• Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • “ Şiir sadece hayatın bir delilidir. Hayatınız iyi yanıyorsa şiir sadece küldür.”
  • 439 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Colin Wilson bildiğim kadarıyla sadece iki kitabı Türkçeye çevrilmiş oldukça üretken bir yazardır. Çok yönlüdür ve farklı alanlarda yazılmış kapsamlı eserleri vardır. Ben daha önce onun "Ölüm Sonrası" isimli kitabını okumuş ve kitabı oldukça başarılı bulmuştum. "Yabancı" isimli bu kitabını da gerçekten çok beğendim. Wilson bu eserinde yabancı karakterini çoğu kendisi de birer yabancı olan sanatçı, yazar ve düşünürlerin fikirlerinden yola çıkarak tanımlamaya, onu her yönüyle ortaya koymaya çalışıyor. Peki kimdir yabancı? Bana göre kitapta da yer alan ve oldukça hoşuma giden kısa bir tanımla çok derin ve çok fazla gören kişidir yabancı. İste bu yüzden yalnızdır ve kalabalıklar arasında bir yabancıdır. Ama bu yabancının tek tanımı değildir. Kitapta ünlü şahsiyetlerin fikirleri analiz edilerek yabancı ile ilgili kimi zaman birbiriyle örtüşen kimi zaman ise çelisen tanımlar elde edilmiş. Ben de kendimce bir takım tanımlara ulaştım, bunları kısaca aktarmak istiyorum. Şimdi kitapta yabancının izini sürelim ve onun nasıl biri olduğunu anlamaya çalışalım.

    Henri Barbusse'ün Cehennem romanında adı hiç geçmeyen kahraman yabancının en temel özelliğini şöyle dile getirir: "Çok derin ve çok fazla görüyorum." (Sy.26) Yabancı çok derin ve çok fazla gören kişidir.

    Ünlü bilimkurgu yazarı H.G. Wells tam da yabancıya ait olabilecek tezini şöyle ortaya koyar: "Zaten hiçbir zaman hiçbir yere gitmiyorduk -herhangi bir hareketin hiç yoktan daha iyi olduguna inanarak buraya kadar kendi yanılsamalarımızla sürüklendik. Halbuki hakikat bunun tam tersidir, nihai cevap hareketin bitmesidir." (Sy. 35) Yabancı yanılsamadan uyanmak isteyen kişidir.

    Sartre'nin yabancısı Roquentin düşünmekten bıkmıştır. Devamlı bir bıkkınlık ve bulantı hissi içindedir. Şöyle der: "Muazzam büyüklükte, sıkıcı bir düşünce miskin miskin önümde uzanıyordu. Ne olduğunu açıkça göremiyordum ama o kadar bıktırıcıydı ki bakamıyordum."(Sy.39) Yabancı sürekli bir bıkkınlık ve bulantı hissi içinde yaşayan kişidir.

    Camus'ün yabancısı her şeye kayıtsızdır. Duygularını yitirmiş gibidir. Yabancı romanındaki kahraman Mersault annesinin ölümü dolayısıyla cenazeye katılmak için patronundan izin isterken şöyle der: "Özür dilerim efendim ama anlarsınız ya, kabahat benim değil." (Sy.46)Yabancı duygusuz, hayata karşı kayıtsız olan kişidir.

    Kendisi de bir yabancı olan Hemingway "Ölülerin Doğa Tarihi"nde "Çoğu insan hayvan gibi ölüyor, insan gibi değil" der. (Sy.58) Hümanizmin insanlıkla ilgili iyimser düşüncelerine sırtını döner ve karşı çıkar. Yabancı hümanizme karşı çıkan kişidir.

    Oyun yazarı Harley Granville Barker'ın "Hayat Kaynağı" isimli oyununun kahramanı Strowde şöyle der: "Bir şey yap, herhangi bir şey, ne olduğu farketmez...Tekerlek döndüğü sürece, bir şey olduğu sürece her şey yolunda."(Sy.63-64) Yabancı herhangi bir amacı olmayan kişidir.

    Hesse bir romantiktir. Ona göre asıl mesele kendini gerçekleştirmektir. Demian romanında Sinclair şöyle der: "Herkesin hayatı kendine giden bir yoldur. Şimdiye dek hiç kimse kendini tamamen gerçekleştirememiştir. Kimi isteksizce, kimi daha az gayretle kimi de elinden geldiğince ancak kendi peşinde koşturmuştur. Herkes kendi doğum kalıntılarını, çamurunu ve yumurta kabuklarını sonuna dek içinde taşır."(Sy.79) Yabancı kendini gerçekleştirmek isteyen kişidir.

    Arapları Türklere karşi örgütleyip isyan hareketi başlatan Arabistanlı Lawrence bu kitapta yabancı karakterine örnek olarak ele alınmış. "Bilgeligin Yedi Sütunu" isimli kitabında Lawrence şöyle diyor: "İnsan birlik değil, çokluktur. Ama bir şeyi yapmaya değer görmesi için insanın yekpare olması gerekir. Bölünmüş krallık birleşmelidir. Batı medeniyetinin geliştirip yücelttiği kişilik tasavvurundaki yanılsama içsel bölünmeyi arttırmaktadır."(Sy.117-118) Yabancı içsel bütünlük arayışındaki kişidir.

    Bir diğer yabancı olan ünlü ressam Van Gogh'un hayatı incelendiğinde dikkat çeken şey Van Gogh'un hayatı boyunca aklı bir kenara bırakıp hep duygularıyla hareket etmesidir. Bunda diger insanlara göre daha çok hissetmesinin önemli rolü vardır. Yabancı çok hisseden kişidir.

    Ünlü Rus dansçı Nijinski sahnedeyken dansıyla insanları büyülerdi. Hamisi büyük organizatör Dyagilev ile arası bozulup sahneye cıkamaz hale geldiginde akıl sağlığını yitirmeye başladı. Aklı kendisine düşman olarak görmeye başladı. Nijinski günlüğüne şöyle yazmıştır: "Aklın ölümünü istiyorum. Aklını öldürürsem karım delirmeyecektir. Akıl aptallıktır, bilgelik ise Tanrı." (Sy.135) Yabancı aklın düşmanı olan kişidir.

    Ünlü psikolog William James "Dinsel Deneyimin Çeşitleri" isimli kitabında bir akşam iliklerine kadar hissettiği ve benim de birçok kere büyük bir sarsıntıyla geçirdiğim varoluşsal korkuyu şöyle anlatıyor: "Felsefi bir kötümserlik ve geleceğe dair genel bir ruhsal bunalım içindeyken bir akşam alacakaranlıkta giyinme odasına gitmiştim... Hiçbir uyarı olmadan sanki birdenbire karanlıktan çıkmış gibi kendi varlığıma dair müthiş bir korku çöktü üzerime. O anda, akıl hastanesinde gördüğüm, siyah saçlı, yeşilimsi tenli, bütün gün oturup kara gözlerini oynatmaktan başka hiçbir şey yapmayan, hepten insanlıktan çıkmış, gerçek anlamda geri zekalı ve ... hastası bir gencin görüntüsü geldi aklıma. Bu imgeyle duyduğum korku etkileşime girdi. O şeklin benim aslım olduğunu hissettim...İçimde ona karşı öyle bir korku ve aramızdaki farkın yalnızca geçici olduğuna dair öyle bir algı oluştu ki, sanki göğsümde şimdiye kadar kaskatı olan bir şey darmadağın oldu ve titreyen bir korku kütlesine dönüştüm." (Sy.152) Yabancı varoluşsal korkuları olan kişidir.

    Ünlü filozof Nietzsche hakikat arayışı yolundaki büyük çabasını delilik boyutuna kadar sürdürmüş bir kişiydi. Bu arayış onu kalabalıktan ayırmış ve yalnızlığa mahkum etmişti. Ama o bu yalnızlığından dolayı bir büyüklük duyuyor ve kalabalığı ünlü eseri "Böyle Buyurdu Zerdüşt"te Zerdüşt'ün ağzından şu sözlerle eleştiriyordu."Arayışa koyulan yoldan çıkar. Yalnızlığın her türlüsü günahtır. Böyle der sürü."(Sy.192) Yabancı hakikat arayışı içindeki yalnız kişidir.

    Tolstoy da tıpkı Sartre'nin kahramanı Roquentin gibi bulantı atakları geçirir: "Beş yıl önce tuhaf bir şey olmaya başladı. Kafam bulanıyor ve hayatın beni adeta hapsettiği hissine kapılıyordum; nasıl yaşamam, ne yapmam gerektiğini bilemiyordum...Kafamın bulandığı anlar giderek artmaya başladı." (Sy.202) Tolstoy da Roquentin gibi kendinden nefret eder ama onun aksine kendi benliğinden kurtulmak için dine yönelir. Yabancı kendi benliğinden arınmak isteyen kişidir.

    Dostoyevski zor bir hayat yaşamıştır. Kendisi daha üniversite öğrencisiyken babası öldürülmüş, Rus çarına karşı kurulan bir komploya adı karışmış, idam edilecekken son anda affedilip Sibirya'ya hapse gönderilmiştir. Orada suçlularla tanışmış, onları yakindan tanıma fırsatı bulmuştur. Dostoyevski eserlerinde sıklıkla günaha düşmüş karakterlerin kurtuluşu konusunu işler. Buna en büyük örnek olarak Suç ve Ceza'nın kahramanı Raskolnikov verilebilir. Sanki kurtuluşa, aydınlığa ulaşmak için önce günaha, karanlığa girmek gerek der gibidir yazar. Kahramanları bir çarkın dişlisi olmadıklarını, insan olduklarını ispat etmek isterler. Yabancı bir çarkın dişlisi olmak istemeyen kişidir.

    George Fox quaker mezhebinin kurucusudur. Ateşli bir kişilige sahiptir. Kilisenin bozulmasına karşı çıkmış, kiliseye ve din adamlarına sert eleştirilerde bulunmuştur. Birçok kez bu yüzden dayak yemis, kırbaclanmıştır. Ama yavaş yavaş insanları etrafında toplamayı başarmıştır. Yabancı toplumdaki bozulmayı eleştiren kişidir.

    William Blake kalabalıktan farklı bir dünya görüşüne ve inanca sahip bir şairdir. O dahilerin şöhrete ihtiyaç duymadıgına, insanın yalnız doğup yalnız öldüğüne inanıyordu. Ona göre insan kendisi dışında hiçbir şeyden emin olamaz. Şiirinde bu düşüncesini şöyle ifade eder: Ne başkasını kendi gibi sever/ Ne başkasına öyle hürmet eder/İmkansızdır düşüncenin bilmesi/Kendinden büyük başka bir eder. (Sy.297) Yabancı yalnız olduğunun farkında olan kişidir.

    Ramakrishna Hindu bir mistiktir. Sürekli evrenle bir bütün olduğunu hissettiği cezbe halleri geçirir.O her şeyin bir olduguna, her yolun insanı tanrıya götürdüğüne inanır. Yabancı çokluktaki birliği gören kişidir.

    Gürciyev bir spiritüalistti. İnsanları aydınlanmaya ulaştıracağını iddia ettiği bir sistem gelistirmistir. İnsanın iradesini zorlu fiziksel egzersizler ile sınırına kadar zorlayıp onda kendine dair farkındalık olusturmak istiyordu. Bu farkındalık sayesinde insanı içinde olduğu otomatizimden kurtarmayı hedefliyordu. Gürciyev şöyle yazar: "Uyanmak insanın hiçliğini fark etmesidir, yani kişinin mutlak mekanikligini, mutlak caresizliğini fark etmesidir."(Sy.352) Yabancı otomatizimden kurtulmak isteyen kişidir.

    Sair Hulme de tıpkı Gürciyev gibi insanın özgür olmadığını düşünüyordu. Bu görüşünü şöyle ifade etmiştir: "İnsanın özgürlüğü çok abartılıyor. Bazı nadir durumlarda özgür olduğumuza hem dinim hem de metafizikten aldığım görüşler beni ikna ediyor. Ancak adet gereği özgürlük olarak tanımladığımız bircok eylem gerçekte otomatiktir." (Sy. 363) Yabancı özgür olmadığının farkında olan kişidir.

    Ulaştığım tüm bu tanımlardan sonra kitapla ilgili görüşlerimi belirtmek isterim. Kitap dokuz bölümden oluşuyor. Sonsöz ve notlarla beraber uzunluğu 439 sayfayı buluyor. Kitapta eserlerden yapılan birçok alıntıya yer verilmiş. Bu yazarların düşüncesini kavramamızi kolaylaştıriyor. Ama her kişi için eşit oranda yer ayrılmamıs. Kimileri için bir iki sayfa kimileri içinse yirmi otuz sayfa yer ayrılmış. Ben eseri oldukça bilgilendirici buldum. Kolay okunuyor ve oldukca akıcı. Konuyu ilgi cekici bulanlara tavsiye ederim.
  • Saat 03:40'
    Kendimi deniz kenarında, elimde bir kitapla buldum. Açıp birkaç sayfa karıştırdım ve bir sayfa da şöyle yazıyordu...

    "Kaç, kaçabildiğin kadar kaç."

    Birden içimde sanki yüzyıllardır beslediğim her şeyden, herkesten,her yerden kaçma isteği uyandı. Fakat ne yapacağımı kestiremiyordum. Hem her yerden kaçmayı isteyen bir insan, nereye kaçarsa oradan da kaçmayacak mı?

    Kitabı oturduğum bankın üzerine bırakıp, denize sıfır olana kadar yaklaştım. Sol tarafımda konteyner dolu bir liman, aralıksız kaldırıp - indirme işlemi gören vinçler ve karınca gibi görünen fakat, aslında koskocaman olan gemiler vardı. Birden "onlardan birinin içinde olup gitsem nasıl olurdu?" Diye, geçirdim içimden.

    Herkesin mutlaka derinden etkilendiği bir geçmişi vardır. Hiçbir zaman kaçamadığı, hep tutsak olduğu bir geçmis... öyleyse oturup manzaranın tadını çıkarmalıyım diye düşündüm.

    "Ama yok, madem tutsağız kendi kafesimize... bana özgürlükten bahsetmesin hiç kimse." Bunu içimden değil, sesli olarak söylemiş olmalıyım ki, arkamdan geçen yaşlı adam bana, "efendim evlat?" dedi.

    "Herkes bir arayış içinde; ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Amca." dedim gülerek. Adam bana garip bir gülümeyişle, "belki de ne aradıklarını, arıyorlardır." Dedi.
    İnce yüzü kırış kırıştı. Düşüncelerin en yorgun, en karışık katmanlarında ölüme hazır bir bedenin yüzü gibi.

    İyice yaklaştı ve "selam genç adam." Dedi. En samimiyetsiz şekilde karşılık verdim ben de... "Ne yapıyorsun bu saatte, burada?" Ben cevap vermeye hazırlanırken, cevabı bekletmeden o verdi; hem de en doğrusunu. "Ne o, yoksa peşinde olmayanlardan, ama asla yakanı bırakmayanlardan mı kaçıyorsun?"
    "Doğru, yakamı bir türlü bırakmayan yorgun ve umutsuz geçmişim... neyse, aslında tüm bunları neden anlatıyorum ki ona. Belkide içimdeki o tuhaf sıkıntıdan olabilir." Kendi kendime mırıldanıyordum.

    Yanıt gelmemişti. Adamın olduğu yöne döndüm kimse yoktu, belki de kendi kafamda oluşturduğum, peşimi bırakmayan geçmişimin vücut bulmuş haliydi. Ürperdim, soluk soluğa kaldım.

    Vasat bir günün başlangıcı. Hava aydınlanmak üzere. Buz gibi bir rüzgar eserken üşüdüğümü fark ettim. Kafamdaki terazinin dengesiz hareketi kafamı allak bullak etmişti. Bu halime inanamıyordum. Kahredici düşüncelerin ıstırabıyla donmuş vücudumu harekete geçirdim, vakit gitme vakti.

    Nereye gideceğim konusunda hiçbir fikrim olmadan gidiyordum.Alışılmışın dışında bir acı çekmek; işte bu bitiriyordu beni. Kendi tuzağıma, kendim düşmüşüm gibi bir pişmanlığı taşıyordum üstelik. Zaman ve mekan kavramı anlamını yitirmiş, hatta hiçbir kavram beni gerçeğe itememişti. Şu an bütün ideojiler, bana bir grup arkadaşın aralarında yaptığı "geyik muhabbeti" gibi sıradan ve noksan geliyordu.

    Sanırım beni ayıltıp kendime getirecek tek şey, güneşin ufuk çizgisini delip gökyüzüne doğru çıkışında yaydığı pembe ışık. Gün ışığı yanaklarıma vurup göz çukurlarımı doldurduğunda hayallerin yerini gerçekler (en azından öyle olduğunu sandığım şeyler) dolduracak, biliyorum. Bu yüzden sahilde ufuk çizgisine bakarken papalagi gibi, güneşin gelmesini istiyorum bir an önce.

    Çölde açlıktan ölmekte olan hayvan gibi acıkmıştım.
    "Yaşasın züğürtlük!"
    Etrafıma bakına bakına boş adımlarımı atmaya devam ettim.
    Karşı yolda boyası dökülmüş, telefon kulübesi ilişti gözüme. '"acaba arasam mı'' diye düşündüm.
    Dayanamadığım bir şey varsa; o da şu lanet olası kararsızlık. İçimden bir ses "şu işi yap" diyor, bir seste "boşversene kimin umurunda". Tanrım tam bir işkence bu!

    "Kız çıksana yolun ortasından!"
    Bu ses orta yaşlı bir kadına ait olmalıydı. Kafamı sesin geldiği yöne çevirdim ve kadının baktığı yönde bir kız olduğunu gördüm.
    Bu fit bir vücuda sahip, 1,75 boylarında, kumral bir kızdı.
    Korna sesleriyle irkildim. Kız hiçbir yere kımıldamıyor, felç olmuş gibi yolun ortasında duruyordu. Araba iyice yaklaştı, ama ben de kilitlendim, sadece seyrediyordum az sonra olacakları... Bir korna sesi daha beni kendime getirdi. Kızla aramda altı -yedi metre kadar bir mesafe vardı. Kıza doğru koşmaya başladım; arkası bana dönüktü ve bu sayede beni görüp ani bir hareket yapamayacaktı.
    Yukardaki kadının çığlıklarına başka sesler de eklenip, bir koro halinde yankılanıyordu.

    Kızı kolundan tuttuğum gibi, sağ tarafa atladım. Ayakalarımız birbirine takıldı ve yere düştük.
    Yanımızdan sinek gibi geçen araba, kornaya basılı tutarak devam etti yoluna...
    Etraf alkış ve ıslık sesleriyle şölen yerine dönmüştü.
    Biz şoktaydık ve sadece birbirimizin ellerini tutmuş, gözgöze bakıyorduk.
    Yıllarca doyumsuz bir şekilde burada oturup, o yeşil gözlere bakabilirdim.
    Ama bakamadım. Onun "Niye?" sorusuyla yanağıma inen tokadı, mani oldu.

    Teşekkür beklemiyordum, ama bunu hiç... Etrafa saçılan birkaç kâğıdı alıp çantasına attı. Biri hariç, o da benim cebimdeydi. Bir refleksle... o diğerlerini toplarken, ben de gözüme kestirdiğim kâğıdı cebime attım. Kalkıp yürümeye başladı. Ben de peşinden gitmeye karar verdim. Babalık ne demektir bilmiyorum ama, onu bir baba gibi koruma hissi büyüyordu içimde.Arkasını dönüp bir el işareti yaptı. Şaşırmıştım, arkamı dönüp bakınca yaklaşan dolmuşu gördüm. Ben binmemeliydim; kız beni tanıyıp bir yaygara koparabilirdi. Yanımda bir kuruş bile yoktu üstelik. Hem kendine zarar verecek bir insan, yapmadan önce dolmuşa binmez. Diye düşündüm.

    Evdeydim. Her şeyin başlangıcı olan, hatta belki de sonu olacak o evde... Montumu çıkarmayı düşünürken, cebine attığım kâğıt aklıma geldi. Hızla, ellerim titreyerek, hatta birkaç defa yere düşürerek sonunda açmayı başardım ön sayfada şöyle bir tarif vardı;

    2 bardak pirinç
    Bir tutam maydanoz
    Domates salçası
    Biber salçası
    Pul biber
    Soğan
    Sarımsak
    Yeşil biber
    Üzüm yaprağı
    Pirinci bir kaba alınız, üzerine yukarıda yazılan mazemeleri dökünüz.
    Son işlem olarak sarınız.
    Afiyet olsun.

    Arkasını çevirdim ve söyle bir diyalogla karşılaştım;

    - Burası ne, biliyor musun? Kızım.
    + Hayır, neden geldik anne buraya?
    (Anne ağlamamak için gökyüzüne baktı ve boğazını temizleyerek sesini kontrol altına aldı.)
    - Hani hep soruyorsun ya, babam nerede diye, bak bu mezarlığı görüyor musun?
    + Ama anne ben çok küçüğüm ağlarım, hem bu babam olamaz ki; babam çok uzun boylu, burası ufacık.
    - Bu yatan adam senin baban kızım.
    (Küçük sadece toprağa, taşa kilitlendi. Nefretle baktı ve yatan adama seslendi;)
    + Kalksana! Seni hep bekledim kalk!

    (Pişman İnsanlar Mezarlığı)

    Babasının ölmüş olabileceği ihtimali, şimşek gibi çaktı beynime... Melankolik bir adamımdır, yine göz yaşlarıyla kapadım sayfayı. Odadaki kırık, eski ve tek olan sandalyeye oturup; ne yapmam gerektiğini düşündüm. Ne olursa olsun, o mezarlığa gitmeliydim. Ne işe yarar bilmiyorum, ama gitmem gerektiğini biliyorum. Montumu kapıp fırladım.

    Mezarlıktaydım, nereye doğru yürüyeceğimi bilmiyordum. Sadece mezarlara baka baka ilerliyordum. Hafif bir ağlama sesi geldi kulağıma bu saatte, burada, kim olabilirki?

    Aynı güzergahtan, aynı otobüse bindiğim de burada olabileceğini tahmin etmeliydim. Fakat buraya gelirken hiç aklıma burada olabileceği gelmemişti. Her yeri çamur içinde, üstündeki kıyafetler yırtılmış ve umudu kırılmıştı.

    Göz göze geldik, aman tanrım yine o büyüleyen yeşil gözler.
    Yanıma doğru bir hınçla yürümeye başladı. Ben olduğum yerde donmuştum, iki eliyle yakamı tutup, "Nerede?" Diye bağırdı. Cebimdeki sayfayı çıkarıp ona verdim. "Ne istiyorsun benden, neden peşimi bırakmıyorsun?"
    "Sadece konuşmak istiyorum." Diyebildim sonunda... Peşini bırakmam ve konuşmanın onun evinde geçmesi şartıyla kabul etti.

    Onun evindeydik. Yol boyunca hiçbir şey konuşmadan gelmiştik. üç katlı, sıradan bir sokakta bulunan, sıradan bir apartmandı.
    Binadan içeri girdik; ve ikinci katta durup anahtarı çıkardı. Kapıyı açar açmaz... "Hoşgeldin, hoşgeldin, hoşgeldin." Diye tiz ve çocuk sesine benzer sesler gelmeye başladı. Sesin geldiği yöne doğru baktığımda, gümüş renkli bir kafeste bulunan, pembe, yeşil, kırmızı ve gri renklerinde bir papağan gördüm. Gagası vücudundaki renklerin aksine siyahtı. Ben ilk adımımı atar atmaz, "yabancı, yabancı, yabancı" demeye başladı.

    Etrafıma baktığımda kız yoktu. Öylece ayakta bekledim onu. Elinde su ve kuş maması olduğunu anladığım bir kapla geri döndü. Kuşun yanına gidip suyunu ve yemini verip; "yabancı değil, yabancı değil" diye kuşu sevip sakinleştirmeye çalıştı. Ve başardı kuş susmuştu. "Zifiri için özür dilerim." Dedi.
    Ne Zifir mi, bir kuşa bu ismi mi vermiş, hem de böyle rengarenk bir kuşa... başımı önemli değil dercesine salladım.
    "Ben daha renkli, çiçekli bir ismi vardır diye düşünmüştüm"
    Başını kaldırıp bana baktı.
    "Mesela benim gibi, adı Nazenin olan bir kız... intihara kalkışır mı? Beni başka bir yerde görseniz, bana züppe deme olasılığınız, benim intihara teşebbüs edeceğimi tahmin etme olasılığından çok daha yüksek. Çünkü dış görünüş insanlar için göz ardı edilemeyecek şeyler barındırır."

    Haklıydı, elbette tam da söylediği gibiydi.
    "Evet bu kuş rengarenk, fakat içinde bulunduğu kafesin onun içini karartmadığı ne malum?"
    Bu da doğruydu. Göz gözeydik, "tıpkı senin gibi" dedim. Yavaşça doğrulup ona yöneldim, o da aynı şekilde bana doğru geldi. Birden hıçkıra hıçkıra ağlayarak bana sarıldı, ve kulağıma şöyle dedi: "Evet bizim gibi. "

    Hikayedeki emekleri, katkıları ve kendilerine özgün yardımları için; hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. Sevgi Erdoğan , Ayhan GÜVEN , Z.RaheL İbrahimoglu , Mills y. .