• Bu sabah büyük bir gürültü ile uyandım. Saat beş, beş buçuk. Dışarda köpek, kadın ve erkek sesleri... Ne oluyor acaba diye dışarı çıktım hemen. Bir grup köylünün ( kadın, erkek, çocuk) toplanıp elinde küreklerle, sopalarla birbirlerine küfür ederek birbirlerinin köpeklerine vurduğunu gördüm. Hemen yanlarına gidip ne yapıyorsunuz ya dediğimde kadınlardan birinin ( teyzem) beni hemen köşeye alıp sen kızsın çabuk eve geç uyarısıyla karşılaştım. Neden kavga ediyorlar soruma onların köpekleri bizim köpeklerimizi tuttu. Köpeklerini bağlamıyorlar o yüzden kavga ediyoruz cevabını aldım...
    Köpeklere vurularak öç alınıyordu. Neyin öcü, ve kimden alınıyordu???

    Ortaokuldan beri hep dışarda okudum. Memleketime çok az gelirdim ve geldiğim zamanda en fazla bir hafta kalıp dönerdim. İlk defa bu yıl çok fazla kaldım. Gördüğüm vahşilik, insan dışı muameleler karşısında şaşkınlıkla sadece insanımı! izledim.

    Köyümün Kadınları:
    Hayatımda tanıdığım en kötü ( kötü kavramı tartışılır.) kadınları sanırım kendi köyümde, bir iki ay içinde bu sene tanıdım. Kedileri tekmeleyip, koyun ona süt veriyor diye koyunu sevip ona gözü gibi bakan kadınlar... Kuran okuyup namaz kılıp ben dindarım deyip ( Tanrınız, dininiz batsın sizin.) seksen yaşındaki yatalak kaynanasına bir bardak su bile vermeyip ona türlü türlü işkenceler eden kadınlar...
    Birbirlerinden yazma saklayan, misafire sandıktaki iki yüz lüfünden birini banyo yapması için vermeyip yerine kirli eski bir bez veren kadınlar....
    Kocasının onu her gün aldattığını bilmesine rağmen erkektir canım yapabilir diyen kadınlar...
    Küçük çocukları kavga etti diye köyün ortasında saç baş girişen kadınlar...
    Çocuğuna komşunun hayvanları evimizin önüne gelirse hayvanlara taş at, hayvanları döv deyip çocukları canavar olarak yetiştiren kadınlar...

    Köyümün Gençleri:
    Köyde nerdeyse on beş genç ya doktor ya mühendis ya da öğretmen. Okumuşluğun verdiği egoyla köyde herkese nutuk çekerler. Geçen bir saat onlarla yaptığım sohbette nasıl kaçsam diye şaşırmıştım. Genelde hepsi dinciler. İki kelimelerinden biri Allah razı olsun. Nasılsın soruma, neler yapıyorsunuz sorularımın hepsine Allah razı olsun cevabı aldım. Ne siyaset ne edebiyat ne gündemle ilgili bir konu dahi konuşamazsınız onlarla. Konuşabileceğiniz tek konu dindir. Oda ezbere yoz düşüncelerle din derler. Argümanları ordan burdan duyduklarıdır. Genelde hepsi asimile olmuştur. Kürtçe bilmez bilmek içinde çapa sarfetmezler. Bide okumamış kesim var. Onlarda kendi aralarında televizyondan duydukları Türkçe ile konuşurlar. Türkçe onlar için ulaşılmazdır. Türkçe bilmek onlar için üstünlüktür. Köye yeni gelen birine hemen aaa bu kesin Türktür. Ne güzel ne havalı derler. Kızlar bir Türkle evlenip gidip zengin olucam derler. Türk demek onlar için zenginlikte demek. Okula gitmeden, köyden dışarıya çıkmayıp asimile olan gençlerimizi gördüm.

    Köyümün Erkekleri:
    Köydeki herkes bana göre çok zengin.( Bana göre dedim ama ne bana göresi ya bildiğin zenginler.) Herkesin bir traktörü en az on tarlası, üç yüz koyunu, büyük şehirde kiraya verdiği bir dairesi, bir arabası mutlaka vardır. Fakat dolaplarını açtığında hiçbir şeyleri yoktur. Çocuklarının üstünde hep yırtık elbiseler vardır. Erkekler ben geçinemiyorum, param yok diye dolaşıp dururlar. Ceplerini açtığında en az iki binleri vardır. (Abimde, amcamda deneyip gördüm.) Elektrikler erkekler korkusundan asla açılmaz çünkü eğer elektrik parası elli liradan fazla gelince erkek kıyametleri koparır, evdekilere şiddet uygular.
    Erkek zorla on yaşındaki küçük çocukları kapattırır. Kapanmak demek onlar için namus demek. Namussuzluğu beyninde olan bizim köyün erkekleri namus deyip genelde hepsi belangaz( yukarda kotü olarak bahsettiğim kadınları aşağıda erkeklerle birlikte bahsederken belangaz diye nitelendiriyorum.) kadınları aldatır. Şiddet onlar için vazgeçilmez bir araç. Her şeyini, küfürle şiddetle halletmeye çalışırlar.

    *Bu köydeki insanların bu halde oluşunun suçlusu kim diye düşünüyorum şu an. Doğa mı, Sistem mi, Din mi, Şartlar mı yoksa başka bir şey mi ? Peki ben köylüyü eleştiren ben kimdim, yıllardır köye gelmeyip şimdi aaa bunlar niye böyleler diyen, izleyici konumundaki ben suçlu muydum. Hayır kesinlikle yıllardır bu cehennem dünyanın içinde hep kendimi suçladım zaten. Dışardaki her iğrençlikten kendimi suçlu tuttum.Sonrada var gücümle kendime ve sisteme saldırdım fakat sistemlik bir şeylikte yok. Bunlar bildiğin sadece kendini düşünen, en tehlikeli yaratıklar...Ve tek suçlu bence şu an kendileri. Geçen sene bir dersin final sınavındayken arkamda oturan bir arkadaşın sorusuna faşist bir prof. cevap olarak "sende köylüler gibi saçma sapan, düşünmeden bencilce sorular soruyorsun" diye terslemişti. Bende hemen sınavımı bırakıp vay efendim köylülere nasıl bunu dersiniz tartışmasına girmiştim. Ama meğer faşistlerde doğruları söyleyebiliyormuş...

    Kendime Not: Devamını birkaç ay sonra yaz...
  • "TAHT OYUNLARI"

    Sonunda tanıştım meşhur hikayeyle. Yıllardır duymama rağmen hiç izlemedim dizisini, izlemek istemedim.

    Aslında fantastik, bilim kurgu tarafı tam benlik desemde, dizide yoğun, çok fazla açık, çıplak, cinsellik içeren sahneler olduğunu bildiğim için bu dizi bana göre değildi.
    Ben gibi düşünenler! Bu kitabı tam sizlik!
    İlk kitabını okuyorum ve gâyet iyi gidiyor, serinin devamı nasıl olur bilmiyorum ama dizi gibi olmayacağı kesin.

    Bol bol kafa kesme, el kol, bacak kesmeler mevcut. Entrikalar, daha fazla güç ve tahtı ele geçirmek adına yapılan haince planlar. Kimin iyi kimin yalancı olduğu belli değil, şimdilik tabi. Benim tuttuğum kişi Ned onun kızı Arya ve piç oğlu Jon. Aman dikkat! Kestirmeyin sakın kellenizi!

    Heyecanla ejderhalar, "ötekiler" dedikleri beyaz vahşi acımasız yaratıklar ve diğer "canavarlar" la tanışmayı sabırsızlıkla bekliyordum... Kitapta yani :)

    Fazla merhametsiz, acımasız bir kitap! Bu yönü benlik olmasa da, hikaye çok sürükleyici ve merak uyandırıcı. Bir sonraki kitabı olan "Kralların çarpısmasını" okumayı düşünüyorum hatta sipariş verdim bile.

    Bu zamana kadar yapılan en iyi, en sürükleyici fantastik/ bilim kurgu bana göre "Yüzüklerin efendisi" oldu. Küçüklüğümde tanışıp, yıllar geçmesi ve belki 10 kere izlemiş olmama rağmen tüm serisini, aradan biraz zaman geçince tekrar özleyip yaşım 30'a hızla yaklaşsa bile, hâlâ vazgeçemiyorum. Baya koyu fanatiğim anladığınız. Tabi poster, vs gibi şeyler olmadan. Benimkisi filmine hayranlık.
    İzlemediyseniz ya da okumadıysanız şiddetle tavsiye ediyorum :).

    Konu nasıl Yüzüklerin efendisine geldi bilmiyorum ama Taht oyunlarına geri dönüyorum.

    Kısaca ben bu kitabı çok sevdim. Başlarda nasıl bitiricem çok uzun derken, şimdi kısa sürede kitabın yarısından fazlasını çoktan geldim. iki üç güne bitireceğimi biliyorum.

    Hoşuma giden diğer bir şeyi ise, genellikle hep bir taraf tutulur filmlerde kitaplarda, onun hayatı anlatılır, karşı taraf ise düşman safı olur. Dolayısıyla bizim de düşmanımız olur. Burada ise her iki taraftan da bahsediyor. Başroldakilerin yaptıklarını anlatıyor, sırayla her iki tarafta da oluyoruz. İki tarafında birbirine düşman olmasına rağmen biz hangi tarafı düşmanımız ilan edeceğimizi bilemiyoruz.

    Saygılar, sevgiler, hayırlı günler...
  • 360 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10·
    Sonsuz Deniz, 5. Dalga'dan daha umutlu olduğum bir kitaptı ve bence daha güzeldi de zaten. Aynı zamanda da yazar en kritik anlarda tamamen farklı bir olay ve karaktere öyle bir direkt geçiş yaptı ki bazen ona kızmadan edemedim ama merakımı da hep yükseklerde tutmayı başardı bu sayede. Öncelikle aksiyonu ilk kitaba göre daha iyiydi, dili daha iyiydi ve ana karakteri bence Cassie değil Hileci'ydi ve bu benim daha çok hoşuma gitti. Çünkü Hileci daha erkeksi bir karakter ve ilk kitabın incelemesinde de belirttiğim gibi yazar erkek olduğundan Cassie'yi bence çok iyi yazamamıştı ama Hileci'yi çok daha iyi yazmış böylece daha gerçek ve samimi bir karakter ortaya çıkmış. Cassie de bence ilk kitaba göre daha iyi yazılmıştı ama yine de beni sinir ettiği yerler yine oldu. Bunları en altta spoilerlı olarak belirteceğim. Tüm bunlar dışında kitabın karakterler bakımından iki ayrı sonu vardı biri beni oldukça şaşırttı ve üzülsem de sevdim, ikincisiyse oldukça beklenen bir sondu ve sevemedim pek. Bunlar dışında bence seri gitgide Labirent'e benziyor. Yani konu bakımından alakası bile yok tabi ama şöyle açıklayabilirim. Labirent genel olarak çok sevdiğim bir seri olmasına rağmen bana genel mantıkta saçma da gelmişti. (Labirent'e dair spoiler içerir) Sırf bu bir macera kitabı olacağı için insanlar orada virüsten ölürken bu tek bağışık insanları test etmek için robotik canavarlara dolu bir labirente salmışlardı. Yani bunu gerçek hayatta kim yapar ki, ama tabi ayrı bir okuma zevki ve ekstra heyecan katıp bize kitabın kendini okutan da bu zaten. 5. Dalga da bence bu şekilde gidiyor. Yani neden uzaylılar insanlığı tamamen ortadan kaldırmak yerine falan bu tarz şeylerle uğraşsınlar gibi. Bu kitapta karakterler buna kafa yoruyor ve onlar da bunu düşünüyor, niye? Sonra kitabın sonlarına doğru bazı şeyler öğreniyoruz ama hala muallakta olan şeyler var. Neyse genel anlamda sevdiğim bir seri olarak devam ediyor şu an ve bu kitabı da sevdim. Şimdi ise spoiler da içeren eleştirilerimi yazmak istiyorum. Öncelikle Cassie artık kabul et Evan seni seviyor yani. Sende onu seviyorsun bunu da kabul et. Çünkü durmadan böyleydi Cassie: Neden bana yardım ediyor? Ona neden güveniyorum... Güveniyorsun çünkü adam kaç kere hayatını tehlikeye attı ve sana yardım etti. Sonra neden yalnız kalan her erkek ve kız öpüşüyorlar? Jilet ve Hileci'yi sevmiştim ama Hileci Ben'i sevmiyor muydu? Ya da Ben Hileci'yi sevdiği halde neden Cassie'yi öpüyor? Bunlar hep soru işaretleri, sanırım tek dertleri eskiden olduğu gibi sadece kendilerini tatmin etmek için ufak tefek kaçamaklar yapmak, ki bu hoşuma gitmedi, üzgünüm. Bunun dışında evet Evan güçlendirilmiş bir vücuda falan sahip ama yani bir türlü ölemiyor. Artık başına ne gelirse gelsin hepimiz biliyoruz ki ölmeyecek. Yazar bu numaraları hiç denemese daha iyi çünkü bunlar olayı basitleştiriyor. Sam de oradan iyice kafayı yedi zaten çocuk. Sonra kötü adamımız yine her kitapta olduğu gibi öldürmesi gereken kişileri tam tersine güçlendirip risk almakla vakit kaybediyor. Ve yani şimdi uzaylılar gerçek miydi değil miydi o kısmı da anlamadım ve uzaylılar gerçek değilse bu iş iyice saçma yerler gidicek. Sonuçta o koca uzay gemisi falan insanlar tarafından Dünya'da yapılıp uzaya salındıysa kimse fark etmedi mi? Neyse bunların cevabını daha bilmediğim için başka bir şey demeyeceğim. Böyle söyleyince bayağı bir eleştirmiş ve beğenmemişim gibi oldu ama ne hikmetse kitabı beğendim, sanırım artık bu tarz kitaplarda bu tarz sorunlar bulsam bile okurken bunları kafaya takmadan sadece kafamı dağıtmak için okuyorum. Ee, sonuçta bu kitap da kafamı oldukça dağıttı. Bu tarz kıyamet senaryolu, uzaylı istilalı, maceralı falan bir kitap arıyorsanız size uygun bir seri ve kitap olabilir bu...
  • 592 syf.
    ·6 günde·10/10
    İlk Azra Kohen deneyimi.:)Yazar kitapta gereksiz tasvirlere yer vermemiş.Her bilgi araştırılarak sunulmuş.Kitap kalın olmasına rağmen o kadar akıcı ki.Hiç bitmesini istemedim kitabın.
    Kitap sizi ister istemez araştırma yapmaya itiyor.Dipnot kısmında yazar da bazı konuları araştırmamızı istemiş.
    Konu ise Cumhuriyet'in ilk zamanları halifelik yanlılarının düşünceleri,planları(kanıt sunularak) 'nı ve bu çerçevede iki farklı görüşlerde bulunan iki insanın aşkını anlatıyor.Spoiler vermek istemiyorum:) Okuyun,okutun.Bol okumalı günler...:)
  • 152 syf.
    ·1 günde·10/10
    Bu kitabı bulduğum,okuduğum ve Vandana Shiva'yı tanıdığım için mutluyum. Belki bu kitap Vandana'nın hayatının bir kısmının küçük bir parçasıdır. Ama düşünceleriyle o kadar güzel tespitler yapmış ve anlatmış ki hayran kaldım. Temel olarak iki şeyi öğrendim. Birincisi; ''ben bu olaylara bu açıdan hiç bakmamıştım. Böyle mi düşünmek gerekiyormuş'' dedim. Biyoçeşitlilik-Monokültür konusu. Bu karşılaştırmayı yapmayı bırak bu konu hakkında dahi fikrim yoktu.Bir tarımsal arazide birden fazla ürün yetiştirilmesinin ,tek bir ürün yetiştirilmesinden çok çok iyi ve verimli olduğunu öğrendim. Şöyle bir düşündüğümüz zaman tek bir ürün yetiştirirsek o ürün miktarı daha fazla olabilir ve bu düşünce mantıklı gelebilir. Dünya bankası vb. gibi örgütler aynen bu şekilde düşünmemizi istiyor. Biyoçeşitlilik ilkesi ile çalışan çiftçilerin yönteminin verimsiz olduğunu bizlere epoze etmeye çalışıyorlar.Çiftçileri bu durumdan mahrum bırakarak kendilerine bağımlı hale getiriyorlar. Aslında çiftçiler birden fazla ürün(farklı cins) ekerek genelde az gibi görünebilir ama verimlilik ve insanların ihtiyaçlarını karşılama açısından monokültüre göre daha iyi sonuçlar elde ediyorlar. Doğal düzen. Biyoçeşitlilik. Vandana'nın yapmaya çalıştığı şey bu.

    İkincisi; bildiğim ve şu aralar revaçta olan, sürekli çevresel kamuoyu tarafından vaat edilen sadece yararı üzerinde durulan bir sistemdi. Biyoyakıt. Mısır yada soya gibi bitkilerden elde edilen sıvılaştırılmış yakıt. Bu yakıtı yenilenebilir enerji kaynağı ve karbon salınımlarının azaltılmasında bir araç olarak göstermişler. Aslında olay öyle değilmiş. Bizler biyoyakıt elde ederek daha az karbon ve sera gazı salınımı amaçlarken bunun ne gibi sonuçlar doğuracağını düşünmedik. Biyoyakıt üretmek için daha fazla bitki,daha fazla bitki yetiştirmek için daha büyük alanlar ve daha büyük alanlar açmak için temel kaynağımız olan ormanların tahrip edilmesine neden olduk. Bir yandan sözde doğayı kurtarmaya çalışırken aslında daha çok batıyoruz. Burada doğayı kurtarmayı amaçlarken aslında önemli olan olayı tamamını düşünmek. Tüm resmi görmek. İşte Vandana' nın karakteri de bu şekilde.

    Ufkum açıldı gerçekten. Küçük de olsa da sakın küçümsemeyin Slow Food,Navdanya gibi bir sürü işler başarmışlar. Harika bir şey bu ya. Ve ben bir gün yaptıkları konferansa katılmak istiyorum. Gerçekten.
  • 416 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bu gibi işlere meraklı olduğumdan kitabı zevkle okudum. Hocam kitabı bizimde sevebileceğimizi düşündüğü gida topluluğumuzda paylaşmıştı. Kitap, Barbara'nın eşi ve kızları ile çiftliklerinde geçirdikleri bir yılı anlattıkları yemek güncesi. Kitabın samimi ve deneyimlereden yararlanılarak hazırlandığı, kapağından ve sayfalarından belli. Kitabı hissederek okudum. Bende onlar gibi sebzelerinin ekilmesini ve çıkmasının beklenilmesini, peynir yapılmasını, hindi yavrularının yumurtalarından çıkmasını zevkle izledim, okumadım. Hissederek okuma nedenlerimden biri de bu sene buna benzer küçük çaplı bir bahçede ekim yapmamız oldu. Okulun hobi bahçelerinden birinde benim gibi toprakla uğraşmayı isteyenler,sevenler buluşarak bir bahçeyi temizledik, karıştırdık,permakültür tasarımı yaptık, tohumları ektik ve sulamak için haftada bir veya iki hafta da bir orda buluşarak biraraya geldik. Barbara'nın ailesi ve arkadaşıyla yada çitfçi arkadaşlarıyla biraya gelmeleri bana bizim bulumalarımızı hatırlattı. Gerçekten arkadaşlarınızla biraraya gelmek,ektiğiniz meyveleri ve sebzeleri kontrol etmek, zamanı gelince yemek paha biçilemez. İlkbahar ve yaz boyunca büyük zevkle okula gitmeden önce uğradığım bir durak olmuştu hobi bahçesi. Tabi bizimki küçük çaplı birşeydi. Barbara ve Steven aileleri için bazı kararları alarak bu çiftliğe yerleşmişler tam aksine. Amaçları kendi yiyeceklerini yetiştirmek, lezzetli,sağlıklı, organik sebze ve meyveleri yiyebilmek ve paylaşmak. Barbara'nın özellikle üzerinde durduğu konulardan biri yerel ürünleri satın almaktır. Gerçekten çok doğru bir yaklaşım. Ocaktan başlayarak bütün sene boyunca yaptıklarını, bahçe günlüklerini, o güzel yemek tariflerini sistemli bir şekilde yazıp paylaşmış. Camille yemek tarifini yazmadan önce o bölümdeki konu ile ilgili fikirlerini belirtip o haftanın menüsünü ve menüdeki yemek tariflerini çok güzel bir şekilde anlatmış. Bazı tariflerini denemek için sabırsızlanıyorum. Bir sürü bilginin yanında UHT olmak üzere, bilmediğim sebze ve meyveleri öğrendim. Ben birey olarak bazı şeylere dikkat ediyordum ama kitaba bakacak olduğumda aslında hiçbirşey yapmadığımı anladım. Bu konuda herkesin birşeyler yapması lazım, o yüzden okuyun, deneyin, deneyin, deneyin. Hayvan, sebze ve mucize gerçekten. Kendi ektiğin bir sebzeyi yemek ve paylaşmak kadar huzurlu ve bir okadar mucize birşey yok bence...
    Barbara'nın kitapta paylaştığı italyanca bir slogan çok hoşuma gitti;

    Nostro terra...E suo sapore.
  • 146 syf.
    ·1 günde·7/10
    Bilmediğim bir çok konu da, farklı bakış açıları ile yazılmış güzel genel bir kitap. Bell Hooks bu kitabı kadın-erkek herkesin okumasını istiyor ve kitabı boyunca her iki tarafa da hitap ediyor. Genel olarak feminizmin herkesin uygulaması ve inanması gerektiği bir kavram olarak görüyor. Kitapta feminizmi çok öz bir şekilde tanımlamış. Hoşuma gitti. "Feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir harekettir" demiş. Burada dikkat ederseniz herkese hitap etmiş. Kapitalizmin, ırkçılığın bu düşünceyi nasıl etkilediğinden bahsetmiş. Kadınların, kadınlara karşı olan cinsiyetçiliğinden bile bahsetmiş. Bazen kendimize bakmakta o kadar zorlanıyoruz ki farklı bir bakışı "aaa evet bunu bu açıdan düşünmemiştim" gibi düşüncelere itiyor. Kitapta bir konu dikkatimi çekti ve bu bence günümüzde hala var. Yazar diyor ki "Ayrıcalıklı sınıflara ait beyaz kadınların alelacele hareketin sahibi olduklarını ilan etmeleri ve beyaz işçi sınıfı kadınlarını,yoksul beyaz kadınları ve genel olarak tüm renkli kadınları da taraftarları yerine koydular" diyor. Bu cümleyle, Feminizm'de kadınların sınıfsal güçle böyle kendilerini ayırdığını görüyorsunuz. Oysaki görünürde herkes aynı şeyi istiyor değil mi? Ayrıca ekonomik konularda da güzel fikirler beyan etmiş. Ayrıcalıklı sınıfta ki kadınlar istediklerini elde etmek için, kendi sınıflarındaki erkeklerle eşit koşullarda bulunmak için mücadele ediyorlar ve asıl meseleyi unutuyorlar. Bu durum ekonomik sınıftan dolayı diğer sınıflardaki kadınlar için geçerli olmuyor, maalesef. Değindiği ve önemli konulardan birisi de çocuk yetiştirme konusu. Mesela kitaba göre ataerkil toplumda erkek çocuğa önem verildiği için, feministler, kız çocuklarının üzerine daha fazla düşmeye başlamış. Fakat yazarın dediği gibi feminizm bu şekilde olmaz. Erkek ve kız çocuklarının aynı şekilde dikkatli bir şekilde yetiştirilmesi bu konuda önemli. Çünkü bu yetişkin hayatlarında daha sonra da kendi çocuklarını yetiştirmede önemli bir adım. Bu bence birbirini etkileyen bir zincir. Belki kelimeyi sevmiyor olabilirsiniz ve bazı düşünceleri tasvip etmiyor olabilirsiniz. Ama ben karşılıklı saygı ve sevgiyle bu kitabı yazma amacı arkasında yatan tüm sorunların çözüleceğine inanıyorum. Birbirini dinlemek ve anlamaya çalışmak. Kadınların da erkekler gibi insan olduğu anlamak. Kadın-erkek biyolojik olarak düşünürseniz iki farklı cinsiyet. Böyle ifade etmek ayrımcılık değil farklılık. Aynı şekilde farklı ırklar da böyle. Ben bunları ayrım olarak değil bize Allah tarafından verilen çeşitlilik olarak görüyorum. İnsani ilişkilerde herkes birbirine karşı hoşgörülü olursa her şey çözülür diye inanıyorum. Ve kötü düşünceli bazı insanların din,dil,ırk,cinsiyet hakkında yaptıkları kötü yorumları da kabul etmiyorum. Kadınların feminizme ihtiyaç duymalarının sebeplerini herkes gayet iyi biliyor. Kimse üstün olmak istemiyor. Değer görmek istiyor. Empati kurun. Kadınları cinsellik açısından düşünmeyin. Cinsellik hayatımızın sadece ufak bir parçası. Bu hayatta yaşadığımız, yaşayacağımız bir sürü parçalarımız var. Sadece bir yere odaklanmayın ve geri çekilip büyük resmi görün.