• "Size fena şeyler söyleyebilir miyim? Sizi sevdiğimi, deli gibi, ölecek gibi sevdiğimi söylemek fena bir şey mi? Şaşırmayın... İhtimal kulaklarınız böyle sözlere alışık değil... Fakat yalnız kulaklarınız... Kendinize itiraf etmeseniz bile, ruhunuzun bu sözlerime yabancı olmadığını tasdik edeceksiniz... Bakın, bağırmıyorsunuz... Yanımdan kaçmıyorsunuz... Yüzünüz nefret ifade etmiyor... Beni anlıyorsunuz!.. Sonuna kadar, en küçük noktasına, en gizli köşesine kadar ruhumu görüyorsunuz ve bunlar size yabancı gelmiyor... değil mi? Sizden cevap istediğim yok... Beni sadece dinlemenizi istiyorum. Daha dün gördüğünüz ve toptan iki saat bile konuşmadığınız bir insanı dinlemenizi isterken ne yaptığımın farkındayım... Fakat bir ses bana mütemadiyen doğru yaptığımı fısıldıyor. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar açık olmamıştım. Buna cesaret edememiştim. Halbuki şimdi bütün mevcudiyetimi gözlerimi kapatarak size teslim edecek kadar büyük bir emniyet duyuyorum ve alay edeceğinizden, reddeceğinizden korkmadan konuşuyorum. Bu emniyet, bu kanaat bana sizi ilk gördüğüm andan itibaren geldi. Demin ne demiştim: vapurda yanınıza gelirken orada teyzemin oturduğunun farkında bile değildim. Sizi görmüş, sonra başka hiçbir şey görmez olmuştum. Sizi tanımıyordum, buna rağmen büyük bir emniyetle o kalabalığın içinde yanınıza kadar geldim. Size hitap etmek üzereydim, teyzem söze karıştı. Bunları anlatmaya bile lüzum yok. Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup anlatmak arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kâinatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Siz de cevap vermeye kalkmayın. Bir insanın bütün varlığı ile karmakarışık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hülasa her şeyi ile size teslim olması, size iltihak etmesi (katılması) ne muazzam bir şeydir! Bunu tamamıyla anladığınızı biliyorum. Bunun karşısında lakayt kalamayacağınızı da biliyorum. Hiçbir insan seven bir insanın karşısında alakasız olamaz. Dünyanın bu en harikulade hadisesi karşısında kimse hareket ihtiyarına (davranış özgürlüğüne) malik değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum... Hem nasıl seviyorum yarabbi... Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi bir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum. Ölüm bile buna muktedir değildir. Bakın, etrafımızdan bir sürü insanlar geçiyor, birçoğu dönüp dönüp bize bakıyorlar, daha doğrusu bana bakıyorlar. Hangisini isterseniz yakalar ve öldürürüm. O buna karşı koymak istese bile, bunun bir aşk için lüzumlu olduğunu öğrenince gevşeyecek, mukavemeti kırılacaktır. Bakın, nasıl siz de aynı benim gibi sarsılıyorsunuz. Hayatınızda böyle bir şeyin ilk defa olduğu muhakkak, söyleyin bana, içinizde hiç yabancılık var mı? Bütün bunlar sizin için malum şeyler değil miymiş? Yalnız bu anda kafanızda bir örtü açılıyor ve ruhunuzun en zengin tarafları önünüze seriliyor. Hiç yanılmadan biliyorum ki, siz de benim gibi şu anda bozuk kaldırımlar üzerinde yürümekte değilsiniz. Siz de vücudunuzun elli veya altmış kilo ağırlığından kurtularak ilerliyorsunuz... Bakın, Beyazıt’a gelmişiz... Nasıl? Ne kadar zamanda? Bunları bilmiyoruz. Zamanın olduğu yerde kaldığını ve bizi huşu içinde dinlediğini fark etmiyor musunuz?.. Elinizi bana verin... Nabzınız benimki kadar, belki daha hızlı atıyor. Bileğinizin terleri elimi yakıyor. Güzel göğsünüzün altındaki mini mini kalbinizi görüyorum. Şu anda yok oluversek herhangi bir teessür duyar mısınız? Hayattan ayrılmayı istemeyiz, çünkü tatmin edilmemiş birçok arzularımız vardır. Fakat şu anda hiçbir istek bizi bir yere bağlamıyor. Ruhlarımızın dopdolu olduğunu hissetmiyor musunuz?.. Bileğiniz insanı çıldırtan bir teslimiyetle parmaklarımın arasında duruyor. Bütün vücudunuz ince dallardaki yapraklar gibi titriyor. Bana bu anı yaşattığınız için size minnettarım. Hayata, tesadüfe, beni dünyaya getirenlere, herkese, her şeye minnettarım. Artık evinize geldik. Ben girmeyeceğim. Sizi tekrar görünceye kadar bu anları kafamda yaşatmaya çalışacağım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Belki şehrin dışına çıkarak sabaha kadar koşar ve şafakla beraber buraya gelirim, belki de burada, duvarın dibinde oturur ve sizden etrafa yayılan havayı yakından koklamak isterim. Bana hiçbir şey söylemeden içeri girin. Sizin yanınızda bulunduğum her dakika beni baş döndürücü bir süratle daha büyük bir saadete doğru götürüyor... Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz? Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum. Allahaısmarladık. Yarın sabah sizi tekrar gelip alacağım... Allahaısmarladık..."
  • Acılar ve keder insana muazzam bir kuvvet verir.
  • Türklerin Şamanizmden İslamiyete Geçişi Ve Yesevilik-2
    Arapların, zengin Orta Asya kentlerini işgali, M.S. 630’larda başladı. Özellikle Halife 2. Yezid döneminde, Türk Hakanı Su-Lu’nun Arap ordularına yenilmesi, Müslümanlığın Türk topraklarına, bir daha çıkmamacasına yerleşmeye başlamasına yol açtı.57 Araplar, Orta
    Asya Türklerinden bir bölümünü, köle-asker olarak kullanmak üzere ülkelerine götürdüler. Arapların bu tutumu, hiç de ummadıkları bir neticeye yol açtı. Büyük bir Türk göçü başladı ve zaman içerisinde, Arap egemenliğindeki toprakların tamamı Türklerin yönetimine geçti.
    Araplar için, geçen yüzyılın sonuna kadar bitmeyecek Türk egemenliği başlamış oldu.

    Türklerin, Emevilerin getirdiği sömürgeci İslamiyet’e direnmeleri, iki ulus arasında kanlı savaşlara ve düşmanlığa yol açtı. Bu kuvvetli direncin altında, eski inançlarını koruma isteğinin yanı sıra Emevilerin, aşırı Arap milliyetçiliği gütmeleri de yatıyordu. Türkleri, yok edilmesi gereken ırk, kendilerini de üstün ırk olarak gören Emeviler, ırkçı politikalarını, işgal ettikleri tüm Arap olmayan kentlerde sergilediler. Bir İran veya Türkistan kentinde, yerli halkın, Arap işgalcilerle aynı kaldırımda yürümeleri bile yasaktı.58

    Bir Arap’ın geldiğini gören yerli, kaldırım değiştirmek zorundaydı. Emeviler için kendileri efendi, diğer uluslar köleydi. Arap olmayanlar, Arap kadınları ile evlenemezdi. Aksine davrananların kellesi uçurulurdu. Emevi Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Abbasiler, Emevileri desteklemiş olan Arap unsurlara güvenemezlerdi. Onun için kendi güvenliklerini paralı Türk askerlerine emanet etmek zorunda kaldılar. Bu zorunluluk, Abbasilerin, İslamiyet’i kabul etmeleri koşuluyla tüm milletleri Araplara eşit saymaları ödününü getirdi.
    Bu arada meydana gelen bir olay, Türk-Arap yakınlaşmasına ve daha çok sayıda Türk’ün İslamiyet’i kabulüne yardımcı oldu. Orta Asya’da, Çin-Türk rekabeti yüzyıllardır sürmekteydi ve M.S. 700’lerde Çin, Batı Türkistan’ın önemlice bir bölümünü ele geçirmişti. Aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra, Çinlilerin yeni bir saldırı başlatmaları üzerine Türkler, Abbasilerden yardım istediler. Arapların bölgedeki ordusunun yardımı ile Türk kuvvetleri, Talas Meydan Savaşı’nda Çinlileri yendi ve Batı Türkistan Çin’in elinden kurtarıldı.
    Abbasi halifelerinin paralı Türk askerlerinden meydana getirdiği ordunun başarısı, Türklere olan talebi artırdı ve bu talep, önlenemeyen muazzam bir göçün başlangıcı oldu.
    9. yüzyılda Türkler, Horasan ve civarında çoğunluğa ulaşmışlardı bile. Ancak Horasan’da hakimiyet kurabilmek için bölgeye yerleşen Türkler, Müslümanlığa geçmek durumunda kaldılar. Çünkü, Müslümanlığı daha önce kabul etmiş bölge sakinleri, başka bir dinden olanları aralarma kabul etmiyorlardı. Türkler, kitleler halinde Müslümanlığa geçiyorlardı. Ancak çoğunluğu, Müslümanlığın Şaman dinine çok daha yakın olan İsmaili mezhebini seçiyorlardı. İsmaililer de bölgede son derece örgütlüydüler ve büyük bir güç halindeydiler.
    Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda, böyle bir dönemde dünyaya geldi.59 Horasan ve civarında, İsmaili Dailerinin yanı sıra, yine aynı mezhebe bağlı Fütüvve örgütü de son derece yaygındı. Kendisi de inisiye edilmiş bir İsmaili Daisi olan Yesevi, Horasan İsmaili tekkesinin şeyhi konumuna yükseldi. Yesevi müritleri halk arasında, Horasan Erenleri ya da “Baba Erenler” olarak tanındılar.60
    Diğer İsmaili dergâhlarında olduğu gibi, Horasan tekkesinde de, müritlerin, şeyhin emirlerine kesinlikle uymaları, sembolleri ve sırları anlayabilecek olgunluğa gelmek için öğreticilerini sabırla dinlemeleri, sözlerinde ve eylemlerinde kesinlikle doğru olmaları ve ser verip, sır vermemeleri beklenirdi.
    Ahmet Yesevi, her ne kadar bir İsmaili Daisi idiyse de, Şamanist gelenekler doğrultusunda kendi tekkesinde bazı değişiklikler yaptı. Mesela, altı aşamalı olan öğretiyi, Fütüvve teşkilatlarını örnek alarak dokuz aşamaya çıkardı. Yesevi müridinin şeyh unvanı alabilmesi için bu dokuz aşamayı geçmesi ve kurtuluşa ulaşması şarttı. Bu dokuz aşama şöyle sıralanıyordu:


    1. Tövbe edenler,
    2. Bilginler,
    3. Zahidler,
    4. Sabirler (Sabredenler),
    5. Salihler (Kurtulanlar),
    6. Raziler,
    7. Şakirdler (Öğrenciler),
    8. Muhibler (İstekliler),
    9. Arifler (Gönül Erenleri)6İ
    Her biri, birer derece niteliğinde olan bu aşamaların saliklerine verilen adlar, Yesevi’nin bir İsmaili olduğunun göstergesidir. Yeseviliğin son basamağı olan Ariflerin hedefi, Tanrısal gerçeğe ulaşmak, ruhun tekâmülünü sağlayarak Tanrı ile bir olmaktır. Yesevi’ye göre, bunun yegâne yöntemi içe kapanmaktır. Yüce Tanrı’yı us ile anlamanın imkânı yoktur. Bunun için Arif kişi içine dönmeli ve sezgi gücüyle, kendinde var olan Tanrı’yı içinde aramalıdır. İçe kapanış, kendi benliğini bir yana atmayı, Tanrı’dan başka bir varlık düşünmemeyi ve bu düşünce akışının mümkün olduğunca kesilmemesi için elden geldiğince azla yetinmeyi gerektirir. İçe kapanışla sağlanan derin sezgi; ruhu Tanrı’ya ulaştıran sevginin uyanmasına olanak sağlar. İçe kapanan Arif (Kâmil) kişi, üç aşamadan geçer:
    Kendini Bilme; Gerçeği Kavrama; Tanrı’ya Ulaşma. İşte bu noktada Kâmil İnsan, artık Tanrı’yla bir olmuştur.
    Yesevilik, içe kapanma yöntemini, Şamanist din adamlarından aldı ve bunu Batıniliğe uyguladı. Bu nedenle tarikat, Şamanizm’e bağlı geniş kitlelere hiç de yabancı gelmedi ve İslam’ın katı kurallarından kaçmak için çare arayan Türkler, kurtuluşu Yesevilik’te buldular.




    Ancak göçebe halk, İsmaililik, Yesevilik ve Fütüvve aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde bulunan yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sünni görüşü tercih ettiler. Türk yöneticilerin Sünniliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin yöntemlerinin, kitleleri yönetme ve yönlendirme açısından çok daha büyük imkânlar sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünniliğin kentli Türkler arasında tutunmasını ve kurumsallaşmasını sağlayanların başında Gazzeliler ve Selçuklular gelmektedir. Daha önce de görüldüğü gibi, Bağdat Hilafeti, Mutezile ve İsmaili hareketlerinin baskısı altındaydı. Selçuklular güçlenip Gazzelileri ve Bizans kuvvetlerini yenince, Abbasi Halifesi Kaim, İsmaili baskısından kurtulmak için Selçuklu Sultanı Tuğrul’a bir çağrı gönderdi. Tuğrul kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri, M.S. 1055’de Bağdat’a girdi. Ebu Hamid El Gazali gibi ünlü Sufılerin de aralarında bulunduğu Bağdat Kardeşliği İhvan-ı Sefa’ya, Mıitezile’ye büyük bir darbe indirildi. İsmaili Daileri ve Sufiler, kenti terk etmeye zorlandı. Kadiri mezhebinin Kurucusu Abdülkadir Cilani de Bağdat’tan ayrılmak zorunda kalan Sufılerdendi. Mutezile’ye karşı savaşa destek veren Halife Müstencid, 1150 yılında Ihvan-ı Sefa risalelerinin ve İbni Sina’nın tüm kitaplarının toplatılarak yakılması emrini verdi. Ancak risaleler ve İbni Sina’nın eserleri, El Mecriti ve El Kirmani aracılığıyla Grekçe çevirileri ile birlikte İspanya’ya kaçırıldı ve böylece günümüze ulaştı. Bu arada, Türk illerinde başlayan Moğol akınları, Türklerin büyük dalgalar halinde batıya göç etmelerine neden oldu. Türkmenlerle birlikte, Türk illerinde yaygın olan İsmaili Daileri de batıya göç ettiler. Türkmenlerin büyük çoğunluğu, Selçuklu yöneticiler tarafından, Bizans ordularının yenilmesinden sonra, iki ülke arasında tampon oluşturmaları için Anadolu topraklarına yerleştirildiler. Ancak, Sünni inançlı Selçuklu yöneticileri için kuşku uyandıran, yer yer korkulan topluluklar oldular. Alevilerin doğal müttefiki İsmaililer ise Selçuklu Devleti’ni yıkabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

    İsmaililiğin son kalesi olan Alamut’tan, Hasan Sabbah fedaileri, Selçuklu yöneticilerine ve dönemin diğer önde gelen Sünni liderlerine karşı suikastlarını sürdürüyorlardı. 63 Alamut Kalesi, 1256 yılına kadar Sünnilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Bu tarihte, Hülagü Han komutasındaki Moğol orduları kaleyi zaptetti ve fedailerin büyük bölümünü kılıçtan geçirdi. Bu katliamdan kaçabilen İsmailliler, Anadolu’daki yandaşlarının yanına sığındılar ve İsmaillilik önemli bir güç olmaktan çıktı. Türklerin, Anadolu topraklarına yoğun biçimde ayak basmalarından sadece 45 yıl sonra, tüm ülke neredeyse tamamen Türk kontrolü altına geçti. Anadolu’nun doğusundan batısına bu Türk istilası sırasında, eski Anadolu halklarından en küçük bir tepki dahi doğmadı.64 Aksine eskiler, yeni gelenlere adeta yer gösterdi.


    Bu nasıl mümkün oldu?
    Eskiler, Anadolu çoktanrıcılığı ve Apollon dini, Pisagor ve Saabilik öğretileriyle yoğrulmuştu. En büyük korkuları, Sünni Müslüman işgaliydi. Yeni gelenler de her ne kadar Müslümanız diyorlarsa da İslamiyet’le pek alâkaları yoktu. Eski ve yeniler, inanç bakımından birbirlerine oldukça yakındılar. Yerli halklar, Türkmenler ile uyuşabileceklerini gördüler. Ayrıca bazı tarihçiler, Anadolu’da yaşamakta olanların arasında, çok önceleri bu topraklara
    gelmiş Türklerin de bulunduğunu belirtmektedirler.
    Türklerin bir kolu olan İskitlerin, M.Ö. 4 binlerde Anadolu topraklarına yerleştikleri, ayrıca kadim Uygur İmparatorluğu’nun bir kolu olan Sümerlerin de aslen Türk oldukları sanılmaktadır.65 Bu eski Türk boylarının varlığı, yeni Türklerin kolayca kabulünde bir etken olmuştur. Nitekim, aradan 100 yıl dahi geçmeden, Moğollar da güçlü ordularının ardından Anadolu’ya girmelerine karşın, Anadolu halkları tarafından kesinlikle kabul görmemişler ve büyük bir kısmı geri dönmek zorunda kalırken, çok azı Türkmenler arasında asimile olarak, bu topraklara yerleşebilmişlerdir.
    Bu gelişmelerin sonucunda, Haçlı Seferleri ile birlikte, Anadolu’nun adı “Turchia” (Türk Eli) olarak telaffuz edilmeye başlandı. Türkmen göçerler özgürlüklerine son derece düşkündüler. Aralarında ayrılık yoktu. Kabile reisi ile basit bir çoban dahi eşit ve kardeşti.

    Kadınları, erkeklerin bulunduğu her ortamda yer alırlar, İslam’ın gerektirdiği örtünmeye de uymazlardı. Bu tutumu, bir Türkmen ozanı olan Bektaşi Babası Künci şöyle dile getirmişti; “Arifler, namus-ı ırzın vermez; Tesettür ne demek, akıl ermez”…

    Ancak, Selçukluların Türkmenlere geniş bir özgürlük tanımaya hiç niyetleri yoktu. Sünni yöneticiler, Türkmenlerin de aynı görüşe gelmelerini sağlamak için her türlü baskıyı uyguluyorlar, Aleviliği sapkınlık olarak nitelendiriyorlardı. Bu baskılardan bunalan Türkmenlerin karşısında, Moğol akınları sonucu yıkılmış Büyük Selçuklular yerine, daha zayıf olan Anadolu Selçukluları kalmıştı. Sürekli Moğol akınları, şehirlerdeki ticari hayatı felce uğratmış, Türkistan’a yayılması ile Ahilik adını alan Fütüvve kuruluşları için sıkıntılı günler başlamıştı.
    İşte bu ortamda, 2. Gıyasettin Keykubat’ın sultanlığı sırasında, Horasanlı Yesevi Şeyhi Baba İlyas, halkı sultana karşı isyana çağırdı.66 Horasan’dan Amasya’ya göç etmiş bulunan Baba İlyas’ın çağrısı, kısa sürede göçebe Türkmenler arasında büyük bir yankı buldu.
    Yesevi tarikatının en üst derecesi olan “Baba’lığa ulaşmış İlyas’a göre, gerçek olan bu dünyaydı. Yaşamdan sonra, başka dünyalarda ödüllendirme ya da cezalandırma yoktu. “Şeriatın saçma hükümlerine uymaya gerek yok” diyen İlyas, toplumda, kadm-erkek ayrımı gözetilemeyeceğini, bütün insanların eşit olduğunu, ancak sultanların bu eşitliği kuvvete dayanarak bozduklarını söylüyordu. Batıni doktrinin tüm kurumlarına, ruhun ölümsüzlüğüne ve tekâmülüne, yeniden doğuşa ve son durağın Tanrı’yla birleşmek olduğuna inanan İlyas, “Herkes eşittir. Ancak, ruhunu geliştirme yolundaki tarikat erenleri,
    Tanrı’ya daha yakındır” demekteydi. Baba İlyas’ın isyan çağrısına koşan göçmenlerin başında, yine bir başka Yesevi Babası olan Baba İshak bulunuyordu. Baba İshak’ın çevresinde kısa sürede Alevi Türkmenler, İsmaililer, Saabi inanırları ve Ahilerden binlerce kişi toplandı. İshak komutasındaki bu kuvvet, birçok kere, üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yendi. Baba İlyas bu sırada Amasya’da, Selçukluların elinde tutsak bulunuyordu. İshak kuvvetleri onu kurtarmak üzere Amasya’ya yönelince, Selçuklular yeni bir ordu kurarak İshak kuvvetlerini yendiler ve neredeyse hepsini kılıçtan geçirdiler. Böylece, tarihe “Babailer İsyanı” olarak geçmiş olan halk ayaklanması bastırıldı.67
    Babailer İsyanı, her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da Aleviliğin bir kurum olarak Anadolu’da ne denli yaygın ve yerleşmiş olduğunu da ortaya koydu. Daha sonraki yüzyıllarda, Selçukluların devamı niteliğindeki Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim’in hilafeti ele geçirmesi ile Sünni İslam dünyasının lideri konumuna yükseldiler. Buna karşın Osmanlı İmparatorluğu’nda da, Alevi isyanları hiç eksik olmadı. 1519’da, Yozgat’taki Babai tekkesinin şeyhi Baba Celal’in ayaklanması ile başlayan Celali İsyanları yüzyıllarca sürdü. Ünlü Şeyh Bedrettin ayaklanması da, Osmanlıları sarsan bir başka Batıni ayaklanmasıydı. Babailer İsyanı’nın ardından sağ kalabilen İsmaili ve Yesevi dervişlerinin büyük bölümü, Hacı Bektaşi Veli önderliğinde bir araya gelerek Bektaşilik tarikatını kurdular. Bektaşilik böylece Alevi inancın örgütlenmiş üst yapısı olarak ortaya çıktı.68
    Alevilik öğretisi, dört ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, tüm varlıkların Tanrı’dan sudur ettiğine inanmak; İkincisi, Kâmil İnsan teorisi; üçüncüsü, Ali aşkı ve sonuncusu da şeriatın reddidir.69
    Aleviler, “Her şeyin, Tanrı’nın bir parçası olduğunu bilirseniz, şeriat tarafından yasaklanan şeylerden vazgeç meye, örneğin içki içme yasağına uymaya gerek yoktur”derler. Alevilere göre, bugün kullanılan Kuran, gerçek Kuran değildir. Muhammed’in Kuran’ı, Halife Osman döneminde, Osman ve yandaşlarınca, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilmiştir.
    Anadolu Alevileri ile İran Şiileri, birbirlerinden çok farklı inanç sistemlerine sahip olan iki ayrı topluluktur.
    Her iki mezhebin Ali yandaşı olmaları, onların daima aynı kampta bulundukları iddiasıyla ele alınmalarına yol açmıştır. Ancak, Zerdüşt dininin etkisinde kalan ve bu dinden bazı bölümleri İslami inanç sistemine sokan Şiilerin, zaman içinde şeriatın büyük bir bölümünü kabul etmiş olmalarına karşın, Batıni doktrin yanlısı Aleviler, şeriatı hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.
    Aleviler ve Bektaşiler, Türkçeyi tapınım dili olarak kabul etmişler ve bu sayede Anadolu’da Türk dilinin kullanılmasını, bugünlere ulaşmasını sağlamışlardır. Alevilerin Türkçeye bağlı kalmaları sayesinde, Anadolu Türk halkının Araplaşması ya da İranlılaşması da önlenmiştir.
    Bektaşiliğe üye olmak, bireysel talebe bağlıdır. Dileyen herkes, uygun görülmesi halinde tarikata girebilir. Ancak Aleviliğe dışardan katılım genellikle kabul görmemektedir. Alevi toplumlarının büyük bir bölümü, Alevi olunamayacağını, Alevi doğulabileceğini savunmaktadır.
    Alevi bir aileden doğan gençler, belli bir yaşa gelip kendilerini bilmeye başladıkları anda, “İkrar Töreni” adı verilen bir tören ile cemaatin yoluna girmek zorundadırlar. Çocukluktan gençliğe geçiş, yani olgunlaşma olarak da kabul edilebilecek bu tören ile cemaate katılan gencin, cemaat karşısında her türlü hakkı elde ettiği ve buna karşılık da tüm toplumsal yükümlülükleri üstlendiği kabul edilir.


    İkrar (onay) töreni öncesi Alevi topluluğu, bir araya geldiği bir Cem Ayini sırasında, yola girecek gençler için ortaklaşa olur verir. Haklarında olur alınan gençler, törenin yapılacağı gün, boğazlarına birer ip bağlanarak, bir rehber tarafından törenin yapılacağı Cem Ayini’ne getirilir. Burada her aday eğilerek eşiği öper. Eşik, yola girişin ve Ali’nin sembolüdür. Eşik öpme, adayların kendilerini alçakgönüllülükle teslim ettiklerinin bir işaretidir. Rehber kapıda durarak, “Hu, tarikat erenleri; şeriattan tarikata, tarikattan marifete, marifetten hakikate kurban getiriyorum. Yolumuza, erkânımıza, tarikatımıza dahil olmasını
    kabul eder misiniz?” diye sorar.
    Toplantıyı yöneten Dede, “Ayini Cem kardeşleri, bunlar yolumuza girmeye heves etmişler. Yükümlülüklerini yüklenmeyi temin ediyorlar. Kabul eder misiniz?” diye, toplantıya katılanların tamamına sorar. Bir itiraz gelmezse, “Biz onları kardeş kabul ederiz” diyerek, yeni katılımcıları onaylar. Onayın alınması üzerine rehber, “Hu erenler, katar uzatıyorum” diye üç kez bağırır. Adaylar tören salonuna topluca girerek niyaz ederler. Rehber, adayları Mürşide teslim ederek kenara çekilir. Bundan sonra, Dede Mürşit tarafından hak ve sorumluluklar yeni katılanlara anlatılır:
    “Geldiğin hak kapısı. Durduğun Mansur darı. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Gelme gelme! Dönme dönme! Gelenin malı, dönenin başı bu yolda. Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Sır saklamasını bil. Sen, sana sahip ol. Seni senden aldık, sana verdik. Ey can, bilmiş ol ki, Hak Ceminde ayrılık gayrılık, senlik benlik yoktur. Siz hep ana, baba, kardeşsiniz. Bu hak yolu, kıldan ince kılıçtan keskincedir. Kul kusursuz olmaz. Suçları Hak bağışlaya, esirgeye. Lâkin bu yola girenler haram yemeyecek, yalan söylemeyecek, zina etmeyecektir. Eline, beline, diline sahip ol. Elinle şer işleme. Dilinle verdiğin sözden dönme. Zina yapan, yüz bin kez yıkansa, temizlenemez. Zina yapma. Aşma, eşine, işine sahip ol. Herkesi bir ve kardeş tut. Bu yol uzun bir yoldur, gidemezsin. Demirden leblebidir, yiyemezsin. Ateşten gömlektir, giyemezsin. Geldin, gördün. Gelme, gelme, gelir isen dönme. İkrarını bozarsan, ikrarın boynuna kement olsun. İkrarınızdan dönmeyeceğinize ay, gün şahit olsun mu? Ayini Cem erenleri şahit olsun mu? Hak bildiniz mi?”
    Soru üç kez sorulur. Katılımcıların sözü alındıktan sonra Dede, “Alnınız açık, yüzünüz ak ola. Hayırlı kısmet, hayırlı devlet. Nasibiniz bol ola. Gerçeğe Hu” diyerek topluluğa döner ve “Erenler Cemine yeni canlar girdi. Bunlar sizin kardeşleriniz oldu. Onları candan saklayın” diyerek adayların boynundaki ipi çıkarır, üç düğüm atar ve kuşak halinde bellerine bağlar. Bu üç düğümlü kuşak; Allah, Muhammet, Ali üçlemesini sembolize eder. Yeni katılımcılar, artık, topluluğun tam yetkili ve sorumlu birer üyesi olmuştur.71

    Alevilik, Allah-Muhammed-Ali üçlemesine inanır. Bu inanış, Tanrı-doğa-insan birliğini kapsayan üçlemenin bir tür devamıdır. Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte semah ederler. Aleviler, Tanrısal vahiye inanmaz. Onlara göre, Tanrı’nın en büyük vahiyi, doğa ve düşünen insandır.

    Aleviler, tarihin her döneminde, dünya üzerinde 300 dolayında Kâmil İnsanın yaşadığına, bugün de üç aşağı beş yukarı aynı sayıda Kâmil İnsanın yeryüzünde bulunduğuna inanmaktadırlar. Alevilikte en önemli Batıni inanç, sudur teorisi ve Kâmil İnsan inançlarıdır. Bu konular, kitap boyunca birkaç kez ele alınmış olmasına rağmen, Alevilerin düşünce yapısını daha iyi anlayabilmek için, onların bu teorileri yorumlayış tarzını incelemek yararlı olacaktır.


    Alevilere göre Tanrısal sudur şöyle gerçekleşmiştir:
    Tanrı ilk aşamada kendi bilincinde değildi. Kendisini seven ve bilme ihtiyacı içinde olan Tanrı, üst düzeyde bir bilince ulaşmak için, kendisiyle yabancılaştı. Özünden hiçbir şey kaybetmeksizin, tüm evren, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrı’dan fışkırdı. İkinci aşamada, Tanrı’nın kişiliğinin üç farklı yönü ortaya çıktı. Hermes rahipleri bu üçlemeye Osiris, İsis ve Horus derken, Hıristiyanlar, Baba-Oğul ve Kutsal Ruh olarak kabul ettiler. Aleviler ise daha önce gördüğümüz gibi, üçlemeyi Allah-Muhammed-Ali diye adlandırdılar. Üçüncü aşamada, “Aklı Evvel” ortaya çıktı. Aklı Evvel, tüm evreni ve bu arada dünyayı kaostan kurtarıp düzenli bir forma sokan kutsal güçlerin bütünüydü ve niteliğinden dolayı ona, “Evreni inşa eden usta” da denilmekteydi. Adem, yeryüzünde vücut bulan Tanrısal yansımaydı. Yani Mikrokozmos’tu. Tanrı’nın kendisini bilmesi içininsana, özellikle de Kâmil İnsana ihtiyacı vardı. Çünkü Tanrısal Nur ile birleştiğinde deneyimlerinden, düşüncelerinden faydalanarak, Tanrısal bilincin artmasını sağlayacak yegâne varlık, Kâmil İnsandı. Aleviler, Kâmil İnsan hedefine ulaşmak için Tanrı’dan fışkıran ruhların gelişmek zorunda olduklarına inanmaktadırlar. Sudurun ilk sonucu olarak, mineraller oluşmuştur. Devrin, ileriye doğru devam etmesi gerekmektedir. Minerallerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar meydana çıkmış ve sonuçta hayvanların en üst basamağındaki insan ortaya çıkmıştır. Ruhun, Kâmil İnsan hedefine ulaşana kadar devamlı beden değiştirdiğine, insanların yeryüzündeki yaşamlarının, Kâmil İnsan hedefine ulaşmak için yegâne yol olduğuna, bu nedenle de insanların iyi ve dürüst olmaları gerektiğine inanılmaktadır.

    Kaynak : Ezoterik ve Batıni Doktrinler Tarihi – Cihangir Gener
  • “Hanımefendi, Sultan Hamid pek çabuk, biz hiç kuvvetlenmeden, herhalde hiç bilgi ve görgü sahibi olmadan kendini mağlup ilan etti.” Bu muhite derhal intibak etmiş, hükümdarı ne Kayserili ne de sadece Abdülhamid demeksizin anıyordu. “Hani herif ‘Hırsızı yakaladım!’ diye bağırmış da ‘Öyle ise getir!’ demişler, bunun üzerine ‘Getiremem, beni bırakmıyor!’ demiş: İşte biz de tıpkı bu haldeyiz. İstibdadı yıktık, her şeye hâkim olduk, diyoruz. Hakikatte ise disiplinsiz, bilgisiz, hazırlıksız bir avuç insandan ibaretiz. İmparatorluk İşkodra’dan Fizan’a, Hopa’dan Basra Körfezi’yle Aden hudutlarına uzanıyor. Vilayeti vilayetine değil, hatta birer krallık genişliğindeki bu vilayetlerinin sancakları, kazaları birbirine benzemiyor: Muazzam bir devlet ve bu muazzam devlet her tarafından türlü iştihaya maruz. Binlerce kilometre boyu uzanan sahilleri donanmasız, topraklarında yaşayan yetmiş iki millet, Türk hariç ya müstakil olmak ya da hudutlar dışındaki devletlere iltihak etmek heves ve sevdasında. ‘Abdülhamid’i elini ayağını bağlayıp Yıldız’a kapadık, dünya ile alakası kalmadı’ diyoruz, bu da muhakkak değil ya, öyle olsa bile idaresini elinden aldığımız bütün bu imparatorluğu bu kuvvet heyulasıyla nasıl ayakta tutabileceğiz, dağılmaya başlamış kısımlarını nasıl muhafaza edebileceğiz? İttihat ve Terakki’nin kuvvetsizliğini bir esrar perdesi altında saklıyor, ‘Her şeye hâkimiz, hükümetteki eskileri ancak bizden emir almaları şartıyla tutuyoruz’ diyoruz. Halbuki, onları tutuşumuz bizzat iş başına gelecek halde bulunmayışımızdan ileri geliyor. Büründüğümüz, arkasına gizlendiğimiz esrar perdesi altında hiç de kuvvetli olmadığımızı sezenler var, sezenler artıyor. Bunlar hep birden hücuma kalkar ve kalkınca Abdülhamid’den de yardım görürlerse ne olacak?”
  • Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed'in hayatı , İslâm âleminde, imân ve hamâset ateşini alevlendirmeye; her an câhiliye asrına karşı büyük bir inkılâp yapmaya; teslim olmuş, hezimete uğramış uyuşuk bir milletten, cahiliyete diş bileyen, zâlim nizamlara meydan okuyan, cihad aşkıyla dolup taşan genç ve dinamik bir millet yaratacak iki muazzam kuvvettir.
  • Bence Şeytan ve Allah diye kâinatta iki kuvvet yoktur. Hepsi, her şey bir tek hakikatin, bir tek kudretin görünüşü. Cüz ve ferdlerden en muazzam güneşlere kadar, insandan, göze görünmeyecek böceklere kadar hep bir tek yaratıcı kudretin eseri. İyi kötü, güzel çirkin, Allah Şehtan; bunlar, icat edilen isimler. Hepsinin arkasında, kendi kendini halk etmiş olan mütemadiyen halk etmekte olan bir kudrer var... O, o kainat denen perdeye, gölgelerini aksettirmek için yaratmak fiilinde devam eden Halik... Adı Allah, Rab, ne olursa olsun. Nurunun en parlak, en ezeli olduğu bir yer, sırrının makesi bir tek şey vardır: Aşk!
  • "Size fena şeyler söyleyebilir miyim? Sizi sevdiğimi, deli gibi, ölecek gibi sevdiğimi söylemek fena bir şey mi? Şaşırmayın... İhtimal kulaklarınız böyle sözlere alışık değil... Fakat yalnız kulaklarınız... Kendinize itiraf etmeseniz bile, ruhunuzun bu sözlerime yabancı olmadığını tasdik edeceksiniz... Bakın, bağırmıyorsunuz... Yanımdan kaçmıyorsunuz... Yüzünüz nefret ifade etmiyor... Beni anlıyorsunuz!.. Sonuna kadar, en küçük noktasına, en gizli köşesine kadar ruhumu görüyorsunuz ve bunlar size yabancı gelmiyor... değil mi? Sizden cevap istediğim yok... Beni sadece dinlemenizi istiyorum. Daha dün gördüğünüz ve toptan iki saat bile konuşmadığınız bir insanı dinlemenizi isterken ne yaptığımın farkındayım... Fakat bir ses bana mütemadiyen doğru yaptığımı fısıldıyor. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar açık olmamıştım. Buna cesaret edememiştim. Halbuki şimdi bütün mevcudiyetimi gözlerimi kapatarak size teslim edecek kadar büyük bir emniyet duyuyorum ve alay edeceğinizden, reddeceğinizden korkmadan konuşuyorum. Bu emniyet, bu kanaat bana sizi ilk gördüğüm andan itibaren geldi. Demin ne demiştim: vapurda yanınıza gelirken orada teyzemin oturduğunun farkında bile değildim. Sizi görmüş, sonra başka hiçbir şey görmez olmuştum. Sizi tanımıyordum, buna rağmen büyük bir emniyetle o kalabalığın içinde yanınıza kadar geldim. Size hitap etmek üzereydim, teyzem söze karıştı. Bunları anlatmaya bile lüzum yok. Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup anlatmak arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kâinatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Siz de cevap vermeye kalkmayın. Bir insanın bütün varlığı ile karmakarışık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hülasa her şeyi ile size teslim olması, size iltihak etmesi (katılması) ne muazzam bir şeydir! Bunu tamamıyla anladığınızı biliyorum. Bunun karşısında lakayt kalamayacağınızı da biliyorum. Hiçbir insan seven bir insanın karşısında alakasız olamaz. Dünyanın bu en harikulade hadisesi karşısında kimse hareket ihtiyarına (davranış özgürlüğüne) malik değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum... Hem nasıl seviyorum yarabbi... Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi bir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum. Ölüm bile buna muktedir değildir. Bakın, etrafımızdan bir sürü insanlar geçiyor, birçoğu dönüp dönüp bize bakıyorlar, daha doğrusu bana bakıyorlar. Hangisini isterseniz yakalar ve öldürürüm. O buna karşı koymak istese bile, bunun bir aşk için lüzumlu olduğunu öğrenince gevşeyecek, mukavemeti kırılacaktır. Bakın, nasıl siz de aynı benim gibi sarsılıyorsunuz. Hayatınızda böyle bir şeyin ilk defa olduğu muhakkak, söyleyin bana, içinizde hiç yabancılık var mı? Bütün bunlar sizin için malum şeyler değil miymiş? Yalnız bu anda kafanızda bir örtü açılıyor ve ruhunuzun en zengin tarafları önünüze seriliyor. Hiç yanılmadan biliyorum ki, siz de benim gibi şu anda bozuk kaldırımlar üzerinde yürümekte değilsiniz. Siz de vücudunuzun elli veya altmış kilo ağırlığından kurtularak ilerliyorsunuz... Bakın, Beyazıt’a gelmişiz... Nasıl? Ne kadar zamanda? Bunları bilmiyoruz. Zamanın olduğu yerde kaldığını ve bizi huşu içinde dinlediğini fark etmiyor musunuz?.. Elinizi bana verin... Nabzınız benimki kadar, belki daha hızlı atıyor. Bileğinizin terleri elimi yakıyor. Güzel göğsünüzün altındaki mini mini kalbinizi görüyorum. Şu anda yok oluversek herhangi bir teessür duyar mısınız? Hayattan ayrılmayı istemeyiz, çünkü tatmin edilmemiş birçok arzularımız vardır. Fakat şu anda hiçbir istek bizi bir yere bağlamıyor. Ruhlarımızın dopdolu olduğunu hissetmiyor musunuz?.. Bileğiniz insanı çıldırtan bir teslimiyetle parmaklarımın arasında duruyor. Bütün vücudunuz ince dallardaki yapraklar gibi titriyor. Bana bu anı yaşattığınız için size minnettarım. Hayata, tesadüfe, beni dünyaya getirenlere, herkese, her şeye minnettarım. Artık evinize geldik. Ben girmeyeceğim. Sizi tekrar görünceye kadar bu anları kafamda yaşatmaya çalışacağım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Belki şehrin dışına çıkarak sabaha kadar koşar ve şafakla beraber buraya gelirim, belki de burada, duvarın dibinde oturur ve sizden etrafa yayılan havayı yakından koklamak isterim. Bana hiçbir şey söylemeden içeri girin. Sizin yanınızda bulunduğum her dakika beni baş döndürücü bir süratle daha büyük bir saadete doğru götürüyor... Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz? Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum. Allahaısmarladık. Yarın sabah sizi tekrar gelip alacağım... Allahaısmarladık..."