BOTEVGRAD
Sadece 20 şiir yazarak, dünya şiir tarihine geçmek; Hristo Botev

HAYRETTİN FİLİZ 12 Eylül 2016

“Uyandır tek tek her insanda, ey tanrım, gerçek özgürlük sevgisini,

Taksın canını dişine dövüşsün, halkı ezenlere karşı bir savaş ki bu, amansız.

Koma yaban ellerde sönsün yalım yalım yanan taşıdığım bu yürek.

Sesim boşa gitmesin, sesim kalmasın çöllerdeki gibi yankısız ”

Bulgaristan’ın Osmanlı’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesinde, kuşkusuz birçok insanın adını anabiliriz. Ancak iki isim var ki ; bu gün Bulgaristan tarihinde anıt isimler olarak saygı görür. Bunlardan biri, Osmanlı Devleti tarafından, 36 yaşında asılarak idam edilen Vasil Levski, diğeri, yine Osmanlı askerlerince, 27 yaşında vurularak öldürülen şair Hristo Botev’dir. Botev’in incecik bir kitap olmasına karşın, çok etkili olan ve sadece 20 şiirden oluşan ,“Pesni i Stihove” (Şarkılar ve Şiirler) adlı tek bir şiir kitabı vardır. Kitap ilk kez basıldığı 1875’ten beri, Bulgarların ezbere bildiği özgürlük dizeleridir ve dünya şiir atlasında da ölümsüz bir yere sahiptir. Bugün Botev ve şiirlerinden söz edeceğiz.

Hristo Botyov Petkov ya da daha çok bilinen adıyla Hristo Botev, Bulgar halkının özgürlük savaşında sembol olmuş bir isimdir. 6 Ocak 1848’de Kalofer’de doğan Botev’in bu yurtsever ve devrimci kimliğinin oluşumunda,1863 yılında, liseyi okumak için öğretmen babasının onu Odesa’ya göndermesi ve orada ki Rus devrimcileriyle tanışmasının büyük etkisi olduğu düşünülüyor. Botev her ne kadar okulunu bitiremese de, 1867 yılında memleketine döner. Ama başka bir Botev gelmiştir geriye. Ağzında, ateşli özgürlük türküleri ve işbirlikçi zengin Bulgarlara nefret duyan bir öfke vardır. Kiril alfabesinin yaratıcısı Kiril ve Metodi Kardeşlerin anma toplantısında zehir gibi bir konuşma yapar. Bu konuşma esaretini kader sanan köylülerince kabul görmez ve Botev, doğduğu topraklarından ayrılarak, Bulgar özgürlürlüğüne inanan kaçak Bulgar devrimcilerinin toplandığı Romanya’ya kaçmak zorunda kalır. Bu zorunlu sürgün onun önüne büyük bir arkadaş ve vazgeçmeyi bilmeyen bir başka devrimciyi çıkarır. Bükreş’te terk edilmiş bir eski değirmende yaşamak zorunda kalan Vasil Levski’yi…

1871 yılına kadar Bulgar devrimcileriyle Romanya’da kalan Botev, bu sürede öğretmenlik yapar. Ama bizi ilgilendiren bir başka şey de bu günlerde kendini gösterir ilk kez. Hristo Botev’in ilk şiirleri, devrimci göçmenlerin çıkardığı, “Emigranti Bulgarskite Na Duma”da yayınlanır. Burada kalmaz; Botev yine seçkin Bulgar yazar ve devrimcileri tarafından çıkarılan “Özgürlük” (Svoboda) gazetesinde çalışmaya başlar. Derginin sorumlusu bir diğer devrim lideri olan Lyuben Karavelov’dur.

Romanya, Osmanlı yönetimine karşı gelecek genel ayaklanma için Bulgar devrimcilerinin hazırlanma yeridir bir çeşit. Vasil Levski’nin başında olduğu “Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi “ ve buna bağlı çalışan diğer devrimci komiteler, Romanya’da toplanmış, dönem dönem eylem yaptıkları muazzam bir ağ kurmuşlardır (BCRC) adıyla… Osmanlı Devleti her yerde bu adamları aramaktadır.

Vasil Levski Kimdir? 18 Temmuz 1837’de, Bulgaristan-Karlovo’da doğan Levski, bir süre keşişlik yaptıktan sonra, kendini Bulgaristan’ın kurtuluşu mücadelesine adamış bir devrimcidir. Cesaretinden dolayı Levski (*Aslan gibi) lakabıyla anılmaya başlar. Georgi Sava Rakovski’nin devrimci fikirlerinden etkilenerek 1862’de Bulgaristan’ı terk ederek Sırbistan’da kurulmuş olan Bulgar Gönüllüler Örgütü’ne katılır. Kurtuluş mücadelesini yurtdışından ülke içine taşıyarak Bulgar ulusal hareketinde yeni bir evreyi başlatmasıyla bilinir. Bulgaristan’a döndükten sonra, ülkeyi dolaşarak gizli devrim komiteleri oluşturur. Bulgar bağımsızlık hareketinin dış merkezi olan Bükreş’te Lyuben Karavelov’la birlikte 1869’da Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi’ni kuran Levski; Bulgaristan’da bu komiteye bağlı kişi ve hücrelerden de bir ağ oluşturur. 1872’de Bulgaristan’a görevle gizlice gidişlerinden birinde, Osmanlı postasına yönelik bir soygundan sonra ortaya çıkarılan örgütüyle birlikte yakalanır. Özel bir mahkemede yargılanır ve asılarak idam edilir. (19 Şubat 1873)

“Söyle yoksul halkım, kim seni köle beşiğinde böyle sallayan?

O mu, hani çarmıh üstündekini delik deşik eden çivileyerek;

Ya da seni masallarla tavlayan ”sabrın sonu selamettir!” diyerek”

Hristo Botev, 1875 yılında, Bosna- Hersek Ayaklanması patlak verince şöyle yazar çalıştığı gazetenin sütunlarında: “Balkan yarımadasının faciası başlıyor. Avrupa ve oluşan siyasi koşullar yalnız bunu kendi başına elde edebilene siyasi özgürlük ve egemenlik tanıyor. Bulgaristan bu tarihi fırsata seyirci kalmamalı ve bu fırsatı kaçırmamalıdır.” Bulgarların beş yüzyıllık Osmanlı esaretine karşı kurtuluş mücadelesinde doruk noktası olan 1876 Nisan Ayaklanması başlar ardından… Osmanlı işgaline karşı Bulgarların genel silahlı ayaklanmaya yakın olduğuna ikna olunan ve başlatılan bu hareket büyük bir heyecan yaratır Bulgarlarda. Her ne kadar ayaklanma başarılı olamadıysa da, Bulgarların acımasızca bastırılan Nisan Ayaklanması’ndaki kahramanlıkları Avrupa basınında geniş yer bulur. Botev, bu yankıların öneminin bilincinde bir devrimcidir. Bu, gündem oluşturmak ve hareketin sesini tüm dünyaya duyurmak için çok önemlidir. Hareketin dışında kalmak istemeyen ateşli devrim adamı Hristo Botev, Romanya’dan Bulgaristan’a geçen 200 kişilik bir gerilla gurubunun başında ülkesine girer. Gurup hareket etmeden önce Botev, en büyük Avrupa gazetelerinden “Journal de Geneve” ve “La Republique Francaise” e gönderdiği telgrafta, üstlendiği misyonu anlatır. Botev ve adamları, Avusturya bandıralı buharlı “Radetski” adlı bir gemiye binerler ve Tuna’yı aşarak, 17 Mayıs 1876 günü, bugünkü Kozloduy’a yakın bir yerde karaya çıkarlar. Hepsi bahçıvan kılığında olan devrimcilerin gelişi, Osmanlı yönetimince 20 Mayıs günü anlaşılır ve Osmanlı’nın en tehlikeli birliği sayılan “başıbozuk” birliği Botev ve adamlarının peşine salınır. (Meraklısına Not; Başıbozuk’lar, bir çeşit kuralsız, yapacak hiç bir şey bulamadığından orduya gönüllü katılan serserilerin oluşturduğu, düzen tanımayan asker guruplarıdır.) Hasan Hairi Bey liderliğindeki iki başıbozuk taburu, ikiye ayrılan Botev ve adamlarına saldırır Voinovski civarında… Birkaç gün süren çarpışmalardan sonra devrimciler, 2 Haziran 1876 günü, Veslez Dağı yakınlarında (Koca Balkan Dağı olarak da bilinir) kıstırılır. Girilen çatışmada, 130 devrimci öldürülür. Geri kalanlarda yakalanıp idam edilecektir. Hristo Botev’se, çatışmaların en yoğun olduğu 2 Haziran gecesi, Osmanlı keskin nişancısının uzaktan gönderdiği tek bir kurşunla, göğsünden vurularak öldürülür.

“Özgürlük düşüncesi onu sürü yapmasınlar diye her şeye gücü yeten bir tutkudan başka bir şey değil.” (Hristo Botev’in, 13 Temmuz 1875 tarihli, Bayrak Dergisi’nin 22. sayısına yazdığı yazıdan)

Her ne kadar şair Hristo Botev, henüz 28 yaşındayken öldürülmüş olsa da, Nisan Ayaklanması’nın yankısı, Bulgar halkının bağımsızlık mücadelesinin uluslararası destek bulmasını sağlar ve Bulgaristan’ın özgürlüğünün kapılarını açacak olan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkış nedenlerinden sayılır.

Hristo Botev’in sadece 20 şiir yazdığı halde, hem ülkesi Bulgaristan’da, hem de dünya şiiri içinde nasıl bu kadar etkin olduğunu merak edip, neredeyse bir kaçı hariç diğerlerinin dilimize çevrilmediği şiirlerinin peşine düştüm… Bilmem ki, bir iki kişinin dikkatini çekmeyi başarabilir mi bu çabam?

Hristo Botev’in ilk şiiri kabul edilen “Anneme” 1867 yılında yazılmıştır. Ama buradaki ‘anne’ seslenişi, sanıldığı gibi doğuran kadın-anne değildir. Botev’in ‘anne’ diye seslendiği özgürlüğe hasret, acı içinde kıvranan memleketidir.

“Senden başka hiç kimse sevgili anne, vatanım, özgürlüğüm / Senden başka hiç kimse bu kadar büyük değil / Sen benim aşkım ve inancımsın / Ama şimdi sizi kucaklamak için esir olan umutlu kalbim küle dönüyor / Birçok rüya, sevgili anne hâyâl / Birlikte mutluluk ve zafer paylaşmak istiyorum seninle / Gücüm sana duyduğum arzular kadar / Ama biliyorum, bütün arzular için bir de büyük büyük çukurlar var.

Benim yoksul kalbim, sevgili kucağına düşmek için yoksul kaldı / Yani bu genç kalp, bu acı ruh, yoksul biçare isteyebileceğini senin uğruna ölerek teselli ediyor… / Baba, kız kardeşim ve sevgili yoldaşlarım / Ben, sert duygular olmadan sizi kucaklamak isterdim, ama olmadı.

Benim mezarda bir başıma çürümeme izin vermeyin!”

Botev’in 1867 tarihli başka bir şiiri yoktur kayıtlarda. Ardından 1868 tarihli “Kardeşim İçin” şiirini görürüz. Bu şiirinde de haykırmaktadır Botev. Kavgaya çağırmaktadır. “O kimdir bir dost eli yerleştirir sıkıntı içinde kanayan kalbimde üzerine? / Hiç kimse, hiç kimse / Özgürlük “ … 1869’da hiç şiiri yoktur şairin. Ertesi yıl iki şiirini birden görürüz. “Ağıt”(Yakarış) ve “Ganimetleri Paylaşmak”

Örneğin ‘Ağıt’ şiirinde şöyle seslenir şair. “Güç ver benim koluma, silâhıma, başkaldırdığı gün köleler! / Güç ver ki, ben de kendi mezarımı dövüşenler arasında bulayım!”… Bu acı sesleniş, “Ganimetleri Paylaşmak” şiirinde öfkeli bir meydan okumaya döner.

“Kuşaklar hüküm verecektir / Bizim iyi ya da kötü yaptığımıza / Ama şimdi amacımız el ele / hayatı en ileriye taşımaktır… Acı içinde ve tutsak bir ülkede kalbimizin yoksulluğu / Bizim yaşam yoldaşımızdır / İşkence altındayız ama başımızı eğmeyeceğiz esarete / Tutkular, saygısız putlara boyun eğmez çünkü / Biz iki kederli savaşçı / Kalplerimizde ne varsa inanca ve yaşamaya dair / Biliyoruz ki şimdi ilerlediğimiz yerdedir.”

1871 şairin daha acıya daha da duyarlı olduğu bir dönem olmalı? Dört şiirini birden görürüz. “İlk Aşk”, “Veda”, “Haijduk” ve “Eloped” adlı bu şiirlerde daha çok, halkın acı içinde inleyişi ve hürriyet özlemleri, heyecanlı bir propanga diliyle Botev’in ateşli ağzından duyulur. 1871’de “Mücadele” ve 1872’de “Yabancı” isimli şiirleri yazar Botev. 1873, şairin iyiden iyiye keskinleşmeye başladığı yıllardır. “Aziz George Günü, Vatansever, Neden değilim…? Epistle, Lokali, İnancım, Karanlık Bir Bulut Belirdi ve Hacı Dimitar” şiirlerinin hepsi 1873 yılında kaleme alınmış şiirlerdir. Botev, neredeyse tüm şiirlerini sürgünde, dağlarda, savaş ortamında yazar. Belki de bu yüzden, direk ruhumuzu yaralayacak kadar kuvvetli bir yalınlık, bir davet vardır Botev’in dizelerinde. Botev’in şiiri, hem yabancı ve yerli zalimlere karşı kendi özgürlüğü için mücadele etmek gerektiğini söyler; hem de, devrimci fikirlerle dolu yoksul insanların duygularını yansıttığı için ölümsüzlerdir bence… En ünlü şiirlerinden biri kabul edilen, “Hacı Dimitar” şiirindeki lirizm, yazıldığından bu güne, yani 127 yıl sonra bile tüylerimizi ürpertiyorsa, Botev’in sadece 20 şiirle dünya şiir tarihinde yer almasına şaşırmamalıyız… Botev bu şiirde sanki geleceği görmüş de, kendi ölümünü yazmış gibidir.

“O hayatta, yaşıyor! Orada Balkan Dağı’nda / Bir kahraman göğsünde derin bir yara ile yatıyor / Sessiz ol kalbim! / Özgürlük mücadelesinde düşenlere ağlanmaz / Yas yok, biliyorum / Ve her şarkıda onu hatırlıyorum… / Gündüzleri bir anne kartal ona gölgesini ödünç verdi / Ve bir kurt usulca, yarasını yaladı / Ormanda rüzgâr Balkanların en yiğit haydutunun şarkısını söylüyor! / Şimdi, onun kardeşi olan kalbim / Sana onun yolunda ilerlemek düşüyor. “

Botev’in geri kalan iki şiirinin biri 1875 tarihinde yazdığı “Ona” adlı şiiri ve son şiiri de, 1876 tarihli “Vasil Levski’nin Asılması” adlı şiiridir. Büyük kavga yoldaşı Vasil Levski’nin asılmasını bakın nasıl dize dize ağlıyor büyük şair. (*Bu şiiri Ataol Behramoğlu, İngilizceden dilimize çevirmiştir.)

“Anam benim, doğduğum, sevdiğim toprak / Neden ağlamaktasın böyle acı acı, böyle zavallı? / Sen ey iğrenç karga, lanetli kuş / Üstünde gakladığın kimin mezarı?

Ağlıyorsun anam, biliyorum neden / Tutsaksın, ezilmektesin bir kuru ekmek uğruna / Senin temiz sesin, elemini söyleyen / Umutsuz bir sestir, ıssız bozkırda.

Ağla! Çünkü orada, yakınında şu Sofya kentinin / Yükselmede bir darağacı kocaman kocaman / Orada Bulgaristan, en yiğit oğlun senin / Sarkmada sarkmada darağacından”

Türkiye’deki kaynaklarda neredeyse bir kaç kuru sözle geçiştirilen bu dünya şairiyle ilgili yaptığım bu çalışmanın, şiir dostu genç insanlara bir ilham vermesini dileyerek yazımızı bitirelim.

Hristo Botev, gün be gün duyarsızlık ve aktüel batağına çekilen gençler için belki hiç bir şey ifade etmeyecek, biliyorum. Ama bakın, o ilgi çekmeyen ve sadece 27 yıl yaşamış, sadece 20 şiir yazmış bu adamın adı nerelere verilmiş? Vurulduğu dağın en yüksek tepesine onun adı verilmiş örneğin… Koskoca bir şehire de onun adını vermişler; Botevgrad… Bulgaristan Ulusal Radyo Kanalı’nın adı da onun adını taşıyor. Sonra bir kaç stadyum onun adıyla anılıyor. Birçok da spor kulübünün adı, onun adıyla eşlenmiş durumda. Örneğin, PFC Botev Plovdiv, örneğin Botev Vratsa gibi… Zvezdno Obshtestvo Gözlemevi ‘de görev yapan, Bulgar uzay bilimci Fratev tarafından 23 Ağustos 2009 tarihinde keşfedilen asteroide bile onun adını vermişler. Sadece bu kadar da değil… Bulgaristan Hükümeti, Botev adına Uluslararası Botev Ödülü adında bir de ödül uyguluyor şimdilerde… Romanya, Makedonya ve Polonya’da da, Botev’in adı bazı cadde ve sokaklara verildi.

Her yılın 2 Haziran günü, saat 12.00’da, Bulgaristan’ın her yerinde, hava saldırısını uyarmak için kullanılan sirenler, Hristo Botev ve Bulgaristan’ın özgürlüğü için ölenlerin anısına bir dakika boyunca ötüyorlar. Sirenler durdurulana kadar tüm Bulgaristan, ayakta ve gözleri kapalı bir halde, Botev’i ve diğer devrim için ölenleri düşünüyor.

Kalbin Vîrâneliği: KİBİR
Osman Nuri Topbaş YÜZAKI DERGİSİ

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yıl: 2017 Ay: Mayıs Sayı: 147

Mücerred hakikatler, teşbih ve temsillerle müşahhas hâle getirilince; kalpler, onları çok daha iyi idrâk eder.

Hazret-i Mevlânâ; mânevî kıymetlerin şeytan ve nefsin hilesiyle nasıl kaybedildiğini, temsilî olarak şöyle bir teşbih ile anlatır:

“Her gün azar azar da olsa; candan ve sevgi ile yapılan ibâdetlerden, iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzur, neden gönlümüzde hissedilmiyor?”

“Biz, şu dünya anbarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları kaybediyoruz. Bir gün aklımızı başımıza alıp da; buğdayın böyle azalmasının, kaybolmasının, anbara giren fareden ve onun hilesinden ileri geldiğini anlayamıyoruz. Hâlbuki fare; anbarımızı delmiş, anbarımız onun hilesinden harâb olmuştur.”

“Eğer anbarımızda hırsız bir fare bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi?”

“Ey Hak tâlibi can; önce anbara giren fareden kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış!”

Bu gizli hırsız kimdir ve ondan kurtulmanın çaresi nedir? Hazret-i Mevlânâ, bunun tespiti husûsunda ashâb-ı kirâmın gayretlerini ifade etmektedir:

“Gerçeği anlayabilmek için ashabdan bazıları Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den insanı azdıran nefsin hilesine dair bilgi isterlerdi.

«–Nefs; ibâdetlere, rûhî ihlâslara, öz temizliğine gizli garazlardan neler katar?» diye sorarlardı.

Peygamber Efendimiz’den; ibâdetin fazîleti ve sevabından ziyade, ibâdetleri yaralayacak bâtınî (gizli) ârızalara dair mâlûmat isterlerdi. Böylece nefsin hilelerini; inceden inceye, zerreden zerreye tanır ve bilirlerdi.

(Nefse ve gizli fücûruna çok dikkat ederlerdi; çünkü) bütün putların anası, nefs putudur. Hâriçte görülen putlar, birer yılandır; hâlbuki nefs putu bir ejderhâdır!”

Hazret-i Mevlânâ, bâtınî haramlara dikkat çekmektedir.

Haram; Cenâb-ı Hakk’ın kullarından yapmamalarını, terk etmelerini istediği günahlardır.

Bunların bir kısmı zâhir ve müşahhastır.

Meselâ; şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, fâiz alıp vermek, hırsızlık yapmak gibi haramlar, mâlûm ve muayyendir. Birçok mü’min bunlardan ciddiyetle uzak durur. Bunlardan uzak durmakla vazifesini tamamladığını düşünür.

Hâlbuki;

Bunlar yanında kalbe ait birtakım müşahhas olmayan, mücerred, gizli ve bâtınî haramlar da vardır.

Bunların bir kısmı kalbin hastalıklarıdır: Kibir, gurur, haset, bencillik, nefret ve öfke gibi…

Bu çirkin ve cehenneme lâyık duygulardan kaynaklanan bazı müşahhas günahlar da; içki, kumar ve hınzır eti kadar dikkat çekmez. Bu sebeple onları da bâtınî haramlar levhası altında mütalâa etmek îcâb eder. Yalan söylemek, gıybet etmek, tecessüste bulunmak ve israfa düşmek gibi günahlar, bunlara misaldir. Bunların bâtınî haramlar arasında sayılmasının bir sebebi de, bunların; konuşmak ve malı üzerinde tasarruf etmek gibi, özü itibarıyla mubah fiillerin arasına karışmasıdır. Ekseriyâ gıybet eden kişi, gıybet ettiğini itiraf etmez. Yine müsrifler; israfa düştüklerini kabul etmez, çeşitli bahanelerle yaptıklarını meşrû ve masum gösterme gayretine düşerler.

Bu sebeple, bâtınî haramlara çok dikkat etmek îcâb eder. Bunlar; âdetâ anbardaki bir fare gibi, kulun zâhiren edâ ettiği sâlih amelleri yok ederler.

Meselâ gurur ve kibir:

CENNETE MÂNÎ!

Gurur, kendini beğenmek ve diğer insanlardan üstün tutmaktır. «Gurur» kelime mânâsı itibarıyla, «aldanış» demektir. Zira hiçlikten gelmiş bir hiç olan, bir abd-i âciz olan insanın, kendini beğenmesi hazin bir aldanıştan ibarettir. Aynaların zâviyelerini eğip bükerek, bakan insanı olduğundan büyük göstermesi sağlanır. Buna «dev aynası» derler. Nefs, insana kendisini azametli gösteren bir hileli ayna gibidir.

Kibir ise, kendinden başkasını hor ve hakir görmektir. Gurur ve kibir, birbirinden ayrılmayan iki çirkin vasıftır. Bu iğrenç huylar, kişinin kalbi ile güzel ahlâk arasına çekilen birer mânevî âfet perdesidir. Bu illetlerin neticesi; dünyada huzursuzluk, âhirette ise ilâhî azap tecellîleridir.

Tasavvufta ilk merhale, enâniyeti bertarâf etmektir.

MÂNÂ YOLUNDA İLK ADIM!

Bu sebeple büyük Hak dostlarının hayatlarında, benlik duygusunun bertarâf edilmesinin sayısız misâli vardır:

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, mânevî yola intisâbının başında Bursa Kadısı idi. İlmin ve makamın debdebesi içindeydi. Kapısına vardığı Üftâde Hazretleri; makamının verdiği şöhret ve enâniyetten temizlemek için, onu, sırmalı kaftanıyla çarşılarda ciğer satmakla vazifelendirdi. Ona dergâhın helâlarını temizlettirdi.

Eğer Kadı Mahmud;

“Ben çok yüksek bir ilim adamıyım, büyük bir makam sahibiyim! Bu hizmetlere tenezzül etmem!” deseydi, enâniyetin kurbanı olsaydı, Aziz Mahmud Hüdâyî olamazdı. Bu sebeple o; benliği geride bıraktı, hiçliği idrâk etti ve mânen çok ulvî mertebelere yükseldi.

Genç yaşta ulaştığı ilmî derecesiyle, «Güneşler Güneşi» nâmıyla anılan Hâlid-i Bağdâdî de benzer bir imtihandan geçti. Mânevî bir işaretle yöneldiği ve bir senelik uzun bir seyahat ile ulaştığı Delhi’de, üstâdı Abdullah Dehlevî Hazretleri; Hazret-i Hâlid ile hiç alâkadar olmadan, ona gururu ayaklar altına aldıracak hizmetler yaptırdı. O da nefsinin itirazlarına aldırmadan aylarca hizmete devam etti. Benliğini hizmetle eritti. İmtihanı aşınca; üstâdı, onu mânevî eğitime aldı ve altı ayın sonunda memleketine irşâda gönderirken, şehrin dışına kadar yaya olarak uğurladı.

Mânâ sultanlarının kıssaları, enâniyetten kurtulma hamlesinde dâimâ birbirine benzer. Taptuk Emre dergâhında, Yûnus Emre Hazretleri’nin yaşadıkları da enâniyetin bertarâf edilmesine bir başka misaldir:

Yûnus Emre Hazretleri; Taptuk dergâhına samimiyetle mürid oldu. O kapıda senelerce dergâha odun getirme vazifesini deruhte etti. Hiç yüksünmeden yaptığı bu hizmette; «Bu dergâha odunun dahî eğrisi giremez!» inceliği içerisinde, kalem gibi odunlar getirirdi.

Yûnus Emre, bir anlık gafletle bir gün dergâhı terk etti. Sonra bin pişman olarak tekrar o kapıya geldi ve başını Taptuk Hazretleri’nin eşiğine koydu. Eşik imtihanından geçince, üstâdının; «Bizim Yûnus» diyerek hüsn-i kabul göstermesiyle, yeniden mânevî yolculuğuna dönebildi.

Sonunda benlikten tamamen kurtulan gönlü, mânâ ummânı oldu. Dili çözüldü. O gönülden dökülen hakikat incileri; yedi asırdır, hidâyet nurları saçmakta…

Onlar da benlikten kurtulma imtihanında zorlandılar. Fakat Allâh’ın izniyle, nefsin üstesinden geldiler. Yenilseler idi; ulaştıkları mârifetullah seviyesine ulaşamayıp, tarihin akışı içinde yok olacaklardı.

Bahâeddin Nakşibend -kuddise sirruhû- Hazretleri de intisâbının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı olan «hiçlik» hâline ulaşmak için üstâdı Emir Külâl Hazretleri’nin işaretiyle;

Yıllarca yaralı hayvanlara,

Yıllarca hasta ve muzdarip insanlara hizmet etmiş,

Yıllarca da insanların geçeceği yolları temizleyerek senelerce kâbına varılmaz bir hizmet hayatı yaşamıştır. Kendisi de; mâneviyat yolunda katettiği merhalelere, ancak hiçliği tâlim ettiren bu hizmetler sayesinde eriştiğini ifade etmiştir.

Necip Fâzıl o Hak dostlarının hiçlik hâlini şu mısralarla anlatır:

O erler ki, gönül fezâsındalar,
Toprakta sürünme ezâsındalar…
Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizâsındalar…

Yani;

Hak dostları, gönülleri itibarıyla müthiş bir aşk ile ilk safta ne ulvî mesafeler alırken, nefisleri itibarıyla ise dâimâ en arka safın hiçliği içinde yaşarlar.

Bu husustaki misaller saymakla bitmez.

Demek ki;

Îmânın kemâline varmak isteyen, mâneviyat yolunda mesafe almayı arzu eden sâlikin; bu yolda en başta, enâniyeti, yani benliğindeki gurur ve kibri bertarâf etmesi zarûrîdir. Gurur ve kibirle Hak yolculuğu mümkün değildir!

Zira kibir ve gurur, Cenâb-ı Hakk’ın Kibriyâ sıfatına ortak olmaya kalkışmaktır. Tevhîdin ise şirke ve ortağa tahammülü yoktur. Bu yüzden kibrin ve gururun yeri, ancak cehennemdir. Çünkü o, ateşle temizlenir.

HİÇLİĞİNİN ÂRİFİ MÂNÂ SULTANI

Tefekkür edilirse; Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Mekke devrinde yaşadığı onca incitici hakarete ve mütecâviz hücuma karşı, risâletini tebliğ vazifesini hakkıyla edâ edebilmek için sabır ve tahammül göstermesi de tasavvufî mânâda, Cenâb-ı Hakk’ın O’na tâlim buyurduğu veçhile varlıktan vazgeçme, yani bir hiçlik terbiyesidir.

Beşeriyetin en yücesi, peygamberler sultanı Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tevâzu ve mahviyette de zirveydi. O, aynı zamanda hiçlik sultanıydı.

Mekke’nin fethi günü; bir Mekkeli, Efendimiz’in yanına titreyerek yaklaştı. Çünkü muzaffer bir kumandanın huzûruna geldiği için büyük bir heyecan duyuyordu;

“‒Yâ Rasûlâllah! Bana İslâm’ı telkin buyurunuz!” derken âdetâ dişleri birbirine vuruyordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemşehrisine sükûnet telkin etmek için kendini şu mütevâzı ifadelerle takdim etti:

“–Sakin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidelerini kast ederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetimiyim!..” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir zaman övünmezlerdi. Ancak Huneyn’de olduğu gibi, kendine ait sıfatları dile getirme zarureti olunca; Allâh’ın kendi üzerindeki nimetlerini sayar ve;

“Lâ fahre: Övünmek yok!” diyerek büyük bir tevâzua bürünürlerdi. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)

Ashâb-ı kiram da Efendimiz’in tevâzuunu yaşadılar ve yaşattılar.

Hazret-i Ebûbekir, bir hizmet olarak komşusu olan yetim kızların keçilerini sağardı. Halîfe olduktan sonra da, hâlini değiştirmedi, bu hizmeti terk etmedi.

Yabancı elçiler, ziyarete geldiklerinde Hazret-i Ömer’in halîfe olduğunu kisvesinden anlayamayınca şaşırıp kalırlardı.

Bir gün kaçan develeri yakalamaya koşan halîfeye;

“–Bu işi bir köleye emretsen?” dediler.

O ise;

“–Benden iyi köle mi var?” diye cevap verdi.

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- İslâm ordularının kumandanıydı ve Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zaferden zafere koşuyordu. Ancak halk arasında;

“Başımızda Hâlid olduğu için kazanıyoruz.” şeklinde yanlış bir telâkki meydana geldi. Bu düşünceyi çok mahzurlu bulan halîfe Hazret-i Ömer; bir mektup ile, kumandanlığa Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-’ı getirdi ve Hazret-i Hâlid’i onun yardımcısı yaptı.

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, mektubu alınca, hiçbir menfî hisse kapılmasızın;

“Başım gözüm üzerine!” dedi ve Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-’ın kumandasında hizmete devam etti.

Ashabdan Hazret-i Selmân, Medâin şehrinde vali idi. Halktan biri onu hamal zannedip;

“–Şu yükü yüklen!” dedi, o da sırtına alıp istediği yere kadar taşıdı. Etraftan görenler îkāz edip;

“–O, şehrimizin valisidir.” deyince, adam mahcup olup, yükü indirmek istedi. Lâkin Hazret-i Selman -radıyallâhu anh-, istenen yere kadar vazifeyi tamamladı.

Başka bir gün Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’a iki kişi selâm vererek;

“–Sen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîsi misin?” diye sormuşlardı.

O da mahviyetle;

“–Bilmiyorum.” dedi. Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler.

Selman -radıyallâhu anh- sözlerindeki sırrı şöyle açıkladı:

“–Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte cennete girebilen kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)

Bunlar hep benliği bertarâf etmiş ve mânevî kemâlâta erişmiş ruhların müstesnâ misalleridir.

Benlikten kurtulamamanın ise âkıbeti fecîdir.

KİBRİN SONU CEHENNEM!

Nefs-i emmârenin en çirkin, menfî vasfı; gurur ve kibirdir. Nefs-i emmârenin zebûnu olan kişi; gurur ve kibrin en süflî derekesine varır, aygırlaşır, firavunlaşır, hattâ ilâhlık iddiâ eder. Bu hâlin en çirkin misallerinden biri olan bedbaht Firavun; “Ben sizin en yüce rabbinizim!” diyecek kadar azgınlaşmıştı!.. (bkz. en-Nâziât, 24) Dünyada denizin, âhirette de cehennemin dibini boyladı!..

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler, kalpteki kibrin cennete girmeye mâni olduğunu ilân etmektedir.

Rabbimiz buyurur:

“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuk yapmayı istemeyenlere nasîb ederiz. Sonunda kazançlı çıkanlar, fenalıktan sakınanlardır.” (el-Kasas, 83)

Fahr-i Kâinât Efendimiz buyurur:

“Kalbinde hardal tanesi kadar îmân olan hiçbir kimse, cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiçbir kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 148-149)

Bu hadîs-i şerîfi, dînimizin esasları istikametinde telâkki etmemiz îcâb eder. Bu sebeple; zerre kadar îmâna güvenerek, takvâdan uzaklaşmak, şeytanın aldatmacasına kapılmak olur.

Çünkü Cenâb-ı Hak buyurur:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece; «Îmân ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”

Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah; (îmânında) sâdıkları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (el-Ankebût, 2-3)

Kalpte var olup da insanı cehennemden koruyacak bir îman, kâmil bir îmandır. Sâlih amellerle tescil edilen, takvâ ile zâhir olan ve son nefese kadar, zaafa uğramadan korunabilen, cevher vasfında bir îmandır.

Buna mukabil, cennete girmeye mâni olan kibir de, Allâh’a ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı olan kibirdir. «İbâdullâh»a yapılan kibir ise, kalpte derinleşerek, bu tehlikeli derekeye götürebilir.

Zira âyet-i kerîmede buyurulur:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍۙ

“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” (Hümeze, 1)

Kibrin âkıbeti korkunçtur, cennetten uzaklaşmak ve cehenneme yaklaşmaktır. Çünkü kibir, hakikati reddetmektir.

HAKKI İNKÂR

Bâtınî haramlar husûsunda dikkat edilecek bir husus da, bunları teşhis ve tespitte ölçünün kalp olmasıdır. Nitekim ashabdan biri;

“−Yâ Rasûlâllah! İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını istemez mi?” deyince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu karşılığı vermişlerdir:

“−Şüphesiz ki Allah güzeldir; güzelliği sever. Kibir (ise nimetleri kendinden bilerek) hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görmektir.” (Müslim, Îmân, 147; Tirmizî, Birr, 61)

Vakar, heybet, kılık-kıyafette tertip ve nizam gibi özü itibarıyla güzel olan hasletleri; gurur ve kibirle karıştırmamak îcâb eder. Bilhassa ahlâkî kıstasları; başkaları hakkında sû-i zanda bulunmak için değil, kendi nefsimizi muhasebe ve kalbimizi murakabede kullanmamız en doğrusudur.

Hazret-i Mevlânâ, kibrin mâneviyat yolunda engel oluşuna bir başka pencere açar. Kibir; insanın kendi kusurlarını görüp, onları ıslah etme yoluna girmesine mâni olur. Mevlânâ Hazretleri şöyle anlatır:

“Allah, (kusurlarını itiraf edip onları düzeltmek yolunda mâni olan) ar ve insanlardan utanma duygusunu yüz batman ağırlığında bir demir bukağı (pranga) hâline koymuştur. Nice kişiler bu görünmez bağa bağlanıp kalmışlardır.

Kibir ile inkâr, Hak yolunu öyle bir bağlamıştır ki, kibre ve küfre dûçâr olanlar, açıkça ah bile edemez. (Derdini itiraf edemeyen derman bulamaz.)”

“Cenâb-ı Hak buyurdu ki:

«Çünkü Biz; o kâfirlerin boyunlarına bağlar geçirmişiz ki, bunlar çenelerine dayanmıştır da başları yukarı kalkık bulunuyorlar. (Artık hak tarafına başlarını çevirip de boyun eğmezler.)» (Yâsîn, 8)

Bu zincirler; bizzat insanın kendindendir, kendi içindendir. Hâriçten vurulmuş da değildir. Yine Rabbimiz;

«Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.» (Yâsîn, 9) diye buyurdu. Bu kibirli vaziyete düşen, önündeki, ardındaki engeli göremez.”

Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birini teşkil eden kıssaları okuduğumuzda görüyoruz ki; Âd ve Semûdlar, Firavun ve Nemrutlar gibi niceleri, hep kibirleri yüzünden hakikate vâsıl ve hidâyete nâil olamamışlardır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Nice kâfirler var ki, din sevdasına düşmüşlerdir. Gerçek dîni neredeyse bulacak gibi olmuşlardır. Fakat insanlardan utanmak, kibir, şu ve bu onlara bağ olmuştur. Bu gizli bir bağdır ama, demirden de beter ve kuvvetlidir.”

Demek ki, «ben» iddiâsı, mânevî yolun bir nevî kanseridir. İblis; meleklerin hocası iken, bu benliği yüzünden ebedî hüsrâna dûçâr olmuştur.

Tasavvufta bu sebeple nefsin varlığı, hakikate vuslatın önündeki en büyük engel olarak görülmüş ve bütün gayretler onu bertarâf etmeye sevk edilmiştir. Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri der:

Gel bu nefsin zulmetinin tozunu sür aradan,
Kande baksan gözlerine görüne ol Yaradan.

“Nefs karanlıklarının tozlarını aradan kaldır ki, nereye bakarsan gözlerine Rabbinin nûru görünsün.”

Benliği aradan çıkarmadan vuslat mümkün değildir.

«BEN!» ÖYLE Mİ?

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ashâbına benlikten uzak durmayı, tevâzu ve hiçliğe bürünmeyi tâlim buyurdu. Her fırsatta bunu ifade edişinin güzel bir misâlini Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir gün, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim ve kapısını çaldım. Rasûl-i Ekrem Efendimiz;

“–Kim o?” diye sordular.

“–Benim!” diye cevap verdim.

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Ben, ben! (Öyle mi?!.)” diye tekrar etti. Galiba bu cevabımdan hoşlanmamıştı. (Buhârî, İsti’zân, 17)

Hazret-i Mevlânâ, bu kıssayı edebî ve tasavvufî bir lisan ile şerh ederek şöyle ifade etmiştir:

“Birisi geldi, bir dostun kapısını çaldı. Dostu içeriden;

«–Ey güvenilir kişi, kimsin?» diye seslendi.

Kapıyı çalan;

«–Benim.» deyince, dostu;

«–Öyleyse git! Senin için henüz içeri girme zamanı değildir. Böyle bir mânevî nimetler sofrasında ham kişinin yeri yoktur.» dedi.

Ham kişiyi, ayrılık ve firak ateşinden başka ne pişirebilir? Nifaktan, ikiyüzlülükten onu ne kurtarabilir?

O zavallı adam kapıdan döndü, tam bir sene yollara düştü, dostunun ayrılığı ile yandı, yakıldı. O yanık âşık, ayrılık ateşi ile pişerek döndü geldi, dostunun evi etrafında yine dolaşmaya başladı. Ağzından sevgili dostunu incitecek bir söz çıkmasın diye, bin bir endişe içinde ve yüzlerce defa edep gözeterek kapının halkasını yavaşça vurdu. Dostu içeriden;

«–Kapıyı çalan kimdir?» diye seslendi.

Adam;

«–Ey gönlümü almış olan! Kapıdaki de sensin.» cevabını verdi.

Dostu;

«–Mademki şimdi «sen» «ben»sin. Ey «ben» olan, «ben»den ibaret olan, haydi gir içeri! Bu ev dardır; bu evde, iki «ben»i alacak yer yoktur. İğneden geçirilecek bir iplik, ayrılır da iki iplik olursa, yani ucu çatallaşırsa iğneden geçmez. Mademki sen tek katsın, birsin; gel bu iğneden geç!» dedi.”

İnsan nefsinin karanlıklarından nasıl arınabilir?

Elbette benlikten kurtulup kulluk ve hiçlik şuuruyla Rabbine yönelerek…

Gaflet içindeki insan; hayatın bin bir gāilesi içinde âdetâ yuvarlanırken, durup da kendine böyle bir çekidüzen vermekte zorluk yaşar. Erteler. Fırsat arar bulamaz. Tam toparlanacak iken, bir şeytan çelmesiyle tekrar yıkılır.

HAK’TAN YARDIM MEVSİMİ

Fakat Rahmân ve Rahîm olan Cenâb-ı Hak; kullarının imdâdına yetişmiş ve çeşitli zaman dilimleri içinde, hulûlüyle müşerref olduğumuz üç aylar gibi; «lütuf zamanları» takdir etmiştir. İmtihan dünyasında, kullarına âdetâ âhireti hatırlatıcı, duygulu, rûhânî davetiyeler göndermiştir.

Bu mânâda;

Üç aylar; nefsin enâniyetinden, gurur ve kibrinden de arınma mevsimidir.

Çeşitli meslek erbapları; zaman zaman seminerler yaparlar, kamplara çekilirler. O günler boyunca, başka işlerini bir kenara bırakırlar. Böylece hayatın günlük akışı içinde fırsat bulamadıkları hususlara teksif olur; okur, dinler ve öğrenirler. Kendilerini tazelerler.

Sporcular için de mühim bir müsabakadan evvel, kamp tertip edilir ve ihtilâttan men kararı alınır. Böylece kuvvet ve gayretlerinin teksif olması, alâkalarının hayhuya dağılmaması temin edilmiş olur.

Ebediyet yolcusu olan mü’minler de ibâdet hayatları için, böyle zaman dilimlerine ihtiyaç duyarlar. Mübârek zamanlar; heyecanları tazeler, iştiyâkı artırır, cemiyette meydana gelen müşterek hissiyat ile, kulluk hayatında yeniden bir intizam sağlanmış olur.

Rabbimiz, bizlerden sadece üç aylarda değil her zaman kulluk istemektedir. Lâkin kullarına, böyle mânevî kamp ve teksif zamanları lutfederek; onları bütün hayatlarını takvâ şuuruna yükseltmeleri için yardımda bulunmaktadır.

Aksi takdirde; üç aylardan sonra terk etmek düşüncesiyle, sadece üç aylarda birkaç sâlih amel işlemenin pek bir faydası olmaz.

Zâhirî ve bâtınî haramları da sadece üç aylarda terk etmek de edeben güzel olsa da asla kâfî değildir. Takvâyı ömre yaymak, bütün hayatı Allâh’ın istediği istikamette tanzim etmek, kulluğun muktezâsıdır.

Hazret-i Mevlânâ ibâdetlerin mânevî özünü idrâk etmenin ehemmiyetini ifade sadedinde şöyle der:

“Hacca gidenler, orada Kâbe’nin sahibini arasınlar. O’nu bulduktan sonra Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”

Bu ifadeyi şöyle genişletebiliriz:

Üç ayları ve bilhassa Ramazân-ı şerîfi idrâk edenler, O’nu ikrâm eden Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına erişirlerse; onlara yaşadıkları her zaman dilimi, Ramazân-ı şerif gibi, rahmet ve bereket, feyiz ve rûhâniyet dolu olur.

Namazı huşû ile kılanlar; eğer bedenleriyle kıbleye yöneldikleri gibi, kalpleriyle de Hakk’a teveccüh edebilirlerse, namazlarının dışında da dâimâ zikr-i ilâhî içinde yaşarlar.

Yâ Rab lutfeyle!..

Yâ Rabbî!.. Bizleri, zâhirî ve bâtınî (açık ve gizli) emirlerini yerine getirenlerden eyle!.. Kalplerimizi kibir ve gurur gibi çirkin ve âkıbeti hazin duygulardan temizle!.. Îman, ihlâs, sıdk ve tevâzu gibi güzel hasletlerle bizleri tezyîn eyle!..

Âmîn!..

http://www.osmannuritopbas.com/...iraneligi-kibir.html

Abdullah SAFİDEMİR, bir alıntı ekledi.
 21 Nis 21:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Zilan anlatıyor: İki nehrin suyu yıkamaya yetmez
Nesini söyleyeyim, nesini anlatayım, nereden başlayayım, nerede bitireyim bilmem; böyle dile söze gelmez şeyleri insan kulağıyla değil, yüreğiyle duyabilir ancak. Bizim acımızın üstüne acı yoktur, bizim fıganımızın üstüne figan yoktur. Şengal Dağı kadar büyüktür derdimiz, göğsümüzün üstüne oturmuştur. Öyle çok kanımız döküldü ki, iki nehrin suyu bu kanı yıkamaya yetmez. Ulu Fırat, ulu Dicle bile temizleyemez bu lekeyi. Ooooy oy, oy. Ocağımız sönmüş bizim, kolumuz kesilmiş bizim, hanemize baykuşlar konmuş bizim, hikâyemiz kıyamete kalmış bizim.

Bunları çadırdaki başka bir kadın söyledi, daha da devam edecekti ama beni oraya götüren gencin bir işaretiyle sustu.

Zilan, kuru, düz hatta içinde en ufak bir duygu kırıntısı taşımayan bir sesle, görev yapar gibi anlatmaya başladı. Zayıf yüzlü, avurtları çökük, esmer, kaşları bitişik bir kadındı.

“Meleknaz’la biz aynı köydeniz, ikimiz de on beş yaşındaydık, okula gidiyorduk, bazen Şengal’e götürürlerdi bizi büyüklerimiz. Şengal çok güzeldi, dünya çok güzeldi, insanlar çok güzeldi. Dünyanın yaratıldığı Kızıl Çarşamba bayramında yumurta boyar çok eğlenirdik, Meleknaz’la el ele tutuşur, sokakları gezerdik.

Meleknaz büyük bir sır taşırdı, babası ona kayıp ki. tabımızı ezberletmişti. Tavusâ Melek’in bir daire çizerek gösterdiği, insanlar arasından seçtiği biz Ezidilerin kadim bilgileri bu sözlerdeydi ve hepsi de Meleknaz’ın aklına yazılmıştı. Çok az ailede bu emanet, nesilden nesile aktarılabiliyor ve kelamın sahibidir o aileler, Meleknaz’ın ailesi de onlardandı.

O gün sakallı adamlar köyümüzü bastılar, arabalarıyla çıkış yollarını kapattılar, hepimizi köy meydanında topladılar, kadınlarla çocukları bir yana, erkekleri bir yana ayırdılar. Ellerinde büyük silahlar vardı, hepsi siyah giyinmişti, siyah bayraklar asılıydı arabaların üstünde. Bizim erkeklerimizin uzun bıyıkları olur, hiç kesmezler. Gelenler önce erkeklerimizin bıyıklarını kesti, siz Ezidiler kâfirsiniz, İslam’ın düşmanısınız diye bağırarak erkeklerin bıyıklarını kazıdılar. Haydar Amca karşı koyunca bıçaklarını çıkarıp kafasını kestiler, yere yuvarladılar; kafa toza toprağa bulandı. Ben elimle Meleknaz’ın gözlerini kapattım, elimi öyle bir sıkıyordu ki kıracak sandım. O gün üç erkeği daha öldürdüler, sonra kalanları kamyonlara doldurup götürdüler; babam, amcam, abilerim, dayım hepsi kamyondan bize bakıyordu, onları bir daha görmedik. '

Sonra bizleri de kamyonlara doldurdular, başka bir şehre götürüp büyük bir binanın bodrumuna bıraktılar, ekmek su vermediler. Meleknaz yol boyunca, babam,

abilerim diye ağladı. Ertesi gün akşama doğru sakallı adamlar yine geldiler. Genç kızları, analarından, teyzelerinden ayırdılar, zorla, kopararak aldılar hepimizi; birçok kişi yalvardı ama aldıran olmadı, dinlemediler. Sekiz yaşından on sekiz yaşına kadar seçtikleri kızları yine kamyonlara doldurdular, başka bir binaya götürdüler. Meleknaz yine elimi sıkı sıkı tutuyor, titriyordu. Bu binada da loş bir bodruma fırlatıldık. Biraz bekledikten sonra bize su verdiler, yiyecek verdiler. Yedik, çünkü dayanacak gücümüz kalmamıştı artık. Sonra sakallı adamlar gelip bize alıcı gözüyle bakmaya başladılar. Bazıları gelip her yerimizi elledi, avuçladı; sonra isteyen istediği kızı alıp gitti. Sekiz yaşındaki kardeşimi de kucağımdan koparıp götürdü bir adam. Ayaklarına kapandım, yalvardım ama defol kâfir diyerek tekmeledi beni. Kız kardeşim abla diye bağırıyordu abla, abla. Bir şey yapamadım. Sonra bizleri de elleyip mıncıkladılar, aldılar; o gün hepimiz bir yerlere götürüldük, kimse kalmadı. Beni alan, kırk yaşlarında, bıyığı tıraşlı ama sakalı uzun iriyarı biriydi, elindeki silahı hiç bırakmıyordu. Beni bir eve götürdü. Evde dört kadın daha vardı, bir de kız çocuğu, herkes korku içindeydi. Adam beni bir kadına doğru itti, bu kâfiri iyice temizle dedi, onu Müslüman yapacağım. Sonra güldü.

Kadın hiç konuşmadı, hiçbir şey söylemedi, sadece beni yıkadı, keseledi, kaynar sular döktü. Sonra bana temiz bir entari verdi.

Adam gece yapacağım yaptı bana ama benim aklım orada değildi, sekiz yaşındaki Nergisimjn de başına aynı şeylerin geldiğini düşündükçe kendi derdimi unutuyordum. Sonradan öğrendim, ona da aynısını yapmışlar, ağlıyor diye de dövmüşler!

Zilan hava raporu okurmuş gibi duygusuz, yüzünde hiçbir mimik olmadan, sesindeki tonlama hiç değişmeden anlatıyor, onun bu tavrı dehşete düşürüyor beni. Kuru kuru anlattığı olaylar gözümde canlanmaya başlıyor, kafam onun yarım bıraktıklarını tamamlıyor gibi. Onu kullanan adam kimbilir neye benziyordu, böyle anlatılarda koku ihmal edilir hep, oysa en korkunç ayrıntılardan biridir. Zilan’ın duyduğu kokular değişmiş olmalıydı, üstüne çullanan yabancı tenin kokusu da, evin de, adamın ağzının da... Offf!

Adam beni birkaç gün kullandı, sonra bir paket sigaraya başka birine sattı, o adam da beni kullandı, sonra o da başka birine sattı. On savaşçının yatağına girince Müslüman olacağımı söylüyorlardı. Bir seneye yakın ondan ona gezdirdiler, dövdüler, her türlü tecavüzde bulundular. Bir gün cesaretimi toplayıp beni alan yaşlıca bir adama sordum, çünkü o biraz daha merhametli gibiydi ötekilerden, günah değil mi yaptıklarınız dedim. Hayır dedi, halifemizin emri böyle. Peki, küçük kız çocuklarına da mı aynı şeyler yapılıyor? Sordum çünkü aklım hâlâ Nergis’teydi. Adam bir kâğıt çıkardı, halifenin emirlerini okudu. Orada diyordu ki, eğer kız çocuğu gelişmişse onunla birleşebilirsin, eğer gelişmemişse birleşme olmadan her türlü zevkini tatmin edebilirsin. O zaman eyvah dedim, eyvah, Nergisim gitti! Çünkü sekiz yaşındaydı ama gösterişliydi. Adam okudu, dedi ki, iki kız kardeşi almak da caizdir ama ikisiyle aynı anda yatmak yasaktır, ayrı ayrı kullanılmalıdır. Bunları kitaba yazmışlar.

Bunun üzerine adama yalvardım, Nergisimi bulup satın alırsa, onun kulu kölesi olacağımı söyledim, ayaklarına kapandım, yalvardım. Adam güldü, zaten kölemsin daha nasıl kulum kölem olacaksın ki dedi. Yalnız bedenimle değil, bütün ruhumla, kalbimle kölen olurum dedim, bacımı yanıma getir, el kadar çocuk, kimbilir ne kadar korkmuştur. Müslüman olurum, namaza başlarım, ne dersen yapanın.

Adam insafa geldi, düşüneceğini söyledi. Ona çok hürmet ettim, eve geldiğinde her gün leğende ayaklarını yıkadım, sırtı ağrıdığında nenemin öğrettiği lapadan yapıp sürdüm, hatta kendimi zorlayıp gülümsedim bile, bana sahip olurken ağlamamaya çalıştım.

Aradan on gün geçti geçmedi, adam yanında çarşaflı bir kızla geldi. Çarşaf açılınca Nergis’i tanıdım. Daha doğrusu hem tanıdım hem tanımadım. Değişmişti, benim Nergisim gitmiş yerine düşman bakışlı, yabani, daha büyük ifadeli biri gelmişti. Nergisim dedim, Nergisim... Sarıldım ona ama o bana sarılmadı, kolları iki yanına sarkmış öylece bekledi. Ne oldu sana yavrum dedim, cevap vermedi. Gözlerinde karanlık bir nefret okunuyordu, bana bile öyle bakıyordu. Insan umudunun bir kısmını kaybederse üzgün görünür ama tamamen umutsuz kalınca, böyle olur.

Daha sonra Meleknaz’da da aynı şeyi gördüğüm için biliyorum. Kardeşine, anana babana bile güvenmezsin, insan kılığındaki her yaratığın içindeki canavarı görürsün hep, başka bir şey görmezsin. Herhalde geçer diyerek ona elimden gelen şefkati gösterdim, sarıp sarmaladım, güzel yüzünü öptüm, anamızdan babamızdan, eski günlerimizden söz ettim, anamın onu severken söylediği gibi Şengal Dağı ceylamm dedim ona yüzlerce kere. Saçlarım iki belik ördüm. Tek kelime etmedi. Akşam adam onu aldı odasına. Kulak kesildim, adamın çıkardığı seslerden başka hiçbir şey duymadım. Adam o sabah bana, senin bu kardeşine verdiğim paraya yazık oldu dedi, bir ceset almışım ben, hiç zevki yok, onu satacağım. O zaman, ikimizi beraber satması için yalvardım, bizi ayırma dedim, zaten anamız, babamız, abilerimiz nerede, ne yapar bilmiyoruz, hiç olmazsa ikimizi ayırma. Adam yüzüme uzun uzun baktı, sonra, kâfirsin ama iyi bir kızsın dedi, artık onları bekleme, hepsi öldü, boşuna bekleme, kimse kalmadı.

Kanlı gözyaşları dökmeye, ağıt yakmaya başladım. Güzel anam nerdesin, dağların aslanı babam nerdesin, başımı dayayıp ağlayacağım bir mezar taşınız da mı yok diye sel oldu gözümün yaşı. Adam bundan sıkıldı. Ben böyle ağlayan kadını hiç sevmem dedi. Zaten benden de hevesini almıştı, hep yeni kızlar geliyordu, giderek daha küçük kızlar alıyorlardı. Nergisimle beni beraber satmaya razı geldi. Ertesi gün bizi Musul’da esir pazarına gönderdi.

Huzursuzluk, Zülfü Livaneli (Sayfa 91 - Doğan Kitap)Huzursuzluk, Zülfü Livaneli (Sayfa 91 - Doğan Kitap)
Alperen Tekin, Tragedyanın Doğuşu'yu inceledi.
 12 Nis 19:44 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 7/10 puan

Nietzsche bibliyografyasının başlarında yer alan bu kitap mercek altına alacağı konuyu cımbızla çekip ayırma konusunda çok başarısız. Bir ondan bir bundan bahsediliyor; sanki ortada bir tez yokmuş da bir yakınma varmış gibi. Dilinin ağır olmasının yanı sıra, gereksiz derecede gönderme var. Yunan mitolojisine, Kant’a, Schopenhauer’a, Wagner’a aşina olmadan incelendiğinde çoğu okur fazla bir şey anlamayacaktır. Üstüne Nietzsche’nin gizemli ve ateşli üslubu da eklendiği zaman, kitap okunması çok zor hale gelmiş.

Bunu geçersek anlattığı şeyler şöyle. Sanatta ve hayatta iki itici gücün olduğundan bahsediliyor. Bunları da Yunan tanrıları Apollon ve Dionysos ile özdeşleştiriyor. Apollon öncelikle güneşin, ışığın, düzenin ve aynı zamanda müzik ile şiirin tanrısı. Saflığı, sadeliği, nesnelliği, mantığı, düzeni ve bilgeliği temsil ediyor. Bunun yanında Dionysos şarabın, tiyatronun, dansın, mantıksızlığın, kaosun ve şehvetin tanrısı. Duyguları ve içgüdüleri temsil ediyor. İkisi de Zeus’un çocukları ve her ne kadar doğaları gereği zıt düşmeleri gibi bir durum beklense bile Yunanlılar bu iki tanrıyı rakip olarak görmemişler.

Nietzsche bu ikisinin ve temsil ettiklerinin bir araya gelerek dram sanatlarını (tiyatroyu, müziği vs.) doğurduğunu söylüyor. Buna örnek olarak da Yunan trajedilerini gösteriyor. Onlardan beri de bu iki gücün bir araya gelmediğini anlatıyor. Sokrates mantıksal diyalektiği ile geldi ve hayatın özünü hiçe sayarak Dionysos’u tasfiye etti, diyor. Aynı zamanda Apollon’un düzenci fikirlerinin insanı duygularından ve Dionysoscu, tecrübeye yakınlık anlayışından uzaklaştırdığını ve kendi özüne yabancı kıldığını anlatıyor. Oysa insan özünün Dionysoscu kaos ile ilişkisi olan bölümünde de bir armoni var, diyor, yani Apolloncu yaklaşımla da bağlantılı. Bu bağlamda Apolloncu anlayışın esasını yitirmemek için, Dionysoscu anlayışın da kaosta kendini bertaraf etmemesi için birbirlerine ihtiyacı var. Sanat boyutunda ise Dionysos’a bir öz dersek, kendini piyes vs. olarak sunabilmesi, ifade edebilmesi için Apollon’un düzenine gereksinim duyuyor.

Nietzsche aynı zamanda Dionysos etkisinden önce Yunan sanatının basit olduğunu söylüyor. Sadece görünüşlerle ilgilenen bir sanattan bahsediyor. Çünkü Apollon sanatı dünyanın sıkıntı dolu yaşam atmosferine karşı insanın çevresinde bir zırh oluşturuyordu, diyor. Durum böyle olunca sanatı izleyenler de asla sanatın içine giremiyor, onu yaşayamıyorlardı. Sadece onu değerlendiriyorlar ve üzerine düşünüyorlardı. Oysa Dionysos etkisi sanata nüfuz ettiğinde, bu, insanlara kendi tecrübeleriyle sınırlı olmadıklarını gösterdi ve Hıristiyanlığın öbür yaşam anlayışına karşın onlara hayata kendini “şimdi”nin içinde dahil etme anlayışını sundu. Ayrıca Nietzsche, Dionysos’un dilini kelimelere dökmesi gibi bir durumun imkansızlığından ötürü, Dionysos lisanı olarak müziği belirliyor.

İthaki Yayınlarından okudum.

Nur Sûresi 31- 49.Ayetler :
Rahman Rahim Allah'ın Adıyla

31- Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar(31) ve ırzlarını(32) korusunlar;(33) süslerini(34) açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç.(35) Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.(36) Süslerini, kendi kocalarından(37) ya da babalarından ya da kocalarının babalarından(38) ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından(39) ya da kendi kardeşlerinden(40) ya da kardeşlerinin oğullarından(41) ya da kız kardeşlerinin oğullarından(42) ya da kendi kadınlarından(43) ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan(44) ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden(45) ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan(46) başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.(47) Hep birlikte Allah'a tevbe edin(48) ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."(49)

AÇIKLAMA

31. Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz.Peygamber (s.a) hanımlarından Hz.Ümmü Meymune ve Hz.Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz.İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.Peygamber (s.a) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz.Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi) .
Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz.Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta) .
Ne var ki, bunların karşısında Hz.Aişe'den gelen değişik bir rivayet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz.Peygamber (s.a) bunu Hz.Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) . Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz.Peygamber (s.a) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebu Davud) .
Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.
Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101) . Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.
32. Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşru yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kız kardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud) .
Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz.Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz.Peygamber (s.a) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz.Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz.Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.
Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.
33. İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.
34. "Zinet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu zinetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.
35. Çeşitli müfessirlerce bu ayete verilen anlamlar ayetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların zinet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz.Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler ayeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.
Bu, Hz.Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389) . Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz.Peygamber (s.a) devrinde örtü ayetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivayetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.
36. İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284) . Bu ayet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz.Aişe (r.a) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Suresi inip, halk muhtevasını Hz.Peygamber'den (s.a) öğrenince doğru evlerine koştular ve ayetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Ayetlere anında cevap geldi. Ensar kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivayette, Hz.Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebu Davud) .
Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebu Davud) .
37. Bu ayet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.
38. "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.
39. "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.
40. "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.
41. "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.
42. Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:
1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu ayette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz.Peygamber (s.a) Hz.Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında Ebu'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz.Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz.Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebu'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz.Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz.Peygamber (s.a) gelir ve Hz.Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz.Peygamber (s.a) ayeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca ayette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebu Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.
2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz.Peygamber'in (s.a) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.
Çok sayıda rivayet, Ebu Bekr'in kızı, Hz.Peygamber'in (s.a) baldızı Esma'nın Hz.Peygamber'in (s.a) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz.Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebu Davud) .
Aynı şekilde Ebu Talib'in kızı ve Hz.Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz.Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebu Davud). Buna karşılık Hz.Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz.Peygamber'in (s.a) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz.Peygamber'e (s.a) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz.Peygamber'i, (s.a) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz.Zeyneb'in evinde görürler. Hz.Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz.Peygamber'in (s.a) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebu Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.
3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadise göre, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebu Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz.Peygamber (s.a) bununla da kalmaz ve Hz.Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riayet etmesini söyler.
43. Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.
Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riayet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebu Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz.Ebu Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyamet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)
İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.
Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır.
44. Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların zinetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.
Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebu Hanife'yle İmam Şafiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Ayette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle ayetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da zinetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.
Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz.Aişe, Ümmü Seleme ve Hz.Peygamber'in (s.a) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şafiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz.Peygamber (s.a) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz.Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz.Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz.Peygamber (s.a) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebu Davud, Ahmed, Beyhaki) . İbn Asabis'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu köleyi Hz.Fatıma'ya verir ve Hz.Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz.Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)
Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz.Peygamber'in (s.a) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riayet etsin." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz.Ümmü Seleme'den) .
45. Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu ayette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler.
Katade: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar.
Mücahid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler.
Şa'bi: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler.
İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler.
Tavus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285) .
Bu konudaki en güzel açıklama Hz.Peygamber (s.a) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz.Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz.Peygamber (s.a) bir gün hanımlarından Hz.Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz.Peygamber (s.a) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.
46. Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.
47. Hz.Peygamber (s.a) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara zinetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz.Ebu Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebu Davud, İmam Ahmed) .
Bir başka rivayete göre, Ebu Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebu'l-Kasım'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebu Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî) .
Ebu Musa el-Eş'arî Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî) . Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebu Davud) .
Hz.Peygamber (s.a) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) .
48. "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleye geldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.
49. Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz.Peygamber'in (s.a) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:
1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz.Cabir İbn Abdullah, Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi) .
Yine, Hz.Cabir'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed) . İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivayet eder. Bizzat Hz.Peygamber (s.a) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz.Peygamber (s.a) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz.Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebu Davud) .
2) Hz.Peygamber (s.a), erkeğin elinin namahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz.Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebu Davud) .
3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, Hz.Peygamber (s.a) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz.Peygamber (s.a) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."
Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivayetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivayetlerin arasını bulmak için, Hz.Peygamber'in (s.a) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.
4) Hz.Peygamber (s.a) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebu Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan) . Böyleyken Hz.Peygamber (s.a) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî, Beyhakî) .
Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre şu rivayette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebu Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivayetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebu Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebu Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebu Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivayette bulunur.
Hz.Ümmü Seleme'ye göre Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz.Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud).
Hz.Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz.Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebu Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari) .
Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)
Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz.Peygamber (s.a) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebu Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz.Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebu Davud) .
Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.
5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:
a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,
b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,
c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,
d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,
e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.
Bu talimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe, Esma bint-i Ebu Bekir, Hz.Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivayet edilmektedir.
Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir.

Gökçe, Büyük Gerileme'yi inceledi.
07 Nis 20:59 · Kitabı okudu · 8 günde

Yine bir bu sitede pek okunmadığı halde basılmasıyla çok ilgi gören kitapla karşınızdayım. Kitaba inceleme yapmaya çalışacağım çünkü pazartesi günü sınavımdan önce birkaç cümle aklıma gelse kâfidir. Aslında daha çok cümle geleceği çok açık, kitabın bazı bölümlerini, bazı cümlelerini kaç kez okuduğumu bilmiyorum.. Son zamanlarda altını böylesine çizdiğim, yanına özetler çıkarttığım sosyoloji kitabım neydi onu da hatırlamıyorum zaten. Bu kitap bu yönden de bana iyi geldi; tam böyle sosyolojiden koptum galiba, sürekli edebiyat eserleri okuyup duruyorum dediğim bir zamanda bana içimden hiç gitmeyecek olan sosyoloji ve siyaset bilimi sevgimi hatırlatmış oldu. Tavsiyem şudur ki: Siyaset bilimcilerimiz, tarihe, sosyolojiye, uluslararası gündem tartışmalarına önem veren herkesin listesine alması gereken bir kitap. 8-9 günde okumuş olsam da sınav stresi olmadan daha rahat okunması gereken bir kitap bana göre. Zaten o zaman 15 gün bile sürse okuması insana çok gelmez..

Kitabın içinde 15 ayrı, çoğu halen yaşayan -Bauman hariç- ünlü sosyologun, tarihçinin, düşünürün makaleleri bulunmakta. Pek önemsediğim Zygmunt Bauman, Nancy Fraser ve Slavoj Žižek'in tartışmaları içinde bulunduran bu kitabı benim ancak kitaptan sorumlu olduğumda öğrenmem de ayıbım olsun. Kitabın belli başlı kavramları, kişileri ve ideolojileri var. Örneğin: "Popülizm", "neoliberalizm", "küreselleşme", "yabancı düşmanlığı", "etnik milliyetçilik" gibi kavramlar olmadan kitabın verilmek istenen mesajları alınamayacaktır. Zaten bu kavramlar sürekli tekrar ettiğinden isteseniz de istemeseniz de bu kavramlar üzerinden düşünmeye alışacaksınız. Veya "Trump"sız hiçbir tartışma yapılamadığını görmüş olacaksınız. Trump'ın yanına bir de Putin, Modi ve Erdoğan geldi mi tartışmalar daha da bir heyecanlanacak. Bütün yazarların tek bir ortak noktası varsa o da: Trump nefretidir. Trump zaferi tüm yazarlara göre hezimetten başka bir şey değil. Böylesine ırkçı, kadın düşmanı, milliyetçi, kaba bir siyasetçinin Amerika Başkan'ı olması kabullenemez fakat tüm yazarlar da yine farkında ki Trump zaferi solun gerileyişi ve yenilgiyi kabullenişidir. Her ne kadar bu durumdan rahatsız olduğunu söylese de sol düşünce siyasetçiler bu durumu düzeltmek için de kendilerini bir türlü geliştiremiyorlar. Žižek'e göre Trump'ın zaferi radikal bir sola zemin hazırlamış olsa da, olması gereken şey radikal bir siyaset yapan solun inşasıdır. (Aslında bizde de durum pek farklı değil. Her gün sol cenahın eleştirilerini, kavgalarını izlesek de gördüğümüz şey çoğu zaman kuru bir gürültü oluyor.) Büyük Gerileme dediğimiz şey aslında "ilerici neoliberalizme" karşı "gerici popülizm"in güç kazanmasıdır. Sağın, gün geçtikçe büyüyüp sola karşı yeni zaferler kazanmasıdır. Peki sağ-sol kavgası neden önemli? Sağ neyi temsil ediyor, sol neyi temsil ediyor? Şöyle söyleyebilirim ki; sağ, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, milliyetçiliğin, narsizmin bir başka adı iken, sol da demokrasinin, yenilikçiliğin, farklılıkları benimsemenin bir adı oluyor. Trump, Putin, Modi, Erdoğan sağ cephede birlikte yer alıyor. Sol cephede de pek söylenmese de -seçimi kazanamasa da- Clinton, Merkel gibi siyasetçiler yer alıyor. Kimin yazısındaydı pek hatırlayamasam da şöyle bir cümle geçiyor: "İlk siyahi başkandan sonra kadın bir başkanın seçilme gururunu yaşayacakken onun yerine kadın düşmanı, ırkçı birinin başkanlığının üzüntüsünü yaşıyoruz." Bence kitabın Trump bakış açısı tamamen bu cümlede özetlenir. Büyük Gerileme ne zaman mı başlıyor diye sorarsak 2008 diyebiliriz aslında. Ve büyük gerilemeyi yaşatan olaylar nelerdir: Arap Baharı, ekonomik kriz, Brexit olayı, ABD seçimi, mülteci krizi.. Peki gerileme bütün bu olanların bir sonucu mu? Aslında hayır. Bu olanlar olmadan önce de gerileme başlamıştı. Rendueles makalesinde bir örnek veriyor mesela ve sonuç şu: Her ne kadar krizden sonra bir gerileme bekliyor olsak da İspanya'da 2007'deki ekonomik borçlanma 2008'dekinden farklı değil. O zaman eşitsizlik durgunluğun bir sonucu değil sebebi oluyor. Wolfgang Streeck ise büyük gerilemeye şöyle bir yorum getiriyor: Neoliberalizm kürselleşmeyle birlikte veya kürselleşmeyle birlikte neoliberalizm geldi ve büyük gerileme böyle başladı. Demek ki ikisini ayrı ayrı düşünemiyoruz ve demek ki her ne kadr ikisini de ayrı kutba soksak aslında hepsi birbirinin içinde yer alıyor. Zaten kitabın bir başka sonucu da şu: Popülizm gibi neoliberalizmi de sağ-sol, ilerici-gerici diye ayrımak oldukça mantıksız çünkü popülizmin nasıl ber iki tarafı varsa, neoliberalizm de zamana göre merkez sağın da merkez solun da tek düşüncesi olmuştur. Saydığım popülist liderlerin üç ortak özelliği vardır; otoriter, ataerkil ve yabancı düşmanı olmalarıdır bunlar da. Donald Trump'ın 2016'daki zaferi birçok kişi için gerici hareketlerin ilerici hareketler karşı zaferi olarak değerlendirmesini bir kez daha hatırlatıyorum ve bütün kriz zamanlarının -eşitlik ve demokrasi için çalışma zamanlarında da olduğu gibi- siyasi ve toplumsal kutuplaşmayı doğurması bizi şaşırtmamalı.

Bütün bu sonuçlardan sonra kafamda aslında bir sürü soru oldu. Bazılarını kitap bittiğinde kafamdan atsam da bazıları hâlâ kalıcı ve olmamış şeylere karşı sorular olduğu için de cevap verilemiyor. Örneğin: Trump değil de Clinton kaznasaydı eğer kutuplaşma azalacak mıydı? Trump Müslümanlara karşı bu kadar nefret doluyken Hillary Hanım işleri değiştirebilecek miydi? Büyük Gerileme durgunluk yaşayabilir miydi? Gezi Direnişi sanıldığı kadar sadece bir öfke isyanı mıydı? Veya Erdoğan'ı Trump'ın yanına koymak gerçekten sol taraftan bile haklı olarak mı görülüyordu?

BegümG., bir alıntı ekledi.
06 Nis 18:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Sadece sana merhaba diyebilmek için bile o treni durdurmak isterdim.

İki Yabancı Olmadan Önce, Renee Carlino (Sayfa 232 - Matt, İndigo)İki Yabancı Olmadan Önce, Renee Carlino (Sayfa 232 - Matt, İndigo)
BegümG., bir alıntı ekledi.
02 Nis 23:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Biz Birbirimize Aşıktık
Beni önemsediğini söylediği tüm o zamanlar şimdi yetmiyordu. Yarın gideceğini bilirken hiçbir şey yeterli değildi.

İki Yabancı Olmadan Önce, Renee Carlino (Sayfa 216 - Grace, İndigo)İki Yabancı Olmadan Önce, Renee Carlino (Sayfa 216 - Grace, İndigo)
Malik Diker, bir alıntı ekledi.
29 Mar 14:42

Ayrılık zordu ama kavuşmak da bir o kadar imkansızdı bizim için. Aradan geçen onca yıl, yaşanmışlıklarımız, yitirdiğimiz heveslerimiz vardı...

İki Yabancı Olmadan Önce, Renee Carlinoİki Yabancı Olmadan Önce, Renee Carlino