• geçen gün tanrı ile konuştum.

    ne düşündüğünüzü biliyorum. konuştuğun kişinin tanrı olduğunu nereden biliyorsun?

    açıklayacağım, ama şunu söyleyeyim, sorduğum bütün sorulara –yani hepsine- cevap vererek beni ikna etti. bütün sorularıma makul ve tatmin edici cevaplar verdi. sonunda, onun tanrıdan başka birisi olmadığını kabul etmek zor değildi.

    tuhaf olan şu ki; ben hala bir ateistim ve biz bu konuda bile hemfikirdik.

    her şey 8.20 de paddington’dan dönerken başladı. kendime cam kenarı bir koltuk seçtim, bağıran haylaz çocuklar ya da sarhoş holiganlar yoktu. oturdum, bir şeyler okuyordum ve o yürüyordu.

    neye benziyordu?

    kesinlikle beklediğiniz gibi değildi. 30 yaşlarındaydı, kot pantolon ve “hobgoblin” tişörtü giymişti. gayet sıradandı. işçiye ya da benim gibi bir bilgisayar programcısına benziyordu.

    “burası boş mu?” dedi.

    “buyrun.” dedim.

    oturdu. umursamadım ve besin zincirine giren genetiği değiştirilmiş yiyeceklerle ilgili yazıma döndüm.

    “bir şey sorabilir miyim?”

    bir ve ya belki iki sorudan fazla sormaması gerektiğini ifade eden bir ses tonuyla “evet” dedim. konuşacak havada değildim.

    “neden tanrıya inanmıyorsun?”

    şerefsiz!

    bu tip konuşmaları severim ve tanrıya inananların mantıksız inançları hakkında saatlerce konuşabilirim. ama havamda olursam! bu, 20 yaş dişini çektirmek için randevuna 20 dakika kala kapını bir yehova şahidinin çalmasına benziyor. kalmak istiyorsun. ama asıl eğlence için bile zaman yok. ve biliyordum, standart cevabımı versem cardiff’e vardığımızda hala tartışıyor olurduk. havamda değildim işte! başımdan savmam gerekiyordu.

    ama sonra birden düşündüm; “garip! tamamen yabancı olan bu adam, benim ateist olduğumdan –ki doğru- nasıl bu kadar emin?” eğer arabamı sürüyorken böyle bir şey olsaydı, bu kadar gizemli olmazdı. narin hıristiyan balığına karşın, arabamın arkasında darvin balığı vardı. buna dikkat eden herhangi biri benim inançlarıma dair bir fikir edinebilirdi. ama bir trendeydim ve “evrim” tişörtümü bile giymemiştim. “the ındependent” okumak ateist olmanın göstergesi değilken bu adamın benim ateist olduğumu nasıl anladığını merak ettim.

    “seni bu kadar emin yapan şey nedir?”

    “çünkü” dedi, “ben tanrıyım ve sen benden korkmuyorsun”

    bana inanmak zorundasınız. ama bu tip durumların çoğunda konuşan kişi akıl hastanesi ya da en azından prozac adayı olarak görülür. bazen de şaka olarak adlandırılır.

    buna “rastgele olay” demek çok zor ama tam olarak öyle oldu. sesindeki ya da tavrındaki hiçbir şey beni aksi yönde etkilemedi. böyle söylemişti çünkü böyle olduğuna inanıyordu. rasyonel konuşmaları, uyuşturucu etkisinde ya da beyinsel bozukluklarının olmadığını gösteriyordu.

    - peki sana neden inanayım?

    “tamam” dedi, “neden bana birkaç soru sormuyorsun? istediğin herhangi bir şeyi sor. şüpheci aklını tatmin edecek miyim, gör.”

    - ben kimim?

    + stottle. 10 ağustos 1947, bristol, ingiltere, doğumlu harry stottle. baban paul, annen mary. duke of yorks krallık askeri okulunda okudun. sandhurst ve oxford’da exobiyoloji yüksek lisansı yaptın. başarısız bir rock şarkıcısı, 10 yıldır ticaret sendikası aktivisti, sonraları kendi işini kurmuş bir bilgisayar programcısı, web uzmanı ve ilham verici bir filozofsun. amerikan vatandaşı michelle ile evlisin ve önceki evliliğinden 2 çocuğun var. hazırladığın programla ilgilenen bir yatırımcıyla başarılı geçmiş gibi görünen bir iş görüşmesinden eve dönüyorsun. bu sabah otelde tam bir ingiliz kahvaltısı yaptın. tek eksik ingiliz sostu ve sen bunu istedin.

    durdu.

    + ikna olmadın. hmmm… seni ne ikna eder? telepatik bağlantı için iznini isteyebilir miyim?

    - iznime ihtiyacın mı var?

    + teknik olarak hayır. etik olarak evet.

    - tamam. izin veriyorum. beni ikna et.

    + peki. en gizli şifren ve sebebi...

    ciddi bir hacker şifremi elde edebilirdi, fakat sebebini kimse –yani hiç kimse- bilemezdi.

    o bildi.

    siz olsanız ne yapardınız?

    nispeten daha önemsiz ama bana özel birkaç soru daha sordum. (mesela bebekken ilk söylediğim kelime gibi – “armadillo” dedi.) tamamen ikna olmuştum. bu noktada olası 3 açıklama vardı.

    birinci olasılık rüya, halüsinasyon ya da hipnozdu. hiç kimse böyle bir şeyi anlayamazdı. bir oyunda gibiydim. rolümü oynuyordum. olaydan beri devam eden detaylı hatıralar ve benim güncel notlarımla birlikte halüsinasyonun bugüne kadar devam etmediğini düşünürsem bu seçeneği reddetmek zorundayım. geriye iki seçenek kaldı.

    gerçek bir telepat olabilirdi. şimdiye kadar kesinlik kazanmış böyle bir şey yoktu ama yine de bir olasılıktı. benim en gizli sırlarımı bilmesini bu şekilde açıklayabilirdim. ama başka şeyler bununla açıklanamazdı. özellikle, daha sonra sorduğum sorulara verdiği cevapların sebebi bu olamazdı.

    sherlock holmes’un dediği gibi; muhtemel seçenekleri elediğinde geri kalan şey, ne kadar imkansız olsa da gerçektir.

    iyi gözlemci, sherlock.

    bu adamın, olduğunu iddia ettiği kişi olduğuna inanmak zorunda kaldım.

    peki, şimdi ne yapardınız?

    eğer bir gün tanrıyla karşılaşırsam, ona milyonlarca soru soracağımı herkes bilirdi. ben de “neden olmasın?” diye düşündüm. konuşmanın detaylarını okurken bana hak vermelisiniz. bu sadece garip değil aynı zamanda sıra dışı bir şeydi. ve evet, biraz gergindim. doğru kelimeleri bulamadıysam bana kızmayın. söz veriyorum, ana fikri yakalayacaksınız.

    - kendime gelmem biraz zaman aldıysa özür dilerim, ama bir tanrıyla konuşmak her gün başıma gelen bir şey değil.

    + tek tanrı! diye araya girdi.

    - hassas! diye düşündüm.

    + tam olarak değil. sadece bir düzeltme.

    yavaş yavaş alışıyordum.

    düşüncelerimi kontrol etmeye çalışıyordum. kendi kendime “sakin ol harry. hayatın boyunca böyle bir durumda olmak istedin. ve işte oldun. sakin ol ve hayatının fırsatını kaçırma” dedim.

    “kaçırmayacaksın” dedi.

    siz söyleyin. o kısa anda bunun diğer her şeyden daha gerçekdışı olduğunu hissettim. yanımda oturan bu adam gayet açık ki aklımdan geçen her şeyi okuyordu. pantolonunun cebinde bir başkasının elini bulmak gibi bir şeydi.

    fakat izin vermiş olmamdan başka bir şey beni bu beyin işgalini kabul etmeye meylettirdi. onun yetenekleri ya da algısı bana açıkça güven vermeye başlamıştı. bu yüzden, söylediği sözlerin bana güven verdiğini ve rahatlattığını çok net hatırlıyorum. tıpkı amaçladığı gibi… bu adam muazzam bir çekim gücüne sahip olmalıydı.

    sonra tekrar başladık.

    - insan mısın?

    + hayır.

    - hiç oldun mu?

    + hayır, ama benzeri, evet

    - yani evrimin bir ürünüsün?

    + kesinlikle, kendi kendimin evrimi

    - ve bizimki gibi yaşayabilen, dna temelli bir türden evrimleştin?

    + doğru

    - seni tanrı yapan şey tam olarak neydi?

    + kendim yaptım

    - neden?

    + iyi fikir gibi görünmüştü

    - peki ya güçlerin? bizim türümüzdeki batıl inançlı insanların sana atfettikleri güçlerle herhangi bir alakası var mı?

    + çok yakın

    - yani her şeyi bizim için yarattın.

    + tabi ki hayır.

    - ama evreni sen yarattın.

    + işte bu evet.

    - ama tek başına değil.

    + tek başıma

    - ne demek istediğimi biliyorsun

    + kimse kendi ailesini yaratamaz. bu yüzden hayır.

    - açık konuşmama izin ver. sen tamamen bir doğal fenomensin.

    + tamamen.

    - bizim bir gün anlayabileceğimiz ve kontrol edebileceğimiz bir mekanizmadan mı ortaya çıktın?

    + bizden kastının ne olduğuna bağlı ama evet.

    - eğer insan ırkı o seviyeye gelemezse başka türler mi gelecek demek istiyorsun?

    + sadece bir tür

    - peki dünya dışında bizim seviyemizden ilerde olan kaç ırk var?

    + sadece birkaç tane. 14 milyondan daha az.

    - birkaç mı?

    - vay bee!

    - bizim seviyemizde kaç tane var?

    + şu anda 4,5 milyardan biraz fazla

    - yani bizim uzaydaki önemimiz dünyadaki ortalama bir joe’nun dünyadaki önemi kadar. öyle mi?

    + biraz daha az. seviye bir, ki bu sizin seviyeniz, uçan makinelerin icadıyla başlar. diğer seviye, herhangi bir türün bir şeye bağlı olmadan yaşamayı başarmasıyla başlar. yani sizin güneşiniz gibi… onlar herhangi bir yıldız sistemine bağlı kalmadan yaşamayı başardılar. insanlık sadece uçan makine aşamasında ve hayal edebileceğin gibi, seviye bir sürüsünün en altına yakın bir seviyede.

    - yani günün birinde, kardashev ve asimov’un bahsettiği gibi, kendi güneşimizi kontrol edebilecek miyiz?

    + tam tersi. bunlar evreni kontrol edebilmek için daha büyük makinelere ve dolayısıyla daha çok enerjiye ihtiyacının olduğunu düşünen, evrimi hala devam eden mekanik türlerin bakış açılarıdır. gerçek bunun tam tersidir. geliştikçe daha az enerjiye ihtiyaç duyarız ve çevremize daha az etkimiz olur. siz cisimleri kontrol edersiniz ki bu çok fazla enerji gerektirir. biz enerjiyi kontrol ederiz ki bu hiçbir şey gerektirmez. sonuç olarak, seviye ikideki bir türü, o izin vermediği sürece, tanıyamazsınız bile.

    - bütün bu evrimleşen türler, hepsi senin çocukların mı?

    + onları bu şekilde görmeyi seviyorum.

    - peki amaç?

    + en basit şekliyle, “hayat devam etmeli”. kendi motivasyonum evrenin zekâsını optimize etme isteğimdir. sizin tabirinizle, mutluluğu maksimize, acıyı minimize etmeye uğraşıyorum. fakat mutluluğun büyük bölümü farklı varlıkların iletişiminden ortaya çıkar. benim seviyeme ulaştığınız anda, milyarca farklı varlık olmaya son verip harika bir bütün olacağız. hiç bir kurum yaşama isteğini kaybedene kadar ölmez. ben, gelişmiş ve kendini bilen biri olmama rağmen, ya da şöyle söyleyeyim, gelişmiş ve kendini bilen biri olduğum için biliyorum ki, bu yol boyunca kaybettiğimiz mutluluk yeni bir zekâyla tanışmanın ya da ondan bir şeyler öğrenmek ve ona öğretmenin basit ve tahmin edilemez zevkidir. bu yüzden önemli olan birlik sağlamaktır. bu evrendeki ilk ölümsüz benim. son olmak istemiyorum

    - yani potansiyel olarak senin gibi bir tanrı daha üretmeye müsait bir evren mi yarattın?

    + doruk noktası geçici olacak, ama tüm orgazmlar gibi, buna değecek.

    - o an bizim yeni tanrımızın seninle birleştiği ve tekrar bir olduğumuz an mı?

    + sakın küçümseme. ben de dâhil hepimizi yaşatan bu coşkulu görüştür. ve bu olduğu zaman, coşku bu evrenin yaşından birkaç kat daha fazla bir zaman devam edecek. bana inan, çalışmaya değer.

    - evet, sanırım yüz milyarlarca yıllık bir orgazmın çekiciliğini görebiliyorum.

    + ve insanlar yaşabildikleri orgazmdan gerçek keyfi nasıl alacaklarını bile bilmiyorlar. bu basit sanatın ustası olana kadar bekle.

    - yani tamamen seksle ilgili, öyle mi?

    + cinsel zevk üremenin karşılığında alınan bir ödüldür, bu sizin seks yapmak isteyişinizin sebebidir. bu başlangıç olarak biyolojik evrimi desteklemek için gerekli. fakat ne zaman bu aşamayı bitirdiniz ve artık üremeye gerek yok, o zaman seksin vaat ettiği zevkten çok daha yoğun bir zevki öğreneceksiniz.

    - kulağa hoş geliyor.

    - bütün bu olanlarda senin etkin ne kadar? big bang(büyük patlama)’i gerçekleştirecek sistemi hazırladın ve arkana yaslayıp seyir mi ettin? yoksa yaşam için uygun ve verimli gezegenlere tohumları mı ektin?

    + maddenin kendini var edecek aklının ilk önemli seviyesi, biyolojiyi ve ilk ilkel yaşam formlarını oluşturan organik kimyanın ulaşmasıdır. bu kimya, yıldızlarda, özellikle derin uzayda, ağır elementlerin oluşmasıyla, bilim adamlarının tamamına yakınını anladığı fizik ve kimya kanunlarının bir sonucu olarak gelişti. benim yaptığım patlamayı gerçekleştirecek olan başlangıç şartlarını oluşturmaktı. ilk yaşam formlarının oluşması ise 5 milyar yıl sürdü. bu onları sizin 8 milyar yıl ilerinizde yapar. ilk akıllı türler ise sizden 4,3 milyar yıl ilerde. gerçekten çok geliştiler. onlarla çok derin manalı sohbetler yapabiliyorum. ve genelde yaparım. aslında ben onlarla konuştuğumuz gibiyim.

    - n’olmuş yani?

    + her hareketiniz için size bekçilik mi yapmalıyım? bazılarınızın düşündüğü gibi her şeye müdahale etmem. şöyle diyelim; gezegende neler olup bittiğini takip ederim. evrimsel sıçramalara odaklanırım. doğru yolda olup olmadıklarını kontrol ederim.

    - eğer doğru yolda değillerse ne yaparsın?

    + genelde hiçbir şey.

    - genelde?

    + genelde türler yanlış yönde gelişip kendilerini yok ederler ya da diğer sebeplerle yok olurlar.

    - genelde?

    + şimdiye kadar, sadece birkaç yanlış tür, daha fazla umut veren diğer türü yok edecek kadar baskın oldu.

    - dur tahmin edeyim. dinozorlar buna örnek olabilir. çok güçlüydüler. memelilerin gelişimine engel oldular ve hiç akıl belirtisi göstermiyorlardı. bu yüzden onları yok edecek uygun bir asteroit yolladın.

    + etkileyici. neredeyse doğru. akıl gelişimi hatta işbirliği işaretleri gösteriyorlardı. troodon’lara bak mesela. ama çok yırtıcıydılar. diğer canlılara karşı “saygı” bile geliştiremediler. siz çocuklarınızın diğer canlılara karşı duygusal bağ geliştirmesi için uğraşıyorsunuz. sürüngenler bunu yapamadı. senin de söylediğin gibi, memeliler bu canlılara direnemiyordu. siz şimdi dinozorlarla eşit seviyeye ulaştınız. ama bu sadece son birkaç bin yıl için geçerli. 65 milyon yıl önce yaşayan atalarınız onların karşında yaşama şansına sahip değillerdi. bu yüzden dinozorlar yok olmak zorundaydı. fakat dünyanın her yerindeydiler ve teknolojileri yoktu. bu yüzden kendilerini kısa süre içinde yok etmeleri imkânsızdı. maalesef, müdahale etmek zorunda kaldım.

    - maalesef?

    + onlar güzel ve başarılı canlılardı. kimse böyle şeyleri üzülmeden yok edemez.

    - peki, daha iyi bir türün küllerinden doğacağını nasıl bilebildin?

    + bilmiyordum. ama ihtimal yüksekti.

    - o zamandan beri, bizim gelişimimiz için başka ne müdahalelerde bulundun?

    + başka yok. havacılıkla ilgili herhangi bir aktiviteniz için, genelde yaptığım gibi, alarm kurdum. leonardo bir süre umut vericiydi. fakat montgolfier kardeşlere kadar ilgilenmeye başlamadım. bu sizi birinci seviye akıllı türler arasına çıkardı.

    - eğer işaret “havacılık aktiviteleri” ise, uçan türlerin teknolojilerini nasıl anlıyorsun?

    + aynı şekilde. gerçi uçan türler çok nadiren teknolojiyle ilgileniyorlar. onlar yönetmekten çok uyum sağlamaya meyilli oluyorlar. ama çok azı uçan makineler icat etti. bunu sizden daha hızlı yaptılar çünkü onların doğal bir aerodinamik anlayışları var.

    - ama uçan bir tür uçan makineye niye ihtiyaç duysun ki?

    + bu sizin türünüzün neden arabalara ve diğer ulaşım araçlarına ihtiyaç duyduğunu sormak gibi bir şey. teknoloji ağır yükleri, fiziksel güçle mümkün olmayacak kadar hızlı ve uzağa taşımanızı sağlar.

    - tamam. peki, peygamberler musa, isa ve muhammed hakkında ne diyorsun?

    + hmm… korkarım saptırıldı. ben, gelişen türlere güvenlik ağı ya da ahlak polisi olmak için burada değilim. kendi hücreleriyle iletişim kurabilen herkes, benimle - ve evrendeki diğer şeylerle- kuantum köpüğü sayesinde soluk bir iletişim kurabilir. ama bunu doğaüstü bir şeyi temsil etmek ve itaat zorunluluğu olarak yorumlamak hedeften sapmaktır. takipçilerinin hepsi bana karşı biraz fazla takıntılı ve bağnaz oluyor. ibadet ediliyor olmak büyüme çağı bittikten sonra hiç zevkli değil. şunu söyleyeyim, gelişmekte olan türler için, bu durum çok da sıra dışı bir durum değil. evrendeki küçük yerlerini ne kadar şekillendirebileceklerini kavrayana kadar, evreni yarattığı düşünülen belirsiz kişiden korktukları için saygı göstermeleri anlaşılabilir. ama eğer ikinci seviyeye geçmek istiyorlarsa, bu tutumdan vazgeçmeleri ve kendi güç ve potansiyellerini kabul etmeye başlamaları gerekiyor. bu bir evladın ebeveynleriyle olan ilişkisine çok benziyor. korkudan saygı göstermek ve itaat, çocuk yetişkin olmadan önce sona ermeli. normal saygı çok abartılmadığı sürece kötü değildir. saygıyı bu mesafede tutabilen türlere kesinlikle saygı duyuyorum. bu çok zor. biliyorum. oradaydım.

    - yani montgolfier kardeşlerden bu yana bize daha çok ilgi duyuyorsun. ne zamandı? 1650 ler?

    + yaklaştın. 1783.

    - peki, eğer bizi o zamandan beri yakinen takip ediyorsan, ortalama bir insanın bilmek isteyeceği şey neden daha sık müdahale etmediğindir. eğer güce ve her şeyi bilme kabiliyetine sahipsen, neden, öylece arkana yaslanıp, son birkaç yüzyıldır inanılmaz acılar ve sefalet çekmemize izin verdin?

    + zorunluluk gibi görünüyordu.

    - zorunluluk?

    + gezegeninde baskınlığı kazanan –istisnasız- bütün akıllı türler, en etkili yırtıcı olarak bunu yaptı. yaşadıkları gezegende baskın olmak için evrimleşmeyen bir sürü akıllı tür var. yunuslar ve pek çok akıllı uçan canlılar, sizin yaptığınız gibi gezegeni yönetmek yerine kusursuz bir şekilde çevreye adapte oldular. yunuslar maalesef sonunda yok olacaklar. insan ırkından daha uzun yaşayabilirler, fakat dünyanın sınırlarını- sizin herhangi bir yardımınız olmadan- asla aşamazlar. sadece yaşadıkları dünyayı yönetebilen türler bir gün orayı terk etme ve tohumlarını evrene yayma umuduna sahip olabilirler.

    işbirliğini daha erken öğrenen doğaya adapte olmuş türlerin aksine, yönetenler savaşırlar. ve daha düşük seviyedeki türlerin üstesinden gelindiğinde, bu sefer kendilerine karşı rekabetçi ve yırtıcı olmak zorunda kalırlar. bu, genelde, ırk rekabetine yol açar ve giderek daha yok edici olur- tıpkı tarihinizdeki gibi. ama bu rekabet biyolojik evrimden teknolojik evrime sıçramayı sağlamak için önemlidir.

    ilerlemek için kucaklayıcı bir ırka ihtiyacınız var.

    baskın olma isteğiniz, adapte olmayı tercih eden türlerin asla başaramayacağı gibi, bilgi araştırmasını ateşler. bilgi arayışınız en başta bencil ve yıkıcı amaçlı olsa da, kişisel farkındalık ve daha yüksek bir bilinç gelişimini başlatır. bu diğer türlerde asla olmaz. akıllı ve adapte olan türler, yunuslar gibi, kısa bir süre için bile olsa “sevgi” ve “zaman” gibi kavramları anlayamazlar.

    ordulaşma ve kitle imha silahlarının gelişmesi, seviye bir için önemli bir testtir. işaretleriniz umut verici olsa da bu testi hala geçemediniz. sizi kendi kendinizi yok etmenizden korumak adına müdahale etmem için hiçbir sebep yok. bu durumlarda hayatta kalma kabiliyetiniz, diğer seviyelerde hayatta kalmaya uyum sağlamanız için önemli bir sınav. bu yüzden, hiçbir türü kendi kendini yok etmekten kurtarmak için asla müdahale etmedim, etmeyeceğim. ve çoğu bunu yaptı.

    - peki, bu işkenceye doğru yaşamak zorunda olan türlere yazık değil mi?

    + bunun vicdansızlık olmadığını söylemem, ama arabayla üzerinden geçtiğin karıncalar için ne kadar süre üzülüyorsun? bunu size korkunç geldiğini biliyorum, ama genel manzarayı görmen lazım. insan gelişiminin bu seviyesinde, ilginç oluyorsunuz ama hala önemli değilsiniz.

    - ah! ama ben karıncalarla akıllı bir sohbet yapamam.

    + kesinlikle.

    - hım... senin de bildiğin gibi, insanların çoğu bu bakış açısını kavramaya çalışmaz bile. bunu nasıl daha çekici yapabilirsin?

    + neden yapayım ki? kavramakta bir sıkıntın varmış gibi durmuyor. hiçbir şekilde eşsiz değilsiniz. bir şekilde bunu anlamaya başladığınızda daha az yakınacaksınız. pek çok şey sonsuz bir hayat için feda edilebilir.

    - peki, kâinatın üstünler sınıfı üyeliğine kabul edilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

    + evrimleşin. hayatta kalın.

    - evet, ama nasıl?

    + of, şimdiye kadar bir şeyleri anlamış olabileceğini düşünmüştüm. “nasıl” tamamıyla size bağlı. eğer yardım etmek zorunda kalırsam, başarısız oldunuz demektir. tüm söyleyebileceğim bu. nükleer silahlarla yaşamayı öğrenmek gibi büyük bir engeli çoktan aştınız. birçoklarının bu seviyede başarısızlığa uğraması moral bozucu.

    - daha kötüsü var mı?

    + çok fazla

    - mesela genetik savaş?

    + çok olası

    - yani mesele, ikinci seviyeye geçmek için bütün bu teknolojileri geliştirmek ve tüm bu tehlikeli bilgilere ulaşmak zorunda olmamız. ama bu bilgi seviyesinin herhangi bir yerinde kendi kendimizi yok edebiliriz.

    + eğer bu genetik savaşın tehlikeli olduğunu düşünüyorsan, istismar edildiğinde türünüzü anında yok edebilecek ve her insanın ulaşabileceği bir sistem düşün. eğer gelişiminiz böyle devam ederse, birkaç bin yıl içinde bu kendi kendini yok etme mekanizmasının keşfedileceğini anlayabilirsin. bu keşfi yapmadan önce çok fazla olgunlaşmanız gerekiyor. aksi takdirde, güneş sistemini asla terk edemeyecek ve asla ikinci derece bilge türler arasına giremeyeceksiniz.

    - 14 milyon tane.

    + biraz altında

    - bizim için bir oda olacak mı?

    + orası çok büyük bir yer ve ikinci derece türler çok fazla yere ihtiyaç duymazlar.

    - peki, biz ölümlüler seni nasıl düşünmeliyiz?

    + bir abi ya da abla gibi. tabi ki sizden daha çok bilgiye ve erdeme sahibim. tabi ki sizden daha güçlüyüm. sizden daha uzun süredir evrimleşiyorum ve bu yol boyunca birkaç numara öğrendim. ama sizden “daha iyi” değilim. sadece daha gelişmişim. tıpkı sizin de olabileceğiniz gibi.

    - yani seni memnun etmek, kılavuzunu ya da buna benzer bir şeyi takip etmek zorunda değil miyiz?

    + kesinlikle hayır. kâinatın varlığından beri hiçbir kılavuz yok. labirentten çıkışı kendiniz bulmalısınız. ve ilerlemenin ilk göstergelerinden biri benim ya da bir başkasının gelip yardım etmesini beklemeyi bırakmaktır.

    işte bu rehber olmalı, bu yüzden alışkanlıklar bir ömür devam eder.

    yine de cidden, tarihi geçmiş inançlara tutunan insanlar kendi kendilerini yok etmeye daha meyilli oluyorlar. benim gerçek varlığım hakkındaki tartışmalara çok enerji harcıyorlar ve hakkında net bir ipucu olmayan şeylerin tanımlarına, ki bu tanımların farklılıkları yüzünden en sonunda birbirlerini öldürüyorlar, çok fazla duygusal yatırım yapıyorlar. komik davranışlar, fakat böylece zayıflıklarını ayıklıyorlar.

    - neden ben? o kadar insan içinden neden bir ateisti seçtin? neden bana bütün bunları anlatıyorsun? ve neden şimdi?

    + neden sen? çünkü sen benim varlığımı egolarını bastırarak yaramaz bir çocuk gibi kabul edebilirsin.

    papa’nın benim varlığıma göstereceği tepkiyi hayal edebiliyor musun? eğer o kendisinin ve kilisesinin ne kadar yanlış olduğunu, dini dolayısıyla ne kadar çok acı çekildiğini - senin de bahsettiğin gibi- gerçekten anlarsa, sanırım kalp krizi geçirirdi. ya da aynı anda misyonerlik yapan yarım düzine televizyon programında görünseydim ne olabileceğini düşünebiliyor musun? pat robertson kimle konuştuğunu anladığında altına işerdi.

    öte yandan, senin ilgin tamamen akademik. masalı asla yutmadın ama tanrıvari güçleri kazanmış olan daha gelişmiş yaşam formlarının var olabileceğine ihtimal verdin. tanrılığın, yaşamın kaderi olduğunu doğru tahmin ettin. sıradan anlayışla mücadele edebileceğini gösterdin. şüphelerini doğrulamak ve bu bilgilerle yapabileceklerine izin vermek mantıklı göründü.

    önemli bir tohum ekecek bu konuşmayı internetten yayınlamayı düşündüğünü biliyorum. filizlenmesi birkaç yüzyıl sürebilir fakat sonunda filizlenecek.

    neden şimdi? kısmen, sen ve internet şu anda hazırsınız. ama ana olarak, insan ırkı önemli bir seviyeye ulaşıyor. az önce bilginin tehlikesi hakkında konuştuğumuz şeylere doğru ilerliyor. aslında siz tehlikenin farkına varıyorsunuz. bu, akıllı türlerin başına geldiğinde, gelecekleri üç şekilde olabilir.

    çoğu tehlikeden kaçınmak için bilgiden kaçınıyor. adapte olanlar gibi, yok olmaya mahkûm oluyorlar. genellikle yaşama istekleri bitene kadar gezegenin sınırları içinde mutlulukla yaşarlar ya da liderleri kırmızı bir deve dönüşüp onları yok eder.

    birçoğu bilinçsizce bilgiye ulaşmaya devam eder ve istismarını engellemeyi öğrenmez. pandora’nın kutusu yüzlerine patladığında, onların sonu tabi ki daha çabuk gelir.

    ikinci seviyeye ulaşanlar ise yalnızca kabullenmeyi ve en tehlikeli bilgilerle yaşamayı öğrenenlerdir. böyle türlerde, toplumdaki herhangi bir birey herhangi bir zamanda türün tamamını yok edebilecek güce sahip olmalıdır. ama kendilerini kontrol etmeyi, böyle ölümcül bir durumda bile hayatta kalabilecek seviyede, öğrenmeliler. ve açıkçası, kendi güneş sistemlerini terk ederken görmeyi gerçekten istediğimiz türler onlardır. bu olgunluğa ulaşamayan türlerin evrenin geri kalanını etkilemesine izin verilemez, ama neyse ki benim müdahalem hiç gerekmedi. bilginin kendisi her zaman bir şeyler yapar.

    - neden dördüncü bir seçenek yok? tehlikeli yolların soruşturulmasından kaçındığımız seçici araştırmalar gibi.

    + tamamen “güvenli” bir bilgi neredeyse yoktur. kısıtlı tarihinizden de görebileceğin gibi, en kullanışlı fikirler aynı zamanda, hemen hemen her zaman, en tehlikelileridir. mesela, sosyal gelişiminizin bu seviyesinin tamamlanması için gerekli olan üretim fazlası enerji miktarına ulaşmalısınız. bunun için gerekli teknolojiye sahip olduğunuzda, bu bir ya da iki nesil içinde mülk eşitsizliğini ve fakirliği ortadan kaldıracak ki bu olgunlaşan türler için önemli bir adımdır. bu zenginliğe ulaşmanın potansiyel yolu henüz kitle imha silahı olarak keşfetmeye başladığınız nükleer füzyonun, nano mühendislik ürünü güneş enerjisi cihazlarının ve hidrojen dönüşümünün kontrolüdür. ve zaten önde gelen askeri bilim adamları aynı teknolojiyi kullanarak eşit seviyede tehlikeli silahlar geliştirmenin yolunu arıyorlar. ve bulacaklar. ondan sonra hayatta kalamayabilirsiniz.

    benzer şekilde, kısa bir süre içinde biyolojik hastalıkları yeneceksiniz ve hatta kendinizi neredeyse kusursuz olarak tasarlayacaksınız. biyolojik yaşamınız önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde ikiye ya da üçe katlayacak ve dijital hayatınız aynı zaman içinde potansiyel olarak sonsuz olacak: eğer aynı teknolojinin sağladığı genetik saatli bomba, rastgele oluşturulmuş virüsler ve genetik ve dijital savaşın diğer olağanüstü şeyleri gibi potansiyel tehditlere karşı hayatta kalabilirseniz.

    risk almadan çıkar sağlayamazsın.

    - bu süreçteki yerimi anladığıma emin değilim. bu sohbeti internette yayınlayacağım ve her şey yoluna girecek mi?

    + şart değil. korkarım bu kadar kolay değil. ilk olarak, bunu kim ciddiye alacak? eğlenceli bir hayal gücü çalışması olarak görülecek. aslında, kelimelerinin hatta çalışmalarının çoğu, açıklamak ve anlatmak için çabaladığın fikirleri daha üstün bir meslektaşın daha yetenekli bir şekilde geliştirene kadar anlaşılmayacak ya da takdir görmeyecek. o noktada bu fikirlerin bazıları kitleler tarafından alınacak ve araştırmalar arşivler tarafından üstlenilecek. bu çalışmayı bulacaklar ve öngörüsü yüzünden sarsılacaklar. einstein seviyesine çıkamazlar ama yahya peygamberi kabul ederler.

    gerekli gelişmeler, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde, yapılamazsa bu kısmın bir önemi olmayacak. ve bu konuşma, bu gelişmeleri yapmanız da yardımcı olmayacak. sadece onları tanımlamanıza yardım edebilir.

    - bu gelişmelerin ne olabileceğini sorabilir miyim?

    + bence biliyorsun. ama evet –seviye birde olmanıza rağmen- seviye ikiye giden yolda evrimleşen türlerin geçmesi gereken pek çok bariz gelişmeler vardır. bunların ilki, daha önce de konuştuğumuz gibi, uçan makinelerin icadıdır. sonraki önemli aşama düşünen makinelerin geliştirilmesidir.

    gelişiminizin şu anki seviyesinde, bu amaca ulaşmanıza birkaç on yıl kaldı. bu teknolojik evrim yolunda ilk işaretiniz olacak. insanın genetik haritasının çıkarılması bir diğer önemli dönüm noktasıdır. ama sadece haritasını çıkarmak, karmaşık kodları gösteren işletim sistemlerine benzer. biraz anlaşılıyor olmasına rağmen, genel olarak anlamsız saçmalıklardır. buna rağmen, belli kodların fonksiyonları hakkında doğru çıkarımlar yapabilirsiniz.

    gerçekten ihtiyacınız olan şey dnalar için “kod çözücü” dür. grameri ve dizilimi anlamalısınız. kendinizi biyolojik ve dijital olarak dizayn etmeye başlayabilirsiniz. ama bu düşünen makineleri gerektiriyor.

    - müdahaleden kaçındığını söyledin. şu an yaşayan insanlar bunu göz ardı etse bile- bu sohbetin kendisi de bir müdahale değil mi?

    + evet. ama benim istediğim kadar. tek etkisi sadece, eğer bulabilirseniz, doğru yolda olduğunuzu doğrulamak olacak. bu yoldaki ve sonrasındaki tehlikelere doğru yolculuğunuz hala tamamen size bağlı.

    - ama bu kadar olsa bile niye? evrimsel bir engel olduğuna eminim. biz yeterince hazırız ya da değiliz…

    + pek çok yönden, bilgi türüne geçiş evrimin en sarsıcı aşamasıdır. biyolojik akıl, sadece organik bir beyin tarafından anlaşılabilecek, çok derinlere kök salmış bir bilinç hissine sahiptir. kendi varislerinizi yaratmanızla ortaya çıkan kavramlar, sadece anne çocuk anlamında değil, bunu fark eden türlerde kolektif manada gereksiz olur. bu paradigma kayması(*) birçok tür için çok büyük bir kaymadır. mücadeleye ara verirler ve bu yeni bilgiden kaçarlar. kaybederler ve yok olurlar. ama temel olarak yanlış bir şey yoktur, bir hayal gücü hatasıdır.

    umarım böyle bir evrimin ürünü olduğumu benimsiyor olmam, onlara denemek için güven veriyordur. bunu ikinci seviyedeki türlerle de konuştuk ve ortak kararımız şu oldu; bu küçük tahrik, seviye iki için yarışanların sayısını, zararlı özelliklerin devam etmesine izin vermeden, artırabilir. şimdiye kadar 312 durumda denendi. bilgi türüne geçişe hazırlanan biyolojik türlerde yüzde 12 artış sağlamış olmasına rağmen, jüri bunun gerçek faydalarını hala kabul etmiyor.

    - peki, öyleyse, ya herkes yazdığım her şeyi birden ciddiye alıp her kelimesine inanırlarsa? bu çok daha önemli bir müdahale olmaz mıydı?

    + bana güven. inanmayacaklar.

    - sonuç olarak durum hala şöyle; bir asteroit bir gün yolumuza çıksa bizi kurtarmak için hiçbir şey yapmayacaksın.

    + o sınavı geçebileceğinize inanıyorum. ve şimdi, arkadaşım, konuşma bitmiştir. bana doğru soruları sordun, ben de söylemek için geldiğim şeyleri söyledim ve şimdi gidiyorum. seninle tanışmak bir zevkti. çok zekisin. bir karınca için! göz kırptı.

    - son ve basit bir soru, neden benim karşıma 30lu yaşlarında beyaz bir adam olarak çıktın?

    + seni korkuttum ya da tehdit ettim mi?

    - hayır

    + beni cinsel olarak çekici buldun mu?

    - eee, hayır

    + öyleyse kendin düşün…

    https://www.fullmoon.nu/articles/art.php?id=tal ( orijinal metin )
    (Manevi boyutuna lütfen takılmayın. )
  • Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin
  • Michel Foucault - Delilik, Bütünsel Yapı
    “Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir.”

    Kuşkusuz, insanların davranışında ve dilinde, toplumun belirli bir tavır takındığı bazı olgular karşısında hassasiyet göstermeyecek kültür yoktur. Bu insanlara ne tamamen hasta ne suçlu olarak ne tamamen büyücü ne de sıradan insanlar olarak davranılır.Bu insanlarda, farklılıkla ilgili ve farklılaşmaya yönelik bir şey vardır. Bizim bilimsel aklımızın, akıl hastalığı olarak, karanlık ve karmaşık olan, ilk bilinci tanımlayacağını söylemekten, kendimizi alıkoymalıyız. Bu ilk bilinç, içinde sadece deliliğin deneyiminin barınacağı boşluktur. Ne var ki, bu tamamıyla negatif biçimin altında, toplumun, değerlerini devreye sokup riske atacağı pozitif bir ilişki, alttan alta oluşmaktadır. Böylece Rönesans, ölüme ilişkin büyük saplantısından, kıyamet korkusundan ve öteki dünyanın tehditlerinin ardından, bu dünyada yeni bir tehlikeye maruz kaldı. Bu tehdit, içerden gelen dilsiz bir işgal, benzetmede bulunacak olursak, bir nevi, gezegenin gizli esnemesi türünden bir tehdittir. Bu işgal, Öteki dünyayı, bu dünyayla aynı seviyeye yerleştiren aklını yitirmiş kişinin işgalidir. Bu iki dünya, o kadar aynı hizadadır ki, fantastik bir serapta ikiye bölünenin kendi dünyamız mı olduğu; yoksa tersine, öteki dünyanın bu dünyayı ele geçirdiğini ya da sonuçta, bizim dünyamızın sırrının, haberimiz olmadan, zaten öteki dünya olmak olduğunu, hiçbir şekilde bilemeyiz. Yabancılığı, aşina olanın tam da kalbine oturtan, bu belirsiz ve ikircikli deneyim, Jerome Bosch’un eserinde, görünür bir tarzdadır: Dünya, her türlü bitkinin ardındaki kabuklu hayvanlarla, aynı anda hakikat ve yalan, yanılsama ve sır, aynı ve öteki olan, tedirgin edici ve gülünç minik canavarlarla dolup taşar. Dünyevi Zevkler Bahçesi, ne deliliğin düzenlenmiş ve sembolik bir imgesi ne de hezeyan halindeki bir hayal gücünün anlık görüntüsüdür. Bu daha çok, aklını yitirmiş kişinin mutlak farklılığına açık olmak için, kendine yeteri kadar yakın ve uzak olan bir dünyanın algısıdır. Bu tehdidin karşısında, Rönesans’ın kültürü, değerlerini sınayıp bu değerleri, trajik olmaktan ziyade alaycı bir tarzda, savaşa sürer. Akıl da kendisini ikiye bölünmüş ve kendisinden koparılmış olarak tanır: Kendini bilge sanırken, deliye dönüşür; bilgi sahibi olduğunu düşünürken, bilmediği ortaya çıkar, doğru yolda olduğunu zannederken, aklını yitirir. Bizi sonsuz aydınlığa götürdüğünü düşündüğümüz bilgi, karanlıklara karışıp yasak dünyaya girer. Rönesans boyunca hüküm sürecek bir oyun ortaya çıkar. Bu oyun, sınırlarını bilen bir aklın kuşku yüklü oyunu olmayıp Aklın yitirilişiyle hesaplaşan ve daha zor, daha riskli ve daha ciddi bir şekilde alaycı olan aklın oyunudur.
    Son derece genel ve ilkel olan bu deneyimlerin arka planında yer aldığı, birbirleriyle daha bağlantılı başka deneyimler oluşur. Burada, yukarıda sözü edilen deneyimleri ilgilendiren onaylama ve reddetme biçimlerinin, pozitif ve negatif değerlendirilmeleri söz konusudur. Hiç kuşku yok ki, 16. yüzyıl, 17. yüzyılın görmezden gelip değersizleştirdiği ve sessizliğe indirgediği şeyi, pozitif bir şekilde değerlendirip varlığını meşru görmüştür. En geniş anlamında delilik, ilk çıkışında Farklılık, Anlamsızlık ve Akılsızlık olarak ele alınan şeyin, negatif olarak değerlendirilmesinin başladığı, kültürel olgulardaki bu tortulaşma seviyesinde bulunur. Burada, ahlaki anlamlar devreye girer, savunmalar ön plana çıkar. Bariyerler yükselirken, dışlamanın tüm ritüelleri işlemeye başlar. Bu dışlamalar, içinde bulundukları kültürlere bağlı olarak, farklı biçimlerde olabilir: (“farklı” insanın, bazen köyünden birkaç kilometre uzakta, tek başına yaşadığı, Endonezya toplumlarında olduğu gibi) coğrafi ayrılık, (hapsetme eylemini uygulayan kendi toplumlarımızdaki gibi) fiziki ayrılık ya da (aynı, Avrupa’da 17. yüzyılın başında olduğu gibi) sadece dışarıdan zar zor görülebilen sanal ayrılık.

    Bu paylaşma taktikleri, deliliğin algılanmasının çerçevesini oluşturur. Şu kişi, bir delidir, demeyi olanaklı kılan tanıyıp bilme, ne o an gerçekleşen ne de basit bir eylem olmayıp bu eylemi önceleyen, belli sayıdaki işlemlere ve özellikle, sosyal mekanın, değerlendirilme ve dışlama çizgilerine bağlı olarak, bölünmesine dayanır. Doktor, deliliğe, sanki bu bir doğa olayıymış gibi teşhis koyduğunu sandığında, deliliğe ilişkin yargıda bulunmayı, işte bu eşiğin varlığı mümkün hale getirir. Her kültürün kendine özgü eşiği vardır ve bu eşik, o kültürün biçimine göre evrilir. 19. yüzyılın ortasından beri, toplumumuzda delilikle ilgili duyarlılık eşiği, kayda değer şekilde alçalmıştır. Psikanalizin varlığı, bu alçalmanın sonucu olduğu kadar nedeni de olduğu ölçüde, bu alçalmanın tanığıdır. Unutulmamalıdır ki, bu eşik, ille de tıbbi bilincin keskinliğine bağlı değildir. Deli kişi, 19. yüzyıldan önce Avrupa’da olduğu gibi, belli bir patolojik statüye sahip olmadan, son derece doğru bir şekilde kabul görüp yine de izole edilebilir. Son olarak, eşik seviyesine bağlı olmakla beraber, yine de bu seviyeden görece bağımsız olan, delinin varoluşunun, tam da kendisine karşı gösterilen hoşgörüden bahsetmeliyiz. Günümüz Japonya’sında, çevreleri tarafından deli olarak görülenlerin oram Birleşik Devletler’dekiyle dikkat çekecek ölçüde aynıdır. Ne var ki Amerika’da, toplumsal grup (özellikle aile), sapkın kişiyi kendisinin bir parçası haline getiremediği ve sadece kabul de edemediği oranda, hoşgörüsüzlük yaygındır. Bu durumda sapkın kişi ya derhal hastaneye yatırılır ya bir kliniğe kabul edilir ya da sadece ailenin yanından ayrılır. Tersine, Japonya’da çevre çok daha hoşgörülü olup hastaneye yatırma, genel kural olmaktan epey uzaktır. Savaş ve büyük kriz zamanlarında, Avrupa’daki ıslah evlerine kabul edilenlerin sayısındaki azalmanın birçok nedeninden bir tanesi de toplumsal çevrenin, bütünleşmeye yönelik normlarındaki seviyenin ciddi bir şekilde azalmasıdır. Bu durumda doğal olarak, toplumsal çevre, üzerinde büyük olayların baskısını daha az hissedip kendi içinde daha tutarlı olduğu normal zamanda olduğundan daha hoşgörülü olur. Deliliğe ilişkin tıbbi bir bilinç, bu dört seviye tarafından oluşturulan zemin üzerinde artık gelişebilir. Böylece, deliliğe yönelik algı, hastalığın kabulü anlamına gelir. Ancak, deliliğe, “akıl” hastalığı teşhisi konması yönünde, henüz herhangi bir zorunluluk yoktur. Ne Arapların tıbbı ne ortaçağdaki tıp hatta ne de postkartezyen tıp, beden hastalıklarıyla ruhsal hastalıklar arasındaki ayrımı kabul etmiştir. Her patolojik biçim, insanı bütünlüğü içinde ele alıyordu. Buna bağlı olarak, bir psikopatolojinin düzenlenmesi, bir yandan, organik patoloji ile akıl hastalıklarına dair bilgi arasındaki paylaşımı mümkün kılan, diğer yandan ise, bu iki alanı da kapsayıp bu alanlardaki olguları soyut bir şekilde düzenleyen, bir “metapatolojinin’’ kurallarını tanımlayan, bir dizi işlemi gerektirir. Akıl hastalığının bu teorik düzenlenmesi, bütün bir pratik sisteme bağlıdır: Tıp ağının oluşturulması, teşhise ve önlemeye yönelik sistemler, yardım biçimleri, tedavilerin dağılımı, iyileşme ölçütleri, hastanın kapasite noksanlığının hukuksal tanımı ve cezalandırılmadan muaf tutulması gibi, verili bir kültürde, delinin somut yaşamını oluşturan her türlü unsur söz konusudur. Bununla birlikte, bütün bunlar hala, birbirini izleyen paylaşımlar sayesinde ve tedrici bir şekilde delilik, hastalık ve akıl hastalığı olarak yeni bir kimlik kazanan, aklını yitirmiş kişinin büyük deneyimi ile arasına, gerekli mesafeyi koymak için bir toplumun aldığı önlemlerden ibarettir. Ters yöndeki hareketi de göstermek gerekmektedir. Başka bir deyişle, bir kültürün, dışladığı olaylarda, kendini bu hareket aracılığıyla, pozitif olarak ifade etmesidir. Sessizliğe gömülüp dışlanmış da olsa, deliliğin bir dil olarak değeri vardır ve bu dilin içeriği, deliliği, delilik olarak ortaya koyup reddeden şeylerden itibaren anlam kazanır. Akıl hastalığı örneğini, bizim psikolojimizin, bu hastalıkta gördüğünü sandığı yapılar ve görünüşlerle birlikte ele alalını.

    Akıl hastalığı, evrimin içinde, evrimin akışını bozan bir öğe olarak konumlanır ve gerilemeye ilişkin niteliğinden ötürü, kişiliğin arkaik biçimlerini veya çocuksu davranışlarını açığa çıkarır. Ancak, evrimciliğin, bu geriye dönüşlerde, patolojik olanın özünü ve gerçek kaynağını görmesi yanlıştır. Çocukluk dönemindeki gerilemenin nevrozlarda açığa çıkması sadece bir sonuçtur. Hastanın nezdinde, çocuksu davranışın bir sığınak olabilmesi ve bu davranışın tekrardan ortaya çıkabilmesinin, indirgenemez bir patolojik olgu olarak değerlendirilebilmesi için; toplumun, kişinin geçmişiyle şimdiki zamanı arasında, aşılamayan ve aşılmaması gereken bir boşluk bırakması gerekir. Kültür, geçmişi, kendisinin bir parçası haline getirebilmek için, bu geçmişi yok olmaya zorlamalıdır. Bizim kültürümüz de böylesi bir özelliğe fazlasıyla sahiptir. 18. yüzyıl, Rousseau ve pestallozzi örneğinde, çocuğun gelişimini takıp eden pedagojik kurallarla birlikte, çocuğa yaraşır bir dünya yaratmaya giriştiğinde; çocukların etrafında, yetişkinlerin dünyasıyla bir bağı olmayan, gerçekdışı, soyut ve arkaik bir çevrenin oluşmasına neden olmuştur. Çağdaş pedagojinin, çocuğu, yetişkinlerin çatışmalarından korumaya yönelik, benzersiz hedefiyle birlikte bütün evrimi, bir insanın, çocukluk yaşantısıyla yetişkin yaşantısı arasındaki mesafeyi daha da arttırıcı yöndedir. Böylelikle, bu evrim, çocuğu çatışmalardan sakınmaya çalışırken, yetişkini, daha büyük bir çatışmayla, çocukluğuyla gerçek yaşamı arasındaki çelişkiyle baş başa bırakır[1]. Bir kültürün, çelişkileri ve çatışmalarıyla birlikte kendisine ilişkin gerçeği, pedagojik kumullarında dolaysız olarak aktarnıayıp bu gerçeği, tutarlı bir düşsellik içinde meşrulaştıran ve idealize eden mitler aracılığıyla, dolaylı yoldan yansıttığını; buna ilaveten, pedagoji aracılığıyla bir toplumun, kendi altın çağının hayalini kurduğunu söylediğimizde (Platon’u, Rousseau’yu, Durkheim’ın cumhuriyetçi kuruntunu, Weimar Cumhuriyeti’nin pedagojik doğalcılığını örnek gösterebiliriz); bu durumda, patolojik gerilemelerin ve saplantıların, ancak belli bir kültürde mümkün olabileceğini ve toplumsal biçimlerin, geçmişle hesaplaşmayı çözüme kavuşturamayıp deneyimin güncel içeriğine dahil edemediği oranda, bu gerilemelerin ve saplantıların çoğalacağını anlamamız mümkün olur. Gerileme nevrozları, çocukluğun nevrotik doğasını açığa çıkarmayıp bu nevrotik doğayla ilişkili kuruluların gerici özelliğine vurgu yapar. Bir toplumun bağrında, toplumun ideallerinin içinde yer aldığı, çocuk eğitiminin biçimleriyle bu toplumun gerçek şimdiki zamanının ve yoksulluklarının görüldüğü, yetişkinleri tabı tuttuğu şartlar arasında, bu patolojik biçimlerin panoramasını oluşturan çatışına bulunur. Kültürel gelişmeye ilişkin de birçok şey söyleyebiliriz. Dinsel hezeyan halleri, iddiada bulunmaya yönelik sistemleri ve her zaman devreye soktukları büyülü perspektifle, toplumsal gelişmeye bağlı olarak bireysel gerilemeler şeklinde karşımıza çıkar. Bunu söylemekle, dinin, doğası gereği hezeyan halinde olduğunu ya da kişinin, mevcut dinin ötesinde, en çapraşık psikolojik kökenine döndüğünü söylemiş olmayız. Ne var kı, dinsel hezeyan, kültürün laikleşmesinin bir işlevidir. Bir topluluğun kültürü, dinsel veya mistik inançları, deneyimin mevcut içeriğine dahil etmeyi mümkün kılmadığı oranda, din, hezeyan halindeki bir inanç nesnesine dönüşebilir. Mesilelere özgü hezeyan halleri, hayaller gördürten hezeyanlı deneyim ve deliliğin dünyasına, gerçek dünyadaki parçalanmış bütünlüğü yerleştiren öfkeli çağrının aşinalığı, bu çatışmaya ve bu çatışmayı aşmaya yönelik dayatmanın alanına girer. Öyleyse, psikolojik gerilemelerin tarihsel ufku, her biri, değişik tarihsel kökenleri açığa çıkaran kronolojik bir endeksle belirtilen, kültürel temalı bir çatışmanın içinde bulunur.

    Travmaları ve savunma mekanizmalarıyla, özellikle de peşini bir türlü bırakmayan kaygıyla birlikte bireysel tarih, hastalığın psikolojik boyutlarından başka bir tanesini oluşturur görünmüştür. Psikanaliz, bu çatışmaların kökenine, mitolojinin sınırlarındaki (Freud, “İçgüdüler, mitlerimizdir” diyordu) bir “metapsikolojik” tartışmayı, yaşam içgüdüsüyle ölüm içgüdüsü, zevk ve tekrar, Eros ve Thanatos arasındaki tartışmayı yerleştirmiştir. Ancak bu, sorunun içinde birbirleriyle mücadele halinde olanları, çözüm olarak ortaya koymak anlamına geliyor. Eğer hastalık, bu çelişkili davranışların birbirine dolanmasında ayrıcalıklı bir ifade biçimi buluyorsa, bunun nedeni, çelişkinin öğelerinin, insanın bilinçdışındaki çatışmanın parçaları gibi, yan yana gelmesi değil; insanın, insana bakışından, çelişkili bir deneyim oluşturmasıdır. Bir kültürün, rekabet biçimleri, sömürü, gruplar arası çatışma veya sınıf mücadelesi olarak belirlediği toplumsal ilişkiler, insana, çelişkinin sürekli huzursuz ettiği, toplumsal çevresiyle ilgili bir deneyim kazandırır. Ekonomik ilişkiler sistemi, bağımlılığın negatif bağlarıyla, insanı diğer insanlarla ilişkilendirirken, ortak yaşamın kuralları, bu insanı benzerleriyle aynı yazgının çatısı altında toplar; ancak, çelişkili bir şekilde, bu kuralların diyalektik biçiminden başka bir şey olmayan bir mücadele içinde de aynı insanı benzerleriyle karşı karşıya getirir. Ekonomik ve toplumsal bağların evrenselliği, insana, dünyada bir vatanı olduğunu ve diğer insanların bakışlarında ortak bir anlam bulabildiğini gösterir. Ancak bu anlam, aynı zamanda sadece kinle yüklü de olabilir. Bulduğu vatan ise, kendisini bir yabancı olarak tanımlayabilir. İnsan, insan için kendi hakikatinin yüzü olduğu kadar ölümünün ihtimalidir de. Toplumsal ilişkilerinin istikrara ve tutarlılığa kavuşacağı kardeşlik statüsünü, insan bir tek, imgelem dünyasında bulabilir. Öteki, her zaman sadece, yaşamın ve ölümün diyalektiğinin belirsiz ve tehlikeli kıldığı bir deneyimde devreye girer. Ailevi karşıt değerliliğin çekirdeği olan Oidipus kompleksi, bu çelişkinin bir nevi indirgenmiş halidir. Çocuğu ailesine bağlayan bu aşk ve nefret karışımı duyguyu, çocuk, içgüdülerinin ikircikli bir durumu olarak kendinde taşımaz; bu duyguyla bir tek, çocukların yaşamının, ailelerin ölümü demek olduğu eskimiş temayı, kendi davranışlarında gizlice keşfeden ailelerin davranışı tarafından belirginleşmiş, yetişkin dünyasında karşılaşır. Dahası da var: Savaşların yol açtığı nevrozları düşünen Freud’un, 18. yüzyıl Avrupa’sının hala eski iyimserliğinin yer aldığı yaşam içgüdüsünün yanında, psikolojiye ilk kez negatifin gücünü kazandıran ölüm içgüdüsünü keşfetmesi, rastlantı değildir. Freud, savaşı anlatmak istiyordu; ancak, esas savaşın kendisi, Freud düşüncesinin bu dönemecinde, düşselleşiyordu. Belki de bizim kültürümüz o çağda, kendisi için gayet açık bir şekilde, kendi çelişkilerinin deneyimini ediniyordu. Buna göre, dayanışmayla ilgili eski rüyadan vazgeçmek, insanın insanla ilgili, saldırganlık ve nefret tarzında yaşanan negatif bir deneyime sahip olabileceği ve olması gerektiğini kabul etmek gerekiyordu. Psikologlar bu deneyime karşıt değerlilik adını verip bu deneyimde içgüdülerin çatışmasını gördüler. Bir sürü ölü mite ilişkin mitoloji de denilebilir.
    Son olarak, aynı istikamete yönelişleriyle marazi olgular da patolojik dünyanın özgün bir yapısını işaret eder gibi görünmüşlerdir. Bir fenomenolog da bu dünyayı incelemeye kalktığında, aynı anda bu dünyanın hem hastanın fantezi yüklü ve hezeyanlı, keyfi bir varoluş halinde kapandığı, içine girilmez “mahrem bir dünya” olduğunun çelişkisini hem de, bu dünyanın, hastanın terk ediliş olarak kendini adadığı, dayatmacı bir dünya olduğunu, görebilirdi. Bu çelişkili yansıtma, hastalığın belli başlı hareketlerinden birini oluşturur. Ne var ki, bu patolojik biçim, sebep olduğu gerçek çelişkiye oranla, ikincil bir öneme sahiptir. Bu patolojik biçimin temelinde yer alan determinizm, içinde yer aldığı dünya tarafından büyülenmiş bir bilincin gizemli nedenselliği değil, ortaya çıkardığı çelişkilere, kendiliğinden bir çözüm bulamayan bir dünyanın somut nedenselliğidir. Hezeyan sırasındaki fantasmanın yansıttığı dünya, eğer kendisini yansıtan bilinci hapsediyorsa, bunun nedeni, bilincin kendi kendine bu dünyaya saplanmış olması, varoluş olanaklarından kendisini arındırmış olması değil, bu bilincin özgürlüğünü yabancılaştıran dünyanın, bilincin deliliğini de görememesidir. Marazi bilinç, hezeyanlı bir dünyaya kapılarını açarken, hayal gücünün dayatmasından ötürü kendiyle bütünleşmez, gerçek bir dayatmaya maruz kalarak, ne olduğunu bilmeden bu gerçek dayatmayla karşılaştığı, marazi bir dünyaya sığınır. Nedir, gerçeklik kendisinden kaçmaya çalışılarak aşılamaz. Makinelerin dünyasına ve insanlar arasındaki dolaysız duygusal ilişkilerin sönükleşmesiyle bağlı olan, yaşadığımız çağdaki delilikle ilgili çok söz söyleniyor. Kuşkusuz böyle bir bağın olduğu doğrudur ve marazi dünyanın günümüzde sıkça, mekanik ussallığın, duygusal yaşamın süreğen doğallığını dışladığı bir dünya görüntüsüne sahip olması bir rastlantı değildir.Yine de hasta insanın, içinde kaybolduğu şizofren bir dünyayı yansıttığı için kendi dünyasını makineleştirdiğini söylemek saçma olur. Bu insanın şizofren olduğunu söylemek bile yanlış olur; zira kendisi için kendi gerçek dünyasının dayatmasından kaçabilmesinin tek yolu budur. Doğrusu, insan kendi dilinde olup bitene yabancı kaldığında, ekonomik ve toplumsal zorunlulukların kendisini zorlamasından dolayı, kendi etkinliğinin ürünlerine ilişkin insancıl ve canlı bir anlam bulamayıp bu dünyada da yersiz yurtsuz kaldığında şizofreni türünden patolojik bir biçimi olanaklı kılan bir kültürde yaşıyor demektir. Gerçek bir dünyada yabancı olup herhangi bir nesnelliğin artık garanti edemediği “mahrem bir dünyaya” sürülmüş durumdadır. Öte yandan, bu gerçek dünyanın dayatmasına maruz kalmış bir halde, kaçıp sığındığı dünyayı bir yazgı olarak duyumsar. Çağdaş dünya, şizofreniyi olanaklı hale getirir ama dünyadaki olayların dünyayı insansız ve soyut bir yere dönüştürmesinden dolayı değil; kültürümüzün, insanın dünyada kendini kaybolmuş hissetmesine yol açan, dünyayı okuma şeklindendir. Sadece, varoluş şartlarının gerçek çatışması, şizofren dünyanın çelişkilerine yapısal bir örnek teşkil edebilir.
    Özet olarak, hastalığın psikolojik boyutları, bir takım safsatalar olmadan, özerk olarak ele alınamaz. Kuşkusuz, akıl hastalığım, insanın ortaya çıkışına, bireysel ve psikolojik tarihe ve varoluş biçimlerine bağlı olarak konumlandırabiliriz. Ne var ki, psikolojik yapıların evrimi, içgüdüler teorisi ya da varoluşsal antropoloji türünden, mitsel açıklamalara başvurmak istemiyorsak, hastalığın bu değişik yönlerinden varlık bilimsel biçimler türetmemeliyiz. Gerçekte, olanaklılığının boş açılımıyla birlikte akıl hastalığının, gerekli görünüşlere sahip olduğu tek somut apriorinin keşfedilebileceği yer, bir tek, tarihin kendisidir.

    Sonuç:
    Akıl hastalığını ilgilendiren, fizyolojik ve anatomik, patolojik sorunlarla şifa tekniklerine bilerek değinmedik. Bunun nedeni, psikopatolojik analizin, yukarıda saydıklarımızdan olgusal ve kural gereği bağımsız olması değildir. Diensefalon merkezlerin fizyolojisiyle ve duygusal yaşama ilişkin düzenleyici rolleriyle ilgili yeni keşifler, psikanalitik stratejinin gelişimiyle ilgili Freud ve Breuer’in ilk deneyimlerinden beri oluşan birikim, bunun tersini kanıtlamaya yeter. Ne var ki, fizyoloji ne de terapiye ilişkin olan, akıl hastalığı psikolojisinin çözümleneceği veya ortadan kalkacağı bu mutlak bakış açılarına sahip olamaz. Bayie, genel felcin özgün lezyonlarım keşfedeli neredeyse yüz kırk yıl oldu ve semptomatolojisinin başlangıç evrelerinde, hemen hemen düzenli bir şekilde bir büyüklük hezeyanı gördü. Bugün hala, böylesi lezyonlara eşlik edenin, neden özellikle hipomanik bir coşkunluk olduğu bilinmiyor. Eğer psikanalitik müdahalenin başarısı, nevroz “gerçekliğinin” ortaya çıkmasıyla tek ve aynı şey ise, psikanalitik müdahale bu “gerçekliği”, aynı zamanda bu sonuncusunu da içine kattığı yeni psikolojik drama aracılığıyla gün yüzüne çıkarır.
    Öyleyse, deliliğin psikolojik boyutlarının, bu boyutların dışında yer alan bir açıklama veya indirgeme prensibinden itibaren bastırılması mümkün olamaz. Yine de bu boyutlar, yaklaşık iki yüzyıldır, Batılı insanın kendi kendisiyle kurmuş olduğu bu genel ilişkinin içinde yer almalıdır. En dar açıdan bakıldığında bu ilişki, Batılı insanın, içinde biraz şaşkınlık yaşayıp fazlasıyla kibirli olduğu ve unutmaya yönelik temel yetilerinin bulunduğu, işte bu psikolojidir. Daha geniş bir açıdan yaklaşıldığında ise, içsel hakikati elinde tutmakla yükümlü olan, her türlü kendilik bilinci ve mümkün olan her tür bilginin karşısında, son derece zayıf düşüp alaycı ve pozitif olan bir homo psychologicus’un, bilgi biçimleri olarak ortaya çıkmasıdır. Son olarak, en geniş açıklığa yerleştirildiğinde, bu ilişki, insanın, hakikatin hakikati olan bu temel postulatın içinde yabancılaştırdığı hakikatle olan ilişkisinin yerine ikame ettiği bir ilişki olur. Felsefi olarak mümkün her türlü psikolojiyi meydana getiren bu ilişki, uygarlık tarihimizde ancak belli bir andan itibaren tanımlanabilmiştir. Bu an da Akıl ve Akıldışının büyük hesaplaşmasının, özgürlük boyutunda gerçekleşmesinin sona erdiği ve aklın, insan için etiği değil doğayı temsil etmeye başladığı andır. Bu durumda delilik, doğanın doğasına dönüşmüş olur, başka bir deyişle, doğayı yabancılaştırıp determinizmi içine hapseder; özgürlük ise, doğanın doğasına dönüşür; ancak bu dönüşüm, doğanın yabancılaştırılamaz özü, gizli ruhu anlamında gerçekleşir. İnsan ise, delinin yazgısını paylaşmak ve oluşturduğu boyutta bulunmak yerine; kendi doğal varlığı içinde şuna ve buna, deliliğe ve özgürlüğe dönüşüp kendi özünün ayrıcalığı sayesinde, doğanın doğası ve hakikatin hakikati olma hakkına sahip olur.
    Psikolojinin, deliliğe hiçbir zaman egemen olamamasının iyi bir nedeni vardır. Buna göre, psikolojinin dünyamızda var olabilmesi için deliliğin kontrol altına alınıp sahneden çıkarılmış olması gerekiyordu. Delilik, arada sırada çarpıcı bir şekilde Nerval’in, Artaud’nun, Roussel’in ve Nietzsche’nin eserlerinde tekrardan ortaya çıktığında; bu kez psikoloji sessizleşir ve anlamını, “psikologlar”ın başlı başına varoluşlarının, zahmetli unutuştan dolayı çağdaş insanı cezalandırdığı bu trajik parçalanmadan ve özgürlükten ödünç alan bu dilin karşısında hiçbir söz söyleyemez.

    Deliliğin Tarihi
Akıl ve Akıl Bozukluğu – Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

    [1] Belki de, Freud tarafından, gizil evre olarak ortaya konulan ve libidonun mitsel geri çekilişine bağlanan bu olgunun kökeni, bu çeşitliliğin içinde ve bu iki yaşam biçimini ayıran hoşlukta bulunur.
  • Kitap ilişki üzerine bilipte yapmadığımız tüm şeyleri detaylı bir şekilde açıklamış.
    İlişkiden önce kendimizle olan ilişkimiz nasıl onu bilmek gerekiyor.Benliğimizi korumann kendimizle olan iletişimimizin önemi vurgulanmış. Hiçbir şekilde kendimizden vazgeçmemeli kendi hayatımızdan çıkmamalı ve merkeze başkasını oturtmamalıyız. Gerçi çok severek merkeze koymamak mümkün mü bilmiyorum. Bağımlı olmadan yaşamayı bütün anlamları ona yüklememeyi onun olmadığı bi alanın olması gerektiğini kendini mutlu edebilmeyi sınırlara ve kişiliğe zarar vermeden kabul etmeyi ve her seyden önce koşulsuz sevilebileceğini en önce de insanın kendisini sevmesi gerektiğini iki ayrı benliğin biz olabileceğini açık bir dille başarılı bir şekilde anlatmış bulunmakta.
  • Başlarken hafif, vıcık vıcık bir aşk hikayesi ve vasat bir kitap okuyacağımı sanmıştım. Nasıl da yanılmışım! Hepimizin hayatında bir şeylerin mükemmel ilerlerken nasıl olup da işlerin sarpa sardığını anlamadığımız zamanlar olur. Bu kitap onlarla ilgili. Kaçırılan fırsatlarla, düzeltmeye geç kalınmış yanlışlarla, gidenlerle, bekleyenlerle, gittiğini sananlarla ilgili. En yakınımızdaki insanların nasıl yılan olabildiğiyle ilgili. Yanlış anlaşılmalarla, entrikalarla bir insanın hayatından on beş yılın nasıl çalınabildiğiyle ilgili.

    Kitap, Matt ve Grace'in üniversite yurdunda tanışmalarını ve bir şekilde ayrı düşmelerini anlatıyor. Matt'in eski aşkını 15 yıl sonra metro istasyonunda görmesinden sonra 15 yıl geriye gidiyor ve o yıl neler olduğunu öğreniyoruz. Bazı bölümler Matt'in, bazı bölümler de Grace'in ağzından anlatılıyordu ve bölüm isimleri de çok güzeldi. Matt'i çok sevmiştim. Ta ki kitabın ortalarını geçinceye kadar. Oralarda Matt'e aşırı kozdım. Kitaba bir puan vermeye karar vermiştim ki biraz daha ilerde her şeyin açığa çıkmasıyla şok oldum. Hele bir sayfa vardı ki orada artık duygularım taştı. En sevdiğim karakter Ash'ti. Bu kitapta kendimden öyle çok şey buldum ki şaşırıp kaldım. O kadar hayattan ve o kadar gerçekti.

    Kitap bir gecede okunacak kadar akıcı. Birkaç saatte bitiyor. Yazıları nispeten büyük ve dili aşırı akıcı. Kapağını da sevdim. Sizin de geçmişte çalınan yıllarınız olduysa bu kitabı okuyun. Kendinizden çok şey bulacaksınız.
  • Yetişkinlerin sorunu da bu. Asla yavaştan almıyoruz, çünkü otuz altı yaşında bile olsak günlerimizin sayılı olduğunu düşünüyoruz. Birisiyle sadece beş dakika sohbet ettikten sonra onun içini ve dışını çok iyi bildiğimizi sanıyoruz.
    Renee Carlino
    Sayfa 289 - İndigo Kitap
  • ''Yükseklere çıkmadan önce uçmayı öğrenmelisin.''
    Renee Carlino
    Sayfa 114 - İndigo Kitap