu diye bakar, yaşadığını anlayınca da öpüp koklar, bağrımıza basardık onu.
    Hayatın şehirlerin esas çocukları bizlerdik, derdik, derdik ama bir türlü yaşama evet diyemezdik.
    Felaketlerin kıyısında körebe oynadığımız yıllardı. Bizi incitip kıranlara inat mutluluğu kendimize yasak etmiştik sanki...
    Ne çok kolaylaştırdık düşmanlarımızın işini.
  • 824 syf.
    ·8 günde·5/10
    linç yemeyeceksem başlayayım. (yazım hataları varsa şimdiden özürler)
    ciddi sopiler bulunmakta olduğunu söyleyeyim önce ve ömrümü yiyen iki karakter ile, elbette aleksandr ve tatyana kişileri başta olmak üzere bodoslama anlatmaya başlıyorum ona göre.
    aleksandr hem tatyanayı sevdiğini söylüyor, ama onun "iyiliği" için ablasıyla evlenmeye kadar işi götürüyor, tatyana desen külkedisi hikayesi ve enteresan tarafı buna gönüllü olması ve öyle davranması, tatyananın aleksandırın yardımları ile büyükkannesinin yanına transferinden sonra vardığı köyünde ise sonraları aleksandır köye geldiğinde, herkesin kendini yerlere atarak ağlayarak ölümdenden döndüğünü verem atlattığını komada kaldığını anlattıkları tatyanayı hizmetçi gibi kullanmaları da ayrı bir olay, herkes ilacını tatya versin, yemeği yapsın diye bekliyor, hatta "bu sabah kahve kokusu duymadım ben de kalkayım dedim" diyen bile var. zahmet oldu ablacım. aynı zamanda tatyananın ikinci bir dimitri vakası olarak vovaya asla hayır diyememesi ve ne hikmetse o köydeki herkese aleksandırın ablası ile evlenmek üzere olan kişi olduğunu anlatması ve köydeki herkesin de doğal olarak aleksandıra "enişte" muamelesi yapması, daha önce ablasının yanında yaşadığı gizli saklı durumların hala devam etmesi. halbuki köye geldiklerinde yolda ablasını da kaybetmiş olması sebebiyle hah diyorsunuz artık önlerinde bir engel kalmadı. savaşın acımasızlığı çok derinden değil bence yüzeksel anlatılmış, ya da tatyana aleksandr, dimitri ve daşa arasındaki saçma ilişki o kadar fazla uzatılmış ki savaş ikinci hatta üçüncü planda kalmış. aleksandrın ikinci kez tatyana ile buluşmalarında ise dimitri hakkında (daha doğrusu tatyananın hiç bir şey hakkında) doğru düzgün konuşmaması ve konuşmaktan kaçması hakikaten bir süre sonra bayıltma noktasına geliyor.
    aşk çıkmazlarını da en güzel özetleyenlerden bir replik ise aleksandr'ın tatyanaya verdiği cevap ile ağzından çıkıyor zaten.
    bkz: Kafana takma. Onun duygularını incitmemek için böyle davrandığımı çok iyi biliyorsun," dedi. "Evet," dedi Aleksandr. "Benim dışımda herkesin duygularını düşünüyorsun."
    aleksandr'ın 6 ay boyunca haber alamayıp ölü mü diri mi olduğunu bilmediği tatyanayı yine de aramak için köyüne gitmesi ve tatyananın benden mektup beklediğini bilmiyordum diyerek vovayı tercih edebileceğini ima etmesi ve daha bir sürü saçma sapan kapris yaptığı yerde ciddi ciddi kitabı bırakmayı da düşündüm açıkçası çünkü daşa hayattayken ve dimitri kendisinden uzak dursun diye aleksandr'ı kendisine ilgisiz kalması ve daşa ile çok daha fazla yakınlaşması için kırk dereden su getirmiş olan tatyana şimdi aleksandr'a kendisinden uzak durduğu ve ablasıyla evlenme boyutuna geldiği için köpürüyordu. la havle... velhasıl neylersin ki öyle bir adetim yok. bu yerden sonra okumaya devam etmiş olmam sadece mecburiyettendi. belki ileriki sayfalarda durum değişir diyerek devam ettim.
    örnek verecek olursak şu diyaloğu okuyun da siz söyleyin haksız mıyım a dostlar ?

    "Tatyana!" diye bağırdı Aleksandr. "Sen neden bahsediyorsun? Benden son ana kadar yalan söylememi isteyen sen değil misin? Bana söz verdirdin. Kasım ayında bile hâlâ doğruyu söyleyelim diyordum. Ama sen! 'Yalan söyle Şura. Ablamla evlen. Onun kalbini kırmayacağına söz ver,' deyip durdun. Hatırlıyor musun?" "Evet. Sen de bu isteğimi çok başarılı bir şekilde yerine getirdin. Ama bu kadar inandırıcı olmak zorunda mıydın?"
    buyur burdan yak.
    okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır, aleksandr savaş dolayısıyla veya açlıktan ölmek derecesine gelmek pahasına tatyananın bütün ailesine yemek yardımı yaptı ve savaş hakkında bilgi verdi. fakat bu kızcağızımız şimdi onları acıdığı için yaptığını söylüyor mesela. ikili arasındaki diyaloglar hem çok uzatılmış hem de saçma oluşuyla saç baş yolduruyor. sizlerin bütün sevdiklerini gömmüş, ölümden birden fazla kez dönmüş insanlar olarak cidden bu kadar saçma davranmaya hakkınız var mı. üç günlük dünya deyimini tamamen deneyimliyor olduğunuz halde hemde.
    neyse bunlar evlendi. evlenmez olaydı bitmedi sevişmeleri erotizmi. bu kitapta herşey bıktırana kadar işleniyor onu farkettim. detaylıca işleniyor gerekli gereksiz detay deryası. bir kere daha dedim ki işte bu yüzden aşk romanı okumuyorum ama ben 2.dünya savaşı konusu hakim olduğunu düşünerek başladım ama arkadaşlar bana sorarsanız ne savaş romanı ne aşk. gereksiz detay ve kaprislerden aşkın tadına varamadım, aynı sebepten savaşın yıkıcılığına yoğunlaşıp duygusal olarak etkilenemedim.
  • 138 syf.
    Şark kültürünün temsilcisi Fatih, batı kültürünün temsilcisi Harbiye. İki uç ve iki aşk arasında kendini bulmaya çalışan genç bir kız, Neriman...

    Yine Peyami Safa ve yine doğu-batı analizleri ile dolu müthiş bir eser... Toplumsal değişimi, arada kalmışlığı, içsel hesaplamaları oldukça akıcı bir dille anlatan Peyami Safa’ya hak verecek ve bir kez daha hayran olacaksınız.
  • Balinalar için başlıca tehlike, yeni türeyen bir hayvandan, kendine insan diyen bir yaratıktan geliyor. Teknolojisi sayesinde okyanuslarda et- kinliğini gösteren insanoğlundan geliyor bu tehlike. Balinaların tarihinin yüzde 99.99'unu kaplayan zaman bölümünde derin okyanusların yüzeyin de ya da diplerinde insanoğlu görülmemişti. Bu süre içinde balinalar işit- me duyusu yoluyla olağanüstü haberleşme sistemlerini geliştirdiler. Bali- naların bir türü yirmi Hertz frekanslı yüksek sesler çikarır. Piyano klavye- sinin en düşük oktavina yakın bir sestir bu. (Bir Hertz bir ses frekansı bi- rimidir. Kulağınıza her saniyede giren bir ses dalgasıdır.) Bu gibi düşük frekanslı sesleri okyanus zor emer. Amerikan biyoloğu Roger Payne, de- rin okyanus kanallarını kullanarak iki yunus balığının dünyanın neresinde bulunursa bulunsunlar birbirleriyle yirmi Hertz üzerinde haberleşebile- ceklerini hesaplamiştır. Güney Kutbu'nda Ross Ice kita sahanlığındakiyle Aleut adaları açıklarındaki iki balinanın haberleşmesi mümkündür. T- rihleri boyunca balinalar, yerküre çevresini kapsayan bir haberleşme se- bekesi kurmuş olabilirler. Birbirlerinden 15.000 kilometre kadar uzaktay- ken gikardikları sesler belki de aşk şarkılarıdiır. Okyanusların derinlikleri ne boşaltılan umut notaları.On milyonlarca yıllardaki bu kocaman, akıllı ve haberleşme alanındaki- canlandırmayı yaratıklar, doğada bir düşmanla karşılaşmadan yaşamışlardır. XIX. yüzyılda buharlı gemi yapımina girişilince, denizlere hiç de hayırhi olmayan bir çevre kirliliği işareti ulaşti: Gürültü. Ticari ve askeri gemilerden daha fazla çoğalmasıyla okyanuslara yayılan gürültü (mevcut yirmi Hertz frekansında) kulakardı edilemez duruma geldi. Okyanuslararası haberleşme etkinliğini yürüten balinalar için anlaşmak üzere zorlaştı. Haberleşme giden kısa mesafelere indi. İki yüzyılda bir kez Finback denen balina türünün anlaşması 10.000 km. uzak olası olurken, şimdi bu mesafe birkaç yüz kilometreye inmis olabilir. Balinalar birbirlerini isimle- riyle mi çağırırlar? Sadece ses yoluyla birbirlerini tanıyabilirler mi? Baininaların haberleşme yeteneklerini kestik. Milyonlarca yıl haberleşebilen yaratıkları şimdi susturduk.