• Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • “ ..her zaman kendimize varolduğumuz izlenimi vercek bir şeyler buluyoruz, di mi Didi?”

    Günlerce içime kapanıp durduğum, bilindik cümleleri kullanarak diyolog kurduğum zamanlar olur.Yeni bir yazı yazmak şöyle dursun iki cümle zihnimde tutarlı bir noktada bir türlü buluşamaz.Zaten yaratımın özünde Coelho'nun dediği üzere sürekli ''değerlerin altını üstüne getirmek'' ve asla ''tatmin olmamak'' yatıyorsa böylesi zorlu günlerde okumaktan daha rahatlatıcı bir eylem gözükmemektedir.

    Yine böyle bir zamandan geçerken aklıma Beckett geldi.Tabi öyle gökten zembille inmedi.Alfa Yayınlarından çıkan ''Dört Dublinli'' adlı kitabın kapağında ismini gördüm.Bu arada bahsi geçen bu kitap Joyce,Yeats,Wilde ve Beckett'ı anlatıyor.Genel olarak da karşılaştırmalı bir yöntem izlemiş olması, okuyucularının bu dört yazarı ilişkili bir biçimde tanıması için iyi bir seçim olmuş.Kitabın yazarı İrlanda Edebiyatı üzerinde otorite kabul edilen ve ödüllü James Joyce biyografisinin yazarı Richard Ellmann'dır.Yani bu eseri okumak genel anlamda - elbette yüzeysel - İrlanda Edebiyatı hakkında bilgi edinmenizi sağlayabilir.Bu eseri bir başka yazımızın konusu haline getirmek üzere vedalaşalım ve Beckett'a geri dönelim.Kitabın kapağında bu isimle karşılaştıktan sonra Godot'u Beklerken'i çok uzun bir zaman önce okuduğumu farkettim.Neredeyse hiçbir yazımda kendisine yer vermemiş olmamın da üzüntüsüyle tekrar okumaya başladım.

    Kimilerine göre Godot, inzivaya çekildiği evinde otururken ödülünü bile almaya gitmemiş Beckett'ın postacısıdır.Kimilerine göre o, yarış boyunca gerilerden gelmesine rağmen birçok kişinin onu beklediği Fransız bisikletçi Roger Godeau'dur.Kimilerine göre Tanrı,kimilerine göreyse kurtuluşun veyahut ölümün kendisidir.Her kim ve ne olursa olsun beklenilendir ve Godot, insanların ''bu olursa artık mutlu olacağım'' dediği şeydir.

    Bugün belki de hepimizin ismini duyduğu eser ve sanatçılar, eserlerini ilk oluşturduğu yıllarda toplumun beğenisini kazanamamış ve değerleri çok sonradan anlaşılmıştır.Bugün ''Yıldızlı Gece'' tablosunu nerede görsek tanıyacağımız Van Gogh, gotik edebiyatın öncüsü Edgar Allan Poe, belki de en iyi bildiğimiz operalardan birinin bestecisi Bizet ve bu yazıya konu olan Godot'u Beklerken'nin yazarı Beckett.Şaşırtıcı olsa da bahsettiğimiz bu sanatçılar toplumun o günkü değer ve estetik yargılarına uymadıkları gerekçesiyle eleştirilmiş içlerinden bazıları -Gogh ve Bizet- bu durumun üzüntüsüyle sağlıklarını keybetmişlerdir.

    Benzer bir durum Klasik Tiyatro anlayışını yerle bir eden Godot'u Beklerken adlı tiyatro oyununda Absürd Tiyatro'nun bir özelliği olarak giriş - gelişme ve sonuç gibi bir olay örgüsünün olmayışı, bir durum öyküsü gibi dönem, yer ve kişilik analizlerinin net verilmeyişi, olayların belli bir başlangıcı ve bitişi olmayışı ve ''zaman döngüsü'' prensibinin uygulanmasından dolayı yaşanmıştır. Eser halk ve eleştirmenler tarafından anlaşılamamış ve dolayısıyla da beğenilmemiştir. Fakat bu kısa sürmüş nihayet 1957’de San Fransisco’daki bir hapishanede sahne alan oyunun sonunda hapishane adeta alkıştan yıkılmış ve coşkuyla karışık bir tepkiyle karşılanmıştır.Bu “şaşırtıcı” olay üzerine, eleştirmenler eseri tekrar inceleyip eser hakkında daha ayrıntılı görüş belirtmişlerdir.

    Eserde ilk bakışta Estragon (Gogo) ve Vladimir (Didi) göze çarpar.Ana karakterler birbirlerine kendi isimleriyle hitap etmezler. Bunların yerine takma isim olan Gogo ve Didi’yi kullanırlar. İsimlerinin bir önemi yoktur, çünkü kişiliklerinin bir önemi yoktur.Birbirlerinden bağımsız herhangi bir kişilik belirtmezler, zaten Beckett, iki oyun kişisinin “varoluş” serüvenini sergilerken onların benliğe sahip oldukları kanısına varmamızdan kaçınmıştır. Karakter ve olay örgüsü dışlanmıştır. Çünkü olay örgüsü zamanla gelişen olayların bir önem taşıdığını gösterir. “Karakter”in varlığı da “kimlik ve kişilik” özelliklerinin önemli olduğu duygusunu verir. Kısacası Beckett, “insanı özüne indirgeme” yoluna gitmiştir.Bundan dolayı birçok eleştirmene göre bu oyun ''varoluşçuluk felsefesini'' başarılı bir şekilde işler.

     

    Biraz daha derinlere indiğimizde bu iki karakterin birbirini düşünsel ve güdüsel olarak da tamamladığını görürüz.Vladimir, düşünsel yanı ağır basan ve geçmişi anımsayarak ''varoluş'' unun bir özü olup olmadığını anlamaya çalışırken Estragon, insani değerlerle ilgilenmez.Acısını,açlığını ve intihar etmeyi düşünür.Genelde Vladimir'in ''ya Godot gelir de bizi bulamazsa? '' sözleriyle bu düşüncesinden vazgeçer.Beckett burada kimi eleştirmenlere göre insan içindeki id/süper ego çatışmasını anlatmaya çalışır.Oyunculara daha sonra katılan Pozzo ve Lucky'de ise ilginç bir zıtlık görülür.İlk perdede Pozzo sahip Lucky ağır eşyaları tek başına taşıyan, sahibinin buyrukları altında hareket edip onun törensel davranışlarına hizmet ederken, ikinci perdede Pozzo kördür ve Lucky ise dilsiz kalmıştır fakat Pozzo, Lucky' ye muhtaçtır.Dolayısıyla sahip-köle ilişkisi ve birinci perdede ki katı ayrım çöküştedir. Daha sonraları Godot'dan haber getiren bir çocuk gelir bu çocuğun kendisinde şaşırtıcı bir nokta bulunmuyor olsa da Vladimir'le arasında geçen konuşmadan çıkardığımıza göre koyunlara bakan çocuğun Godot tarafından sevilmesi, keçilere bakan kardeşinin Godot tarafından dövülmesi, Habil ile Kabil hikayesine bir göndermedir.

    Peki ya bu oyunda Godot neyi temsil eder ?

    Godot'yla ilgili ne bir toplumsal özellik ne de bireysel bir özellik verilmemiş olsa da o, Vladimir ve Estragon’un bekleyişine son verecek bir olgudur.Ona umut,adalet,sosyal refah diyebilirsiniz.Godot, Şarman'ın deyimiyle ''Cezayirli köylülere göre, toprak reformu; Polonyalı seyircilere göre, ulusal bağımsızlık, kimine göre hiç gelmeyecek olan sosyalist düzendir.''

    Tüm bunları okuyup anladıktan sonra, eserin sonuna doğru geldiğinizde,kendi yaşamınızdaki Godot'larla ilgili sükûnete gömülüp belki de birkaç sayfa karalamanız muhtemel.

    Sevgilerle.

     

     
  • Yazıya başlamadan önce burada yazılan her şeyin tamamen benim kişisel görüşüm olduğumu ve benimle aynı fikirde olmak zorunda olmadığınızı belirtmek istiyorum ve bu yazıyı okuduğunuz için teşekkür ediyorum.
    Bu yazıyı okumaya başlamadan önce okuyucularıma iki soru sormak istiyorum.
    Akıl hastanesi, hapishane veya amatem gibi herhangi bir yerde gerçekten uzun süre geçirmiş olan birisi için en büyük korku nedir?
    Seni anlamayanlar ve senin arandaki en büyük fark nedir?
    Bir gün bir psikiyatri görüşmesinde doktorumdan insanların varoluştaki kişisel özelliklerinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmiştim. Bunun üzerine kişilik özelliklerinin ne olduğuna dair bir araştırma yapıp bulduğum sonuçların bilimsel doğruluğunu doktorum ile tartışmıştım. Bilimsel olarak kişilik özellikleri demek bir insanın kesintisiz bir şekilde sergilediği davranışların tümü demektir. Bu davranışlar nereden geliyor, neden oluşuyor ve neden sürüyor henüz bilim bunların cevabını verebilecek kadar ilerlemedi. Kişilik özelliklerinin oluşumunun bir kısmının genetik ve diğer bir kısmının yaşananlar olduğu tahmin ediliyor ancak esas ortaya çıktığı nokta henüz bilinemiyor. Bir gün bilimin bu kadar ilerleyebileceğine inanıyorum ancak henüz bunların cevabını bilmiyoruz. En basit örnek olarak birisi hastalık derecesinde sinir değilse bu onun sinirli bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Sinirli bir yapıya sahip olması ise onun kişisel özelliğidir. Ancak bu durumda boyut gerçekten çok önemlidir ve özellik ile hastalığın birbirine karıştırılmaması gerekir.
    Dünyada iki tür insanın yaşadığına inanıyorum. Normaller ve diğerleri. Ben diğerleri kısmını arızalar takımı olarak isimlendiyorum. Arızalar takımı diyor olmamın sebebi onların gerçekten kötü olması değil. Ben böyle isimlendiriyorum çünkü bu takım normal hayata adapte olmakta çok ciddi zorluklar çekiyor ve yaşarken bir takım arızalarla baş etmek zorunda kalıyor. Şuan, arızası olmayan insan mı olur dediğinizi duyar gibiyim. Tabiki olmaz. Ancak şunu belirtmek isterim ki arıza takımının sorunları normal bir insanın günlük sorunlarından çok daha farklıdır. Arıza takımı tanımının onları kötüler bir nitelikte anlaşılmasını asla istemiyorum. Çünkü ben öyle bir şey söylemedim. Buradaki arıza kelimesi hayatın içindeki arızalıkları temsil ediyor.
    Öyleyse gelelim normaller ve arıza takımına. Normal insan, zaten var olan bir hayatı devam ettirebilmek ve geliştirebilmek için çabalayan insandır. Belirli bir düzeni ve devam etmesi gereken eylemler mevcuttur. Bunları gerçekleştirirken çeşitli sorunlarla karşılaşabilir ancak bu sorunlar her insanın başına gelebilecek sorunlardır. Normal insanlar, zaten var olan hayatlarını devam ettirebilmek için bazen suça ortak olabilirler. Bu suça ortak olmak ya da suçu işlemek tamamen kendi seçimleridir. Duygu ve düşünceleri gri bir şekilde ilerler. Yaptıkları her eylem kendi seçimleridir. Yaptıkları her seçimin bedeli de tamamen onlara aittir.
    Arızalar takımı kendi içlerinde iki gruba ayrılırlar. Kötü durumda olanlar ve daha az kötü durumda olanlar. Bu iki grubunda hisleri, düşünceleri, davranışları ve buna benzer özellikleri hemen hemen aynıdır ancak dereceleri değişmektedir. Fakat her durumda da iki grubun griyi yaşaması neredeyse yok denecek kadar az görülen bir eylemdir.
    Arıza takımının daha az kötü olan kısmı hiçbir şekilde normal insanların arasına karışabilme zorunluluğuna sahip değildir. Normal insanlarda onların kendileri ile yaşayamayacağını bilirler. Daha az kötü olan kesimin bir kısmı intiharlar sonucunda hayatını kaybetmiştir. Diğer bir kısmı cinayete kurban gitmiştir. Bir diğer kısmı ağır akılsal hastalıklara sahiptir ve muhtemelen bilinci kendinde değildir. Bir diğer kısmı hayatı düşünemeyecek kadar fiziksel hastalıklara sahiptir ve bununla başa çıkmaya çalışıyordur. Bir diğer kısmı idama mahkum edilmiştir. Bir diğer kısmı ömür boyu müebbet yemiştir. Bu saydıklarımdan hangisi olursa olsun ortak noktalarından birisi de bir hayatları olmamasıdır. Normal insanlar gibi düzenli ve devam ettirmeleri gereken bir hayatı yoktur. Her şeyi paramparça olmuştur ya da yok olmuştur. Sahip oldukları tek dünya kafalarının içindeki dünyadır ve bu dünya normal insanların dünyasından oldukça farklıdır. Fiziksel olarak normal insanlar ile aynı yaratılmışlardır ancak normal insanlarla tek benzerlikleri budur. Bunun dışında her şeyi farklıdır. Bu kesim bütün çabalara rağmen doğal hayata döndürülmesi mümkün olmayan kesimdir ve normal insanlar tarafından buna göre önlemler alınır. Ancak normal insanlar bu tür insanların gerçekte olduğu durumu hiçbir şekilde algılayamazlar. Önlemleri sadece tahmini bir görüşe göre olabilecek felaketleri önlemekten ibarettir.
    Arıza takımının bir de kötü olanlar kesimi vardır. Bu insanların çok ciddi fiziksel bir engeli yoktur. Akıl hastası değillerdir. İdamına karar verilmez. İntiharda ölmeyi başaramazlar. Kimi zaman hapishaneye girerler ancak ömür boyu müebbet yemezler. Cinayet kurbanı değillerdir ve muhtemelen cinayeti işleyen kişilerdir. Duyguları daima siyah ya da beyaz olur. Düşünceleri normal bir insanın anlayamayacağı bir biçimdedir ve bu düşünceleri karşısındakinin anlayamayacağını fark edip kendilerine saklarlar. Aynı zamanda çok yoğun bir takıntıları mevcuttur. Kafalarına koydukları herhangi bir şeyi önemli olsun ya da olmasın gerçekleştirebilmek için yapamayacakları şey yoktur. Bu insanlar için sınır denilen insani bir kavram kesinlikle söz konusu değildir. Sınıra hiçbir şekilde inanmazlar. İstedikleri şey için tüm gücüyle ona kavuşana kadar savaşırlar. Her zaman elinden gelenin en iyisi için savaşırlar. Ancak bu kesimin herhangi bir hayatı yoktur. içinde bulundukları herhangi bir sebepten dolayı her şeyleri paramparça olmuş ve yok olmuştur. Ancak ölümüne de izin verilmez ve her denemelerinde müdahale edilerek kurtulur. Ölüm gününe dek normal insanların arasında yaşamak zorundadırlar ve bu sebepten olmayan bir hayatı var etmeleri gerekir. Bir hayat inşa etmek zorunda kalırlar. Bunu yaparken her bir saniyesini tırnaklarıyla kazıyarak yapmaları gerekir. Bu kesim normal insanlardan daha zeki kişilerden oluşur. Zaten dünyayı gerçekten değiştirebilen kesimde genelde bu takımdan çıkar. Ancak bu kesimin durumunu daha az kötülerden ayıran şey insanlar arasında yaşamak zorunda olmaları değildir. Bu kesim daima depresyona, suça, kötü alışkanlıklara ve ölüme meyillidirler. Bu kesimdeki kişilerin hayatı boyunca asla kurtulamadığı bir psikolojik bağımlılığı vardır.
    Bu durumu şöyle özetleyebiliriz;
    Madde bağımlısı birisi bunun için tedavi gördükten sonra bundan tamamen kurtulabilir mi? Madde bağımlılığını oluşturan iki tür bağımlılık çeşidi vardır. Birisi kullanılan madde yüzünden oluşan fiziksel bağımlılıktır. Diğeri ise her zaman meyilli kalacağı ruhsal bağımlılıktır. Ömrünün sonuna kadar bir daha madde kullanmaması için savaşması gerekecektir çünkü başına gelen kötü olayların çoğunda yeniden madde kullanmak isteyecektir.
    Arıza takımının kötü olanlar kısmındaki bağımlılıkta bunun gibidir. Bu kesimdeki insanlar normal insanlardan daha çok düşünür ve daha fazla hisseder. Normal insanlar ise bu kadar çok düşünmezler ve hislerini çoğu zaman kontrol edebilirler. Normal insanların hastalık derecesinde takıntı ya da hassaslığı yoktur ancak diğer kesimin çok ciddi takıntıları ve çok ciddi bir hassaslığı vardır. Tabiki bu kesimdeki kişinin durumuna göre de değişir. Hapishanedeki bir kişinin hassaslık ve takıntı derecesi ile ölmeye çalışan birisinin takıntı derecesi aynı değildir. Ancak ikisi de normal insanlardan daha yoğundur. Takıntı dendiğinde kulağa korkunç geliyor değil mi? Aslında değil. Takıntının korkunçluğu neye takıntı yapıldığına göre değişmez mi sizce de ? Bir insan suç işlemeyi takıntı haline getirirse bu kötüdür, ancak kanserin tedavisini bulmayı kafaya koyup bunun için çabalarsa bu iyidir. Hemde insanlık soyunun tamamı için.
    Bu zamana kadar bulunan her buluş, düşünülen her felsefi düşünce, yazılan her edebi eser bu kesim tarafından yazılmıştır. Bu insanlar geçmişinde daima normal insanlar tarafından dışlanmış, sorunlu görülmüş, sevilmemiş ve yaralanıp eziyet görmüş kimselerdir.
    Bu yazıyı okuduğunuzda neden bunun hakkında bu kadar detaylı yazdığımı düşündüğünüzü biliyorum. Bu sebeple cevap veriyorum. insanlık soyunun geleceği tamamen bu insanların elinde. Ve siz normal insanlar, bu tür insanları kurtarmazsanız bir gelecek söz konusu olamaz. Onlara yardım etmelisiniz. iş birliği yapmalıyız. Gelecek hepimizin geleceği ve birbirimizi tamamlıyoruz. Birimiz olmadan diğerimiz bir şey başaramaz.
    Bu tür insanlar her ne kadar gri duygulara sahip olmasa bile zekilerdir. Hem de çok zekilerdir. Normal insanların ise belirli bir zeka düzeyi ve gri duyguları vardır. Gri duygular ve zeka birleşirse ortaya harika işler çıkabilirler. Ayrıca bu zeki olan kısmın kurtarılmaya ihtiyacı vardır yoksa kendi içinde boğulurlar. Onların zeki olduğunu fark edip neler başarabileceklerini görmeye ihtiyaçları vardır. Birilerinin onlara şans vermesi gerekir. Kendilerine inanması gerektiğini hatırlatması gerekir.
    Bu arada bir soru sormuştum ya hapishane vb. yerlerde uzun süre kalan kişilerin en büyük korkusu nedir diye. Bu soruyu cevaplamak istiyorum arkadaşlar. Hapishane vb. yerlerde uzun yıllar geçirmiş kişilerin en büyük korkusu oradan çıkmaktır.
    Bu yüzden bu tür insanları topluma kazandırmak için acele etmeliyiz. Bizden büyük ya da küçük hiç fark etmez hayal ettiği şeyi yapabilmesi onlara şans vermeliyiz. Ben bir konuda hevesli olan birisini gördüğümde eğer yaptığı işte yetenekliyse ona ne kadar yetenekli olduğunu ve görüşlerimi bildirmeyi seçerim. Eğer yaptığı işte yetenekli değilse ise susmayı seçerim. Çünkü kimsenin hevesinin kırılmaması gerektiğine inanıyorum. O kişi şuan o şeyi bir çok sebepten ötürü başaramamış olabilir ve bir kaç yıl sonra bu konuda oldukça yetenekli birisi haline gelebilir. Ancak ona yetenekli olmadığını söylersek bunu beynine kazıyacaktır ve ne kadar çalışırsa çalışsın yeteneksiz olduğuna inanıp bunun psikolojisi altında yaşayacaktır. inanın bana, bu dünyada kelimeler kadar zarar veren hiçbir şey yoktur. Ve emin olun kelimeler kadar yararlı olan bir şeyde yoktur.
    Tüm insanların kurtulması için hep beraber el ele bir dünya diliyorum. Normaller ve diğerlerinin kardeşliğine kalpten inanıp birbirimizi tamamladığımızı söyleyerek yazıyı sonlandırıyorum. Bir elmanın yarısı gibiyiz. Bir taraf olmazsa diğer taraf hiçbir şey yapamaz. Bu dünya kabus gibi bir yer olacaksa da beraber yapacağız, barış dolu huzurlu bir yer olacaksa da beraber başaracağız. Ve başarılan şeyin sürdürülmesi yine bizim başarımız olacaktır. iyi ya da kötünün daima olduğunu hepimiz biliyoruz. insan söz konusu olduğunda ikisi de mevcuttur ancak seçim yapabilme şansımız var birleşerek. Öyleyse neden birleşip iyiliği seçmiyoruz?
  • Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin
    Michel Foucault

    Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

    Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

    Foucault öznel deneyim biçimlerinin verili bir insan doğasının teorik olarak belirlenmiş evrensel yapılarından yola çıkarak açıklanamayacağını; çünkü bu deneyim biçimlerinin tarih içinde belli ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulduğunu ve bu anlamda tekil olduğunu savunuyor. Yıne bu yüzden öznel deneyim biçimlerinin kendi tekil tarihleri içinde spesifik olarak incelenmesi gerekiyor.
    Ancak Foucault, bu tarihsel analizi sadece ekonomik ve toplumsal bağlama gönderme yaparak ve bu bağlamı da altyapı-üstyapı modelinin sağladığı terimlerle belirleyerek gerçekleştiren, dolayısıyla öznel deneyimi nihai olarak ekonomik altyapının belirlediği ideolojik içeriklere indirgeyen pro-marksist geleneği de reddediyor.

    Fenomenolojiye ve pro-marksist geleneğe alternatif olarak Foucault, öznel deneyim biçimlerinin sorunsallaştırmalar yoluyla oluşturulduklarını, geliştirildiklerini ve dönüştürüldüklerini öne sürüyor. Böylece Foucault kendi yapıtlarını, insanların Batı kültüründe özneye dönüştürülmesinde özel bir yer tuttuğunu düşündüğü delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç, cinsellik gibi deneyimleri kurmuş olan sorunsallaştırma süreçlerinin bir tarihi olarak yorumluyor.
    Sorunsallaştırmayı ise “herhangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu bir düşünce nesnesi (ister ahlaki düşünce, ister bilimsel bilgi, isterse siyasi analiz, vb. biçiminde olsun) olarak kuran söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler bütünü” olarak tammlıyor.

    Cinselliğin Tarihi’nin ikinci cildine yazdığı önsözün daha sonra kitaba alırken değiştirdiği bir versiyonunda Foucault, söz konusu deneyim biçimlerinin oluşması, gelişmesi ve dönüşmesinin, yani sorunsallaştırmanın tarihini, “düşüncenin tarihi” olarak; “düşünce” ile de çeşitli biçimlerde “doğru ve yanlış oyunu”nu belirleyen ve dolayısıyla deneyimi ve onun öznesini kuran şey olarak tanımlıyor.

    Bu anlamda Foucault’ya göre “düşünce” yalnızca felsefe veya bilime özgü teorik ifadelerde değil; bireyin özne olarak ortaya çıktığı tüm konuşma, yapma ya da davranış biçimlerinde aranması gereken bir şey. Öte yandan Foucault’un doğru ve yanlış oyunu ya da genelde “hakikat oyunu” (jeux de verite) ile kastettiği, insanın varlığını tarihsel bir biçimde deneyim olarak, yani düşünülebilecek ve düşünülmesi gereken bir şey olarak kuran; başka bir deyişle sorunsallaştırılan şey hakkında belli hakikatlerin üretilmesi için kullanılan bir kurallar bütünü. Foucault’ya göre Batı düşüncesinin bir özelliği, bu oyunların hiçbir zaman bazılarına izin verecek bazılarını da dışlayacak biçimde kapalı ve kesin bir tanımının verilmemiş olması. Dolayısıyla hakikat oyunlarında her zaman yeni bulgularla karşılaşmak, şu ya da bu kuralı hatta bir hakikat oyununun tümünü, dolayısıyla bu yolla kurulan deneyimleri değiştirmek mümkün. Ama bu, sorunsallaştırma öncesi hiçbir şeyin var olmadığı ve söz konusu deneyimlerin “birilerinin kafasından çıktığı” anlamına gelmiyor.

    Yani analizin amacı örneğin sorunsallaştırma öncesi “delilik” diye bir şeyin var olmadığını kanıtlamak değil; yukarıda verdiğimiz tanım uyarınca deliliğin hangi söylemler, hangi hakikat oyunları, hangi tanımlar yoluyla sorunsallaştırılarak “akıl hastalığı” olarak değerlendirilmesine neden olacak kurumsal bir alana dahil edildiğini görmek.’ Bu anlamda sorunsallaştırılan şey delilik, “kurulmuş” olan deneyimse “akıl hastalığı” olarak ortaya çıkıyor.

    Foucault sorunsallaştırmanın üç ana eksen üzerinden gerçekleştiğini söylüyor: bilgi, iktidar, etik.
    Bu tanım çerçevesinde her deneyim, belli kavramlar ve kuramlar içeren ve ürettiği hakikatlerle ifade bulan bir bilgi alanı, belli normlar ve kurallar içeren bir iktidar alanı ve bu bilgi ve iktidar alanları bağlamında bireyin kendisiyle kurduğu belli bir ilişki biçimini bir araya getirir. Bu yüzden kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak; bilgi öznesi, iktidar ilişkilerinin öznesi ve kendi eylemlerimizin etme öznesi olarak nasıl kurulduğumuz sorularını sormayı gerektirir. Birinci sorunun cevabı, öznesi olarak göründüğümüz bir deneyime (örneğin delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç ya da cinsellik gibi bir deneyime) gönderme yapan bilgi alanının oluşumunun, bu oluşuma özgü söylemsel pratiklerin ve hakikat oyunlarının analizini; ikinci sorunun cevabı iktidar ilişkileri ve teknolojilerinin, yani tarihsel olarak kurulmuş bir deneyimin pratiğini düzenleyen normatif bir sistemin (örneğin delilerin, hastaların ve suçluların kurumsallaştırılması ve “normal” insanlardan ayrılıp tecrit edilmesini düzenleyen bir sistemin) örgütlenmesinin ve bu sistemde söz konusu olan hakikat oyunlarının analizini; üçüncü sorunun cevabı ise insanın kendisiyle olan ilişkisinin, bireylerin kendilerini tarihsel bir deneyimin özneleri olarak (örneğin deli, hasta, suçlu, eşcinsel ya da normal olarak) kurma, tanıma ve kabullenme ya da reddetme pratiklerinin ve bunu yaparken geçerli olan hakikat oyunlarının analizini gerektirir.

    Foucault bu üç eksenin birbirine yakından bağlı olduğunu ve her birinin varolma koşullarının diğer ikisiyle karmaşık ilişkiler içerdiğini söylüyor. Bu yüzden sözünü ettiğimiz deneyimler aynı anda hem bir bilgi ve hakikatler alanı, hem bir normlar ve bu normlara bağlı kurallar sistemi, hem de bir kendiyle ilişki modeli içeren karmaşık odak1ar olarak görülmeli ve eleştirilmelidir.

    Foucault’ya göre bu deneyimlerin ve özneleri hakkında oluşturdukları hakikatlerin sorunsallaştırma yoluyla tarihsel olarak kurulmuş olduklarını görebilmenin, yani kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapabilmenin çok önemli bir sonucu var: bu hakikatlerin olumsal olduğunu, çizdikleri sınırların aşılamaz olmadığını ve bu sınırların dayattığı bireysellik ve kimliğin dönüştürülebilir olduğunu göstermesi.

    Dolayısıyla Foucault, yeni öznelikler geliştirmenin gerektirdiği eleştirinin tam da söylediklerimiz, düşündüklerimiz ve yaptıklarımızı belirleyen bu sınırlar üzerinde düşünmek olduğunu söylüyor. Bu eleştiri hem içinde bulunduğumuz şimdiki zamana hem de tarihin bu belirli kesitinde ne olduğumuzu sorarak kendimize karşı takındığımız bir tutum; bir felsefi ethos, yani çağdaşı olduğumuz gerçeklikle bir ilişki kurma tarzı, bir düşünme ve duyma; ama aynı zamanda da bir davranış biçimi. “Aydınlanma Nedir?” adlı yazısıyla ilk olarak Kant tarafından sergilenen bu eleştirel tutumu Foucault sınır-tutum olarak tanımlıyor.

    Sınır-tutum, tarihin içinde bulunduğumuz anında “gerçek” olarak verilmiş olanla, yani kimliğimizin koyduğu sınırlarla bu sınırları değiştirmek için verilen çaba arasındaki zorlu etkileşim ve Foucault’ya göre bu aslında modernliğin tutumu.
    Ama burada Kant ile Foucault’nun yaklaşımları arasındaki çok temel bir farkı vurgulamak gerekiyor. Kant’a göre eleştirel soru, aklın (tüm kullanım biçimlerinde) aşmaması gereken zorunlu sınırları arayan negatif bir sorudur. Oysa Foucault’ya göre eleştirel soru artık pozitif bir biçim taşıyor. Öznesi olarak görüldüğümüz deneyimler ve bu öznelliklerin dayattığı bireyselliklerin evrensel ve zorunlu olarak gösterilen yanlarında (koydukları sınırlarda) aslında tarihsel, olumsal ve keyfi zorlamaların ürünü olan etkenlerin tuttuğu yer ve oynadığı rol nedir, sorusu bu.
    Dolayısıyla, kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmaktaki amaç, Kant tarafından zorunlu ve aşılmaması gereken sınırlamaları aramak biçiminde anlaşılmış olan eleştiriyi, bu sınırlamaları aşabilmeyi hedefleyen bir pratik eleştiriye dönüştürmek. Öznelliğin eleştirisi artık bilgi ve eylemin evrensel ve biçiınsel yapılarını arayan aşkın (transcendental) bir eleştirisi değil; kendimizi yaptığımız, düşündüğümüz, söylediğiniz şeylerin öznesi olarak kurulmanıza neden olan olayların tarihsel bir eleştirisi. Yani bilgi, iktidar ve etik eksenlerinin, bu eksenlerin bir araya gelerek öznesi olduğumuz deneyimleri kurma biçimlerinin ve kendimizi bu çizgide özne olarak tanıma ve kabullenme pratiklerimizin bir eleştirisi.

    Foucault’ya göre öznesi olarak tanıtıldığımız deneyimlerin kurulmasını gerçekleştiren söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerin merkezinde bir iktidar alanı var. Örneğin deliliğin bir hakikat oyununa sokulmasının nedeni on yedinci yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan ve iktidar kurumlarıyla yakın ilişki içinde olan “kapatma” pratiklerinde ve bu pratiklerin nüfus ve üretim süreçleriyle ilişkisinde aranmalı. Ama bu analiz sonucunda ortaya çıkan iktidar anlayışı geleneksel siyaset teorilerinde rastladığımız negatif iktidar anlayışlarından çok farklı. Foucault’nun “hukuki-söylemsel” (juridico-discursive) model olarak tanımladığı geleneksel model iktidarı bir hükümranlık (souverainete), yasa, yasaklama ve itaat sistemi içinde tasarımlar. Oysa Foucauıt on yedinci yüzyılın sonundan itibaren Batı toplumlarına hukuksal-söylemsel modelin iktidar göremediği yeni bir iktidar biçiminin hakim olduğunu söylüyor. Negatif ve sınırlayıcı olan ve hükümranın yaşama hakkı üzerinde söz sahibi olmasıyla tanımlanan hukuksal-söylemsel modelin iktidar anlayışının tersine, bu yeni iktidar biçimi üretken, yaşamı desteklemeye, yaşamın sağladığı güçleri sınırlamaya değil arttırmaya yönelik, yani pozitif. Bu yüzden Foucault bu yeni iktidarı biyo-iktidar olarak adlandırıyor.

    Foucault’ya göre biyo-iktidar yaşama iki ana biçimde müdahale eder: insan bedenine bir makine olarak yaklaşan birinci biçimi “disiplinci” bir iktidardır. Foucault’nun ‘bedenin anatomo-politiği” olarak adlandırdığı bu biçimin amacı, insan bedenini disipline etınek, yeteneklerini geliştirmek, daha verimli ve uysal kılmak ve ekonomik denetim sistemleriyle bütüleştirmektir.
    “Nüfusun biyo-politiği” olarak adlandırdığı ikinci biçimi ise bedene bir doğal tür olarak yaklaşır ve nüfusu düzenleyici bir denetim getirir. Foucault’ya göre biyo-iktidar burjuva toplumunun büyük buluşlarından biridir ve kapitalizmin gelişmesinde vazgeçilmez bir unsur olmuştur; çünkü kapitalizm bedenin üretim sürecine denetimli bir şekilde girmesini ve nüfusun ekonomik süreçlere uygun kılınmasını gerektirir. Kapitalist üretim biçimi gereği bedenin sahip olduğu güçlerin emek gücüne dönüştürülmesi ve üretim gücü olarak kullanılması; ama aynı zamanda itaatkar ve uysal kılınması, tabi kılınması (assujetissement) gerekir. Bu yüzden biyo-iktidar tahakküm ve hegemonya ilişkileri getiren ayrımcılık ve toplumsal hiyerarşi etmenleri olarak da etkili olmuştur. Ama bu etkiyi yaparken kullandığı teknikler negatif ve sınırlandırıcı değildir ve bedensel şiddeti dışlar; çünkü bireyin biyolojik yaşamı ve onun sahip olduğu güçleri sınırlamak ve en uç noktada yok etmek yerine daha da güçlendirmek. en iyi şekilde kullanmak, örgütlemek ve denetlemek zorundadır. Böylece on sekizinci yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişmesine çok yakından bağlı olarak yalın anlamda insan yaşamı tarih sahnesine, siyasi tekniklerin alanına girmiştir. Yaşamın ta kendisinin siyasi stratejilerde ortaya sürülmesi Foucault’ya göre bir toplumun “modernliğe girme eşiği”dir. “İnsan, binlerce yıl boyunca Aristoteles için neyse o olmuştur, yani yaşayan ve buna ek olarak siyasal bir varlık olma yeteneğine sahip olan bir hayvan; modem insan, bir canlı varlık olarak yaşamını kendi siyaseti dahilinde söz konusu eden bir hayvandır. “

    Biyo-iktidarın gelişiminin başka ve önemli bir sonucu da hukuksal yasa sisteminin yerine giderek normların önem kazanmasıdır. Yasa sınırlandırıcıdır ve en uç noktada silahı ölümdür. Oysa nesnesi yaşam olan bir iktidarın düzenleyici ve denetleyici mekanizmalara ihtiyacı vardır ve bu düzenleme ve denetlemeyi oluşturduğu normlar yoluyla yapar. Ama bu, yasanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yalnızca yasa artık norm gibi işlemeye başlamış ve hukuk sistemi, amacı yaşamın güçlerini düzenlemek olan bir aygıtlar bütününe dahil olmuştur. Kısacası yaşam üzerinde odaklanan biyo-iktidar bir normalizasyon toplumu oluşturur, yani insanları normlara uymaya zorlayan, onları normalleştiren bir toplum.

    Şiddetin dışlanmasıyla birlikte bedenin iktidar tarafından kuşatılmasında tüm toplumsal bütüne yayılan yeni ve ince teknikler gerekmiş, bu teknikler Foucault’nun “dispositif’ olarak adlandırdığı somut düzenlemeler biçimini almıştır. Dispositif’ler Foucault’ya göre söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari tasarruflar; bilimsel, felsefi, ahlaki. önermelerden oluşan heterojen bütünler; bu söylemsel ve söylemsel olmayan öğeler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu sistemlerdir.
    Dispositif’lerin işlevi temelde stratejiktir: yani güç ilişkilerini güdümlemek, belli bir yönde geliştirmek ya da önlerine geçmek, dengelemek, kullanmak işlevine sahiptirler. Dolayısıyla dispositifler her zaman bir iktidar oyunu içinde yer alırlar; ama ayın zamanda bu iktidardan doğmakla birlikte iktidarın kendisini koşullandıran bir bilginin sınırlarına da bağlıdırlar. Çünkü iktidar ve bilgi karşılıklı olarak birbirlerini içerimler; karşılığında bir bilgi alanı oluşturmayan iktidar ilişkisi olmadığı gibi iktidar ilişkileri varsaymayan ve oluşturmayan bilgi de yoktur.

    Bu bilgi alanının ve hakikatlerinin oluşturduğu söylemin “üretimi, birikimi, dolaşımı ve işleyişi olmadan iktidar ilişkileri ne yerleştirilebilir ne güçlendirilebilir ne de yürütülebilir.”
    Bu noktada geriye dönerek dispositiflerin bu yazının başında tanımını verdiğimiz sorunsallaştırma odakları, bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya geldiği söylemsel ve söylemsel olmayan pratik yumakları olduğunu söyleyebiliriz. Bu pratikler yoluyla dispositif’ler birtakım deneyimler kurup insanları bu deneyimlerin öznesi olarak tanıtarak, onlara kendileriyle ilgili hakikatler dayatır, iktidarın şiddet kullanmadan bedeni kuşatmasını sağlar, onu itaatkar ve uysal hale getirir.

    “İnsan”, “ruh”, “birey”, “insan bilimleri” (insanın bilimsel bilgisi) gibi modem kavramlar da aslında iktidarın insan bedenini kuşatmak için geliştirdiği söylemin, yani bilgi-iktidarın bir ürünü, bilgi ve iktidar ilişkilerinin eklemlendiği bir öğe, iktidarın bilgiyi ortaya çıkardığı, bilginin de bu iktidarı genişletip güçlendirdiği bir çarktır. Öznellik, kişilik, bilinç gibi kavramlar ve analiz alanları bu öğeden çıkarılmıştır.

    “Dolayısıyla bireyi temel bir çekirdek, ilkel bir atom, iktidarın etki altına aldığı ya da cezalandırdığı çoğul ve atıl bir şey olarak; iktidarı da bireyleri böylece bastıran ya da parçalayan bir şey olarak düşünmemek gerekir. Aslında bir bedenin, hareketlerin, söylemlerin, arzuların bireyler olarak tanımlanması ve kurulması tam olarak iktidarın birincil etkilerinden biridir. Yani birey, iktidarın dışında ve karşısındaki şey değil, … iktidarın birincil bir … etkisi ve aynı zamanda bir etkisi olduğu ölçüsünde de bir aracıdır: iktidar kurduğu, oluşturduğu birey üzerinden işler.”

    Şimdi Foucault’nun ilk başta alıntıladığımız yazısına geri dönersek, bu iktidar biçimi:

    Bireyi kategorize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder. Bu, bireyleri özne yapan bir iktidar biçimidir. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Sözcüğün her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar biçimi telkin ediyor.”

    Temelde dispositifler yoluyla işleyen biyo iktidarın strateji terimeriyle düşünülmesi gerektiğini, bu stratejilerin de belli hegemonya biçimlerinde kristalleştiğini söylemiştik. Foucault’ya göre iktidar ilişkilerinin kristalleşerek aldığı bu biçimlerden en çok öne çıkanı on altıncı yüzyıldan bu yana sürekli olarak gelişen devlettir. Bu yüzden devlet genel kanının tersine yalnızca bütünleştirme teknikleriyle işleyen, bireyleri görmezden gelen ve bütünün ya da bir sınıf ya da grubun çıkarlarını gözeten değil; ayın zamanda bireyselleştiren, insanları kurulmuş deneyimlerin özneleri haline getiren, yani “bilinç ya da özbilgi yoluyla kendi dayattığı kimliğe bağlayan” ve bu yolla denetim altına alan bir iktidardır ..

    Bu yüzden Foucault, günümüzde bireyin dayatılmış bu kimliğe bağlanmasına, yani öznelliğin boyun eğdirilip tabi kılınmasına karşı verilen mücadelenin etnik, toplumsal ve dinsel tahakküme karşı verilen mücadele ile ekonomik sömürüye karşı verilen mücadeleye göre daha öne çıktığını söylüyor. Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.
    Ama yukarıda belirttiğimiz gibi öznesi olduğumuz deneyimler, bu deneyimleri kuran hakikat oyunları, bu hakikatlerin kurduğu kimlik ve bu kimliğin dayattığı sınırlar, yani bireyselliğimiz hep biyo-iktidarın yaşamı denetleme ve güdümleme tekniklerinin bir ürünüyse ve iktidar tüm toplumsal yapıya yayılrmşsa, olduğumuz şeyi reddetmek nasıl mümkün olacaktır?

    Foucault’ya en sık getirilen eleştiri de bu noktayla ilgili. Oysa Foucault’nun iktidar tanımını biraz daha dikkatli okumak bu sorunu çözüyor. iktidarın bir güç ilişkileri çokluğu olduğunu, dolayısıyla evrensel, kendiliğinden var olan, sahip olunabilen ve uygulanmayı bekleyen bir iktidar olmadığını söylemiştik. iktidar bir ilişki; bir eylem biçimidir. Ama bu, doğrudan doğruya başkaları üzerinde değil, başkalarının şimdiki ya da gelecekteki eylemleri üzerindeki bir eylemdir. Bir ilişkinin iktidar ilişkisi olabilmesi için her iki tarafın da sonuna kadar eylemde bulunabilecek durumda olması ve bu ilişkide tüm bir tepki, cevap alanının var olması gerekir. Dolayısıyla iktidar bir eylemler kümesinin başka bir eylemler kümesi üstünde etkili olduğu bir bütünsel yapıdır.

    İktidar, davranışları ve davranışların mümkün sonuçlarını yönlendirmektir. Bu yüzden Foucauıt iktidarı, bireylerin ya da grupların (delilerin, hastaların, suçluların, çocukların, vb.) davranışlarının yönlendirilme biçimi, yani bir “yönetim” (gouvernement) sorunu olarak tanımlıyor. Ama yönetim burada çok geniş anlamda, on altıncı yüzyılda kullanıldığı biçimiyle, başkalarının önünde açık olan mümkün eylem alanını yapılandırmak olarak anlaşılmalıdır. iktidarın işleyişini bu şekilde, yani başkalarının eylemi üzerine bir eylem olarak ve bu eylemi de yönetmek olarak tanımlarnak çok önemli bir şeyi, özgürlüğü, iktidar ilişkilerine katmak demektir.

    İktidar yalnızca özgür özneler üzerinde ve yalnızca özgür oldukları sürece işleyebilir. Bu anlamda özgür olmak demek farklı ve çeşitli davranış biçimleri ve tepkilerin gerçekleştirilebileceği bir imkanlar alanıyla karşı karşıya olmak demektir. Bir iktidar alanı tıkandığında, yönetim ve yapılandırma ilişkisi tek yönlü, sabit ve tersine çevrilemez hale geldiğinde artık iktidar ilişkilerinden söz edilemez. Böyle bir durumda artık yalnızca tahakküm (domination) vardır ve tahakkümün olduğu yerde iktidar ilişkisi olamaz.
    Dolayısıyla, iktidar ve özgürlük birbirini dışlayan bir çatışma ilişkisi içinde değil; çok daha karmaşık bir ilişki içinde yer alırlar. Bu ilişkide özgürlük iktidarın işlemesinin koşulu, hatta önkoşuludur. iktidar ile özgürlüğün direnişi birbirinden ayrılamaz. iktidarın olduğu her yerde bir direniş ya da direniş imkanı vardır. Bu yüzden Foucault modem toplumu disiplinci bir toplum, bir normalizasyon toplumu olarak tanımlamış olmasından kaynaklanan yanlış anlamalardan yakınır.

    Her ne kadar akıl hastanesi, hapishane gibi kurumların ve onlara tekabül eden iktidar dispositif’lerinin tarihini incelerken iktidarı bir tür tahakküm gibi gösterdiğini kabul etse de disiplinci toplumun “disipline olmuş” toplum anlamına gelmediğini, disiplin yöntemlerinin yayılmasının insanların tümüyle itaatkar hale gelmesi olmadığını söylüyor. Normalizasyon süreçlerinde kullanılan tekniklerin analizinde, kitlesel ve direnilemez bir normalizasyon olduğu iddiası yoktur. İktidar ilişkilerinin her yerde olması, bütün gücü ellerin de bulundurdukları anlamına gelmez. İktidar ilişkilerinin çokluğu, kesişmeleri, kırılganlıkları ve tersine çevrilebilirlikleri tüm davranış alanlarını tıkayan ve tek yanlı olarak yönlendiren bir iktidarın var olmadığı anlamına gelir.

    Bu noktada Foucault’nun pozitif bir özgürlük anlayışı olduğunu görüyoruz. Özgürlük, davranış ve eylem biçimlerimiz önünde engel oluşturan ya da oluşturabilecek etmenlerin yokluğu (yani negatif bir özgürlük) değil; bu engelleri aşmak için sahip olduğumuz güçlerin kullanımıdır. Buradaki sorun artık özgürlüğün var olup olmadığı değil, etik olarak nasıl kullanılacağıdır; çünkü Foucault’ya göre etik, özgürlüğün düşünülerek yapılan bir pratiği, özgürlükse etiğin ontolojik koşuludur.

    Özgürlük ile etik arasındaki bu bağ bizi, sorunsallaştırmanın tamamını verirken sözünü ettiğimiz üçüncü eksene, etik eksenine geri götürüyor. Foucault’nun kullandığı anlamda etiğin insanın kendisiyle kurduğu bir ilişki olduğunu söylemiştik. Bu ilişki kuşkusuz doğrudan doğruya bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya gelerek kurdukları deneyimler, ürettikleri hakikatler ve dayattıkları sınırlar yoluyla kurulabilir. Ama bu sınırların aşılamaz olmadıklarını, iktidar tarafından dayatıldıklarını, iktidarın da özgürlüğü içerimlediğini söyledik. Ayrıca bu sınırları aşmak için kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak gerektiğini, bu ontolojinin de sınırları dayatan deneyimler ve hakikat oyunlarının eleştirisinden geçtiğini söylemiştik. Ama bu ontolojide uygulanması gereken tarihsel yöntem geleneksel tarih yöntemi olamaz. Çünkü Foucault’ya göre geleneksel tarih geleneksel metafiziğe bağımlıdır; tarihini yazdığı şeyin kökenini arar, tarihi çizgisel bir gelişme olarak betimler ve tarihe yazılan şeyin bu gelişme sürecinde anlamını koruduğunu, tek bir yönde hareket ettiğini varsayar.

    Geleneksel tarihin bu köken arayışının Foucault’ya göre üç ana niteliği vardır. Şeylerin sabit bir özü ve kimliği olduğunu varsayar ve bu öz ile kimliği yakalamaya çalışır. Geleneksel tarihe göre bir şeyin kökeni onun en mükemmel anıdır. Ve son olarak bir şeyin hakikatinin onun kökeninde yattığına inanır.
    Buna karşılık Foucault tarih yöntemi olarak soybilimi önerir. Bir karşı-hafıza (contre-memoire) olarak soybilim sabit özleri reddeder ve farklı kimlikler olabileceğini varsayar; verili bir kimliğin kökenini bulmak yerine bu kimliği çözmeyi, ayrıştırmayı hedefler. Soybilim tarihini yazdığı şeyin değişmez bir doğruluğu olduğunu reddeder. Her şeyden önemlisi, soybilim tarihini yazdığı şeyin ortaya çıkışından sonra anlamı muhafaza eden bir süreklilik izlemediğini; tersine, bu süreçte dışarıdan birçok müdahale, sapma, hata ve ilineğin (aciddent) etken olduğunu; sürecin farklı güçler arasında mücadeleler içerdiğini, varılan noktanın bu etkenler ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu gösterir. Yani köken tek ve mükemmel, varılmış olan nokta da zorunlu değildir.

    Bu yüzden tarihin içinde bulunduğumuz anında bize dayatılmış olan kimlik ve sınırların zorunlu olmadığı ve aşılabileceğini göstermek için yapılacak ontoloji, geleneksel tarih yöntemini değil; soybilimi izlemelidir. Soybilim bize verilmiş olan kimliklerin reddedilmesinin yöntembilimsel aracıdır.
    Soybilimsel eleştirinin sağladığı arka planda özgürlük pratiği Foucault’ya göre bir sanat, bir varoluş estetiği biçimini almalıdır. Özgürlüğün pratiği, yani etik, bir ethos, bir davranış biçimi, bir kendimizi yönetme, kendi davranış alanlarımızı yapılandırma, yaşamımıza ne tür bir biçim ya da yapı vereceğimize karar verme sanatıdır. Bu, özgürlüğü kullanarak kendimizi kendi davranışlarırnızın öznesi olarak yeniden kurmak, yani bir ahlaki özneleşmedir (subjectivation morale).

    Foucault’nun bu pratiği bir sanat olarak tanımlamasının nedeni ise herhangi bir hakikat kavramına gönderme yapmaktan kaçınması ve bu süreçteki yaratıcılığı vurgulamak istemesidir. Yazımızın başında Foucault’nun antropolojizmi, antropolojizmin tüm bilgi ve eylemin evrensel yapıları olduğu iddiasını ve bu yapıları verili bir insan doğasında arayan özcü ontolojisini reddettiğini söylemiştik. Bu yüzden özgürlüğün pratiği insan doğasının gizlenmiş ya da bastırılmış doğruluğunu keşfetmek değil; kendimizin bir soybilimini yapmak, kendi tarihimizin ve sınırlarımızın , zorunlu değil olumsal olduğunu görebilmek, bu sınırlar üzerinde çalışmak ve kendimizi yaratıcı bir biçimde yeniden kurmaktır. Bu tutumsa yukarıda söylediğimiz gibi Foucault için modernliğin, varoluşunu karmaşık ve güç bir geliştirme çabasının nesnesi yapan modem insanın tutumudur. Dolayısıyla bu etik anlayışı geleneksel etiğin tersine evrensel bir nitelik taşımaz, çünkü farklı kendiyle ilişki biçimleri vardır ve kendiyle kurulabilecek her ilişki herkes için eşit ölçüde ideal olamaz.

    Özne ve iktidar, Michel Foucault
  • Bizim hapishanelerde olduğu kadar Amerikan hapishanelerinde de fare bolluğu olmalı ki, Stephen King’in Yeşil Yol romanının kahramanlarından biri, Mister Jingles adında bir faredir. Roman filme de alındığı ve Türkiye’de de uzun süre gösterimde kaldığı için seyredenler çok iyi “rol kesen” bu fareyi sanırım anımsıyorlardır. İdam mahkûmlarından Delacroix elektrikli sandalyeye gitmeyi beklediği hücresinde bu fareyi besleyip, eğitir. Hain bir gardiyan onu öldürmeye, diğerleri de korumaya çalıştığı için fare ile okuyucu arasında da duygusal bir bağ kurulur. Sahibi idam edildikten sonra ortadan kaybolan Mister Jingles, romanın sonunda sürpriz bir şekilde yeniden meydana çıkar.

    Bildiğim kadarıyla hapishane farelerinin yazgısı dadandıkları yere, yani kalabalık bir koğuşa mı, yoksa tek kişilik bir hücreye mi girdiklerine göre değişir.

    100-150 kişinin balık istifi yattığı bir koğuşa giren bir farenin yiyecek bulmak bakımından şansı yüksektir, dolaplar yiyecek doludur, ama ölüm tehlikesini de göze alması gerekir. Çünkü görüldüğü anda mahkûmların “linç etme” dürtülerini tahrik eder; süpürgeyi, faraşı kapan farenin peşine düşer. Fare, hapishane hayatının monotonluğuna hareket getiren uzun ama “eğlenceli” bir kovalamaca sonunda yorgun düşmezse kaçıp kurtulabilir.

    Tek kişilik bir hücreye giren farelerin ise yiyecek bulma bakımından şansları zayıftır ama “can güvenliği” açısından biraz daha rahattırlar. Hücresinde duvarlarla konuşmaktan delirmek üzere olan mahkûm onları görünce ahbaplık edeceği bir canlı ya da en azından seyrederek vakit geçirebileceği bir yaratık bulduğuna sevinir. Hatta onlara ekmeğinden küçük bir parça bile atabilir.

    Dündar Kılıç’ın da hücrelerde arkadaşlık kurduğu fareler oldu.

    Bazı sohbet anlarında hanımına, kardeşlerine, yeğenlerine, yakınlarına bu “kara gün dostu” fareleri anlatırdı.

    Dündar Kılıç ilk faresini 1965’te Toptaşı Cezaevi’nde tanıdı. Cezaevi yöneticileriyle arası iyiydi demiştik, ama genellikle demek istemiştik. O sırada nasıl olduysa hapishane idaresiyle bir anlaşmazlığı olmuş, hücreye atılmıştı. Rastlantıya bakın ki, Karadenizli müteahhit bir hemşehrisinin hapisteyken idareye yaranmak için yaptırttığı hücrelerden biriydi bu. İşte hapishane fareleriyle ilk dostluğu o hücrede başladı.

    Avukat Cengiz Kayıtmazer müvekkili Dündar Kılıç’tan dinlediklerini bana aktarırken bu fare olayını onun gözlemciğinin de bir göstergesi sayıyordu:

    “Onun geçmiş dönemiyle ilgili bir anısını anlatayım ben size, hapishane ve zindanlarla ilgili. Çok dikkatli ve ince eleyip sık dokuyan bir gözlemciliği vardı. Bu gözlemciliğini bana bir anısını anlatırken fark etmiş, beynime nakşetmiştim.

    Toptaşı Cezaevi’nde idareyle bir ihtilafı oluyor, Dündar Kılıç’ı hücreye atıyorlar. Atıldığı hücrenin yüksekliği bir buçuk metre, insan boyundan alçak yani. Herhalde ikiye üç ebadında. Oradan kanalizasyon geçiyor ve farelerin girip çıkabildikleri bir yer. Dündar Kılıç orada bir ay geçirmiş ve o arada da bir fare ve ailesiyle tanışmış, fare ailesiyle. ‘Delikanlı bir oğulları vardı,’ dedi. ‘Nereden biliyorsun abi, oğulları olduğunu,’ diye sordum, ‘Çok ataktı da ondan,’ dedi. ‘Önce oğlan çıkardı, bir fırıldak gibi döner, arkadan annesi çıkardı, yaramazlık yapma evladım der gibisinden,’ demişti, ama bunları espri yapar gibi değil, ciddi ciddi anlatmıştı.

    Bunlar kanalizasyon faresiymiş, iki tane iri fare, ana baba, bir tane de çocuk, oğulları, o da işte orta boy. Dündar Kılıç ekmeğini onlarla paylaşırmış. Dörde bölermiş. Oğlan gelir onun payını koyar, anne gelirse onun payını, baba gelirse onun payını koyar, sonunda da kendi payını gösterir, ‘Artık bu da benim payım der,’ yermiş. ‘Onlar dünyanın maniküre en düşkün hayvanlarıdır,’ derdi, ‘O tırnaklarını bütün gün ısırırlar, yalarlar ve bütün gün manikür yaparlar.’ Tabii insan kapalı bir yerde oyalanacak bir şeyler arar, ayakta kalabilmek, direnebilmek, aklını korumak için, ama bu kadar ince teferruata dikkat etmek iyi bir gözlemcilik ister. ‘Tırnaklarını dişleriyle düzeltirdi, bütün gün böyle pırıl pırıl parlatır ve sivriltirdi,’ diye anlatmıştı. Müthiş bir gözlemciydi.”

    Ayten Kılıç da eşinden epey fare hikâyesi dinlemişti. “Farelerin gözleri ne kadar güzeldir, bilir misin?” diye sorardı diyor. “Eskiden tiksinirdim ama cezaevinde mecburi arkadaşlık yapınca bunu fark ettim,” diye anlatmış. Bir keresinde de Mamak’ta fareleri kandırdığını anlatmış. Gardiyanlar hücreye yemek getirdikleri zaman alması için demirlere vururlarmış. Fareler de bu sesi öğrenmişler, demire vurulunca deliklerinden çıkıyorlarmış. Dündar Kılıç yalnızlıktan sıkılıp arkadaş aradığı zamanlar demirlere vururmuş. Fareler de yemek geldi zannedip çıkarlarmış.
  • Victor Hugo Sefiller kitabını yazarken kendi yaşadığı hikayelerden de esinlenmiş ve bazılarını kitaba bire bir aktarmıştır. Kitabın baş karakteri olan Jean Valjean karakterini yazarken kendisine yardımcı olan eski bir mahkum fakat o zamanlar yardımsever bir iş adamı olan arkadaşından etkilenmiştir. Romanda geçtiği gibi bir hayat kadınını tutuklanmaktan kurtarmış ve ayaklanma hikayesinde olduğu gibi eşyalardan barikatlar yaparak direnen gençlere bizzat tanıklık etmiştir.

    Sefiller romanının konusu 1815 yılında başlar ve 1832 yılına kadar devam eder. Kitabın ana karakteri olan Jean Valjean kız kardeşinin çocuğunu açlıktan kurtarmak için ekmek çalar fakat bu sırada yakalanır. Hırsızlık suçundan bey yıl mahkum olur. Fakat mahkumiyet sırasında tekrar kaçmaya çalıştığı için cezasını tamamlaması tam 19 yıl alır.

    Cezası bitip yeniden özgürlüğüne kavuştuğunda artık Jean Valjean çok farklı biridir. Yeniden hayata tutunmaya çalışır fakat eski bir mahkum olduğu için toplum tarafından dışlanır. Ne açlığını giderebilecek ekmek ne de soğuk günlerde ısınabilecek bir yer bulabilir. Sonunda yolu bir piskopos ile kesişir ve piskopos ona yemek ve yatacak yer sunar. Fakat gerek hapishane döneminde gerekse sonrasında yaşadıkları Jean Vajean’ın tüm duygularını yitirmesine neden olur ve piskoposa ait tüm gümüşleri çalarak kaçar. Fakat bu kadar yük ile yakalanması uzun sürmez ve suçunu onaylaması için piskoposun karşısına getirilir. Piskopos durumu görünce gümüşleri kendisinin verdiğini, hırsızlığın söz konusu olmadığını söyleyerek onun serbest bırakılmasını sağlar. Dahası ona iki gümüş şamdan daha verir ve karşılığında tek bir şey ister. Tüm bu gümüşleri iyi bir insan olma yolunda kullanmasını ister. Bu olay Jean Valjean’ın yok olan duygularını yeniden kazanmasını sağlar.

    Yıllar geçer ve Jean Valjean sahte bir kişilik ile iş hayatına atılır ve çok başarılı olur. O artık zengindir ve kasabanın en yardımsever ve sevilen kişilerinden birisidir. Fakat geçmişi onu takip etmeye devam eder ve onun gerçek kişiliğinden sadece polis şefi Javert şüphelenir. Fakat Jean Valjean’ın unvanı nedeni ile elinden bir şey gelmez. Bu zaman diliminde Jean Vajean’ın gelecek hayatını etkileyen bir kadın hayatına girer.

    Fantine ufak bir kızı olan fakir bir işçidir. Dönemin ahlak anlayışı babası belli olmayan bir çocuğa pek sıcak değildir ve bu yüzden işi kaybetmek zorunda kalır. Çocuğuna yemek sunabilmek için her şeye yapmaya hazırdır ve ahlak anlayışı nedeni ile dışlanan kadın yine ahlak anlayışı nedeni ile hayat kadınlığına sürüklenir. Günün birinde tutuklanma tehlikesine karşı onu Jean Valjean kurtarır ve hastaneye yatırır. Fakat Fantine yaşadıklarına daha fazla dayanamaz ve ölür. Jean Valjean’dan kızına sahip çıkmasını ister.

    Jean Valjean’ın hayatı temiz kalbi nedeni ile bir kez daha değişir. Kendisine benzeyen ve Jean Valjean olduğu iddiası ile masum biri tutuklanır. Kendi yerine başkasının tutuklanmasını vicdanına sığdıramaz ve gerçek kimliğini açıklar. Fakat Fantine verdiği sözü yerine getirebilmek için bir kez daha kaçar ve Cosette’yi himayesi altına alarak yeni bir hayata başlar.

    Yıllar tekrar ileri sarar ve Cosette artık büyümüş ve güzel bir kız olmuştur. Jean Valjean kaçak hayatına bir şekilde devam eder fakat polis şefi Javert peşini bırakmaz. Cosette Marius adındaki gence aşık olur. Fakat Javert Jean Valjean’ın izini bulunca birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Bu sırada ihtilal başlar ve Marius ayaklananların arasında yer alır.

    Ayaklanma sırasında Javert yakalanır ve esir düşer. İdam edileceği zaman Jean Valjean ortaya çıkar ve idam etme görevi ona verilir. Fakat Jean Valjean Javert’in kaçmasına izin verir. Bu sırada ihtilal sert bir şekilde bastırılır ve Marius yaralanır. Onu ölümden ise yie Jean Valjean kurtarır. Marius’un tüm arkadaşları öldürülür ve Jean Valjean yaralı Marius’u hastaneye götürürken Javert’e yakalanır. Fakat Jean Valjean ölümü göze alarak Marius’u hastaneye götürür ve Javert hiç bir şey yapamaz. Bunun üzerine görevini yerine getiremediği ve duygularını işine karıştırdığı için intihar eder.

    Marius iyileşir ve Cosette ile evlenir. Jean Valjean, Javert’e verdiği sözü tutarak teslim olmaya gider fakat Javert’in öldüğünü öğrenir. Bir süre sonra kendisi de hayata veda eder. Bir zamanlar piskoposun ona hediye ettiği iki şamdanı yanından hiç ayırmamıştır ve öldükten sonra da şamdanlar mezarının başucuna konulur.

    Sefiller kitap okumayı seven ya da sevmeyen herkesin okuması gereken tam bir klasik. Duygusal yoğunluğu nedeni ile yediden yetmişe herkesi etkilemeyi başarıyor. Bu yüzden olsa gerek yıllar içinde hiç unutulmadı ve bir çok film, dizi, tiyatro ve esere dönüştürülerek tekrar tekrar karşımıza çıkmaya devam ediyor.