• 131 syf.
    ·2 günde·7/10
    1917 Rus Devrimi'nin toplumsal sonuçlarına odaklanmış, gerçeküstü atmosferiyle kendisini distopyanın eşiğinde tutan bir kara mizah. Sovyet Sosyalist Rusya rejimini eleştiren kitabımız 1925' te yazılmasına rağmen kendi ülkesinde ancak 1987' de yayımlanabilmiştir.
    .
    ‍️Şarik. Üzerine dökülen kızgın yağ sonucu oluşan yaralarıyla bir köşede aç bitap yatmaktadır. Elindeki sucuk paketiyle Profesör Flip Flipoviç bir kahraman gibi dükkandan çıkar. Şarik, açlık belasına Profesörün peşinden onun evine kadar gider ancak eve girinceye kadar nasıl bir oyunun içinde olduğunu anlayamaz. Hipofiz bezi ve er bezleri çıkarılarak bir suçluya nakledilen köpecik, artık yeni insan bedeninde kendisine Şarikov denmesini ister. O tatlı köpek gitmiş yerine huysuz, iki yüzlü ve arsız bir insan gelmiştir artık.
    .
    ‍️Kitap alt metinde Lenin' in temeli olmayan umutlarla peşine taktığı proletaryasının istenmeyen değişimine gönderme yapmaktadır. Komünizm ve komünist rejimin burjuva değerleri üzerine kurulmuş yeni insan modelini oluşturmada ki başarısızlık ve pişmanlıkları, Şarik'in Şarikov'a dönüşümüyle betimlenmiştir. Ayrıca hayvan hakları, fırsat eşitlikleri ve özgürlük değerleri üzerine de gönderme yapan bu kitabı okuma listelerinize eklemenizi tavsiye ediyorum. İyi okumalar :)
    .
    ... gözlere bakınca, ne uzaktan ne de yakından asla yanılmazsın! En önemli şey gözlerdir! Tıpkı barometre gibidirler. Kimin ruhunda büyük bir kuraklık var, kim kendi gölgesinden bile korkar, hepsini ele verir.
    .
    Belli ki, ölüm çoktan başında nöbet bekliyor, felek arkasında dikiliyordu.
    .
    132 sy. - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 1925
    8/10
  • Arabayı sokağın başında bıraktı, yürüdü. İki katlı, cephesi sonradan sıvanmış ahşap bir evin önünde durdu. Sıvalar yer yer dökülmüş; üstü bir zamanlar mavi boyalıymış. Kapının tahtasından ahşabın damarları fırlamış: ihtiyar bir adamın kolu gibi. Üstünde eski Türkçe iki sayı: okuyamadı. Kapının pervazında bir sayı plakası. Eski sayıları, ona bakarak tahmin etti. İki zil var: yanlarında yazı yok. İkisine birden bastı. Kapının yanındaki pencerede bir genç kız başı göründü, kayboldu. Sonra aynı kızı karşısında gördü kapıyı açarken. Kız gülümsedi: “Kimi aradınız?” İlk izlenimleri daima iyidir benim hakkımda. Sonrakileri de iyidir. Kimi aradığını söyledi. Burada oturuyormuş, biraz çarşıya çıkmış, şimdi gelecekmiş. İçeri girdi: geniş bir taşlık. Duvarda bir eski zaman aynası, altında mermer kaplı yarım daire bir masa, oymalı; hasır koltuk da olmalı diye düşündü. Evet, vardı. Koltuğa oturdu. Kız, penceresinden göründüğü odaya girmesini rica etti. “Siz kızkardeşisiniz değil mi?” “Evet.” Harap bir ev, eski bir iki koltuk: kumaşları yırtılmış, tahta kısımlarında cila kalmamış. Kaplamaları kalkmış iki sehpa: üstleri dalgalı deniz gibi. Duvara dayalı küçük bir masa; üstünde, kabı çıkmış bir radyo: kabuksuz bir meyve gibi. Lambaları, telleri meydanda. Duvarlarda, kararmış çerçeveler içinde soluk fotoğraflar: fesli, palabıyık adamlar, beyaz elbiseli, uzun boyunlu kadınlar. Hepsi zayıf, melankolik bakışlı. Belki de resimlerin eskiliğinden öyle görünüyor. Genç kız karşısında oturuyor: resimlerdeki gibi soluk beyaz yüzlü, uzun boyunlu. Hasta bir güzelliği var. Çorap giymemiş: çıplak bacakları düzgün. Elleri bakımsız: manikür yapmamış, tırnaklarını kısa kesmiş. Acaba o mu? Olmadığını biliyorsun. İstediğim gibi düşünebilirim. Çok genç, çok mahzun görünüşlü. Fakat gülerken gördüm: mahzun değil. Dudaklarını ileri uzatmış: çocuk gibi. İri siyah gözlerini dikmiş, inceliyor beni: korkusuz. Hiç çekingen değil. Hayır bu değil. Selim’i tanıyor. Acaba üzülmüş müdür? Kusursuz bir güzelliği var. Bakımsızlığının içinde daha çok belli oluyor güzelliği; odanın içinde tek parlayan yer onun teni. Saydam bir ten. Kendine çeki düzen verse bu kadar güzel görünmez. Hareketleri o kadar ağır ki, insan sıcak bir yaz gününde güneşe bakarken duyduğu yorgunluğu yaşıyor onunla. Kısık bir ses. Kesik bir konuşma. Kirpikleri havayı süpürüyor: uzun ve dağınık. Her tarafı uçuşuyor; bu dünyadan olmayan birşeyler var tavırlarında. Aynı zamanda, gizlemeye çalıştığı bir basitlik, haşinlik seziyorum. Özellikle başını yukarı kaldırdığı zaman. Biri, ona, bunu söylemeliydi. Yazık.
Bununla birlikte, nesli tükenmiş yaratıkların, bilinmeyen bir dünyanın kokusunu getirmeleri gibi bir çekiciliği yayıyor çevresine. Turgut’un yıllardır unuttuğu, belki Aksaray’da çocukluğunu yaşarken kapılmış olduğu bir büyü, bir başkalık var tavırlarında. Kollarını kavuşturmuş, ayak bileklerini bitiştirmiş, misafiri yalnız bırakmamak için oturuyor. Herhalde, Esat’ın arkadaşlarıyla da oturur. Selim’le de günlerce oturmuştur. Turgut’a, tanımadığı için biraz yadırgayarak bakıyor. Gelişi hakkında tahminler yürütüyor. Bu yabancıyla Esat’ın ne gibi bir ilişkisi olabilir? Fakat, rahatsız değil: durumdan memnun olduğu duruşundan belli. Duygularını saklamaya çalışacak kadar eğitimden geçmemiş. Turgut’un gözlerine korkusuzca bakıyor. Turgut da bu bakışların verdiği rahatlıkla, yabancılık çekmeden çevresini inceliyor. Turgut’un radyoya baktığını görünce, gülümseyerek: “Ağabeyimin radyosu,” dedi. “Üst kattaki radyoyu beğenmiyor. Bunu çok rahat kullanıyormuş:” Turgut kıza baktı: sorgulu, yumuşak. “Açıp kapaması kolay oluyormuş.”Güldü. Ne uzun dişleri var. Onu sormamıştım; Selim’i sormuştum. “Ayağını bir vuruyor yere.” Ellerini hafifçe iki yana açarak anlatıyordu. Dirseklerini karnına dayamış. Sizin yanınızda ne kadar rahat hissediyorum kendimi, diyordu. Bana güven veriyorsunuz. Öyleyimdir. Nasıl anladın hemen? Ne güzel kımıldıyorsun beyaz bacaklarınla. İçgüdülerinle ne güzel düzenler kuruyorsun. “Radyo çalışıyor. Sonra, kapamak istediği zaman, bir daha vuruyor ayağını yere: sönüyor.” Güldüler. Güldük. “Ben yapabilir miyim dersiniz?” “Sanmam. Döşeme tahtalarının neresine vurulacağını bilmelisiniz. Ondan başka kimse yapamıyor bunu evde.” Ellerini zarif bir hareketle birleştirdi. Turgut, onu rahatsız etmeden odayı gözden geçirmeye devam etti. Burada ne arıyordun acaba Selim? Nasıl bir masal dünyası kurdun kendine burada? İki raflı küçük bir kitaplık. Altta, sararmış ve uzun süredir dokunulmadığı belli olan eski dergiler: sinema dergileri, resimli tarihler. Üstte, yeşil, mavi ciltli, ne olduğu anlaşılmayan kitaplar, beyaz kapaklarıyla kendilerini ele veren Bakanlık Klasikleri. Bu evde, okumaya düşkünlük yok. Her tarafta görülen köhneliğe rağmen, yaşamaya, hem de hareketli, canlı, hızlı yaşamaya düşkünlük var. Evin bütün loşluğuna rağmen, bir aydınlık seziliyor: gizli bir aydınlık. Genç kızın teni gibi bir aydınlık. Kitaplığın üstünde iki sigara tablası, yeşil camdan: kenarları kırılmış. Üstlerinde, ezilmiş sigara küllerinden bir tabaka. Eski bir demir heykel: Yunan ilahlarından biri olacak. Yanında bir sigara paketi. Genç kız ayağa kalktı, etekleri uçuşarak. “Sigara ikram etmeyi unuttum. Bilmem içiyor muydunuz?” “Siz” devresi. Kendi paketini çıkarmaya utandı: patron Amerikan sigarası vermişti o sabah. Birinci içelim. Ucuzluğumuza uygun düşer. Sigarayı alırken eli, genç kızın eline değer gibi oldu. Beni yaşlı mı buluyor acaba, saçlarım dökülüyor diye? Biraz daha zayıf olmalıydım. İş hayatı insanı şişmanlatıyor. Evliliği nedense aklına getirmedi. Sürekli genç kalmak için ne yapmalı? Neşeli mi görünmeli? Neşeli mi? Sonra, “sebebi ziyaretimi” söyleyince ne olacak? Bana bir soru sordu: Esat’ın arkadaşı mıyım? “Bir bakıma.” Bu sözden bir sonuç çıkarabileceğini sanmam. Çok akıllı değil. Herhalde ortaokuldan ayrılmıştır; belki de enstitüye gitmiştir. Gitmemiştir. Ev kadınlığına özenmediği, ortalığın durumundan belli. Hayat kadını olmaya niyetli. Kapı çalındı: iki kere. Kız kalktı: “Ağabeyimdir. Anahtarıyla hiç açmaz. Bu, onun çalışı.” Bir tüy gibi havaya kalktı. Turgut, onun kapının arkasından kayboluşunu seyretti.
  • (...)çünkü yazılanlar ilk insanın iki yüzlü bir yaratık olduğunu (Brachot 61a, Erubin 18b) ve de bu yaratığın tanrı tarafından ortadan ikiye bölünmesiyle kadın ile erkeğin yaratıldığını öne sürmekte:

    “Adem yaratıldığında iki göğüslü, tek sırtlıydı; yüce Rab onu yandan ikiye böldü, böylece kadın ve erkek oldu”. Lev. Rab. 14:1.

    Biraz rahatsız edici, biraz da inanılmaz değil mi? Ne kadar garip olsa da, tüm Midraş’çı Rabbi’ler bu teoriyi tümüyle benimsemişler zamanında...

    Oysa adı geçen inancın kökeni Yahudilikten daha eskilere dayanıyor, “ikiye ayrılan insan” düşüncesi rabbilerden önce Aristophanes’in Şölen adlı yapıtında ortaya atılmış:

    “Androgynos denilen bir insan çeşidinin adı gibi biçimi de hem erkek, hem de dişiydi. Boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit ama ters yöne bakan iki yüzlü tek bir kafa, dört kulak; cinsel organları ve her şeyleri de ona göre hep ikişer ikişer. Ama bunlar bir gün göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltendiler...”
  • 150 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Amaç uğruna her şey mübah mıdır? Amacın ulviliği yapılan ahlaksızlığı örtmekte yeterli midir?
    Ahlak ile siyaset yanyana gelebilir mi?
    Ahlak ile yakalanamayan siyasi başarı, ahlaksızlık ile yakalanabilir mi?
    Peki, amaç için her şeyi mübah görenlerin asıl amacı, kendi hükümranlıklarını korumak mı yoksa halkın refahını düşünmek mi? Makyavel düşünce sistemi ve kafamda deli sorular…


    Niccolo Machiavelli, dönemin yöneticisine ithaf olarak Prens'i yazıyor. Bir nevi nasihat ve siyasi rehber kitabı. Prens,  nasıl olmalı, kaç tür prenslik var, prensliğin yapıları, hangi prenslik daha uzun ömürlü olur gibi yönetime dair bir çok konuda görüşünü paylaşıyor. Prens denildiği için aklınıza Kralın oğlu olan prensler gelmesin. Sanırım Machiavelli, Prens'i iktidarda olan herkes için genel bir tabir olarak kullanıyor. Yani ona göre Padişah da prens, Kral da prens, Papa da prens, Feodel liderler de prens…


    Machiavelli, bu kitabı ile bizim alışageldiğimiz bazı tanımların dışına çıkıyor. Etik, ahlak, erdem gibi kavramların her birine bizim alıştığımızın dışında anlamlar yüklüyor.

    “  Devletin yararına olacaksa prens acımasızlığa ve dürüst olmayan yollara başvurabilir. Ama erdem gibi, erdemsiz davranışlar da, kendi içinde bir amaç değil, amaca götüren birer araçtır. Prensin her eylemi, taşıdığı ahlaki değer açısından değil, devlet üzerindeki etkisi ışında değerlendirmelidir.”

    Yani söz konusu devletin bekası ise yalancı olabilirsin, hile yapabilirsin, acımasız olabilirsin. Ahlak dışı olarak yaptığın şeyler de birer erdemdir, çünkü onlar seni amaca götüren birer araçtır. Amaç ne idi? Devletin bekası, halkın refahı?  Buradaki alt metnin ne olduğuna sizler karar verin.


    Yine akıllı bir prensin erdemli gibi davranmasının uygun olacağını da söylüyor. Bu sayede halkın nefretini kazanmayacaktır. Machiavelli, yöneticinin halkın nefretinden kaçınmasını defaatle ikaz etmiş.
    Her üç beş sayfada bir “Aman ha halkın nefretini kazanmayasın.” ikazları bir yerden sonra kulağımızda çınlamaya başlıyor. Buradan anlaşılıyor ki Machiavelli halkın nefretinden korkuyordu, rüzgarın esiş yönüne göre yön değiştirdiklerini düşünüyor ve buldukları yeni bir güç karşısında elbette nefret ettikleri yönetimi alaşağı etmek isteyeceklerini biliyordu.


    “İnsanlar hakkında genelde denebilir ki, nankör, değişken, sinsi, tehlike karşısında korkak ve para canlısıdırlar; onlara iyi olduğun sürece seninledirler; daha önce de dediğim gibi, tehlike uzakta durdukça kanlarını, mallarını, canlarını, çocuklarını sana sunarlar, ama o aynı tehlike bir kez boy göstersin senden yüz çevirirler.''


    Tüm bunları bildiği için bu konunun üzerinde fazlaca durmuş. Halkın nefreti kazanılmayacak, aynı şekilde sevgisine de ihtiyaç duyulmayacaktı. Bu ikisi de prens için tehlikeli şeyler. Doğru olan ise korku… Halk prensten korkmalı. Nefret ederlerse alaşağı etmek de isteyebilirler,  severlerse iyi, fakat sevgi üzerine iktidar kurulamayacağını, insanların iki yüzlü ve değişken olduğunu bildiği için, şartların ve talihin değiştiği bir dönemde sevginin pek tabii nefrete dönüşebileceğini düşünüyor ve iktidarın böyle gelip geçici bir zemin üzerinde ömrünün de kısa olacağını söylüyor. Dolayısıyla halk üzerinde oluşturulan korkunun, onları kontrol altında tutmanın en etkili yolu olduğunu söylüyor. Çünkü ipler Prens'in elindedir ve halkın vicdanına bırakmamıştır kendini.


    “İnsanlar kendi iradeleriyle sevdikleri ve prensin iradesiyle korktukları için, bilge bir prens, başkalarının olanı değil, kendinin olanı temel almalıdır; yalnızca, belirtildiği gibi, nefretten uzak durmaya gayret göstermelidir.”


    Yani anlaşılacağı üzere akıllı bir Prens işini şansa bırakmamalı, aklıyla ve gücüyle iktidarının selameti için uğraşmalı ve bunun için de ne yapması gerekiyorsa çekinmeden yapmalı. Yeter ki yaptığı eylem, iktidarını tehlikeye sokacak bir şey olmasın. Etikmiş, değilmiş ya da insancılmış, değilmiş bunların hiçbir önemi yok. Ne de olsa gaye amaca ulaşmak. Amaç ne idi? Halkın ve devletin ref..  ( kalbim sıkıştı, devamını getiremiyorum.)


    Anlaşılacağı üzere kitap, sahtekarlığın, iki yüzlülüğün, hilekarlığın el kitabı. Ama kafamı kurcalayan bazı şeyler de var.  Jean Jaques Rousseau Toplum Sözleşmesi’nde Prens’i “cumhuriyetçilerin kitabı”, Machiavelli’yi ise “dürüst bir insan, iyi bir yurttaş” olarak nitelendiriyor, onun “krallara öğüt verir gibi görünüp halklara büyük öğütler” verdiğini belirtiyordu. Ön söz de denk geldiğim bu bilgi kitabı ve Machiavelli'yi daha ince sorgulamam için bir neden oldu bana ama yine de net bir kanıya ulaşamadım. Çünkü kitap zalim bir yöneticinin elinde şeytani güçlere dönüşebilecek potansiyele sahip.  Yine de dönemin İtalyasını göz önünde bulundurunca, ortaçağdan henüz çıkmış milyon tane şehir devletinin mantar gibi bittiği bir coğrafya. Bu da beraberinde kaos ve felaketleri getiren bir durum. Çünkü horozu çok olan köyün sabahı geç olurmuş. Sürekli bir kargaşa, değişen iktidarlar, sırtlara yenilen hançerler… Machiavelli'de böyle bir coğrafyada en azından istikrarlı ve güçlü bir devlet olsun diye Medici ailesine bu nasihatnameyi yazmış olabilir. Ya da tam tersi, onlara yaranmak için de yazmış olabilir. Yani demem o ki,  eğer bu kitap halis niyetlerle yazılmış ve yöneticilerin ipliğini pazara çıkarmak için, Machiavelli’nin, Medicilere yaptığı bir troll ise ben de kabulü vardır. Ha yok altında herhangi başka bir anlam barındırmadan, doğrudan anlaşılan niyet ile yazılmışsa Şeytanın Kitabı benzetmesini sonuna kadar hak ediyor.


    Son olarak kitap gayet anlaşılır ve sade. Politik ve felsefik bir temaya sahip olmasına rağmen herkes tarafından kolayca anlaşılacak bir üslup ile yazılmış. Yalnız bir çok tarihi örnek ve gönderme var. Bu örneklerin geçtiği olayları bilmediğim için sıkıldım ve kitaptan kopmama sebep oldu. Bunun haricinde kendini okutturan bir kitap. Merak edip okumak isteyen olursa Makyavel olmayacağınıza güveniyorsanız okuyun derim. :)


    Keyifli okumalar.
  • 100 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    İvan İlyiç’in ölüme giden hikayesiyle herkese merhaba. İvan İlyiç; işini seven, söz konusu kendini alakadar konular olunca insanlara yardımcı olan, insanlarla iletişiminin iyi olmasını isteyen ve bunun için çaba gösteren bir yargıçtır. Evlilik gibi bir düşüncesi bile yokken o da çoğu insanın yaptığını yapar, kendine uygun olduğu için ve etkilendiğini düşündüğü için ani bir kararla evlenir. Bu evliliğinde hayal kırıklığı yaşasa da tıpkı herkes gibi evliliğinin nimetlerinden de yararlanır. Nedir bu nimetler: evini temizleyen, ona sıcak yemekler pişiren ve tabiki de geceleri onu kısa bir süreliğine cennete götüren aşk oyunlarını yaşatan bir eş! Ondan sonrası yine mutsuzluk, yine yalnızlık...İvan İlyiç de diğer herkes gibi evinde mutsuz oldukça kendini işine veren ve bunu hırsla yapan insan modelini oluşturur. İşinde iyi oldukça, sağlıklı oldukça mutlu ve mutsuz ettiğini düşündüğü gerçekleri sorgulama ihtiyacı duymaz, hayatın amacını sorgulamaz yine tıpkı diğer çoğu insan gibi. Ta ki onu ölüme götüren hastalıkla tanışıncaya kadar. Hastalık ile birlikte yaşamı boyunca güldüğü, onu mutlu veya mutsuz eden şeylerin sorgusunu yapmaya başlar. Ona her şey boş, herkes iki yüzlü gelmeye başlamıştır. Sağlıklıyken aklına gelmeyen şeyler ölüme doğru giderken aklına gelmeye başlamıştır. Ve İvan İlyiç yine herkesin tehlike anında, ölüm anında kullandığı: “Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti” deyişle yola çıkar; geçmişin tüm hazlarını, tüm anılarını, acılarını sorgular. “Ben kimdim?”, “Yaptıklarımın bana ne faydası oldu?”, “Bunca şeye değer miydi?”, “Bu hayatı yaşadım mı?”, diyerek ölümü beklemeye başlar.
    Tolstoy bu kısacık kitapta “ölüm”ve “yaşam” gibi birbirinden ayrılmaz iki olguyu İvan İlyiç’in 45 yıllık hayatı üzerinden biz okuyuculara yaşamı, ölümü en çok da ölümü beklemenin çaresizliğini sorgulatmayı başarıyor, bizlerin bunu hissetmemizi sağlıyor. Herkes gibi kelimesini çok kullandım farkındayım fakat İvan İlyiç’in hikayesi aslında bu anları yaşayan, yaşayacak herkesin hikayesidir, ölümü hissedince hayatını sorgulayacak olan hepimizin hikayesidir.
    Hepinize iyi okumalar diliyorum.
  • İki yüzIü insan pazar tezgahı gibidir? Öne iyiIerini koyar, arkası hep çürüktür!
  • Tanrının bıraktığı yerden biz başlayalım
    Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
    Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
    Yaklaş bana
    Seninle kardeş değiliz
    Hüzünle karışık sevinçlerinden kurtul artık
    Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
    Biliyorsun
    Önce Tanrı insanı yarattı
    Sonra insan sevgiyi
    Ne yapsak boş
    Ne kadar çabalasak faydasız
    Geriye dönemeyiz
    Olanlar oldun iş işten geçti
    Çamurumuza sevgi karışmış bi kere
    Kim bu şarkıları söyleyen
    Karcığar faslından düm tek üzere
    Aklım bir yere erişti durdu
    Susun
    Şimdi üçgenlerle oynuyorum
    Kaldırın bu daireleri
    Bir model kız geldi soyundu karşımda
    Saçlarından üç fırça yaptım
    Üç tüp boyam vardı
    Veronez yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
    Hepsini kattım birbirine
    Senin yeşilini buldum
    Senin yeşilinde orkestralar Debussy'den çalıyordu
    Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı
    Bu deli eden uğultu nerden geliyor
    Kim kırdı bu aynaları
    Toplayın yüzümüzü görelim
    Çirkin değiliz artık
    Bir kapı açıldı önümüzde ölümsüzlüğe
    Güzeliz
    Sabahlar bizimle dolu
    Işık diyordun al işte
    Kör kuyular kadar ışıdı yeryüzü
    Renk diyordun al işte bak
    Çarşılar dolusu kırmızı
    Süt beyazından geceler
    Sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
    Yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler
    Kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
    Yalan bunca faziletler yalan
    Bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
    Aldırma diyorum sana
    Dünya ikimiz için yaratıldı
    Üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne
    Verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
    Hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
    Hangi aynaya baktıysam seni gördüm
    Gel desen gelemem
    Git desen gidemem
    Öl desen kanım akmaz
    Anladım artık seni sevmek yüce bir şey
    Anladım seni sevmek Tanrı'ya yaklaşmak gibi
    İnsanlar içinde bir sana inandım
    Bir seni sevdim kendimden başka
    Uykularımın bölündüğü saatlerde
    Sendin düşündüğüm soluk soluk
    Sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
    Gözümü yumsam seni görüyordum
    Oynak türkülere benziyen yürüyüşünle
    Sen çıkıyordun karşıma
    Karanlığımda
    İki yıldızdı ellerin görülmedik
    Karanlığımda
    Bir orman yangınıydı dudakların
    İstesen hayat verirdim bu karanlıklara
    İstesen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
    Denizlerden göllerden nehirlerden
    Sana görmediğin renkler yaratırdım
    Zamanın ötesinde
    Yeni bir dünya kurardım sana
    İnsansız Tanrısız kedersiz
    Severdin
    Dağ rüzgarlarının serinliğince
    Yaşardın
    Bu sefil dünyamızdan uzak
    Bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
    Yumruk kadar yüreğimde sen varsın
    Kutsal kederler içinde seninleyim artık
    Sarı badanalı evlerde başbaşayız
    Bütün duvarlara gölgen vurmuş
    Kokun sinmiş bütün perdelere
    Kapılarda parmakların beyaz beyaz
    Sokaklarda ayaklarının izi
    Ben bu sokaklarda ölsem
    Kaldırımlar çekmez ağırlığımı
    Söylesem aşkımı asırlar boyunca
    Bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni
    Desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
    Beşincisi sensin
    Desem ki iki kişi kaldık dünyada
    İkincisi sensin
    Desem ki birisi var yeri göğü var eden
    O da sen olurdun
    Sana tapmak için
    Kilden bir heykel yapardım güzelliğince
    Bilsem ki sen Tanrı'dan iyisin
    Bilsem ki Tanrı senden güzel değil
    Senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
    Nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
    Nasıl nasıl bakıyor bana
    Böyle merhametten uzak
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Ümitlerim ne olacak
    Bunca şiirleri kim söyleyecek sana
    Kim anlatacak dünyaya sığmayan güzelliğini
    Gitmek mümkün olsa da gitsem uzaklara
    Sevmesem seni bir daha
    Paramparça etsem yüreğimi cam gibi
    Sonra yaksam
    Savursam küllerini karlı dağlardan açık denizlerden
    Yine seni severdim toz toz
    Yine sana tapardım küllerin ağırlığınca Bu oksijen gazı olmasa da olurdu
    Ama Beeşoven gelmeseydi dünyaya
    Seni bu kadar sevemezdim
    İkimizin ortasında o duruyor
    Sağımızda birinci keman
    Solumuzda ikinci keman
    Karşımızda üçüncü keman
    Sonra orglar flütler kontrbaslar
    Sustur şu orkestrayı Beeşoven
    Şimdi dokuzuncu senfoninin sırası mı Bunca yalnızlıklar bunca yoksulluklar benim işim değil
    Bu çirkinliği ben yaratmadım
    Ne de bu kahpe güzellikleri
    Bende sevmediğin ne varsa senden türedi
    Şu karanlık bakışlar
    Şu ellerin pisliği
    Şu dudaklarımdan çıkan iğrenç sözler
    Besbelli senin eserin
    Ne buldumsa sende buldum kötülükten yana
    Ne öğrendimse senden öğrendim
    Seni sevdikten sonra başladım yaşamağa Seni Tanrı yarattıysa beni kim yarattı
    Bu azabı kim verdi bana
    Çıngıraklı yılanların zehrini içtim
    Balinaların kusmuklarını
    Kükürt kokulu imkansızlıklar içindeyim
    Oysa güzeldim tarihin ilk çağlarında
    Görsen şaşardın
    Öyle aydınlıktım
    Öyle iyiydim
    Kobalt mavileriylr doluydu yüreğim
    Kurşun beyazlarıyla
    Severdin beni
    Midye kabuklarının yeşilliğince
    Sonunda dediğim çıktı işte
    Samanyolundan bir yıldız düştü dünyaya
    Sinekler gibi eziliverdi insanlar
    Her şey bir anda olup bitti
    Yapayalnız kaldık
    Ne radyo-aktivite ne mantar şeklinde bulutlar
    Ne yaşamak sevinci ne ölüm korkusu
    Sonunda üç kişi kaldık dünyada
    Sen
    Ben
    Bir de Jiro'nun Lesko'su
    Yine bana bakarken yüzün kızarıyor
    Toplum kurallarından kurtulamadın daha
    Bütün çayırlar bomboş
    Görmüyor musun
    Al başını dağlara çık
    Avaz avaz şarkı söyle sokaklarda
    Bir kibrit çak
    Bütün evler yansın
    Yüzbin yılın öcünü al bu şerefsiz dünyadan
    Sonra kaldır kendini denize at
    Biraz serinle
    Sevebildiğim kadar insanım ben
    On gram arsenik yeter canıma
    Beni düşünme
    Uzan Mistral rüzgarlarının üzerine
    Nünbüs bulutlar geliyor kaç
    Uykumuz bölündü çırılçıplağız
    Kum fırtınaları başladı
    Çin seddinin ötesinde
    Gölgemizi bir Asya şehrinde unuttuk
    Taklamakan çöllerinde kaldı rüyalarımız
    Haydi git
    Yok olduk iki olduğumuz yerde
    Haydi git
    Bir kalırsak yine var olacağız