Normaller Ve Diğerleri: Huzur Dolu Bir Dünya İçin El Ele
Yazıya başlamadan önce burada yazılan her şeyin tamamen benim kişisel görüşüm olduğumu ve benimle aynı fikirde olmak zorunda olmadığınızı belirtmek istiyorum ve bu yazıyı okuduğunuz için teşekkür ediyorum.
Bu yazıyı okumaya başlamadan önce okuyucularıma iki soru sormak istiyorum.
Akıl hastanesi, hapishane veya amatem gibi herhangi bir yerde gerçekten uzun süre geçirmiş olan birisi için en büyük korku nedir?
Seni anlamayanlar ve senin arandaki en büyük fark nedir?
Bir gün bir psikiyatri görüşmesinde doktorumdan insanların varoluştaki kişisel özelliklerinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmiştim. Bunun üzerine kişilik özelliklerinin ne olduğuna dair bir araştırma yapıp bulduğum sonuçların bilimsel doğruluğunu doktorum ile tartışmıştım. Bilimsel olarak kişilik özellikleri demek bir insanın kesintisiz bir şekilde sergilediği davranışların tümü demektir. Bu davranışlar nereden geliyor, neden oluşuyor ve neden sürüyor henüz bilim bunların cevabını verebilecek kadar ilerlemedi. Kişilik özelliklerinin oluşumunun bir kısmının genetik ve diğer bir kısmının yaşananlar olduğu tahmin ediliyor ancak esas ortaya çıktığı nokta henüz bilinemiyor. Bir gün bilimin bu kadar ilerleyebileceğine inanıyorum ancak henüz bunların cevabını bilmiyoruz. En basit örnek olarak birisi hastalık derecesinde sinir değilse bu onun sinirli bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Sinirli bir yapıya sahip olması ise onun kişisel özelliğidir. Ancak bu durumda boyut gerçekten çok önemlidir ve özellik ile hastalığın birbirine karıştırılmaması gerekir.
Dünyada iki tür insanın yaşadığına inanıyorum. Normaller ve diğerleri. Ben diğerleri kısmını arızalar takımı olarak isimlendiyorum. Arızalar takımı diyor olmamın sebebi onların gerçekten kötü olması değil. Ben böyle isimlendiriyorum çünkü bu takım normal hayata adapte olmakta çok ciddi zorluklar çekiyor ve yaşarken bir takım arızalarla baş etmek zorunda kalıyor. Şuan, arızası olmayan insan mı olur dediğinizi duyar gibiyim. Tabiki olmaz. Ancak şunu belirtmek isterim ki arıza takımının sorunları normal bir insanın günlük sorunlarından çok daha farklıdır. Arıza takımı tanımının onları kötüler bir nitelikte anlaşılmasını asla istemiyorum. Çünkü ben öyle bir şey söylemedim. Buradaki arıza kelimesi hayatın içindeki arızalıkları temsil ediyor.
Öyleyse gelelim normaller ve arıza takımına. Normal insan, zaten var olan bir hayatı devam ettirebilmek ve geliştirebilmek için çabalayan insandır. Belirli bir düzeni ve devam etmesi gereken eylemler mevcuttur. Bunları gerçekleştirirken çeşitli sorunlarla karşılaşabilir ancak bu sorunlar her insanın başına gelebilecek sorunlardır. Normal insanlar, zaten var olan hayatlarını devam ettirebilmek için bazen suça ortak olabilirler. Bu suça ortak olmak ya da suçu işlemek tamamen kendi seçimleridir. Duygu ve düşünceleri gri bir şekilde ilerler. Yaptıkları her eylem kendi seçimleridir. Yaptıkları her seçimin bedeli de tamamen onlara aittir.
Arızalar takımı kendi içlerinde iki gruba ayrılırlar. Kötü durumda olanlar ve daha az kötü durumda olanlar. Bu iki grubunda hisleri, düşünceleri, davranışları ve buna benzer özellikleri hemen hemen aynıdır ancak dereceleri değişmektedir. Fakat her durumda da iki grubun griyi yaşaması neredeyse yok denecek kadar az görülen bir eylemdir.
Arıza takımının daha az kötü olan kısmı hiçbir şekilde normal insanların arasına karışabilme zorunluluğuna sahip değildir. Normal insanlarda onların kendileri ile yaşayamayacağını bilirler. Daha az kötü olan kesimin bir kısmı intiharlar sonucunda hayatını kaybetmiştir. Diğer bir kısmı cinayete kurban gitmiştir. Bir diğer kısmı ağır akılsal hastalıklara sahiptir ve muhtemelen bilinci kendinde değildir. Bir diğer kısmı hayatı düşünemeyecek kadar fiziksel hastalıklara sahiptir ve bununla başa çıkmaya çalışıyordur. Bir diğer kısmı idama mahkum edilmiştir. Bir diğer kısmı ömür boyu müebbet yemiştir. Bu saydıklarımdan hangisi olursa olsun ortak noktalarından birisi de bir hayatları olmamasıdır. Normal insanlar gibi düzenli ve devam ettirmeleri gereken bir hayatı yoktur. Her şeyi paramparça olmuştur ya da yok olmuştur. Sahip oldukları tek dünya kafalarının içindeki dünyadır ve bu dünya normal insanların dünyasından oldukça farklıdır. Fiziksel olarak normal insanlar ile aynı yaratılmışlardır ancak normal insanlarla tek benzerlikleri budur. Bunun dışında her şeyi farklıdır. Bu kesim bütün çabalara rağmen doğal hayata döndürülmesi mümkün olmayan kesimdir ve normal insanlar tarafından buna göre önlemler alınır. Ancak normal insanlar bu tür insanların gerçekte olduğu durumu hiçbir şekilde algılayamazlar. Önlemleri sadece tahmini bir görüşe göre olabilecek felaketleri önlemekten ibarettir.
Arıza takımının bir de kötü olanlar kesimi vardır. Bu insanların çok ciddi fiziksel bir engeli yoktur. Akıl hastası değillerdir. İdamına karar verilmez. İntiharda ölmeyi başaramazlar. Kimi zaman hapishaneye girerler ancak ömür boyu müebbet yemezler. Cinayet kurbanı değillerdir ve muhtemelen cinayeti işleyen kişilerdir. Duyguları daima siyah ya da beyaz olur. Düşünceleri normal bir insanın anlayamayacağı bir biçimdedir ve bu düşünceleri karşısındakinin anlayamayacağını fark edip kendilerine saklarlar. Aynı zamanda çok yoğun bir takıntıları mevcuttur. Kafalarına koydukları herhangi bir şeyi önemli olsun ya da olmasın gerçekleştirebilmek için yapamayacakları şey yoktur. Bu insanlar için sınır denilen insani bir kavram kesinlikle söz konusu değildir. Sınıra hiçbir şekilde inanmazlar. İstedikleri şey için tüm gücüyle ona kavuşana kadar savaşırlar. Her zaman elinden gelenin en iyisi için savaşırlar. Ancak bu kesimin herhangi bir hayatı yoktur. içinde bulundukları herhangi bir sebepten dolayı her şeyleri paramparça olmuş ve yok olmuştur. Ancak ölümüne de izin verilmez ve her denemelerinde müdahale edilerek kurtulur. Ölüm gününe dek normal insanların arasında yaşamak zorundadırlar ve bu sebepten olmayan bir hayatı var etmeleri gerekir. Bir hayat inşa etmek zorunda kalırlar. Bunu yaparken her bir saniyesini tırnaklarıyla kazıyarak yapmaları gerekir. Bu kesim normal insanlardan daha zeki kişilerden oluşur. Zaten dünyayı gerçekten değiştirebilen kesimde genelde bu takımdan çıkar. Ancak bu kesimin durumunu daha az kötülerden ayıran şey insanlar arasında yaşamak zorunda olmaları değildir. Bu kesim daima depresyona, suça, kötü alışkanlıklara ve ölüme meyillidirler. Bu kesimdeki kişilerin hayatı boyunca asla kurtulamadığı bir psikolojik bağımlılığı vardır.
Bu durumu şöyle özetleyebiliriz;
Madde bağımlısı birisi bunun için tedavi gördükten sonra bundan tamamen kurtulabilir mi? Madde bağımlılığını oluşturan iki tür bağımlılık çeşidi vardır. Birisi kullanılan madde yüzünden oluşan fiziksel bağımlılıktır. Diğeri ise her zaman meyilli kalacağı ruhsal bağımlılıktır. Ömrünün sonuna kadar bir daha madde kullanmaması için savaşması gerekecektir çünkü başına gelen kötü olayların çoğunda yeniden madde kullanmak isteyecektir.
Arıza takımının kötü olanlar kısmındaki bağımlılıkta bunun gibidir. Bu kesimdeki insanlar normal insanlardan daha çok düşünür ve daha fazla hisseder. Normal insanlar ise bu kadar çok düşünmezler ve hislerini çoğu zaman kontrol edebilirler. Normal insanların hastalık derecesinde takıntı ya da hassaslığı yoktur ancak diğer kesimin çok ciddi takıntıları ve çok ciddi bir hassaslığı vardır. Tabiki bu kesimdeki kişinin durumuna göre de değişir. Hapishanedeki bir kişinin hassaslık ve takıntı derecesi ile ölmeye çalışan birisinin takıntı derecesi aynı değildir. Ancak ikisi de normal insanlardan daha yoğundur. Takıntı dendiğinde kulağa korkunç geliyor değil mi? Aslında değil. Takıntının korkunçluğu neye takıntı yapıldığına göre değişmez mi sizce de ? Bir insan suç işlemeyi takıntı haline getirirse bu kötüdür, ancak kanserin tedavisini bulmayı kafaya koyup bunun için çabalarsa bu iyidir. Hemde insanlık soyunun tamamı için.
Bu zamana kadar bulunan her buluş, düşünülen her felsefi düşünce, yazılan her edebi eser bu kesim tarafından yazılmıştır. Bu insanlar geçmişinde daima normal insanlar tarafından dışlanmış, sorunlu görülmüş, sevilmemiş ve yaralanıp eziyet görmüş kimselerdir.
Bu yazıyı okuduğunuzda neden bunun hakkında bu kadar detaylı yazdığımı düşündüğünüzü biliyorum. Bu sebeple cevap veriyorum. insanlık soyunun geleceği tamamen bu insanların elinde. Ve siz normal insanlar, bu tür insanları kurtarmazsanız bir gelecek söz konusu olamaz. Onlara yardım etmelisiniz. iş birliği yapmalıyız. Gelecek hepimizin geleceği ve birbirimizi tamamlıyoruz. Birimiz olmadan diğerimiz bir şey başaramaz.
Bu tür insanlar her ne kadar gri duygulara sahip olmasa bile zekilerdir. Hem de çok zekilerdir. Normal insanların ise belirli bir zeka düzeyi ve gri duyguları vardır. Gri duygular ve zeka birleşirse ortaya harika işler çıkabilirler. Ayrıca bu zeki olan kısmın kurtarılmaya ihtiyacı vardır yoksa kendi içinde boğulurlar. Onların zeki olduğunu fark edip neler başarabileceklerini görmeye ihtiyaçları vardır. Birilerinin onlara şans vermesi gerekir. Kendilerine inanması gerektiğini hatırlatması gerekir.
Bu arada bir soru sormuştum ya hapishane vb. yerlerde uzun süre kalan kişilerin en büyük korkusu nedir diye. Bu soruyu cevaplamak istiyorum arkadaşlar. Hapishane vb. yerlerde uzun yıllar geçirmiş kişilerin en büyük korkusu oradan çıkmaktır.
Bu yüzden bu tür insanları topluma kazandırmak için acele etmeliyiz. Bizden büyük ya da küçük hiç fark etmez hayal ettiği şeyi yapabilmesi onlara şans vermeliyiz. Ben bir konuda hevesli olan birisini gördüğümde eğer yaptığı işte yetenekliyse ona ne kadar yetenekli olduğunu ve görüşlerimi bildirmeyi seçerim. Eğer yaptığı işte yetenekli değilse ise susmayı seçerim. Çünkü kimsenin hevesinin kırılmaması gerektiğine inanıyorum. O kişi şuan o şeyi bir çok sebepten ötürü başaramamış olabilir ve bir kaç yıl sonra bu konuda oldukça yetenekli birisi haline gelebilir. Ancak ona yetenekli olmadığını söylersek bunu beynine kazıyacaktır ve ne kadar çalışırsa çalışsın yeteneksiz olduğuna inanıp bunun psikolojisi altında yaşayacaktır. inanın bana, bu dünyada kelimeler kadar zarar veren hiçbir şey yoktur. Ve emin olun kelimeler kadar yararlı olan bir şeyde yoktur.
Tüm insanların kurtulması için hep beraber el ele bir dünya diliyorum. Normaller ve diğerlerinin kardeşliğine kalpten inanıp birbirimizi tamamladığımızı söyleyerek yazıyı sonlandırıyorum. Bir elmanın yarısı gibiyiz. Bir taraf olmazsa diğer taraf hiçbir şey yapamaz. Bu dünya kabus gibi bir yer olacaksa da beraber yapacağız, barış dolu huzurlu bir yer olacaksa da beraber başaracağız. Ve başarılan şeyin sürdürülmesi yine bizim başarımız olacaktır. iyi ya da kötünün daima olduğunu hepimiz biliyoruz. insan söz konusu olduğunda ikisi de mevcuttur ancak seçim yapabilme şansımız var birleşerek. Öyleyse neden birleşip iyiliği seçmiyoruz?

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin
Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Foucault öznel deneyim biçimlerinin verili bir insan doğasının teorik olarak belirlenmiş evrensel yapılarından yola çıkarak açıklanamayacağını; çünkü bu deneyim biçimlerinin tarih içinde belli ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulduğunu ve bu anlamda tekil olduğunu savunuyor. Yıne bu yüzden öznel deneyim biçimlerinin kendi tekil tarihleri içinde spesifik olarak incelenmesi gerekiyor.
Ancak Foucault, bu tarihsel analizi sadece ekonomik ve toplumsal bağlama gönderme yaparak ve bu bağlamı da altyapı-üstyapı modelinin sağladığı terimlerle belirleyerek gerçekleştiren, dolayısıyla öznel deneyimi nihai olarak ekonomik altyapının belirlediği ideolojik içeriklere indirgeyen pro-marksist geleneği de reddediyor.

Fenomenolojiye ve pro-marksist geleneğe alternatif olarak Foucault, öznel deneyim biçimlerinin sorunsallaştırmalar yoluyla oluşturulduklarını, geliştirildiklerini ve dönüştürüldüklerini öne sürüyor. Böylece Foucault kendi yapıtlarını, insanların Batı kültüründe özneye dönüştürülmesinde özel bir yer tuttuğunu düşündüğü delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç, cinsellik gibi deneyimleri kurmuş olan sorunsallaştırma süreçlerinin bir tarihi olarak yorumluyor.
Sorunsallaştırmayı ise “herhangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu bir düşünce nesnesi (ister ahlaki düşünce, ister bilimsel bilgi, isterse siyasi analiz, vb. biçiminde olsun) olarak kuran söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler bütünü” olarak tammlıyor.

Cinselliğin Tarihi’nin ikinci cildine yazdığı önsözün daha sonra kitaba alırken değiştirdiği bir versiyonunda Foucault, söz konusu deneyim biçimlerinin oluşması, gelişmesi ve dönüşmesinin, yani sorunsallaştırmanın tarihini, “düşüncenin tarihi” olarak; “düşünce” ile de çeşitli biçimlerde “doğru ve yanlış oyunu”nu belirleyen ve dolayısıyla deneyimi ve onun öznesini kuran şey olarak tanımlıyor.

Bu anlamda Foucault’ya göre “düşünce” yalnızca felsefe veya bilime özgü teorik ifadelerde değil; bireyin özne olarak ortaya çıktığı tüm konuşma, yapma ya da davranış biçimlerinde aranması gereken bir şey. Öte yandan Foucault’un doğru ve yanlış oyunu ya da genelde “hakikat oyunu” (jeux de verite) ile kastettiği, insanın varlığını tarihsel bir biçimde deneyim olarak, yani düşünülebilecek ve düşünülmesi gereken bir şey olarak kuran; başka bir deyişle sorunsallaştırılan şey hakkında belli hakikatlerin üretilmesi için kullanılan bir kurallar bütünü. Foucault’ya göre Batı düşüncesinin bir özelliği, bu oyunların hiçbir zaman bazılarına izin verecek bazılarını da dışlayacak biçimde kapalı ve kesin bir tanımının verilmemiş olması. Dolayısıyla hakikat oyunlarında her zaman yeni bulgularla karşılaşmak, şu ya da bu kuralı hatta bir hakikat oyununun tümünü, dolayısıyla bu yolla kurulan deneyimleri değiştirmek mümkün. Ama bu, sorunsallaştırma öncesi hiçbir şeyin var olmadığı ve söz konusu deneyimlerin “birilerinin kafasından çıktığı” anlamına gelmiyor.

Yani analizin amacı örneğin sorunsallaştırma öncesi “delilik” diye bir şeyin var olmadığını kanıtlamak değil; yukarıda verdiğimiz tanım uyarınca deliliğin hangi söylemler, hangi hakikat oyunları, hangi tanımlar yoluyla sorunsallaştırılarak “akıl hastalığı” olarak değerlendirilmesine neden olacak kurumsal bir alana dahil edildiğini görmek.’ Bu anlamda sorunsallaştırılan şey delilik, “kurulmuş” olan deneyimse “akıl hastalığı” olarak ortaya çıkıyor.

Foucault sorunsallaştırmanın üç ana eksen üzerinden gerçekleştiğini söylüyor: bilgi, iktidar, etik.
Bu tanım çerçevesinde her deneyim, belli kavramlar ve kuramlar içeren ve ürettiği hakikatlerle ifade bulan bir bilgi alanı, belli normlar ve kurallar içeren bir iktidar alanı ve bu bilgi ve iktidar alanları bağlamında bireyin kendisiyle kurduğu belli bir ilişki biçimini bir araya getirir. Bu yüzden kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak; bilgi öznesi, iktidar ilişkilerinin öznesi ve kendi eylemlerimizin etme öznesi olarak nasıl kurulduğumuz sorularını sormayı gerektirir. Birinci sorunun cevabı, öznesi olarak göründüğümüz bir deneyime (örneğin delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç ya da cinsellik gibi bir deneyime) gönderme yapan bilgi alanının oluşumunun, bu oluşuma özgü söylemsel pratiklerin ve hakikat oyunlarının analizini; ikinci sorunun cevabı iktidar ilişkileri ve teknolojilerinin, yani tarihsel olarak kurulmuş bir deneyimin pratiğini düzenleyen normatif bir sistemin (örneğin delilerin, hastaların ve suçluların kurumsallaştırılması ve “normal” insanlardan ayrılıp tecrit edilmesini düzenleyen bir sistemin) örgütlenmesinin ve bu sistemde söz konusu olan hakikat oyunlarının analizini; üçüncü sorunun cevabı ise insanın kendisiyle olan ilişkisinin, bireylerin kendilerini tarihsel bir deneyimin özneleri olarak (örneğin deli, hasta, suçlu, eşcinsel ya da normal olarak) kurma, tanıma ve kabullenme ya da reddetme pratiklerinin ve bunu yaparken geçerli olan hakikat oyunlarının analizini gerektirir.

Foucault bu üç eksenin birbirine yakından bağlı olduğunu ve her birinin varolma koşullarının diğer ikisiyle karmaşık ilişkiler içerdiğini söylüyor. Bu yüzden sözünü ettiğimiz deneyimler aynı anda hem bir bilgi ve hakikatler alanı, hem bir normlar ve bu normlara bağlı kurallar sistemi, hem de bir kendiyle ilişki modeli içeren karmaşık odak1ar olarak görülmeli ve eleştirilmelidir.

Foucault’ya göre bu deneyimlerin ve özneleri hakkında oluşturdukları hakikatlerin sorunsallaştırma yoluyla tarihsel olarak kurulmuş olduklarını görebilmenin, yani kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapabilmenin çok önemli bir sonucu var: bu hakikatlerin olumsal olduğunu, çizdikleri sınırların aşılamaz olmadığını ve bu sınırların dayattığı bireysellik ve kimliğin dönüştürülebilir olduğunu göstermesi.

Dolayısıyla Foucault, yeni öznelikler geliştirmenin gerektirdiği eleştirinin tam da söylediklerimiz, düşündüklerimiz ve yaptıklarımızı belirleyen bu sınırlar üzerinde düşünmek olduğunu söylüyor. Bu eleştiri hem içinde bulunduğumuz şimdiki zamana hem de tarihin bu belirli kesitinde ne olduğumuzu sorarak kendimize karşı takındığımız bir tutum; bir felsefi ethos, yani çağdaşı olduğumuz gerçeklikle bir ilişki kurma tarzı, bir düşünme ve duyma; ama aynı zamanda da bir davranış biçimi. “Aydınlanma Nedir?” adlı yazısıyla ilk olarak Kant tarafından sergilenen bu eleştirel tutumu Foucault sınır-tutum olarak tanımlıyor.

Sınır-tutum, tarihin içinde bulunduğumuz anında “gerçek” olarak verilmiş olanla, yani kimliğimizin koyduğu sınırlarla bu sınırları değiştirmek için verilen çaba arasındaki zorlu etkileşim ve Foucault’ya göre bu aslında modernliğin tutumu.
Ama burada Kant ile Foucault’nun yaklaşımları arasındaki çok temel bir farkı vurgulamak gerekiyor. Kant’a göre eleştirel soru, aklın (tüm kullanım biçimlerinde) aşmaması gereken zorunlu sınırları arayan negatif bir sorudur. Oysa Foucault’ya göre eleştirel soru artık pozitif bir biçim taşıyor. Öznesi olarak görüldüğümüz deneyimler ve bu öznelliklerin dayattığı bireyselliklerin evrensel ve zorunlu olarak gösterilen yanlarında (koydukları sınırlarda) aslında tarihsel, olumsal ve keyfi zorlamaların ürünü olan etkenlerin tuttuğu yer ve oynadığı rol nedir, sorusu bu.
Dolayısıyla, kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmaktaki amaç, Kant tarafından zorunlu ve aşılmaması gereken sınırlamaları aramak biçiminde anlaşılmış olan eleştiriyi, bu sınırlamaları aşabilmeyi hedefleyen bir pratik eleştiriye dönüştürmek. Öznelliğin eleştirisi artık bilgi ve eylemin evrensel ve biçiınsel yapılarını arayan aşkın (transcendental) bir eleştirisi değil; kendimizi yaptığımız, düşündüğümüz, söylediğiniz şeylerin öznesi olarak kurulmanıza neden olan olayların tarihsel bir eleştirisi. Yani bilgi, iktidar ve etik eksenlerinin, bu eksenlerin bir araya gelerek öznesi olduğumuz deneyimleri kurma biçimlerinin ve kendimizi bu çizgide özne olarak tanıma ve kabullenme pratiklerimizin bir eleştirisi.

Foucault’ya göre öznesi olarak tanıtıldığımız deneyimlerin kurulmasını gerçekleştiren söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerin merkezinde bir iktidar alanı var. Örneğin deliliğin bir hakikat oyununa sokulmasının nedeni on yedinci yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan ve iktidar kurumlarıyla yakın ilişki içinde olan “kapatma” pratiklerinde ve bu pratiklerin nüfus ve üretim süreçleriyle ilişkisinde aranmalı. Ama bu analiz sonucunda ortaya çıkan iktidar anlayışı geleneksel siyaset teorilerinde rastladığımız negatif iktidar anlayışlarından çok farklı. Foucault’nun “hukuki-söylemsel” (juridico-discursive) model olarak tanımladığı geleneksel model iktidarı bir hükümranlık (souverainete), yasa, yasaklama ve itaat sistemi içinde tasarımlar. Oysa Foucauıt on yedinci yüzyılın sonundan itibaren Batı toplumlarına hukuksal-söylemsel modelin iktidar göremediği yeni bir iktidar biçiminin hakim olduğunu söylüyor. Negatif ve sınırlayıcı olan ve hükümranın yaşama hakkı üzerinde söz sahibi olmasıyla tanımlanan hukuksal-söylemsel modelin iktidar anlayışının tersine, bu yeni iktidar biçimi üretken, yaşamı desteklemeye, yaşamın sağladığı güçleri sınırlamaya değil arttırmaya yönelik, yani pozitif. Bu yüzden Foucault bu yeni iktidarı biyo-iktidar olarak adlandırıyor.

Foucault’ya göre biyo-iktidar yaşama iki ana biçimde müdahale eder: insan bedenine bir makine olarak yaklaşan birinci biçimi “disiplinci” bir iktidardır. Foucault’nun ‘bedenin anatomo-politiği” olarak adlandırdığı bu biçimin amacı, insan bedenini disipline etınek, yeteneklerini geliştirmek, daha verimli ve uysal kılmak ve ekonomik denetim sistemleriyle bütüleştirmektir.
“Nüfusun biyo-politiği” olarak adlandırdığı ikinci biçimi ise bedene bir doğal tür olarak yaklaşır ve nüfusu düzenleyici bir denetim getirir. Foucault’ya göre biyo-iktidar burjuva toplumunun büyük buluşlarından biridir ve kapitalizmin gelişmesinde vazgeçilmez bir unsur olmuştur; çünkü kapitalizm bedenin üretim sürecine denetimli bir şekilde girmesini ve nüfusun ekonomik süreçlere uygun kılınmasını gerektirir. Kapitalist üretim biçimi gereği bedenin sahip olduğu güçlerin emek gücüne dönüştürülmesi ve üretim gücü olarak kullanılması; ama aynı zamanda itaatkar ve uysal kılınması, tabi kılınması (assujetissement) gerekir. Bu yüzden biyo-iktidar tahakküm ve hegemonya ilişkileri getiren ayrımcılık ve toplumsal hiyerarşi etmenleri olarak da etkili olmuştur. Ama bu etkiyi yaparken kullandığı teknikler negatif ve sınırlandırıcı değildir ve bedensel şiddeti dışlar; çünkü bireyin biyolojik yaşamı ve onun sahip olduğu güçleri sınırlamak ve en uç noktada yok etmek yerine daha da güçlendirmek. en iyi şekilde kullanmak, örgütlemek ve denetlemek zorundadır. Böylece on sekizinci yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişmesine çok yakından bağlı olarak yalın anlamda insan yaşamı tarih sahnesine, siyasi tekniklerin alanına girmiştir. Yaşamın ta kendisinin siyasi stratejilerde ortaya sürülmesi Foucault’ya göre bir toplumun “modernliğe girme eşiği”dir. “İnsan, binlerce yıl boyunca Aristoteles için neyse o olmuştur, yani yaşayan ve buna ek olarak siyasal bir varlık olma yeteneğine sahip olan bir hayvan; modem insan, bir canlı varlık olarak yaşamını kendi siyaseti dahilinde söz konusu eden bir hayvandır. “

Biyo-iktidarın gelişiminin başka ve önemli bir sonucu da hukuksal yasa sisteminin yerine giderek normların önem kazanmasıdır. Yasa sınırlandırıcıdır ve en uç noktada silahı ölümdür. Oysa nesnesi yaşam olan bir iktidarın düzenleyici ve denetleyici mekanizmalara ihtiyacı vardır ve bu düzenleme ve denetlemeyi oluşturduğu normlar yoluyla yapar. Ama bu, yasanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yalnızca yasa artık norm gibi işlemeye başlamış ve hukuk sistemi, amacı yaşamın güçlerini düzenlemek olan bir aygıtlar bütününe dahil olmuştur. Kısacası yaşam üzerinde odaklanan biyo-iktidar bir normalizasyon toplumu oluşturur, yani insanları normlara uymaya zorlayan, onları normalleştiren bir toplum.

Şiddetin dışlanmasıyla birlikte bedenin iktidar tarafından kuşatılmasında tüm toplumsal bütüne yayılan yeni ve ince teknikler gerekmiş, bu teknikler Foucault’nun “dispositif’ olarak adlandırdığı somut düzenlemeler biçimini almıştır. Dispositif’ler Foucault’ya göre söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari tasarruflar; bilimsel, felsefi, ahlaki. önermelerden oluşan heterojen bütünler; bu söylemsel ve söylemsel olmayan öğeler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu sistemlerdir.
Dispositif’lerin işlevi temelde stratejiktir: yani güç ilişkilerini güdümlemek, belli bir yönde geliştirmek ya da önlerine geçmek, dengelemek, kullanmak işlevine sahiptirler. Dolayısıyla dispositifler her zaman bir iktidar oyunu içinde yer alırlar; ama ayın zamanda bu iktidardan doğmakla birlikte iktidarın kendisini koşullandıran bir bilginin sınırlarına da bağlıdırlar. Çünkü iktidar ve bilgi karşılıklı olarak birbirlerini içerimler; karşılığında bir bilgi alanı oluşturmayan iktidar ilişkisi olmadığı gibi iktidar ilişkileri varsaymayan ve oluşturmayan bilgi de yoktur.

Bu bilgi alanının ve hakikatlerinin oluşturduğu söylemin “üretimi, birikimi, dolaşımı ve işleyişi olmadan iktidar ilişkileri ne yerleştirilebilir ne güçlendirilebilir ne de yürütülebilir.”
Bu noktada geriye dönerek dispositiflerin bu yazının başında tanımını verdiğimiz sorunsallaştırma odakları, bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya geldiği söylemsel ve söylemsel olmayan pratik yumakları olduğunu söyleyebiliriz. Bu pratikler yoluyla dispositif’ler birtakım deneyimler kurup insanları bu deneyimlerin öznesi olarak tanıtarak, onlara kendileriyle ilgili hakikatler dayatır, iktidarın şiddet kullanmadan bedeni kuşatmasını sağlar, onu itaatkar ve uysal hale getirir.

“İnsan”, “ruh”, “birey”, “insan bilimleri” (insanın bilimsel bilgisi) gibi modem kavramlar da aslında iktidarın insan bedenini kuşatmak için geliştirdiği söylemin, yani bilgi-iktidarın bir ürünü, bilgi ve iktidar ilişkilerinin eklemlendiği bir öğe, iktidarın bilgiyi ortaya çıkardığı, bilginin de bu iktidarı genişletip güçlendirdiği bir çarktır. Öznellik, kişilik, bilinç gibi kavramlar ve analiz alanları bu öğeden çıkarılmıştır.

“Dolayısıyla bireyi temel bir çekirdek, ilkel bir atom, iktidarın etki altına aldığı ya da cezalandırdığı çoğul ve atıl bir şey olarak; iktidarı da bireyleri böylece bastıran ya da parçalayan bir şey olarak düşünmemek gerekir. Aslında bir bedenin, hareketlerin, söylemlerin, arzuların bireyler olarak tanımlanması ve kurulması tam olarak iktidarın birincil etkilerinden biridir. Yani birey, iktidarın dışında ve karşısındaki şey değil, … iktidarın birincil bir … etkisi ve aynı zamanda bir etkisi olduğu ölçüsünde de bir aracıdır: iktidar kurduğu, oluşturduğu birey üzerinden işler.”

Şimdi Foucault’nun ilk başta alıntıladığımız yazısına geri dönersek, bu iktidar biçimi:

Bireyi kategorize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder. Bu, bireyleri özne yapan bir iktidar biçimidir. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Sözcüğün her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar biçimi telkin ediyor.”

Temelde dispositifler yoluyla işleyen biyo iktidarın strateji terimeriyle düşünülmesi gerektiğini, bu stratejilerin de belli hegemonya biçimlerinde kristalleştiğini söylemiştik. Foucault’ya göre iktidar ilişkilerinin kristalleşerek aldığı bu biçimlerden en çok öne çıkanı on altıncı yüzyıldan bu yana sürekli olarak gelişen devlettir. Bu yüzden devlet genel kanının tersine yalnızca bütünleştirme teknikleriyle işleyen, bireyleri görmezden gelen ve bütünün ya da bir sınıf ya da grubun çıkarlarını gözeten değil; ayın zamanda bireyselleştiren, insanları kurulmuş deneyimlerin özneleri haline getiren, yani “bilinç ya da özbilgi yoluyla kendi dayattığı kimliğe bağlayan” ve bu yolla denetim altına alan bir iktidardır ..

Bu yüzden Foucault, günümüzde bireyin dayatılmış bu kimliğe bağlanmasına, yani öznelliğin boyun eğdirilip tabi kılınmasına karşı verilen mücadelenin etnik, toplumsal ve dinsel tahakküme karşı verilen mücadele ile ekonomik sömürüye karşı verilen mücadeleye göre daha öne çıktığını söylüyor. Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.
Ama yukarıda belirttiğimiz gibi öznesi olduğumuz deneyimler, bu deneyimleri kuran hakikat oyunları, bu hakikatlerin kurduğu kimlik ve bu kimliğin dayattığı sınırlar, yani bireyselliğimiz hep biyo-iktidarın yaşamı denetleme ve güdümleme tekniklerinin bir ürünüyse ve iktidar tüm toplumsal yapıya yayılrmşsa, olduğumuz şeyi reddetmek nasıl mümkün olacaktır?

Foucault’ya en sık getirilen eleştiri de bu noktayla ilgili. Oysa Foucault’nun iktidar tanımını biraz daha dikkatli okumak bu sorunu çözüyor. iktidarın bir güç ilişkileri çokluğu olduğunu, dolayısıyla evrensel, kendiliğinden var olan, sahip olunabilen ve uygulanmayı bekleyen bir iktidar olmadığını söylemiştik. iktidar bir ilişki; bir eylem biçimidir. Ama bu, doğrudan doğruya başkaları üzerinde değil, başkalarının şimdiki ya da gelecekteki eylemleri üzerindeki bir eylemdir. Bir ilişkinin iktidar ilişkisi olabilmesi için her iki tarafın da sonuna kadar eylemde bulunabilecek durumda olması ve bu ilişkide tüm bir tepki, cevap alanının var olması gerekir. Dolayısıyla iktidar bir eylemler kümesinin başka bir eylemler kümesi üstünde etkili olduğu bir bütünsel yapıdır.

İktidar, davranışları ve davranışların mümkün sonuçlarını yönlendirmektir. Bu yüzden Foucauıt iktidarı, bireylerin ya da grupların (delilerin, hastaların, suçluların, çocukların, vb.) davranışlarının yönlendirilme biçimi, yani bir “yönetim” (gouvernement) sorunu olarak tanımlıyor. Ama yönetim burada çok geniş anlamda, on altıncı yüzyılda kullanıldığı biçimiyle, başkalarının önünde açık olan mümkün eylem alanını yapılandırmak olarak anlaşılmalıdır. iktidarın işleyişini bu şekilde, yani başkalarının eylemi üzerine bir eylem olarak ve bu eylemi de yönetmek olarak tanımlarnak çok önemli bir şeyi, özgürlüğü, iktidar ilişkilerine katmak demektir.

İktidar yalnızca özgür özneler üzerinde ve yalnızca özgür oldukları sürece işleyebilir. Bu anlamda özgür olmak demek farklı ve çeşitli davranış biçimleri ve tepkilerin gerçekleştirilebileceği bir imkanlar alanıyla karşı karşıya olmak demektir. Bir iktidar alanı tıkandığında, yönetim ve yapılandırma ilişkisi tek yönlü, sabit ve tersine çevrilemez hale geldiğinde artık iktidar ilişkilerinden söz edilemez. Böyle bir durumda artık yalnızca tahakküm (domination) vardır ve tahakkümün olduğu yerde iktidar ilişkisi olamaz.
Dolayısıyla, iktidar ve özgürlük birbirini dışlayan bir çatışma ilişkisi içinde değil; çok daha karmaşık bir ilişki içinde yer alırlar. Bu ilişkide özgürlük iktidarın işlemesinin koşulu, hatta önkoşuludur. iktidar ile özgürlüğün direnişi birbirinden ayrılamaz. iktidarın olduğu her yerde bir direniş ya da direniş imkanı vardır. Bu yüzden Foucault modem toplumu disiplinci bir toplum, bir normalizasyon toplumu olarak tanımlamış olmasından kaynaklanan yanlış anlamalardan yakınır.

Her ne kadar akıl hastanesi, hapishane gibi kurumların ve onlara tekabül eden iktidar dispositif’lerinin tarihini incelerken iktidarı bir tür tahakküm gibi gösterdiğini kabul etse de disiplinci toplumun “disipline olmuş” toplum anlamına gelmediğini, disiplin yöntemlerinin yayılmasının insanların tümüyle itaatkar hale gelmesi olmadığını söylüyor. Normalizasyon süreçlerinde kullanılan tekniklerin analizinde, kitlesel ve direnilemez bir normalizasyon olduğu iddiası yoktur. İktidar ilişkilerinin her yerde olması, bütün gücü ellerin de bulundurdukları anlamına gelmez. İktidar ilişkilerinin çokluğu, kesişmeleri, kırılganlıkları ve tersine çevrilebilirlikleri tüm davranış alanlarını tıkayan ve tek yanlı olarak yönlendiren bir iktidarın var olmadığı anlamına gelir.

Bu noktada Foucault’nun pozitif bir özgürlük anlayışı olduğunu görüyoruz. Özgürlük, davranış ve eylem biçimlerimiz önünde engel oluşturan ya da oluşturabilecek etmenlerin yokluğu (yani negatif bir özgürlük) değil; bu engelleri aşmak için sahip olduğumuz güçlerin kullanımıdır. Buradaki sorun artık özgürlüğün var olup olmadığı değil, etik olarak nasıl kullanılacağıdır; çünkü Foucault’ya göre etik, özgürlüğün düşünülerek yapılan bir pratiği, özgürlükse etiğin ontolojik koşuludur.

Özgürlük ile etik arasındaki bu bağ bizi, sorunsallaştırmanın tamamını verirken sözünü ettiğimiz üçüncü eksene, etik eksenine geri götürüyor. Foucault’nun kullandığı anlamda etiğin insanın kendisiyle kurduğu bir ilişki olduğunu söylemiştik. Bu ilişki kuşkusuz doğrudan doğruya bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya gelerek kurdukları deneyimler, ürettikleri hakikatler ve dayattıkları sınırlar yoluyla kurulabilir. Ama bu sınırların aşılamaz olmadıklarını, iktidar tarafından dayatıldıklarını, iktidarın da özgürlüğü içerimlediğini söyledik. Ayrıca bu sınırları aşmak için kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak gerektiğini, bu ontolojinin de sınırları dayatan deneyimler ve hakikat oyunlarının eleştirisinden geçtiğini söylemiştik. Ama bu ontolojide uygulanması gereken tarihsel yöntem geleneksel tarih yöntemi olamaz. Çünkü Foucault’ya göre geleneksel tarih geleneksel metafiziğe bağımlıdır; tarihini yazdığı şeyin kökenini arar, tarihi çizgisel bir gelişme olarak betimler ve tarihe yazılan şeyin bu gelişme sürecinde anlamını koruduğunu, tek bir yönde hareket ettiğini varsayar.

Geleneksel tarihin bu köken arayışının Foucault’ya göre üç ana niteliği vardır. Şeylerin sabit bir özü ve kimliği olduğunu varsayar ve bu öz ile kimliği yakalamaya çalışır. Geleneksel tarihe göre bir şeyin kökeni onun en mükemmel anıdır. Ve son olarak bir şeyin hakikatinin onun kökeninde yattığına inanır.
Buna karşılık Foucault tarih yöntemi olarak soybilimi önerir. Bir karşı-hafıza (contre-memoire) olarak soybilim sabit özleri reddeder ve farklı kimlikler olabileceğini varsayar; verili bir kimliğin kökenini bulmak yerine bu kimliği çözmeyi, ayrıştırmayı hedefler. Soybilim tarihini yazdığı şeyin değişmez bir doğruluğu olduğunu reddeder. Her şeyden önemlisi, soybilim tarihini yazdığı şeyin ortaya çıkışından sonra anlamı muhafaza eden bir süreklilik izlemediğini; tersine, bu süreçte dışarıdan birçok müdahale, sapma, hata ve ilineğin (aciddent) etken olduğunu; sürecin farklı güçler arasında mücadeleler içerdiğini, varılan noktanın bu etkenler ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu gösterir. Yani köken tek ve mükemmel, varılmış olan nokta da zorunlu değildir.

Bu yüzden tarihin içinde bulunduğumuz anında bize dayatılmış olan kimlik ve sınırların zorunlu olmadığı ve aşılabileceğini göstermek için yapılacak ontoloji, geleneksel tarih yöntemini değil; soybilimi izlemelidir. Soybilim bize verilmiş olan kimliklerin reddedilmesinin yöntembilimsel aracıdır.
Soybilimsel eleştirinin sağladığı arka planda özgürlük pratiği Foucault’ya göre bir sanat, bir varoluş estetiği biçimini almalıdır. Özgürlüğün pratiği, yani etik, bir ethos, bir davranış biçimi, bir kendimizi yönetme, kendi davranış alanlarımızı yapılandırma, yaşamımıza ne tür bir biçim ya da yapı vereceğimize karar verme sanatıdır. Bu, özgürlüğü kullanarak kendimizi kendi davranışlarırnızın öznesi olarak yeniden kurmak, yani bir ahlaki özneleşmedir (subjectivation morale).

Foucault’nun bu pratiği bir sanat olarak tanımlamasının nedeni ise herhangi bir hakikat kavramına gönderme yapmaktan kaçınması ve bu süreçteki yaratıcılığı vurgulamak istemesidir. Yazımızın başında Foucault’nun antropolojizmi, antropolojizmin tüm bilgi ve eylemin evrensel yapıları olduğu iddiasını ve bu yapıları verili bir insan doğasında arayan özcü ontolojisini reddettiğini söylemiştik. Bu yüzden özgürlüğün pratiği insan doğasının gizlenmiş ya da bastırılmış doğruluğunu keşfetmek değil; kendimizin bir soybilimini yapmak, kendi tarihimizin ve sınırlarımızın , zorunlu değil olumsal olduğunu görebilmek, bu sınırlar üzerinde çalışmak ve kendimizi yaratıcı bir biçimde yeniden kurmaktır. Bu tutumsa yukarıda söylediğimiz gibi Foucault için modernliğin, varoluşunu karmaşık ve güç bir geliştirme çabasının nesnesi yapan modem insanın tutumudur. Dolayısıyla bu etik anlayışı geleneksel etiğin tersine evrensel bir nitelik taşımaz, çünkü farklı kendiyle ilişki biçimleri vardır ve kendiyle kurulabilecek her ilişki herkes için eşit ölçüde ideal olamaz.

Özne ve iktidar, Michel Foucault

Lord Among Wolves, bir alıntı ekledi.
27 Tem 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bizim hapishanelerde olduğu kadar Amerikan hapishanelerinde de fare bolluğu olmalı ki, Stephen King’in Yeşil Yol romanının kahramanlarından biri, Mister Jingles adında bir faredir. Roman filme de alındığı ve Türkiye’de de uzun süre gösterimde kaldığı için seyredenler çok iyi “rol kesen” bu fareyi sanırım anımsıyorlardır. İdam mahkûmlarından Delacroix elektrikli sandalyeye gitmeyi beklediği hücresinde bu fareyi besleyip, eğitir. Hain bir gardiyan onu öldürmeye, diğerleri de korumaya çalıştığı için fare ile okuyucu arasında da duygusal bir bağ kurulur. Sahibi idam edildikten sonra ortadan kaybolan Mister Jingles, romanın sonunda sürpriz bir şekilde yeniden meydana çıkar.

Bildiğim kadarıyla hapishane farelerinin yazgısı dadandıkları yere, yani kalabalık bir koğuşa mı, yoksa tek kişilik bir hücreye mi girdiklerine göre değişir.

100-150 kişinin balık istifi yattığı bir koğuşa giren bir farenin yiyecek bulmak bakımından şansı yüksektir, dolaplar yiyecek doludur, ama ölüm tehlikesini de göze alması gerekir. Çünkü görüldüğü anda mahkûmların “linç etme” dürtülerini tahrik eder; süpürgeyi, faraşı kapan farenin peşine düşer. Fare, hapishane hayatının monotonluğuna hareket getiren uzun ama “eğlenceli” bir kovalamaca sonunda yorgun düşmezse kaçıp kurtulabilir.

Tek kişilik bir hücreye giren farelerin ise yiyecek bulma bakımından şansları zayıftır ama “can güvenliği” açısından biraz daha rahattırlar. Hücresinde duvarlarla konuşmaktan delirmek üzere olan mahkûm onları görünce ahbaplık edeceği bir canlı ya da en azından seyrederek vakit geçirebileceği bir yaratık bulduğuna sevinir. Hatta onlara ekmeğinden küçük bir parça bile atabilir.

Dündar Kılıç’ın da hücrelerde arkadaşlık kurduğu fareler oldu.

Bazı sohbet anlarında hanımına, kardeşlerine, yeğenlerine, yakınlarına bu “kara gün dostu” fareleri anlatırdı.

Dündar Kılıç ilk faresini 1965’te Toptaşı Cezaevi’nde tanıdı. Cezaevi yöneticileriyle arası iyiydi demiştik, ama genellikle demek istemiştik. O sırada nasıl olduysa hapishane idaresiyle bir anlaşmazlığı olmuş, hücreye atılmıştı. Rastlantıya bakın ki, Karadenizli müteahhit bir hemşehrisinin hapisteyken idareye yaranmak için yaptırttığı hücrelerden biriydi bu. İşte hapishane fareleriyle ilk dostluğu o hücrede başladı.

Avukat Cengiz Kayıtmazer müvekkili Dündar Kılıç’tan dinlediklerini bana aktarırken bu fare olayını onun gözlemciğinin de bir göstergesi sayıyordu:

“Onun geçmiş dönemiyle ilgili bir anısını anlatayım ben size, hapishane ve zindanlarla ilgili. Çok dikkatli ve ince eleyip sık dokuyan bir gözlemciliği vardı. Bu gözlemciliğini bana bir anısını anlatırken fark etmiş, beynime nakşetmiştim.

Toptaşı Cezaevi’nde idareyle bir ihtilafı oluyor, Dündar Kılıç’ı hücreye atıyorlar. Atıldığı hücrenin yüksekliği bir buçuk metre, insan boyundan alçak yani. Herhalde ikiye üç ebadında. Oradan kanalizasyon geçiyor ve farelerin girip çıkabildikleri bir yer. Dündar Kılıç orada bir ay geçirmiş ve o arada da bir fare ve ailesiyle tanışmış, fare ailesiyle. ‘Delikanlı bir oğulları vardı,’ dedi. ‘Nereden biliyorsun abi, oğulları olduğunu,’ diye sordum, ‘Çok ataktı da ondan,’ dedi. ‘Önce oğlan çıkardı, bir fırıldak gibi döner, arkadan annesi çıkardı, yaramazlık yapma evladım der gibisinden,’ demişti, ama bunları espri yapar gibi değil, ciddi ciddi anlatmıştı.

Bunlar kanalizasyon faresiymiş, iki tane iri fare, ana baba, bir tane de çocuk, oğulları, o da işte orta boy. Dündar Kılıç ekmeğini onlarla paylaşırmış. Dörde bölermiş. Oğlan gelir onun payını koyar, anne gelirse onun payını, baba gelirse onun payını koyar, sonunda da kendi payını gösterir, ‘Artık bu da benim payım der,’ yermiş. ‘Onlar dünyanın maniküre en düşkün hayvanlarıdır,’ derdi, ‘O tırnaklarını bütün gün ısırırlar, yalarlar ve bütün gün manikür yaparlar.’ Tabii insan kapalı bir yerde oyalanacak bir şeyler arar, ayakta kalabilmek, direnebilmek, aklını korumak için, ama bu kadar ince teferruata dikkat etmek iyi bir gözlemcilik ister. ‘Tırnaklarını dişleriyle düzeltirdi, bütün gün böyle pırıl pırıl parlatır ve sivriltirdi,’ diye anlatmıştı. Müthiş bir gözlemciydi.”

Ayten Kılıç da eşinden epey fare hikâyesi dinlemişti. “Farelerin gözleri ne kadar güzeldir, bilir misin?” diye sorardı diyor. “Eskiden tiksinirdim ama cezaevinde mecburi arkadaşlık yapınca bunu fark ettim,” diye anlatmış. Bir keresinde de Mamak’ta fareleri kandırdığını anlatmış. Gardiyanlar hücreye yemek getirdikleri zaman alması için demirlere vururlarmış. Fareler de bu sesi öğrenmişler, demire vurulunca deliklerinden çıkıyorlarmış. Dündar Kılıç yalnızlıktan sıkılıp arkadaş aradığı zamanlar demirlere vururmuş. Fareler de yemek geldi zannedip çıkarlarmış.

Abi (Kabadayılar, Mafya ve Derin Devlet), Doğan YurdakulAbi (Kabadayılar, Mafya ve Derin Devlet), Doğan Yurdakul
#ERKaNiSTPReNSeS, Sefiller (Kısa Versiyon)'u inceledi.
18 Tem 2017 · Kitabı okudu · 363 günde · Beğendi · 10/10 puan

Victor Hugo Sefiller kitabını yazarken kendi yaşadığı hikayelerden de esinlenmiş ve bazılarını kitaba bire bir aktarmıştır. Kitabın baş karakteri olan Jean Valjean karakterini yazarken kendisine yardımcı olan eski bir mahkum fakat o zamanlar yardımsever bir iş adamı olan arkadaşından etkilenmiştir. Romanda geçtiği gibi bir hayat kadınını tutuklanmaktan kurtarmış ve ayaklanma hikayesinde olduğu gibi eşyalardan barikatlar yaparak direnen gençlere bizzat tanıklık etmiştir.

Sefiller romanının konusu 1815 yılında başlar ve 1832 yılına kadar devam eder. Kitabın ana karakteri olan Jean Valjean kız kardeşinin çocuğunu açlıktan kurtarmak için ekmek çalar fakat bu sırada yakalanır. Hırsızlık suçundan bey yıl mahkum olur. Fakat mahkumiyet sırasında tekrar kaçmaya çalıştığı için cezasını tamamlaması tam 19 yıl alır.

Cezası bitip yeniden özgürlüğüne kavuştuğunda artık Jean Valjean çok farklı biridir. Yeniden hayata tutunmaya çalışır fakat eski bir mahkum olduğu için toplum tarafından dışlanır. Ne açlığını giderebilecek ekmek ne de soğuk günlerde ısınabilecek bir yer bulabilir. Sonunda yolu bir piskopos ile kesişir ve piskopos ona yemek ve yatacak yer sunar. Fakat gerek hapishane döneminde gerekse sonrasında yaşadıkları Jean Vajean’ın tüm duygularını yitirmesine neden olur ve piskoposa ait tüm gümüşleri çalarak kaçar. Fakat bu kadar yük ile yakalanması uzun sürmez ve suçunu onaylaması için piskoposun karşısına getirilir. Piskopos durumu görünce gümüşleri kendisinin verdiğini, hırsızlığın söz konusu olmadığını söyleyerek onun serbest bırakılmasını sağlar. Dahası ona iki gümüş şamdan daha verir ve karşılığında tek bir şey ister. Tüm bu gümüşleri iyi bir insan olma yolunda kullanmasını ister. Bu olay Jean Valjean’ın yok olan duygularını yeniden kazanmasını sağlar.

Yıllar geçer ve Jean Valjean sahte bir kişilik ile iş hayatına atılır ve çok başarılı olur. O artık zengindir ve kasabanın en yardımsever ve sevilen kişilerinden birisidir. Fakat geçmişi onu takip etmeye devam eder ve onun gerçek kişiliğinden sadece polis şefi Javert şüphelenir. Fakat Jean Valjean’ın unvanı nedeni ile elinden bir şey gelmez. Bu zaman diliminde Jean Vajean’ın gelecek hayatını etkileyen bir kadın hayatına girer.

Fantine ufak bir kızı olan fakir bir işçidir. Dönemin ahlak anlayışı babası belli olmayan bir çocuğa pek sıcak değildir ve bu yüzden işi kaybetmek zorunda kalır. Çocuğuna yemek sunabilmek için her şeye yapmaya hazırdır ve ahlak anlayışı nedeni ile dışlanan kadın yine ahlak anlayışı nedeni ile hayat kadınlığına sürüklenir. Günün birinde tutuklanma tehlikesine karşı onu Jean Valjean kurtarır ve hastaneye yatırır. Fakat Fantine yaşadıklarına daha fazla dayanamaz ve ölür. Jean Valjean’dan kızına sahip çıkmasını ister.

Jean Valjean’ın hayatı temiz kalbi nedeni ile bir kez daha değişir. Kendisine benzeyen ve Jean Valjean olduğu iddiası ile masum biri tutuklanır. Kendi yerine başkasının tutuklanmasını vicdanına sığdıramaz ve gerçek kimliğini açıklar. Fakat Fantine verdiği sözü yerine getirebilmek için bir kez daha kaçar ve Cosette’yi himayesi altına alarak yeni bir hayata başlar.

Yıllar tekrar ileri sarar ve Cosette artık büyümüş ve güzel bir kız olmuştur. Jean Valjean kaçak hayatına bir şekilde devam eder fakat polis şefi Javert peşini bırakmaz. Cosette Marius adındaki gence aşık olur. Fakat Javert Jean Valjean’ın izini bulunca birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Bu sırada ihtilal başlar ve Marius ayaklananların arasında yer alır.

Ayaklanma sırasında Javert yakalanır ve esir düşer. İdam edileceği zaman Jean Valjean ortaya çıkar ve idam etme görevi ona verilir. Fakat Jean Valjean Javert’in kaçmasına izin verir. Bu sırada ihtilal sert bir şekilde bastırılır ve Marius yaralanır. Onu ölümden ise yie Jean Valjean kurtarır. Marius’un tüm arkadaşları öldürülür ve Jean Valjean yaralı Marius’u hastaneye götürürken Javert’e yakalanır. Fakat Jean Valjean ölümü göze alarak Marius’u hastaneye götürür ve Javert hiç bir şey yapamaz. Bunun üzerine görevini yerine getiremediği ve duygularını işine karıştırdığı için intihar eder.

Marius iyileşir ve Cosette ile evlenir. Jean Valjean, Javert’e verdiği sözü tutarak teslim olmaya gider fakat Javert’in öldüğünü öğrenir. Bir süre sonra kendisi de hayata veda eder. Bir zamanlar piskoposun ona hediye ettiği iki şamdanı yanından hiç ayırmamıştır ve öldükten sonra da şamdanlar mezarının başucuna konulur.

Sefiller kitap okumayı seven ya da sevmeyen herkesin okuması gereken tam bir klasik. Duygusal yoğunluğu nedeni ile yediden yetmişe herkesi etkilemeyi başarıyor. Bu yüzden olsa gerek yıllar içinde hiç unutulmadı ve bir çok film, dizi, tiyatro ve esere dönüştürülerek tekrar tekrar karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Sadocan, Ateş Geçitleri'ni inceledi.
14 Ara 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bir şeyin değerini, onun için feda edebildikleriniz belirler.
Vataniniz için nelerinizi feda edebilirsiniz?
Ateş Geçitleri, vatanları için canlarından bile vazgeçebilenlerin hikâyesidir.
M.Ö. 480. Pers kralı Xerxes, Heredot’a göre 2,6 Milyonluk (1) ordusuyla Yunanistan’ı işgal etmek üzere gelmiştir. Karşısına, henüz savunmaya geçmemiş olan yunanlılari harekete geçirmek ve yunanlılardaki direniş ateşini kıvılcımlamak isteyen Sparta kralı Leonidas ve onun 300 kişilik özel bir birliği çıkar.
Ateş geçitleri bu savaşsın, öncesinin ve Feda fikrinin hangi durum ve koşullarda olgunlaşabildiğinin hikâyesidir.
“Yanıt ver Aleksandros, vatandaşlarımıza zafer kazandıran, düşmanı yenilgiye uğratan şey nedir?”
Çocuk Sparta tarzına uygun kısa bir yanıt verdi. “Silahlarımız ve ustalığımız”.
Dienekes “Bu doğru ama bir şey daha var” diye tatlılıkla ekledi ve “İşte bu,” diye Phobos’un yüksek tepedeki heykelini gösterdi. Korku
İnsanlık tarihi biraz da ezen-ezilen arasında ki savaşın tarihidir. Ve bu savaşta “Korku”; zalimlerin, hükmetmek ve baskı altında tutabilmek için kullandıkları temel silahlardan birisi olagelmiştir. Ve aynı tarih; zalime direnenlerin, onun karşısında korkmadan dimdik ayakta durmalarıdır da.
Etrafı yüzlerce katil tarafından sarılmışken ve biran sonra öleceğini biliyorken dahi “haydi cesaretiniz varsa gelin” yada “Asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun” diyenlerdir zalimin korku silahını etkisiz kılan.
Dienekes, “O geceyi hatırlarmısın, Kseo, hani Ariston ve Aleksandros’la oturup korku ve onun karşıt duygusunun ne olabileceğinden bahsetmiştik” diye sordu.
Hatırladığımı söyledim.
Sorumun yanıtını aldım. Yanıtı, tüccar ve Scythia’lı dostlarımız verdi.
Dienekes; ”korkunun karşıtı” dedi, “aşktır”
Bağlılıktır, inançtır, en yoğun ve en saf haliyle hissetmektir aşk. Sorumluluktur, kendini ve çevreni değiştirmek geliştirmektir aşk. Güzel olan şeye duyulan özlem, acı çekenin yanında olabilme arzusudur aşk. Devrimdir, devrimcidir aşk.
Ve Dienekes’in de dediği gibi, eğer korkuysa karşındaki; halkına olan bağlılığın, yoldaşına olan inancın, vatanına karşı olan sevgin ve sorumluluğundur aşk.

Sevdalıdır bu yürekler
Halka,
Vatana
Özgürlüğe
Yaşama sevdalı.
Her çığlıkta
Sevdalıların kanatlanıyor
Yürekleri.
Kanatlanıyor
Onur, ahlak
Ve
İnsana dair
Tüm güzellikler.
“Halkım”
Diyor
“Vatanım”
Diyor,
Seviyoruz seni (2).
Dienekes’in de anlatmak istediği; tamda Hüseyin Çukurluöz’ün yukarıdaki şiirinde çok çok güzel anlattığı işte bu sevdadır. Ve aynı sevda Hüseyin Çukurluöz de de öyle büyüktür ki; 249 gündür aç olan bedenini Vatanı için ateşin ortasına yatırmış ve korkmadan sloganlarla karşılamıştır ölümü.
Korkunun karşıtı olan, Hüseyin’in yüreğinde ki işte bu sevdadır.
Öğretmen yaşlı gözlerle “spartalılara ihtiyacımız vardı. Onlardan elli tanesi şehri kurtarabilirdi.” dedi.
Bruksieus gitmemiz için bizi dürtükleyip duruyordu.
Adam ”Ne kadar hissizleştiğimizi görüyor musunuz?” diye devam etti. “Bilinçsiz bir haldeyiz. Aklımız başımızda değil. Spartalılar hiçbir zaman bu hale düşmez.” Kararmış manzarayı göstererek, “Bu onların cevheridir. Bu dehşetin içinde gözleri açık ve bacakları titremeden ilerliyorlar.
Bruksieus bizi geri çekmeye çalışıyordu. “Elli tanesi”! diye adam hala bağırıyordu, karısı onu ağaçların arkasına götürmeye çalışırken. “Beşi! Biri bile bizi kurtarabilirdi.”
“Tek başına bir mum, devirir geceyi. Tek bir can, neleri neleri devirmez ki?”
Tek başına olmak, tek başına direniyor olmak yenilgi yada eksiklik değildir. Mesele tek başına kalsan bile direnebilecek sevdaya sahip olabilmektir.
Ateş Geçitlerinden bağıra bağıra bize seslenen öğretmen “biri bile bizi kurtarabilirdi” diyor. Ve o öğretmenin anlatmak istediğini Hamiyet Yıldız 2500 yıl sonrasından gösteriyor: Sen tek başına da olsan başla. Çoğalır sana omuz verenler.
Bir gece düşümde falanj’la*(bir çeşit yaya savaş taktiği) yürüdüğümü gördüm diye devam etti İntihar. Düşmanla karşılaşmak için bir düzlüğü geçiyordu. Bizden olan savaşçılar her yanımdaydı, önümde, arkamda, her iki yanımda. Bu savaşçıların hepsi kendimdim. Yaşlı halim. Genç halim. Daha sonra falanjı mükemmel yapanın aralarındaki tutkal olduğunu anladım. Onları bağlayan görünmez bir tutkal. Siz spartalıların birbirinizin beynine yerleştirmeye çalıştığınız tüm talim ve disiplinin aslında hüner ya da zanaatı arttırmak için değil, yalnızca bu tutkalı sağlamlaştırmak için olduğunu fark ettim”
“Örgütüm al beni halkımla yeniden yarat”
Hamiyet’i tek başına da olsa harekete geçiren, Hüseyin Çukurluöz’e “Vatanım, Seviyoruz seni” dedirten işte bu görünmeyen tutkaldır. Örgüttür. Ve yazılan onca yazı, söylenen onca söz ve verilen onca şehitler senin de yüreğinde vatan sevdasıyla yoğrulmuş bu tutkal biraz daha sağlam olsun diyedir.
Romanda ki İntihar karakterinin fark ettiği “herkeste kendi yüzünü görmek” bugün büyük ailemizde somutlaşıyor. Kimi yaşlı, kimi genç, ileride ya da biraz daha geride. Ama büyük ailenin her bir ferdinde aynı vatan sevgisi ateşi, ayni mazluma olan düşkünlük, ayni düşmana olan öfke harlanır.
Yürüyüş”te ki bir yazıda, ”Örgütlü insan; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” demenin gücünü taşır” diyordu. Devamında da “İnsanın onuruyla yaşamasının tek yolu devrim; devrimi yapabilmenin tek yolu da halkı örgütlemektir”(3) yazan bu yazı tamda İntihar karakterinin vurguladığı o tutkalın, tüm halka yayılmasını istemek, halkların kurtuluşunun sadece kendi elinde olduğunu ve aynı sevdayla yoğrulmasından geçtiğini anlatmak değil midir?

Kral ”Ölüm şimdi yanı başımızda duruyor” diye konuştu. ”Onu hissedebiliyor musunuz kardeşlerim? Ben hissediyorum. Ben insanım ve ondan korkuyorum. Gözlerim, o an geldiğinde beni yüreklendirecek bir şeyler arar.” … “Bu gücü nereden bulduğumu size söyleyeyim dostlarım! Önümüzde kızıllar içinde duran oğullarımızdan. Evet. Ve gelecek savaşlarda onların yerini alacak olanların yüzlerinden. Ama hepsinden fazla, yüreğim cesaretini; sessizce kuru gözlerle gidişimizi seyreden kadınlarımızdan alıyor.”
***************
Savaş bittiğinde üçyüzler ölüme gittiğinde; o zaman tüm yunan onların buna nasıl dayandığını görmek için spartalılara bakacak.
“Peki, ama leydi, spartalılar kime bakacak? Sana ve şehit düşenlerin eşlerine ve annelerine, kız kardeşlerine ve kızlarına. Eğer onlar sizin kalplerinizin ıstırapla parçalanmış ve kırılmış olduğunu görürlerse; onlarınki de kırılacaktır. Ve Yunan’ınki de onlarla birlikte kırılacaktır. Ama eğer dimdik, gözlerinde yaş olmadan dayanırsanız, yalnızca kaybınıza katlanarak değil bunun kibrini küçümseyerek karşılarsanız ve bunu gururla kucaklarsanız; Sparta dayanacaktır. Ve tüm Hellas da onun arkasında duracaktır.
Sizi, Leydi ve üçyüzler de savaşçıları bulunan hemşireleri bu berbat dava uğruna dayanması için neden seçtiğime gelince, çünkü bunu sizler, ancak sizler başarabilirsiniz.
******************
“Aleksandros devam etti; Çocukluğumuzda öyküsünü dinlediğimiz anne gibi: Aynı savaşta beş oğlunun da öldüğünü haber aldığında, yalnızca şunu sormuş: Ulusumuz kazandı mı? Kazandığını öğrenince kuru gözlerle evine doğru yürümeye başlamış ve şunu söylemiş: Öyleyse mutluyum. Kadınların fedakârlıklarının bizi böyle etkilemesi bu nedenden değil mi –bütünü parçadan üstün tutmak asaleti?”
Ölüm orucu şehidi Gülsüman Dönmez oğlu Sinan’a yazdığı mektupta (4) “Seni canımdan çok seviyorum. Bunun için Ölüm Orucundayım ya… “ diyordu. Aleksandros’un söylediği bütünü parçadan üstün tutma asaletini kim Gülsüman Dönmezden daha yalın daha net bir şekilde gösterebilirdi ki. Canın, can parçan oğluna seni çok seviyorum ve ben senin için ve diğer bütün çocuklar için bütün insanlar için ölüm orucundayım diyen Gülsüman Ana, fedakâr ve devrimci kadına, bütünün mutluluğu adına kendi can parçasından vazgeçişe en net örnek değil midir?
Hapishane görüşlerinde karşılaştıkları onca işkence ve hakarete rağmen kuru gözlerle ve mağrur duruşlarıyla kadınların başardığı, sadece “düşmanı sevindirmemek” değil; Leonidas’ın da dediği gibi onlara bakan herkese umut ve direnç de vermektir. Evladı işkence gören, hapsedilen, katledilen her bir ananın, eşin, kız kardeşin bu dik duruşları öncelikle mücadele içerisindeki devrimcilerin sonrasında da tüm bir halkın en önemli dayanak noktalarından birisidir.
Kral, bir yoldaşın ses tonuyla acelesiz, dostça bir tonda “Onlardan nefret ediyor musun, Dienekes? diye sordu. Dienekes tereddütsüz nefret etmediğini söyledi. “İncelikli ve soylu yüzler görüyorum. Düşünüyorum da, pek çoğu, dostların masasında bir gülümseyiş ve takdirle karşılanıyordur.
Leonidas açıkça efendimin cevabını onayladı. Ancak gözleri hüzünle buğulanmıştı. ”Ben de onlar için üzülüyorum” diye itiraf etti. “Aralarında en soylu olanları şimdi burada, bizimle birlikte çarpışmak için neler vermezdi”
Yürüyüş’ün her sayısında mutlaka bir tane ve hemen hemen her sayısında birden fazla olmak üzere, diğer yayınlarda ve kitaplarda da ısrarla ve sürekli vurgulandığı üzere siper yoldaşı diye düşündüğümüz kişilere, kurumlara, yapılara dair yazılar vardır. Dienekes’in de dediği gibi “Hayır onlardan nefret etmiyoruz, baktığımız yerden bakabilmeleri, bilerek yada bilmeyerek yapılan hataları düzeltebilmeleri için ve bizim durduğumuz yerde yani tamda düşmanın tam karşısında ve dimdik durabilmeleri için çabalıyoruz. Yürüyüşte ki bir yazıda “Dışımızda ki sol ile ideolojik mücadeleyi; Birlik-Eleştiri-Birlik temelinde ele alırız”(5) diyordu. Dienekes’in birlikte savaşılmasına dair duyduğu özlem ve istek bugünün istek ve beklentisinden hic de farklı değil.
Birlik önerilecekse eğer, önce ona karşı birleşecegin düşmanın karşısına ilk sen geçmelisin. Dimdik ve tam karşısına üstelik. Tıpkı Leonidas ve Spartalılar’ın Düşmanın karşısına geçtiği gibi. “Halka ve sola “birleşelim, savaşalım” çağrısı yaparken kendisi pasif ve kendi kabuğuna çekilmiş değildir”(6) diyen büyük aile bunun sayısız örnekleriyle doludur.
İşte bu kraldır, majesteleri. Bir Kral kudretini adamlarını köleleştirerek değil, onları hür kılarak gösterdiği davranışlarıyla gösterir.
Ateş Geçitleri; Vatan, direniş, feda, liderlik gibi değerlerin zamandan bağımsız ve her dönem önemli olduğunu anlatma açısından değerli bir kitaptır. Kral olarak belirtilen karakter önder ve yöneticidir de aynı zamanda. Ve Kral’a addedilen vasıf temelde bir öndere, yöneticiye addedilmiştir.
“Eğer bu geçitlerden bugün geri çekilirsek, kardeşlerim, şuana kadar kazandığımız tüm zaferler ne olursa olsun, bu savaş bir yenilgi olarak kabul edilecektir. Tüm Yunan dünyasını düşmanın onu en çok inandırmak istediği şeye inandıran bir yenilgi: Perslere ve onun milyonlarına karşı süregelen savunmanın anlamsızlığına. Eğer bugün burada kendi canımızı düşünürsek, şehirler de birer birer arkamızdan teslim olacaklardır; ta ki Hellas’ın tümü düşene kadar. Ama biz, burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. Hayatlarımızı feda ederek müttefiklerimizin ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. Tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. Bugün bizim rolümüz direnmek ve ölmektir”
Leonidas söz konusu vatansa yeri geldiğinde ölmek gerektiğini ve bu ölümün bir yenilgi değil tam aksine zafer olduğunu/olacağını o kadar güzel anlatmış ki. Teslim olmamanın ve direnmenin onuru 2500 yıldır onunla birlikte. Bugün onun anıt mezarında kendisinden silahlarını bırakmalarını isteyen elçiye verdiği o onur dolu ve muhteşem cevap yazılıdır: “Gel ve kendin al.”
“Ölmemiz gerekiyor. Evet öleceğiz ki ardımızdan gelenler, bizden öğrenerek uğrunda ölünmeye değer bir dava olduğunu göreceklerdir. Ve bundan dolayıdır ki, biz ne kadar çok ölürsek, ideolojimiz, düşlerimiz, inançlarımız, değer ve geleneklerimiz o kadar yaşayacaktır”(8) diyen Osman Osmanağaoğlu Leonidas’la aynı düşündüğünü ondan 2500 yıl sonra bu sefer Ege’nin bu yakasından ilan etmiyor mu?
Yürüyüş’te “Feda” üzerine yazılmış bir yazıda; “Feda”da “kayıp” yoktur, kazanan feda göze alındığı an belli olmuştur. Çünkü halklar için hem savunma kalkanı hem de düşmanı vuran bir silahtır. Feda bu ikisini birleştirir. Halkların direnme ve savaşma iradesinin önünde bir kalkandır, onu korur, düşmanı ise beyninden vurur”(9) diyordu. Leonidas’ın “biz burada ölüyoruz ki bütün Yunan dirensin” sözü ya da Osmanağaoğlu’nun “değerlerimiz ve düşlerimiz yaşasın diye öleceğiz” sözü bundan daha doğru daha net nasıl anlatılabilirdi ki!
Aralarında nice zaman farkı olmasına rağmen aynı amaç ve aynı değerler için feda ettiler kendilerini ve geride kalanlara aynı sözlerle sesleniyorlar; “Ölümümüz inandığımız değerler yaşasın diyedir.”
Her bir şehit, hele de feda savaşçıları halka, vatana ve değerlere olan bağlılığı ifade eden o “tutkal”ın en sağlam olduğu halkalardır. Onlardan öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki.
Leonidas’ın ve onun ‘300 Spartalı’sının sesine 2500 yıl sonrasından haykırmalıyız: Uğruna ölecek kadar çok sevdiğimiz bu vatan bizim.
Not: Bir kitap tanıtımında bugüne dair birçok örnek ve kaynak gösterilmesi ilk başta garip gelebilir ama kitabın bana göre zaten en güçlü tarafı da bu. Kitap geçmişe dair gerçek bir olayı kurgulanmış şekilde anlatıyor olmasına rağmen günümüzle sağlam bir şekilde bağ kurabiliyor. Birazda kitaba nereden ve hangi gözle baktığınızla ilgili olmakla birlikte, kitabı okuduğunuzda örnek verilen diğer olaylarla çok çabuk bağlantı kurabiliyorsunuz.

Ateş Geçitleri
Steven Pressfield


Kaynakça:
1- Heredot- Tarih Sayfa 592
2- Hüseyin Çukurluöz- Efsanelerden Destanlara Sayfa 92
3- Yürüyüş Sayı 446 Sayfa 23
4- http://www.ozgurluk.info/...0Donmez-ozgecmis.htm
5- Yürüyüş Sayı 485 Sayfa 27
6- Zafer Yolunda 1 Sayfa 173
7- Bir Devrimci Dursun Karataş Cilt2 Sayfa 436
8- Canım Feda- Ahmet İbili Sayfa 152
9- Yürüyüş Sayı 480 Sayfa 30