Geri Bildirim
  • Şu görünürdeki ayrılık, içteki kavuşmaya ulaşmasa idi,
    kendimizi göremezdik ;
    Allah’ ı sezemezdik…
    Anlayanlarla bir halli olmak, anlamayanlara da yol göstermek gerek oldu.
    Bize bağışlanan vicdan denilen buluş ile kendimize ;

    vücud denilen bulunuş ile başka varlıklara varıyoruz.
    Ve vicdanları vicdanlara katabiliyoruz.
    Vicdan, her an açıkça görünen, besbelli bir ilk olay ;
    Vücud ise, vicdan aynasına aksetmiş başka bir olaydır.
    Vicdan, vücudu kendinden önce gelen zaruri bir şart olarak bulur
    ve bu suretle vücud vicdanın ilişiği olan ilk olur.
    Vücut almasa vicdan olmaz, vicdan olmasa vücud açıkça görünmez idi.
    Bir taraftan vicdan, diğer taraftan vücud adındaki olaylar zinciri içinde yüzmekteyiz…
    İçimizde, dışımızda her an birer hal noktası olarak uçuşup duran olay parıltıları fırlıyor,
    birbirlerine bağlanıp,taneler, diziler,
    parçalar, bütünler, heyetler, toplumlar, milletler, devletler, hasılı alemler görünüyor.
    Şu cisimlere ait olaylardan çekim ;
    manevi olaylarda ise ruh denilen iki kavuşma başlangıcı olmasa idi ;
    bu yıldızlar ve bu düzenden oluşanlar nasıl bulunacaktı ?
    Fikirler ve akıllar nasıl tutunacaktı ?
    Kainattaki düzen nasıl derlenip toparlanacak,
    toparlanıp da zaman içinde nasıl sürüklenecekti ?

    Varlığı için bir başkasına muhtaç olmayan örneksiz yaratıcı,

    Varlık bilgileri,
  • 1. Öncelikle bütün dikkat dağıtıcı şeylerden kurtulmak gerekiyor. Şarkının video klibini izleyerek aktif dinleme yapamazsın. Dolayısıyla televizyonu kapat.
    2.Kendine rahat bir ortam bul. Sadece kulağınla ve beyninle değil tüm vücudunla dinleyeceksin.
    3.Kulaklığın varsa tak. Dıştan gelen diğer sesleri mümkün olduğunca azalt. Müziğin sesini fazla açma. Özellikle kulaklıkla dinleme yaparken bunun kalıcı hasarlara yol açma ihtimali var. Zaten iyi bir müzik dinleme deneyimi için yüksek sese ihtiyacın yok.
    4.Güzel bir müzik parçası seç. Türü hiç fark etmez. Dinlemekten hoşlandığın bir müzik olması yeterli. Çünkü aktif bir dinleyici olabilmek için aynı parçayı defalarca dinleyeceksin. Biliyorum bu devirde böyle bir şeyi yapmak kolay değil. Müzik servislerinde milyonlarca şarkı var ve istatistiklere göre insanlar “oynat” tuşundan çok “atla” tuşuna basıyorlar. Şarkıların %48.6’sı sonuna kadar dinlenmeden değiştiriliyor.
    5.Arkana yaslan ve gözlerini kapat. Ortam hazır. Sen de hazırsın.
    6.Artık müziği çalmaya başla ve kendini müziğin kollarına bırak… diyeceğimi sanıyorsun değil mi? Hayır. O zaman uyuyakalırsın. Aktif bir dinleme deneyiminde müzisyen sanki senmiş gibi hissetmelisin. Bunun için gözlerin kapalı ama uyanık olmalısın.
    7.Önce müziği oluşturan parçaları ve katmanları keşfetmeye çalış. Pek çoğumuz enstrümantal değil de sözlü müzik dinliyor ve müziğin daha çok sözlerine dikkat kesiliyor. Bunda herhangi bir problem yok. Ama bugün sözlere en son konsantre olacağız.
    8.Ritmi hisset. Yapabiliyorsan vücudunla ona eşlik et.
    9.Baslara konsantre ol. En dip seslere. Kulaklarını kapayarak duymayı dene. Sana ulaşabilen ses frekansları duyma eşiğinin en altındakiler olacak. Onlara konsantre olunca Yanny yerine Laurel duymaya başlarsın. Eğer hoparlörden dinliyorsan elinle titreşimleri hisset.
    10.Diğer enstrümanlara geç. Onların nasıl melodiler çıkardığını düşün.
    11.Seslerin kuru mu yoksa ıslak mı olduğunu anlamaya çalış. Nasıl bir ortamda çalınıyorlar? Oluşturdukları ambiyansı düşün.
    12.Bazı sesler sana bir şeyleri hatırlatabilir. Bir anıyı canlandırabilir. Bir rengi ya da kokuyu çağrıştırabilir.
    13.Artık vokalleri dinlemeye başlayabiliriz. Önce en gerilerden başlayacağız. İnsanın nefesi de bir ritmdir. O nefesleri duymaya çalış.
    14.Vücut bir enstrümana dönüşebilir. En azından el çırparak ritme katılabilir.
    15.İnsan sesi de üflemeli bir çalgı gibidir. Onun melodilerini bul. Bazen bunlardan birkaçı birleşip armoni oluşturur. O iki farklı sesin uyumunu düşün. Nasıl bir hibrite dönüştüğünü.
    16.Her sözde anlam aramaya çalışma.
    17.Şarkının başında ruh halin, duygu durumun, modun neydi? Sonunda ne oldu? Kalp atışlarını hızlandırdı mı yoksa yavaşlattı mı?
    Barış Özcan
    http://barisozcan.com/...asil-aktif-dinlenir/
    https://www.youtube.com/watch?v=wed8hQp6wqI
  • Bu ruh hali benim de kendini şöyle gösteriyordu: Bu hayat, birinin bana oynadığı aptalca, kötü bir oyundan başka bir şey değildi. Beni yaratan “birini” kabul etmiyorsam da, şöyle bir düşünce gayet normal geliyordu: Beni dünyaya getirmekle son derece aptalca ve kötü bir şaka yapmıştı birisi.

    İster istemez gözümün önüne geliyordu ki, orada bir yerlerde alay edip gülen birisi vardı.

    Bu, benim otuz – kırk yıl boyunca öğrenerek, gelişerek, vücutça ve kafaca büyüyerek nasıl yaşadığımı ve şimdi aklım tam olgunluğuna ermişken ve hayatın zirvesine ulaşmışken nasıl da zirveden kuşbakışı bakarak, beni deliler delisinin “ hayatta hiç kimse yoktur ve olmayacaktır” görüşüne ulaştığımı seyrediyor, ve gülüyor.

    Benimle eğlenen böyle biri, ister var olsun, ister olmasın, mesele benim için değişmiyor. Hayatımda hiçbir harekete akıllıca bir anlam veremiyordum. Bunu daha baştan kavrayamadığıma şaşıyordum yalnızca. Bütün bunlar, bizce artık çoktan malum. Bugün – yarın hastalık ve ölüm, sevdiğim insanları ve beni yakalayacak (zaten yakalamıştı bile) ve geriye pis koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak.

    Başarılarım, nasıl olurlarsa olsunlar, er geç unutulacak ve ben hayatta olmayacağım. O halde bütün bu çaba niye? İnsanoğlu bunu nasıl göremez ve yaşamaya devam eder, bu şaşılacak bir şey doğrusu! Ancak hayatın sarhoşluğuna kapılmışsa yaşayabilir insan. Ayılır ayılmaz, bunun yalnızca bir yanılma, hem de aptalca bir yanılma olduğunu görür! Mesele bu ya! Komik ya da esprili bir yanı bile yok; sırf acımasızca ve aptalca.

    Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masallarını kim bilmez ki. Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için, susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen, ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur.

    Elleri uyuşur ve az sonra, kendisini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder, ama hala sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri kara biri beyaz iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır, çalı kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görür ve kurtulma şansının olmadığını bilir. Ama havada debelendiği sürece, çevresine bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur.

    İşte ben de aynen öyleyim, ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğüme bir türlü aklıma almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum.

    Ama, bal bana tat vermez oldu artık; beyaz ve siyah fareler, gece gündüz tutunduğum dalı kemirmekteler. Ejderhayı açık seçik görüyorum ve bal bana tatlı gelmiyor artık. Ben sadece, kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyorum; gözümü onlardan çeviremem. Ve bu bir masal değil, bir gerçektir. Aksi ispatlanamaz ve herkesin algılayabileceği bir hakikattir.
  • Bir sürü aptalın saldırısına uğrayan, daha fazlasının da yok saydığı ahlaki vicdan, var olan ve daima var olmuş bir şeydir, yoksa ruh denen şeyin bulanık bir fikirden öte olmadığı Dördüncü Zaman filozoflarının icadı değildir. Zaman geçtikçe, birlikte yaşarken ve genetik değişimler olurken, vicdanımızı giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna buladık, bu da yetmiyormuş gibi, gözlerimizi içimizi gören birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla inkâr etmeye çalıştığimız şeyleri çoğu zaman hiç çekincesiz gözler önüne serer hale geldi. Bu genel olguya bir de basit zihinlerde işlenen suçun yol açtığı pişmanlığa çoğu zaman kadim korkular da eklenince, bunun sonucunda, suçlunun işlediği suçun cezası, öyle böyle demeden, hak ettiğinin iki katı olur.
    José Saramago
    Sayfa 25 - Kırmızı Kedi
  • Hayatın korkunç gerçeklerinden birini işlemiş yazar, bir adamın, üvey kızına duyduğu hastalıklı ve saplantılı bir aşkı, hoş adına ne kadar aşk denirse, kızın bu korkunç cendereden çıkmak için eğitimine yönelmesi, hakim olması ve Erzurum'da göreve başlayıp, orada yüzbaşı Güven ile tanışması hikayenin bir diğer yarısı..

    Yazarın kalemini seviyorum, ama bu kitapta en önemli iki konu çok üstün körü geçilmiş ki bunlar kitabı asıl oluşturan temeller di, o nedenle ben kitabı yarım bir kitap olarak tanımlıyorum maalesef..

    Zeynep'in babasıyla yaşadığı o korkunç gece, ve ardından adamı yaraladığı sahne yarım sayfa bile sürmedi, üstelik karmaşıktı, bir kaç sayfada bahsi geçen adamın kasığındaki yaranın yaşandığı o sahne yoktu bile...

    Bir diğer konu, finale doğru hayatının en zor konuşmasını yapacağı andı, yani bu gerçekleri Güven'e anlatacağı sahne, ama oda yoktu, öyle bir konuşma hiç yaşanmadı, tek bir cümle hepsi bu, ben gerçekleri öğrendiğinde Güven'in o anki ruh halini, düşüncelerini okumayı çok bekledim, hatta mimikleri bile benim için çok önemliydi, ama yoktu maalesef...

    Bu kitapta sevdiğim tek karakter Güven oldu, zaten o olmasaydı Zeynep yeni bir hayata nasıl başlardı hiç bilemiyorum, zira o korkunç olayı yaşadığında hukuk okuyan koskoca bir kızdı zeynep, ama fazla ezik ve silik bir karakterdi üzgünüm ..
  • Yazarın dilini biraz ağır buldum ama kitap güzeldi , Arafta kalmış iki aşık ruh, ikisi de birbirlerine dokunamıyor çünkü bunun için yaşayan ve ruhunu terk eden birilerinin bedenlerini ele geçirmek zorundalar, doğrusu ikisinin bulduğu bedende birbirinden vahimdi, ama bu bedenleri bulmalarındaki amaç kitap ilerledikçe ortaya çıkmaya başlıyor ve dört kişinin hayatı tümden değişiyor
  • “Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında, yalnız, ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla, başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet (nicelik) fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, ân, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu hâlde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan, manevîlere ve mukaddeslere inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiği, düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

    Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
    Gör ne var maverada (öteler) ibrethiz.”
    Peyami Safa
    Sayfa 394 - Beta Kitap, 2017.