• 416 syf.
    ·7 günde
    Nazım Hikmet’in annesi, Yahya Kemal Beyatlı’nın sevgilisi ve sarayın en önemli devlet adamlarından biri olan Hasan Enver Paşa’nın kızıydı Celile. Ela Gözlü Pars Celile romanı onun biyografisini ele alan çok akıcı bir roman. Ayrıca kendisi Türkiye’nin ilk kadın nü ressamı olarak da biliniyor.
    Osmanlı'nın en güzel kadınlarındandı. Saray ressamı Fausto Zonaro'nun rahleyi tedrisinden geçti. Paris ve Roma'da eğitim gördü. Adını resim sanatına altın harflerle yazdırdı. Padişah hafiyeleriyle, Balkan çetecileriyle, İttihat ve Terakkicilerle boğuştu... Korku nedir hiç bilmedi! Gönlünü kendinden dört yaş küçük olan Yahya Kemal'e kaptırdığında evliydi, iki çocuğu vardı. "Ela gözlü pars" diye şiirler yazdı ünlü şair onun için. Güzel kadın, hayatında ilk kez bulutların üzerinde uçtuğunu düşündü. Aşkı uğruna eşini, evini terk etti! Maalesef, onu taşıyabilecek büyüklükte bir yüreğe sahip değildi şair. Onu yarı yolda bıraktı, sıvışıp kaçtı. Çok üzüldü, kahroldu ama yıkılmadı ela gözlü pars. Aynı çocuk iki kere doğurulabilir mi? Doğurdu Celile! Oğlu Nâzım Hikmet yirmi sekiz yıllık hapis cezasının on ikinci yılında ölüm orucuna başlayınca, bir panter gibi ileri atıldı ve büyük şairi, ölümün kıyısından çekip aldı.
    Bir solukta okuyacaksınız benim gibi. Tıpkı öteki Osman Balcıgil romanlarında olduğu gibi...
  • Tüm zamanların en ünlü heykellerinden biri olan Milo Venüs’ü (Venus de Milo), ismini 1820 yılında bir köylü tarafından Milos adlı Yunan adasında bulunmasından alır. Türk yetkililerin el koyduğu eser, nihayet bir Fransız donanma görevlisine satılmıştır. Eser 1821’de XVIII. Louis’ye sunulmuş ve o da eseri halen sergilemekte olan Paris’teki Louvre Müzesi’ne bağışlamıştır.
    İki yüz üç santimetre boyundaki heykel, Paros adlı Yunan adasından çıkarılan mermerden yapılmıştır. Teması, Romalıların Venüs olarak bildiği Yunan Aşk ve Güzellik Tanrıçası Afrodit’tir. Heykelin yakınlarında, elinde bir elma tutan yontma bir kol bulunmuştur. Pek çok bilim insanı bu kolun esasında heykele ait olduğuna inanıyor. Efsaneye göre Truvalı Paris, Venüs’ü dünyadaki en güzel kadın seçerek ona altın bir elma vermiştir.
    Heykelin ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı pek çok tartışmaya konu olmuştur. Başlangıçta Louvre’daki yetkililer eserin muhtemelen Phidias veya Praxiteles tarafından yapılmış bir klasik dönem (MÖ V. veya IV. yüzyıl) eseri olduğunu açıkladılar. Ancak heykelin üzerinde bulunduğu kaide, heykeltıraşın Antakyalı Alexandros olduğuna işaret eder ve bu koloni daha sonraları, Helenistik dönemde kurulmuştur. Müze yetkilileri nihayet heykelin Helenistik döneme ait olduğunu kabul etmişse de eser hâlâ isimsiz bir sanatçıya ait olarak gösterilmektedir.
    Milo Venüs’ü keşfedildiğinden bu yana dünya çapında büyük bir hayranlık uyandırmıştır. İngiliz oyun yazarı Oscar Wilde, heykelin alçı bir kopyasını sipariş eden ve Paris’ten gelen kopyanın kolları olmadığını görünce trenyolu şirketine dava açan bir adamın hikâyesini anlatır. Wilde’ı olaydan daha çok şaşırtansa adamın davayı kazanması olmuştur.
  • 1025 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Ünlü yazar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin son başyapıtı olan Karamazov Kardeşler son derece ilgi ve merakla okuduğum kitaplardan oldu. Uzun zamandır okumayı düşünüyordum elime geçer geçmez başlamak istedim. İyi ki okumuşum dediğim ve her edebiyat severin okuması gerektiğini düşündüğüm bir eser. Okuduktan sonra neden bu kadar önemli olduğunu daha iyi anlamaktayız. Dostoyevski'nin kendini ve fikirlerini en iyi anlattığı kitabı olabilir. Onun hayatından ve düşüncelerinden pek çok izler mevcut çünkü. Başlarda biraz hatta bazı yerlerin sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim. O yıllara ait eserlerde ayrıntının ayrıntısı yer aldığından günümüz okurları biraz bunalabilir. Hal böyle olunca uzun cümleler kaçınılmaz olmakta. Yalnız karakterler hakkındaki detayları ve geçmişlerini okuduktan sonra olaylara daha iyi hakim oluyor ve anlamak kolaylaşıyor. Özellikle diyalogların uzunluğu dikkat çekici boyutta. Bunların yanında psikolojik, sosyolojik ve felsefi tespitler gerçekten önemli yer tutuyor. Dostoyevski kendi halkını ve ülkesini çok iyi tanıyıp analiz etmiş bir yazar. Kitapta oldukça fazla yan karakter ve kendine has özellikleri mevcut. Karakterlerin kendi anlattıkları hikayeler oldukça başarılı. "Büyük Engizisyoncu" diye bir kısım var ki Dostoyevski'nin felsefesini bize anlatıyor aslında.Hikayeden bahsetmek istiyorum ama nereden başlasam bilemiyorum. Oldukça uzun ve kısaltmak zor olacak anlatmak. Elimden geldiğince özünü vermeye çalışacağım. Fyodor Pavloviç adında bir soylunun biri ilk eşinden Dmitri, diğeri ikinci eşinden Ivan ve Alyoşa adlı üç oğlu vardır. Fyodor oğulları tarafınca bile sevilmeyen, oldukça bencil, kadın avcısı ve karaktersiz bir tiptir. Evlendiği iki eşi de ölmüştür ve miraslarına konmuştur. Hedefindeyse oğlu Dmitri'nin sevgilisi Gruşenka vardır çünkü kadın zengindir parası yine onun olacaktır. Dmitri eski bir subaydır ve eğlenceye düşkün biridir. Artık parası yetmeyince babasından hakkını ister ama o vermeye yanaşmaz. Zaten ipler burada kopmaya başlamıştır. Dmitri ayrıca asıl sevdiği Katerina'dan yüklü para almıştır ve borcunu ödemek için çareler aramaktadır. Ivan yazar olan oğuldur ve parası tükenince o da baba ocağına dönmüştür. Din karşıtı görüşleri ve anarşist karakteriyle dikkat çeken ara sıra görünen bir karakterdir. Ivan'ın esasında Dostoyevski'nin kendisi olduğu söylenir. Yalnız kendisi epilepsi hastasıdır ve sürekli hayaller görmektedir. Alyoşa için en sakin oğlu diyebiliriz. Kendisi askeri okuldan sonra şehrindeki manastıra girmiş ve rahip olmak için babasından izin istemiştir. Sonraları hizmet ettiği Staretz Zosima adlı rahip ölünce manastırı terk eder ve kardeşleriyle ilgilenmeye başlar. Bütün bu karmaşanın ortasında bir de ölüm mevzusu çıkar. Katilin Dmitri olduğundan şüphelenir herkes ancak sara nöbetleri geçiren Smerdyakov adlı uşak da şüphelidir. Son bölümdeki mahkeme ayrı bir hoşuma gitti, bayağı kendinizi celsede hissediyorsunuz. Fyodor Pavloviç gerçekten iğrenç bir insan öyle baba olmaz olsun, zaten roman karakterleri de ne kadar kötü biri olduğunu anlatıyorlar. Hem aile dramı, hem cinayet, hem psikolojik, hem felesefik hem de sosyolojik bir roman işte Karamazov Kardeşler. Dostoyevski sohbet havasında aslında. Alışılmışın dışında okurla konuşarak nelerden bahsedeceğini söylüyor açıkça. Yazar bazı olayları ve konuşmaları pek hatırlamıyorum diyor ancak nasıl hatırlamıyorsa otuz sayfa yazmış, bir de hatırlasa ansiklopedi seti yazardı herhalde. Okurla bağ kurmuş olması bence önemli bir hadise. Bu sayede hem samimiyeti sağlıyor hem de klasiklerin yarattığı o soğuk buzları eritiyor. Şöyle bir huyu var ki kitabın; olayları yarım yarım anlatıp esas nedenlerini sonra anlatıyor. Bu sayede hem kitaptan kopmuyor hem de merak içinde okumaya devam ediyorsunuz. Biraz yorucu bir eser olsa da kesinlikle buna değen bir kitap. Dostoyevski'nin son başyapıtı demiştik çünkü yayınlanmasından dört ay sonra ölüyor kendisi. Duyduğuma göre iki yıl gibi bir sürede yazılan eserin keyfini sürememiş yazarımız. Gerçi biraz daha yaşasa kazandığı parayı içkiye ve kumara yatıracaktı. Ölmüş adamın arkasından konuşmak olmaz. Kumarbaz da olsa , alkolik de olsa böyle güzel bir eseri edebiyata kazandırdığı için sonuna kadar saygıyı hakediyor.
  • 131 syf.
    ·6 günde·8/10
    Herkese merhabalar. Bugün Cemal Süreya tarafından eşi Zuhal Seber'e (Zuhal Tekkanat) gönderilen mektupların üç ayrı başlık altında derlemesinin yapıldığı ve biz okurlara sunulduğu;yüksek dozda aşk, sadakat, güven ve içtenlik ile örülü bu kitabı elimden geldiği kadarı ile incelemeye çalışacağım.
    Bu başlıklar;
    1. On Üç Günün Mektupları
    2. Cemal Süreya'dan Eşi Zuhal Tekkanat'a Mektuplar
    3. "On Üç Günün Mektupları'na Eklenen On Dört Yeni Mektup" şeklinde sıralanmış kitapta.

    Bu üç bölüm farklı zaman aralıklarında yazılmış mektuplardan oluşuyor. Bu üç bölümün de ana teması aşk aslında.Fakat yine de içerik az çok farklılık gösteriyor. Bu nedenle ben de incelememde bu üç bölümü birbirinden bağımsız bir şekilde değerlendirip yorumlayacağım.

    İncelemeye geçebiliriz artık. Öncelikle birinci bölümden(On Üç Günün Mektupları) başlayalım kitabı yorumlamaya.

    Bu bölümdeki mektupları derleyen ve biz okurlara sunan Erdal Öz, bu bölüme yazdığı ön sözde:"İnsan niye mektup yazar?" diye bir soru sormuş. Sonra da kendisi vermiş bu sorunun cevabını. Cevap şu şekilde:"Ya yüz yüze gelince anlatmak istediklerini açık açık söyleyemiyordur,ya da o ikinci kişi uzaktadır, onunla yüz yüze konuşma olanağı yoktur,oturur kağıda döker anlatmak istediklerini. Öyleyse ikinci kişiye yazılan bir şeydir mektup. İki kişilik özel bir edimdir.Bu yüzden de gerek yazan, gerekse yazılan açısından çok çok kişiseldir. İstediği kadar toplumcu özler taşısın, mektup bireyseldir. "

    Eğer 170 sayfa boyunca sevgi dolu sözler ile örülü, onlarca mektubun derlendiği bir kitap okuyacaksınız kitabın ilk paragrafının bu cümleler ile başlıyor olması çok önemli bence. Öncelikle bunları bilmeliyiz.Mektup kişiseldir;duygu içerir, ayrılık yüklüdür, hasret yüklüdür ve dolayısıyla da saygı ister.

    Bu bölümdeki(1.Bölüm)mektupları 41 yaşındayken, 1972 yılında elyazısı ile yazmış Cemal Süreya. Bu dönemlerde henüz ünlü olmadığı için mektupların bu şekilde kitap haline getirileceğini tahmin edemezdi tabiki.

    Bu yüzden bu mektupları insanlar tarafından okunacaklarına, yabancı ellere geçeceklerine dair kaygılar duymadan yazmış Cemal Süreya. Cemal Süreya o dönemlerde nereden bilebilirdi ki bu mektupların kitap haline getirilip de tüm Türkiye'ye sunulacağını?

    Mektupların en güzel yönü de bu aslında. Kaygısız yazılmış olmaları, Cemal Süreya'nın samimiyetine sınır koymamasını sağlamış. Cemal Süreya-Zuhal Seber aşkının en yoğun şekilde hissedildiği bölüm de birinci bölüm zaten.

    Sevdiği kadın hastanede yatıyor. Cemal Süreya ise belki de ölümle bile sonuçlanabilecek bir ameliyata yatacak olan karısına güç vermeye, desteğini hissettirmeye çalışıyor. Mektuplardaki manevi değeri, duygu yükünü siz düşünün artık.

    Bu mektuplar Cemal Süreya vefat ettikten sonra Erdal Öz tarafından incelenmiş ve gün yüzüne çıkmasında herhangi bir sakınca görülmeyince kitap haline getirilip yayımlanmış.

    Erdal Öz:"Eğer bu mektuplarda Cemal Süreya'nın itibarına gölge düşürecek ifadeler olsaydı ben bu mektupları yayımlamazdım, hepsini okuduktan ve sakıncalı ifadeler içermediğini anladıktan sonra bu mektupları gün yüzüne çıkaracağımdan dolayı gurur duydum ve mutlu oldum." diyor. Nasıl mutlu olmaz ki, bu mektupların ortaya çıkmasında en ufak bir payı olan insan bile edebiyatımıza büyük katkıda bulunmuştur, gurur duymalıdır bence.

    Kitabın adının "On Üç Günün Mektupları" olmasını ise mektupların alıcısı olan Zuhal Tekkanat istemiş. Bu durum da çok hoşuma gitti gerçekten.

    Birinci bölüm benim en beğendiğim, en severek okuduğum bölüm oldu diyebilirim. Mektuplar hem Cemal Süreya'nın el yazısıyla yazmış olduğu orijinal halleri ile, hem de dijital düzyazı ile eklenmiş kitaba.

    Kitabın sol tarafındaki sayfalarına mektupların el yazısı halleri, sağ tarafındaki sayfalarına ise düz yazı halleri basılmış. Bu da bence çok hoş bir görsellik kazandırmış kitaba. Cemal Süreya'nın elyazısını da çok beğenen biriyimdir zaten.

    Yani kısacası edebi değeri en yüksek olan bölüm birinci bölümdü. Bu bölümü çok beğendim.

    Gelelim ikinci bölüme(Cemal Süreya'dan Zuhal Tekkanat'a Mektuplar)

    Bu bölümdeki mektuplar ilk kez Varlık dergisinin 1994 yılı Ocak, Şubat,Mart sayılarında üç bölüm halinde yayımlanmış.

    Bu bölümdeki mektuplar edebi kıymet açısından birinci bölümdeki mektupların yerini tutmuyor bence. Daha dikkatli yazılmış buradaki mektuplar. Fakat bu bölümün şöyle bir önemi var ki, Cemal Süreya'nın hayatına ışık tutuyor. Cemal Süreya'nın arkadaş çevresi, iş hayatı,geçim problemleri, siyasi görüşleri hakkında fikir sahibi oluyoruz. Bu bölüm daha çok otobiyografi(tam karşılamasa da en uygun kelime bu galiba) niteliği taşıyor aslında. Cemal Süreya'nın yaşamına dair önemli detayları kendi kaleminden öğrenmiş oluyoruz. Bu bölümü de birinci bölümden aldığım zevk kadarını alamasam da severek okudum.Güzeldi yani, sıkıcı değildi.

    Evet, üçüncü bölüme geçiyoruz. ("On Üç Günün Mektupları"na Eklenen On Dört Yeni Mektup)

    Bu bölümdeki mektuplar ilk kez "Sözcükler" dergisinde yayımlanmış. Mektupları yayına hazırlayan ve kitaba eklenmesini sağlayan isim ise Turgut Çeviker. Turgut Çeviker'e Zuhal Tekkanat destek olmuş, bu mektupların kitaba eklenmesi sürecinde. Bu bölüm de bir önsöz ile başlıyor.

    Bu bölümdeki mektuplar da içerik olarak birinci bölümdeki mektuplardan çok uzak değil açıkçası. Bu bölüm Cemal Süreya ve ailesine ait bazı fotoğraflar ile görselleştirilmeye çalışılmış. Ve yine bu bölümde de Cemal Süreya'nın hayatına dair bazı bilgiler edinmeye devam ediyoruz. Bu nedenle bu bölüm de mühimdi bence.

    Şimdi biraz da kitabın geneline dair bazı şeylerden bahsetmek istiyorum. Bu yazacaklarım kitabım tamamı için geçerlidir. Kitabı okumaya başlamamdan bitirmeme kadar geçen süre boyunca Cemal Süreya'nın oğlu Memo Emrah'a olan aşırı ilgi ve sevgisi dikkatimi çekti. Ne güzel bir babaymış Cemal Süreya. Memo Emrah kitaba ayrı bir renk katmış bence.

    Cemal Süreya oğlu için:"Ona bir şey olursa kendimi öldürürüm" diyor.İnternette gördüm bu ifadeyi. Biraz merak ettim ve "Memo Emrah'a n'olmuş, yaşıyor mu acaba?"diyerek araştırmaya başladım hayatını.

    1990 yılının Ağustos ayında hayatını bir kaza sonucu kaybettiğini öğrendim. Cemal Süreya'nın ölüm tarihine baktım daha sonra. Cemal Süreya hayatını aynı yılın Ocak ayında kaybetmiş. Daha önce Cemal Süreya'nın anne ve babasını küçük yaşlardayken kaybettiğini, öksüz ve yetim büyüdüğünü duymuştum. Çok acılar görmüş bu adam. Eğer bir yıl daha yaşasaymış evlat acısı da görecekmiş. Bu beni çok üzerdi doğrusu.

    Şimdi de gelelim Elif Zeyno'ya
    Kitaba renk katan diğer bir isim de bu isim aslında. Fakat böyle biri yok. Cemal Süreya hep bir kız evlada sahip olmak istermiş. Doğmamış kızına da bu adı vermiş, Elif Zeyno. Kitabın tamamında bu ad üzerinden hayaller kuruyor Cemal Süreya, bu hayaller de kitaba çok tadında bir duygusallık katmış.

    Son olarak Cemal Süreya'nın yeteneğinden bahsetmek istiyorum biraz.

    Bilindiği üzere Cemal Süreya bir "İkinci Yeni" şairidir ve şairlik yönü düzyazı yönüne daha ağır basar. Ben daha önce "Sevda Sözleri" isimli şiir kitabını okumuştum Cemal Süreya'nın ama İkinci Yeni şiiri soyut ve kapalı bir anlatıma sahip olduğu için şiirlerini çok da iyi anlayamamıştım açıkçası. O yüzden düzyazı yeteneği merak edip aldım bu kitabı. Cemal Süreya'nın ağır basan edebi yönü her ne kadar şairlik de olsa bu kitabı okuduktan sonra anladım ki nesir yönünde de büyük bir yeteneğe sahip kendisi.

    Evet, On Üç Günün Mektupları ve Cemal Süreya hakkındaki görüşlerim bu yönde. Benim Cemal Süreya serüvenim bu kitapla bitmeyecek. Diğer kitaplarını da okumaya gayret edeceğim. Tercihim daha çok düzyazı kitapları yönünde olacak sanırım. İncelememi burada noktalıyorum, okuyan herkese teşekkür ederim.
  • 440 syf.
    ·2 günde·10/10
    Merhabalar Sevgili Arkadaşlar,
    "Eğer, hayatımızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken… Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün… Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın." Kitabın tanıtımını okuyunca kitap için yanıp tutuştum. Başrol katakterimiz çok çocuksu, hayalperest, neşeli ve yaşı büyüse bile hep çocuk kalacak tatlış bir kadın. Kitabı size nasıl anlatırım bilmiyorum ama ben okurken içim cıvıl cıvıldı. Kitabın dili çok çok iyi ve okuması kolay oluşuna rağmen dolu dolu bir kitaptı. Okuduğum güzel aşk romanları sıralamasında bu kitabı da top listeme ekledim. Okumanızı tavsiye ediyorum..

    Alıntı:
    ~ “Hatırladım sonra, masanın üstüne kazınmış dizeler, o ünlü Fransız şairindi, sevgilisi için eşsiz şiirler yazan, "Mutlu aşk yoktur," diyen şairin...”

    Yok muydu gerçekten?

    Okuduğunuz için teşekkürler. Sevgilerimle Luna.
  • 320 syf.
    ·5/10
    Yine kendi çapındaki ve hedef kitlesindeki seriler ile kıyaslayacağım young adult türünde bir roman. Hush hush kadar ünlü olmasa da ondan önde olan (benim için) birkaç nokta hatırına hush hush dan yüksek puan verdim. Daha güçlü ve aklı başında bir kadın karakter ve daha güçlü bir kurguya sahip olsa da çok yönden eksik bulduğum bir kitaptı Ejder Ateşi. Konuyu özetlemek gerekirse, bir draki olan Jacinda bir gün kendini öldürmesi gereken bir avcı tarafından kurtarılır. Fakat avcıya yakalanmış olmasının bir üyesi olduğu sürüde cezası vardır. Annesi Jacinda ve kusurlu bir draki olan kız kardeşini alır ve sürüden kaçar. Sürüde asla kabul görmemiş olan kız kardeşi bu yeni hayata oldukça istekli olsa da Jacinda acı içindedir ve sürüyü, yaşadığı yeri özler. Çünkü annesine göre kızını korumanın tek yolu içindeki ejderhayı öldürmektir. Sürünün Jacinda’dan isteği evlenip küçük drakiler yapmasıdır ve bu uğurda her şeyi yapmayı göze alacaklardır. Jacinda’nın kanatlarını kesmek ve onu ablasının aşık olduğu adamla zorla evlendirmek dahil. Jacinda ise gönlünü hayatını kurtaran avcıya kaptırmıştır ve işler onun için daha kamaşıktır. Aşık olduğu avcının ailesi tam bir canavardır. Drakileri avlayıp evlerindeki mobilyaları derileriyle kaplamak, kanlarını kullanmak gibi sapkınca şeyler yaparlar ki bu Jacinda için tam bir travma sebebi olur. Kurgu güzel fakat işleniş yönünden klişe. Jacinda ve Will arasındaki olaylar inanılmaz hızlı gelişti, çok daha iyi akış sağlanabilecek bir temele sahipken yazar bence elindeki şansı lise temasını ve olaylarını doldurarak harcamış. Diğer kitaplarda her şeyi toplama potansiyeli var, bu kitabı giriş sayabiliriz yine de iddialı kurgusuna göre diğer YA kurgulardan kendisini ayıracak bir yön bulamadım. Bu türde lise olaylarındansa fantastik öğelere, efsanelere daha çok rastlamak isterim. Sonuçta fantastik okuyoruz, ergen aşk hikayesinin bu derece merkeze alınmasına ne gerek var? Düşman iki tarafın aşkının merkezde olmasına rağmen o ‘imkansızlık’ çok hissettirmedi kendini. Brooklyn adındaki geri zekalı arkadaş gereksiz ve klişe bir detaydı, yıldım artık bu tür kurgularda bu aynı tarz karakterler görmekten. Sürükleyiciliği orta seviyede bir kitap. YA türü sevenler ve artık fantastikte farklı şeyler de okuyalım diyenler için de ejderhalar güzel bir seçenek olabilir. Ben ejderha denilince daha havalı ve vahşi bir şeyler beklemiştim, pek beklentimi karşılamadı.