• HÜSEYİN NİHAL ATSIZ HAYATI
    12 Ocak 1905 - 11 Aralık 1975
    Hüseyin Nihal Atsız Bey'in babası, Gümüşhane ilinin Dorul ilçesinin Midi köyünden 'Çiftçioğulları' ailesine mensup (Deniz Makina Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağa´nın oğlu (Deniz Güverte Binbaşı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un kadıoğulları ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Bey´in kızı fatma Zehra Hanım'dır.

    Atsız'ın babası Mehmet Nail Bey (1877-1944) donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılındaYüzbaşı iken ilk eşi Fatma Zehra Hanım'la evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal, 1 Mayıs 1910'da Ahmet Necdet (Sancar) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (Çiftiçioğlu) olmak üzere üç çocuğu olur.

    Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy'deki Fransız okulunda başlar. Fakat çok geçmeden çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okulu'na verilir (1911) . Bir süre sonra, Kızıldeniz'de bulunan Malatya ganbotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve ganbotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine Atsız'da bir kaç ay Fransız okuluna devam eder.

    İstanbul Sultanisi'nin onuncu sınıfında iken (1922) , imtihanla Askeri Tıbbiye'ye girer. Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahere Deniz Yolları'nın 'Mahmut Şevket Paşa' adlı vapurunda katip olarak çalışır ve birkaç seferde katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünunu'nun (üniversitesinin) Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolur.

    Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, Hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetlerini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931) .

    15 Mayıs 1931'de 'Atsız Mecmua'yı çıkartmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Toğan, Abdulkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu bu 'Türkçü ve Köycü' dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük çığrını açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar. Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubat'ında Halkevinde verdiği konferansta komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle, devrin başkanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir 'Açık Mektup' yayınlar. Bir yıl önceki Türkçe sözleri hatırlatılarak 'solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini' açıklar. Bunu ikinci mektup takip eder. Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa zamanda ülkenin gündemini meşgul etmeye başlar. Bu durumdan tedirgin olan zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından, Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki Edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. Dergi kapatılır ve Atsız hakkında dava açılır.

    Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider, garda binlerce genç tarafından karşılaşılır. Birçok genç tutuklanır. Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezasına mahkum ederse de daha önce mahkumiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezalarının teciline karar verir.

    'Irkçılık-Turancılık' davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eder, 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzere Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız, 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

    1950-1951 öğrenim yılının başında Haydar Paşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da 3 Mayıs'ın kutlamaları için Ankara'da verdiği ilmi bir konferans bahane edilerek öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesindeki eski görevine iade edildi (1952) . Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969'da emekliye ayrıldı.

    1950-1952 yıllarında yayınlanan haftalık Orhun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'den vefatına kadar Ötüken dergisini yayınladı. Ötüken'de bölücülük hareketlerine karşı dikkatleri çeken yazıları sebebiyle kendisi 'bölücülük' iddiası ile suçlanarak yargılandı.

    Fikir hareketini yürütmek, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah'tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız; baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak, arkasından silinmez izler bırakarak tarihe geçmiştir.

    Nihal Atsız son derece mütevazı imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk Edebiyatı'nın ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği'nin akademisi haline gelmiştir. 

    Eserleri

    Romanları 
    Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941 
    Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946 
    Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949 
    Deli Kurt, İstanbul 1958 
    Z Vitamini, İstanbul 1959 
    Ruh Adam, İstanbul 1972 

    Öyküleri 
    'Dönüş', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , Orhun, sayı.10 (1943) 
    'Şehidlerin duası', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , Orhun, sayı.12 (1943) 
    'Erkek kız', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    'İki Onbaşı, Galiçiya...1917...', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) , Çınaraltı, sayı.67 (1942) , Ötüken, sayı.30 (1966) 
    'Her çağın masalı: Boz oğlanla Sarı yılan', Ötüken, sayı.28 (1966) 

    Şiirleri 
    Yolların Sonu, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946 
    Afşın'a Ağıt 
    Aşkınla 
    Ay Yüzlü Güzel Konçuy 
    'Asker kardeşlerime', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.3 (1938) 
    'Ayrılık', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Bahtiyarlık', Kopuz, sayı.10 (1944) 
    'Bugünün gençlerine', Atsız Mecmua, sayı.1 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.1 (1938) 
    'Bugünün gençlerine' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    Davetiye 
    Dosta Sesleniş 
    'Dünden sesler: Yarın türküsü', Orkun, sayı.53 (1951) 
    'Dünden sesler: Koşma', Orkun, sayı.58 (1951) 
    'Dün gece', Orhun, sayı.1 (1933) 
    Eski Bir Sonbahar 
    Gel Buyruğu 
    'Geri gelen mektup', Orkun, sayı.44 (1951) 
    'Harıralar', Çınaraltı, sayı.2 (1941) 
    Kader 
    Kağanlığa Doğru 
    Kahramanların Ölümü 
    Kahramanlık 
    Karanlık 
    Kardeş Kahraman Macarlar 
    Korku 
    'Koşma', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) 
    'Koşma' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Kömen', Ötüken, sayı.2 (1964) , Ötüken, sayı.28 (1966) , Ötüken, sayı.95 (1971) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.79 (1970) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.82 (1970) 
    'Muallim arkadaşlarıma', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    Mutlak Seveceksin 
    'Nejdet Sançar'a ağıt', Ötüken, sayı.138 (1973) 
    'O gece', Orhun, sayı.2 (1933) 
    Özleyiş 
    Sarı Zeybek 
    Selam 
    Sona Doğru 
    'Şehit tayyareci Erkânıharp Yüzbaşı Kâmi'nin büyük hatırasına', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Topal Asker', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) , Kopuz, sayı.4 (1943) 
    'Toprak-Mazi', Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) , Kopuz, sayı.3 (1943) 
    Türk Gençliğine 
    'Türk kızı', Tanrıdağ, sayı.4 (1942) 
    'Türkçülük bayrağı', Ötüken, sayı.119-120 (1973) 
    Türkistan İhtilalcilerinin Türküsü 
    'Türklerin türküsü', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.2 (1938) 
    Unutma 
    'Varsağı' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.9 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.10 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    Yakarış I 
    Yakarış II 
    Yalnızlık 
    'Yarının türküsü', Çınaraltı, sayı.10 (1941) 
    Yaşayan Türkçülere Ağıt 
    'Yolların sonu', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 

    Diğerleri 
    Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati, Mezuniyet Tezi, Türkiyat Enstitüsü, no. 82, 111 s. (İstanbul, 1930) 
    'Sart Başı'na Cevap, İstanbul, 1933. 
    Çanakkale'ye Yürüyüş, İstanbul, 1933. 
    XVIıncı asır şairlerinden Edirneli Nazmî'nin eseri ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti, İstanbul, 1934. 
    Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul, 1935. 
    Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, İstanbul, 1935. 
    XVinci asır tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1939. 
    Müneccimbaşı, Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri', İstanbul, 1940. 
    900. Yıl Dönümü (1040-1940) , İstanbul, 1940. 
    İçimizdeki Şeytanlar (Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan eserini eliştirmek için yazılmıştı) , İstanbul, 1940. 
    Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1940. 
    En Sinsi Tehlike (Faris Erman'in 'En Büyük Tehlike'ye karşılık vermek için yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Hesap Böyle Verilir (Reha Oğuz Türkkan'a hitaben yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir (İ.Süruri Ermete: Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı imzasıyla yayımlanmılştı) , İstanbul, 1943. 
    'Ahmedî, Dâstân ve tevârîh-i mülûk-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    'Şükrüllah, Behcetü't tevârîh', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949. 
    'Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    Türk Ülküsü, İstanbul 1956. 
    Osman (Bayburtlu) , Tevârîh-i Cedîd-i Mir'ât-i Cihân, İstanbul, 1961. 
    Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, İstanbul, 1961. 
    Ordinaryüs'ün Fahiş Yanlışları (Ali Fuat Başgil'e cevap) , İstanbul 1961. 
    Türk Tarihinde Meseleler, Ankara, 1966. 
    Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul, 1966. 
    İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası, İstanbul 1967. 
    Âlî Bibliyografyası, İstanbul, 1968. 
    Âşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul, 1970. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler I, İstanbul 1971. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler II, İstanbul 1972. 
    Oruç Beğ Tarihi, İstanbul, 1973. 

    Makaleleri 
    (Ahmed Naci ile birlikte) 'Anadolu'da Türklere ait yer isimleri', Türkiyat Mecmuası, sayı.2 (1928) 
    'Türkler hangi ırktandır? ', Atsız Mecumua, sayı.1 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    'Hindenburgun sözleri', Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.11 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Millî Seciye' buhranı, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) 
    'Türk vatanını peşkiş çekenlere', Atsız Mecmua, sayı.15 (1932) 
    'Sadri Etem Bey'e cevap', Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Askerlik aleyhtarlığı', Astız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Vâlâ Nurettin Beyden bir sual', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    ('Çiftçi-Oğlu H. Nihâl' imzasıyla) 'Dede Korkut Kitabı hakkında', Azerbaycan Yurt Bilgisi, c.1 (1932) 
    'Kuş bakışı: Orhun', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar I. Türkeli, II. İlk Türkler', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'En eski Türk müverrihi: Bilge Tonyukuk', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Kuş bakışı: Türk Dili', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'Türk tarihi Üzerine Toplamalar III. Yabancıların Türkeline saldırışı, IV.Milâttan önceki 5-4üncü asırlarda Türkelinde doğudan Çinlilerin, Batıdan Yunanlıların saldırışı', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'X meselesi', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Haddini bil! ', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: V. Milâttan önce 3-2nci asırlarda Türkler arasında dahilî savaşlar', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Ahmet Muhip Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Şarkî Türkistan', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: VI. Kun devletinin dahilî teşkilâtı, VII. Kun (Oğuz) sülâlesi devrinde Türk birliği', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Komünist, Yahudi ve Dalkavuk', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'İkinci Türk Müverrihi: Yulıg Tigin', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı Âlimler', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref ve Hakimiyeti Milliye muharriri A. Muhip Beylere Açık mektup', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı âlimlerden Sadri Maksudi Beye bir ders', Orhun sayı.6 (1934) 
    'Cihan Tarihinin en büyük kahramanı: Kür Şad', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar' Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Beye İkinci Mektup', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Gaza topraklarının gazi ve şehit çocukları', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyetinin değerli bir işi', sayı.7 (1934) 
    'Baş makarnacının sırtı kaşınıyor' (Benito Mussolini'ye hitaben yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'İnkilâp Enstitüsü Dersleri', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Musa'nın Necip (!) evlâtları bilsinler ki:' (Yahudilere kasten yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Tavzih', Orhun, sayı.7 (1934) 
    Yirminci asırda Türk meselesi I. Türk Birliği', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Kanun Ahmet Muhip Efendiyi çarptı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Moyunçur kağan âbidesi, Orhun, sayı.8 (1934) 
    'İstanbulun Fethi yılına ait bir mezar taşı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Yirminci asırda Türk meselesi II. Türk Irkı = Türk milleti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerine Toplamalar', Orhun, sayı.9 (1934) 
    '16ncı asır şâirlarinden Edirneli Nazmî ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    (Nâmık Kemâl hakkındaki fikirleri) , 'Namik Kemal', Millî Türk Talebe Birliği, sayı.3 (1936) 
    On beşinci asıra ait bir türkü, Halk Bilgisi Haberleri, yıl.7, sayı.84 (1938) 
    'Dede Korkut', Yücel, c.VIII, sayı.84 (1939) 
    'Cihan tarihinin en büyük kahramanı: Kürşad', Kopuz, sayı.3 (1939) 
    ('Çiftçi-oğlu' imzasıyla) 'Atalarımızdan kalan eserleri yıkmak vatana ihanettir', Kopuz, sayı.5 (1939) 
    'Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? ', Çınaraltı, sayı.1 (1941) 
    'Koca Ragıp Paşa, Haşmet ve Fıtnat hanım arasında şakalar', Çınaraltı, sayı.3 (1941) 
    'Dilimizi Türkçeleştirmek için amelî yollar', Çınaraltı, sayı.5 (1941) 
    'Türk ahlâkı', Çınaraltı, sayı.7 (1941) 
    '10 İlkteşrin 1444 Varna meydan savaşı', Çınaraltı, sayı.15 (1941) 
    'Büyük günler', Çınaraltı, sayı.16 (1941) 
    'İki mühim eser', Çınaraltı, sayı.17 (1941) 
    'En eski zamana ait Türk destanı. Alp Er Tunga Destanı', Çınaraltı, sayı.19 (1941) 
    'Namık Kemal', Çınaraltı, sayı.22 (1942) 
    'Mühim bir dergi', Çınaraltı, sayı.27 (1942) 
    'Millî şuur uyanıklığı', Çınaraltı, sayı.33 (1942) 
    'Türk gençliği nasıl yetişmeli? ', Çınaraltı, sayı.35 (1942) 
    'İran Türkleri', Çınaraltı, sayı.36 (1942) 
    'Dil meselesi', Çınaraltı, sayı.38 (1942) 
    'Rıza Nur', Çınaraltı, sayı.42 (1942) 
    'Yeni bir Selçukname', Çınaraltı, sayı.52 (1942) 
    'Günümüzün baş müverrihi ve büyük bir eseri', Çınaraltı, sayı.58 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları', Tanrıdağ, c.1, sayı.10 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları II', Tanrıdağ, c.1, sayı.11 (1942) 
    'Yeni eserler: 'Adana fethinin destanı'', Çınaraltı, sayı.82 (1942) 
    'Türk milletinin şeref şehrahı', Kopuz, sayı.1 (1942) 
    'Fatih Sultan Mehmet', Çınaraltı, sayı.88 (1942) 
    'Azizim Tevetoğlu', Kopuz, sayı.7 (1942) 
    'Türk Sazı', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Futbol Maçları', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkçülük', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere birinci teklif', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'İki büyük yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 1', Orhun, sayı.10 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiye'nin Millî Futbol Maçları', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Büyük bir yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere ikinci teklif', Orhun, sayı.11 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 2. 1915 Çanakkale savaşlarının bilançosu', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Atletizm Maçları', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Savaş aleyhtarlığı', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'İki şanlı yıl dönümü', Orhun, sayı.12 (1942)
    'Türkçülere üçüncü teklif', Orhun 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 3', Orhun, sayı.12 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) , 'Türkiyenin Millî Kılıç Maçları', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'Şanlı bir yıl dönümü', Orhun, sayı.13 (1944) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiyenin Balkanlararası Millî Güreş Maçları', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk kızları nasıl yetiştirilmeli', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 4', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere dördüncü teklif', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere beçinci teklif', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Yabancı bayraklar altında ölenlere ağıt' (Stalingrad muharebesinde şehit düşen Türk asıllı Kızıl Ordu askerleri için yazılmıştı) , Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Ülküler taarruzîdir', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Varsağı', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye Açık Mektup (20 Şubat 1944 Pazar) ', Orhun, sayı.15 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye İkinci Açık Mektup (21 Mart 1944, Maltepe) ', Orhun, sayı.16 (1944) 
    Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de Başvekil seçildiğinde Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir diye konuştuğu için 'Türkçü Başvekil' olarak tanınıyordu.
  • Falih Rıfkı Atay etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Etkinlik için Link: ->> #27899814

    Babanız Atatürk kitabı ile Atatürk’ü yeniden okumaya var mısınız? Kronolojik biyografi incelemesi yapacağım, biraz uzun olacak ama unuttuğumuz bazı bilgileri hatırlamamıza yardımcı olacak.

    Falih Rıfkı Atay bu kitabında kendi bildiği Atatürk'ü anlatıyor bize. Çocukluğundan başlayarak, aralara anılar ekleyerek bize doyumsuz bir zevk sunuyor. Diğer kitaplarından aşina olduğum dilini aynı şekilde koruyor ve kullanıyor. Atay'ın kaleminden Atatürk'ü okumak zevk veriyor.

    “Bu inceleme kronolojik ve uzun bir incelemedir. Kitabın temasına uygun bir şekilde yapılmış ve konusu dışına çıkılmamıştır. Kitabı okuduğunuzda detaylarına fazlasıyla kavuşacaksınız.”

    1881’de Selanik’te doğdu,
    Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Efendi’dir.
    Annesi onu mahalle mektebine vermek isterken, babası modern eğitim almasını istiyordu. Annesini kırmadı ve mahalle mektebine yazıldı. İstemeye istemeye gidiyordu. Dik kafalılık o zamanlardan beri vardı. Bu mektep'te arkadaşlarının yaptığı yaramazlığı üstlendi ve hocadan dayak yedi. Bu onun için dönüm noktası oldu.

    Ali Rıza Efendi, Mustafa’yı modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Artık Mustafa'nın istediği olmuştu.
    Babası bu dönemde vefat etti ve çok zorluk yaşadılar. Annesi ile birlikte dayısının çiftliğine gittiler. Bu fazla uzun sürmedi, teyzesi Mustafa’yı okutmak için tekrar Selaniğe yanına aldı.
    Artık Orta Okula gidiyordu ve buradan da mezun oldu.

    1893 yılında gizli olarak sınavlara hazırlanıp, çok istediği “Selanik Askeri Rüştiye’sine (okulu) girdi.
    Çok başarılı bir öğrencilik geçiriyordu ve Üniforma onun övünç kaynağı idi.
    Osmanlı toprak kaybetmeye devam ediyordu. Selanik artık düşman hedefindeydi.
    Mustafa, aynı adı taşıyan matematik öğretmeninin verdiği Kemal adını aldı. Daha sonra kazanacağı rütbelere ilk olarak adı ile başlıyordu. O artık Mustafa Kemal’di!
    Mustafa diğer arkadaşlarına kıyasla daha iyi giyiniyor, kendisine bakıyor, bu dışarıdan fazlasıyla dikkat çekiyordu.

    1893 ‘te girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirince, 1895’te Manastır Askeri İdadisi'ne (Lise) girdi. (Bazı kaynaklarda 1985, bazılarında ise 1986. Başvurduğu tarih olarak 1985 gözüküyor.) Hitabet ve edebiyata yöneldi, şiirler yazdı. Türkçe öğretmeni onun bu yöne pek yönelmemesini, asıl derslerinden geri kalmaması için uyardı. Yaz tatilinde Fransızca dersler almaya başladı. 1898’de ikincilikle mezun oldu.

    1899 13 Mart’ta İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
    1902 10 Şubat’ta Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı. Elle yazılan bu gazetede, arkadaşlarıyla ülke yönetimini eleştiriyordu. Okul Müdürü Rıza Paşa’nın çabasıyla ceza almaktan kurtuldular. Aldıkları ufak cezaları da affetti çünkü kendisi de ileri görüşlü bir Müdürdü. Mustafa artık devletin idari yönetimini eleştiriyor ve yayınlar çıkarıyordu.

    https://isteataturk.com/...07466324_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07470225_ataturk.png

    1905 11 Ocak’ta Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
    https://isteataturk.com/...07472679_ataturk.png

    1906 Ekim’de Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve Kıdemli Yüzbaşı(Kolağası) oldu.
    https://isteataturk.com/...07479134_ataturk.png

    1908- 23 Temmuz’da ilan edilen II.Meşrutiyet için çalışanlar arasındaydı.
    https://isteataturk.com/...07479692_ataturk.png

    1909 31 Mart(13 Nisan) İsyanı’nda Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak görevli.
    Adı aktif olarak bu olayda duyuldu. 1911- 13 Eylül’de İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
    https://isteataturk.com/...07480318_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07492671_ataturk.png

    1911 27 Kasım’da Binbaşılığa yükseldi.
    https://isteataturk.com/...07481057_ataturk.png

    15 Ekim’de gazeteci Mustafa Şerif kimliği ile İskenderiye üzerinden, İtalya’nın saldırısına uğrayan Trablusgarp’a gitmek için İstanbul’dan ayrıldı.
    1912 9 Ocak’ta, Trablusgarp'ta İtalyanlar’a karşı Derne saldırısını yönetti. Savaş alanındaki ilk tecrübeleri burada kazandı.
    https://isteataturk.com/...08225809_ataturk.png

    1912 8 Ekim’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle Balkan Savaşı başladı. Osmanlı devleti “Ouchy”(Uşi) Antlaşması ile Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya bırakınca, diğer subaylarla geri çağrıldı. 8 Kasım’da Selanik Yunanlılar tarafından işgal edilince, Derne’den Mısır’a, oradan İstanbul’a döndü.
    https://isteataturk.com/...07568647_ataturk.png

    1912- 25 Kasım’da Çanakkale Boğazı’nı korumak için Gelibolu’ya “Bahr-i Sefid(Akdeniz) Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürü” olarak atandı. Daha sonra Bolayır Kolordusu adını alan bu kuvvetlerin Kurmay Başkanlığına getirildi.Bu görevi sırasında Çanakkale Boğazı’nın topoğrafik haritasını hazırlattı.

    1912’de General Litzmann’dan çevirdiği “Bölüğün Muharebe Talimi” adlı kitabı İstanbul’da yayınladı.
    http://farm3.static.flickr.com/...27529_661c5cecbb.jpg
    Asalet: https://isteataturk.com/...07496583_ataturk.png

    1913 27 Ekim’de Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
    https://isteataturk.com/...07569763_ataturk.png

    1914 1 Mart’ta, Yarbaylığa yükseltildi.
    https://isteataturk.com/...07575352_ataturk.png

    1914’te Yeni Çeri kıyafeti ile Sofya’da baloya katıldı ve davetlileri kendisine hayran bıraktı.
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png

    1915 2 Şubat’ta, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.
    1915 25 Şubat, Maydos'a gitti.
    1915 25 Nisan, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.
    1915 1 Haziran Albaylığa yükseltildi.
    1915 9 Ağustos, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
    https://isteataturk.com/...07573317_ataturk.png
    1915 10 Ağustos, Atatürk komutasındaki kuvvetlerin, Conkbayırı’nda İngilizlere taarruzu ve düşmanın ilerlemesine durdurmuş ve anafartalar kumandanı Mustafa Kemal düşmanı püskürtmüştür. Bugünkü muharebeler esnasında Atatürk’ün kalbini hedef alan bir kurşun, göğüs cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden, kendisi mutlak bir ölümden kurtulmuştur.)
    https://isteataturk.com/...07573416_ataturk.png

    Çanakkale geçilemedi ise bir sebebi vardır. Akıl vardır, ölüme düşünmeden giden vatan evlatları vardır. Mustafa Kemal’in varlığı ve dehası Çanakkale’ye damga vurmuştur.

    Gelibolu Kuvvetleri Komutanı Alman Generali telefonla aradı.
    —Emrinizdeki kuvvetleri emrime veriniz.
    Komutan alaylı bir dille:
    —Çok gelmez mi? dedi.
    Mustafa Kemal olanca ciddiliği ile cevap verdi:
    —Az gelir! Sy.44

    https://isteataturk.com/...07573035_ataturk.png

    1916 10 Ocak’ta Almanlar’dan Çanakkale’deki başarıları nedeniyle “Demir Salip Nişanı”,
    17 Ocak’ta Sultan Reşat tarafından “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” ile ödüllendirildi.
    https://isteataturk.com/...07575142_ataturk.png

    1 Nisan’da Tuğgeneralliğe yükseltildi.
    https://i2.wp.com/...-04-istasy10net.jpg

    1916 6 Ağustos, Bitlis ve Muş'u Ruslar’dan kurtardı.
    https://isteataturk.com/...07653304_ataturk.png

    1917 20 Eylül, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
    Mustafa Kemal’in İsyan Muhtırası (Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.)

    1917 Ekim İstanbul'a döndü.
    https://isteataturk.com/...07657988_ataturk.png

    24 Mayıs 1918 tarihinde, yakın arkadaşı Ruşen Eşref Ünaydın'a bir fotoğraf imzalyıp vermiştir. Fotoğraf üzerine şunları yazmıştır:
    ''Her şeye rağmen, muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.''
    https://isteataturk.com/...07660819_ataturk.png

    1918 26 Ekim, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
    https://isteataturk.com/...07658306_ataturk.png

    30 Ekim’de Mondros Mütarekesi'ni imzalandı.
    1918 31 Ekim, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atandı.

    1918 13 Kasım, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılınca, Mustafa Kemal İstanbul'a döndü. Boğaz’da düşman donanmasını görünce, yaveri Cevat Abbas’a “Geldikleri gibi giderler!” dedi.
    https://isteataturk.com/...07658381_ataturk.png

    1919 30 Nisan Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atandı.

    1919 15 Mayıs Kara gün… İzmir'e Yunan'lılar asker çıkardı.
    (Bu konular hızlıca geçilecek konular değil ama kronolojik bir inceleme olduğu için sadece tarih ve olaylar hakkında bilgi veriyorum.)
    1919 16 Mayıs Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.
    1919 19 Mayıs Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktı.
    1919 15 Haziran3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
    1919 21 Haziran, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.
    19 Mayıs Samsun’a çıkışı ile ilgili 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da ‘da kitabına yaptığım incelemeden detay alabilirsiniz. #29768419

    1919 22 Haziran, Amasya Genelgesi’ni yayınlayarak, vatanın tehlikede olduğunu duyurdu.
    1919 8/9 Temmuz, Mustafa Kemal Paşa askerlikten çekilerek, sine-i millete döndü. Artık sivildi.
    ADAM GÖRÜN, ADAM!!!! https://isteataturk.com/...07664899_ataturk.png
    Not: Üzerindeki kıyafetler ona ait değildir. Para yok, nereden alacaklar? Etraftan ayrı ayrı toplanmış ve kendisine verilmiştir.

    1919 23 Temmuz, Mustafa Kemal'in başkanlığında Erzurum Kongresi toplandı. Tüm yurdu kapsayan kararlar alınarak, bir Temsil Kurulu seçildi. (7 Ağustos 1919)
    https://isteataturk.com/...07663796_ataturk.png

    1919 4 Eylül, Mustafa Kemal'in başkanlığında Sivas Kongresi toplandı. Millî Mücadele’ nin yöntemi belirlenip, bütün dernekler “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi.
    https://isteataturk.com/...07665246_ataturk.png

    11 Eylül’de Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Başkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...07666376_ataturk.png

    1919 22 Ekim, Osmanlı Hükümeti ile Amasya Protokolü'nü imzaladı.
    1919 7 Kasım, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
    1919 27 Aralık, Heyeti Temsiliye ile Ankara'ya geldi.
    https://isteataturk.com/...07665730_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07665637_ataturk.png

    1920 18 Mart, İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
    https://isteataturk.com/...07742082_ataturk.png

    1920 19 Mart, Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün
    yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulundu.
    1920 20 Mart, İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali, Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
    1920 23 Nisan, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açıldı.
    https://isteataturk.com/...07742381_ataturk.png

    1920 24 Nisan, Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
    https://isteataturk.com/...07742783_ataturk.png

    1920 5 Mayıs, Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk B.M.M. Hükümeti toplandı.
    https://isteataturk.com/...07745465_ataturk.png

    1920 11 Mayıs, Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
    1920 24 Mayıs İdam kararı Padişah tarafından onaylandı.
    1920 10 Ağustos, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren Sevr Antlaşması imzalandı.

    1921- 9/10 Ocak, I. İnönü Savaşı.
    https://isteataturk.com/...07749933_ataturk.png

    1921- 20 Ocak, İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.
    https://isteataturk.com/...07839390_ataturk.png

    1921 30 Mart / 1 Nisan, II. İnönü Savaşı, Yunanlılar’la milletin aksak talihi de yenildi.
    https://isteataturk.com/...07748701_ataturk.png

    1921 10 Mayıs, Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu” kuruldu, başkanlığına Mustafa Kemal seçildi.
    https://isteataturk.com/...07838180_ataturk.png

    1921 5 Ağustos, Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevi verildi.
    https://isteataturk.com/...08175553_ataturk.jpg
    https://isteataturk.com/...08185365_ataturk.png

    1921 22 Ağustus/23 Eylül, Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması ve zaferle sonuçlanması. 1683’ten beri süren savunma ve geri çekiliş durduruldu.
    https://isteataturk.com/...07746193_ataturk.png

    1921 19 Eylül, Mustafa Kemal'e B.M.M. tarafından Mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanının verilmesi.
    https://isteataturk.com/...07747904_ataturk.png

    1922 26 Ağustos, Bir yıllık hazırlıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruz'u başlattı.
    https://isteataturk.com/...08273692_ataturk.JPG

    1922 30 Ağustos, Gazi Paşa, Dumlupınar’da düşman ordusunun büyük kısmının imha edildiği, Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı kazandı.
    https://isteataturk.com/...13190926_ataturk.jpg

    1922 1 Eylül, "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!" buyruğunu verdi.
    https://isteataturk.com/...08275530_ataturk.png

    1922 9 Eylül Türk Ordusu İzmir'e girdi. Düşman kalıntıları denize döküldü.
    1922 10 Eylül, Gazi İzmir'de…
    http://manisanokta.com/...r-1923-600x320.jpg

    1922 11 Ekim, Mudanya Mütarekesi'nin imzalandı.
    https://isteataturk.com/...08308942_ataturk.png

    1922 1 Kasım, Saltanat, TB.M.M. tarafından kaldırıldı.
    https://isteataturk.com/...13278488_ataturk.jpg

    1922 17 Kasım, VI.Mehmet Vahdettin, Malaya adlı İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan ayrıldı.
    1923 29 Ocak, Gazi Mustafa Kemal, İzmir’li Latife Hanım'la evlendi.
    https://isteataturk.com/...08479768_ataturk.png

    1923 9 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal Halk Fırkası'nı kurması.
    https://isteataturk.com/...08484903_ataturk.png

    1923 24 Temmuz, Kurtuluş Savaşı’nı sona erdiren Lozan Antlaşması imzalandı.
    https://isteataturk.com/...08685244_ataturk.png

    1923 11 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...08685350_ataturk.png

    1923 29 Ekim, Cumhuriyet ilan edildi. Gazi Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
    https://ibb.co/eCMD0p

    1924 1 Mart , Gazi Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliğin kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu verdi.

    1924 3 Mart, Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat(öğrenimin birleştirilmesi), “Şer'iye ve Evkaf Vekaleti” ile “Erkanı Harbiye-i Umumiye Vekaleti”nin(Bakanlığı) kaldırılması hakkındaki yasalar, Büyük Millet Meclisi'nce kabul edildi.
    1924 20 Nisan, Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...08696520_ataturk.png

    1925 17 Şubat, Aşar (1/10) vergisi kaldırıldı.
    https://isteataturk.com/...09061694_ataturk.png

    1925- 24 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal ilk defa Kastamonu'da şapka giydi. https://isteataturk.com/...09477164_ataturk.png

    1925- 25 Kasım, Şapka Kanunu Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09517640_ataturk.png

    1925- 30 Kasım, Tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması hakkında kanun kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09518837_ataturk.png

    1925- 25 Aralık, Uluslararası takvim, saat ve ölçüler kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09520015_ataturk.png

    1926- 17 Şubat, Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...10342832_ataturk.png

    1927- 1 Temmuz, Gazi Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı sıfatıyla, ayrıldıktan 8 yıl sonra ilk kez İstanbul'a gitti.
    1927- 15/20 Ekim, Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Nutku'nu okudu.
    1927- 1 Kasım, Gazi Mustafa Kemal 2. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
    1928- 9 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu verdi.
    https://isteataturk.com/...10644067_ataturk.png

    1928- 3 Kasım, Türk Harfleri Kanunu Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...10511935_ataturk.jpg

    1931- 15 Nisan, Türk Tarih Kurumu kuruldu. 1931- 4 Mayıs, Gazi Mustafa Kemal 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...10435164_ataturk.JPG

    1932- 12 Temmuz, Türk Dil Kurumu'nun kuruldu.
    https://isteataturk.com/...10488443_ataturk.jpg

    1933- 29 Ekim, Gazi Mustafa Kemal, büyük bir coşkuyla “Onuncu Yıl Marşı” eşliğinde kutlanan Cumhuriyet'in 10. yıldönümünde tarihi nutkunu verdi.
    https://isteataturk.com/...10510719_ataturk.jpg

    1934- 24 Kasım, Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanunu kabul edildi. 1935- 1 Mart, Atatürk 4. kez Cumhurbaşkanı seçildi.
    https://isteataturk.com/...10510998_ataturk.jpg

    1937- 1 Mayıs, Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışladı.
    https://isteataturk.com/...10437082_ataturk.jpg

    1938- 31 Mart, Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyuru yapıldı. 1938- 15 Eylül, Atatürk vasiyetnamesini yazdı.
    1938- 16 Ekim, Atatürk'ün durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlandı.
    1938- 10 Kasım Perşembe günü, saat 9.05’te Atatürk diyerek ebediyete göçtü. Son sözü) “Aleykümselam” oldu.
    1938- 11 Kasım, İstanbul Şehir Meclisi olağanüstü toplandı.
    Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsu yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı çekildi.
    1938- 12 Kasım, Yüksek Öğrenim gençliği, Üniversite Konferans Salonu'nda toplandı.
    1938- 13 Kasım, Gençlik, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'i koruyacaklarına and içti..
    1938- 14 Kasım, Büyük Millet Meclisi toplandı.
    1938- 15 Kasım, Hükümet, Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
    1938- 16 Kasım, İstanbul halkı, Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevini yaptı.
    1938- 19 Kasım, Büyük bir törenle, Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan aziz cenazesi(na’şı), önce Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü. Yavuz zırhlısıyla İzmit'e kadar götürülen tabut, oradan Ankara'ya yolcu edildi.

    Görüntüler:

    https://ibb.co/ixdcbU

    https://ibb.co/fvgxbU

    https://ibb.co/e9KB39

    https://ibb.co/hxvjO9

    https://ibb.co/bWSyi9

    https://turkcetarih.com/...aflar-13.3.7.jpg

    https://ibb.co/irdtGU

    https://ibb.co/mXikwU

    https://ibb.co/jM1cAp

    https://ibb.co/jKwcAp

    1938- 20 Kasım, Atatürk'ün aziz cenazesi Ankara'ya ulaştı. Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara'lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
    1938- 21 Kasım, Atatürk'ün cenazesi, Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabre(mezara konuldu.
    1938- 25 Kasım, Atatürk'ün vasiyetnamesi Ankara 3.Sulh Hukuk Hakimliği tarafından açıldı.
    1938- 26 Aralık, Atatürk'ün “Ebedi Şef” sanıyla anılması kabul edildi.

    Fotoğraflar ve daha fazla detay için 10 Kasım Yas Günü kitabına kesinlikle bakınız. Büyüklük ve Onur nasıl bir şey, tekrar tekrar görünüz.

    1941-1 Mart’ta, Anıtkabir'in yerinin seçilmesi için görevlendirilen komisyon uluslararası bir yarışma açtı. Yarışmaya; Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 47 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda'nın projesinin uygulanması kararlaştırıldı.

    1944- 9 Ekim, Rasattepe’de Anıtkabir inşaatına başlandı. İlk harcı Başbakan Şükrü Saraçoğlu koydu.

    1953- 4 Kasım, Atatürk'ün Etnografya Müzesi’ndeki Geçici Kabri açıldı.Tahnit edilmiş na’şını hiç bozulmadığı görüldü.Kurşun tabuttan çıkarılarak, ceviz ağacından yapılan bir tabuta alındı. 1953- 10 Kasım, Atatürk'ün cenazesi, Anıt-Kabir'e nakledildi. Milletin sinesine gömüldü.

    4 Kasım 1953 - Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e götürülmek üzere Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabrinden çıkarıldı.
    https://ibb.co/ezdcbU

    https://ibb.co/egBKqp

    https://ibb.co/k7JSbU

    https://ibb.co/kodtGU

    https://ibb.co/cMBr39

    Video: http://www.trtarsiv.com/...nitkabir-e-tasinmasi

    Video: http://www.trtarsiv.com/...nitkabir-e-tasinmasi


    Tüylerim diken diken oluyor her izlediğimde, her dinlediğimde...

    Kronolojik incelememiz burada bitiyor. Falih Rıfkı Atay’ın “Babanız Atatürk” kitabında tam olarak yapmış olduğu çalışma bize Atatürk’ü çocukluğundan itibaren anlatmaktır. Keyifle okuyacağınız bir kitap. Her kitabın sonun da olduğu gibi Atatürk’ün ölümü bizleri üzüyor. ÖLÜMÜ bölümü en zor okunan bölüm. İnsan istiyor ki, zamanı geriye sarıp onu o hastalıktan kurtarsın. Ama olmuyor haliyle. Dünya Tarihine adını silinmez harflerle yazdırdı. Hem Devlet Adamı olarak hem Başkomutan olarak. Yaptığı inkılaplar ve kurduğu Cumhuriyet en temel hazinesi ve övünç kaynağıdır.

    https://isteataturk.com/...11554187_ataturk.jpg

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Kitabı okuyunuz, okutturunuz, hediye ediniz. Mustafa Kemal Atatürk sevginiz hiç bitmesin.

    *** Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi 'den ve http://www.anitkabir.org/...urk-kronolojisi.html den ödünç aldığım bilgiler oldu. Kaynak oldukları için teşekkür ederim. Bazı bilgileri iki üç şekilde teyit ettim ama Kronoloji de bazen sıkıntı olabiliyor. Falih Rıfkı'nın verdiği tarihlerde bu kaynaklar ile örtüşmeyebiliyor. Muhtemelen yeni raporlar ve resmi tutanaklar sonradan bulunup güncellenmiş olmalı. Ufak farklar diyelim bunlara. Fotoğraflar ayrı olarak eklenmiştir. Hepsi özenle seçilmiş ve konulara eklenmiştir.

    https://isteataturk.com/...11687449_ataturk.jpg

    Herkese iyi okumalar diliyorum.

    https://www.youtube.com/...+t%C3%BCrk%C3%BCler+
  • Merhaba arkadaşlar. Kitabımız “Osmanlıdan Cumhuriyete Yakın Tarihimiz, Osmanlıdan Günümüze Ortadoğu, Tarihi Miras ve İstanbul’un Geleceği” başlıklarıyla 3e ayrılıyor. Tabii kitaptan teferruatlı bahsedeceğimiz için Spoiler görmek de mümkün.
    --- 1. Bölüm ---
    Bu bölümde öncelikle Osmanlı Milliyetçiliği, ardından Balkan milliyetçiliğinden söz açılıyor. Balkanların durumu ve karmaşıklığı anlatılıyor. İmparatorluklardan Avusturya-Macaristan’ın durumundan söz ediliyor. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna dair bir yazımız mevcut. Tabii o döneme değinip İttihat ve Terakkiye değinmeden olur mu? Olmaz.
    Keza gene İtalyanlardan ve 1911’de Libya’ya yaptıkları çıkarmadan söz ediliyor. Burada Senusiler ile birleşen Türk subayları tabii ki başta Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Ali Fethi Okyar ile pek bilinmeyen Cami Bey ve Nuri Beyler de orada bulundular. Şehzade General Osman Fuat Efendi de unutulmamalıdır. Bilindiği üzere Uşi Antlaşması ve yine pek bilinmeyen 90000 altın alan Osmanlı. Bunlar oldukça mühim tabi.
    Türk-Fransız ilişkilerine değiniyoruz. Fransızlarla sadece kapitülasyon anlamında değil yaşayış olarak da beraberliğimizden söz ediliyor. Ardından aramızın açılması ve Ermeni sorununa kadar yaşananlar film şeridi gibi hızlıca geliyor gündeme ve bitiriyoruz.
    Ardından VI. Mehmed yani bilinen adıyla Vahdettin’den bahsediliyor. Burada İngiliz Uşağı terimini bende çok sert karşılayanlardan birisiyim. Bakıldığında Fransa bize karşı zaten ılımlı olmuş ve Ankara ile anlaşmıştır. İtalya desen Üsküdar’da demirli ve Ankara ile günümüz tabiriyle artık ‘Kanka’ derecesinde ilişkiye ulaşmıştır. Yunanlılara sığınmak akla ve mantığa zaten aykırı. Elde kala kala İngiliz kalıyor onlar da dört gözle bekliyorlar padişahı. Tabii ondan faydalanmak amaçları var. Yoksa meraklısı değiller. Padişah yurt dışına çıkıyor ama sonrası da önemli. Bu sefer de İngiliz Uşağı yalanı tutmayınca saray hazinesini kaçırdı diyorlar ancak bu da söz konusu değil. Yanına sadece çanta alarak vatanından ayrılıyor ve cebindeki Harçlık derecesindeki az parasını da maiyetindeki bir adamı Monte Carlo’da kumar oynarak kaybediyor. Bu sefer de yalanı tutmayan Osmanlı düşmanı yanlı tarihçi kılıklılar; ‘Şey, ama o orada yazılar yayınladı devlet aleyhine konuştuydu yaa’ diyorlar. Tabii bu da tutmuyor çünkü böyle bir belge de yok. Peki Sadık Koçak, bu rahatlığın, bu kadar emin konuşman neden? Neden mi? Çünkü İlber Ortaylı. Aynı şekil Mustafa Kemal’e hakaret etti diyerek padişahı yerip sözde Atatürkçülük taslayanlara KAPAK mahiyetinde de şunu verir. Mustafa Kemal aleyhinde bir sloganın ardından hiddetlenir ve “Bir daha duymayayım! O benim paşam, askerim!” diyerek kızar. (s.70)
    Osmanlı’nın neden çöktüğüne dair bir yazımız var. Yeniçeriler, Islahatlar ve Dış Borçların başta tutulduğu bir yazı okuyoruz. Akabinde yeni kurulan devletin, dışarıda bırakılan Türkleri artık geriye öz vatanına alma hadidesi konuşuluyor. Mesela Ahıska Türkleri.
    Kitapta çok önemli bir konuya daha değiniyoruz. Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğunun devamı mıdır? Gerçekten önemli bir konu ve önemli bir sorun. Nihal Atsız’ın da belirttiği hususta Ortaylı da aynen devam diyor ve değişenin devlet değil sistem olduğunu belirtiyor. Bu konunun genç tarihçiler açısından da anlaşılması ve yazıların da buna göre yazılması zaruriyettir. Zaten bizden başka da sanırım Tarihçilerinin ihtilafa düştüğü bir devlet daha görüşmemiştir.
    Osmanlıya bu kadar değindikten sonra Osmanlı’nın yetiştirdiği ve Cumhuriyetin kurucusu büyük devlet adamı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmemek olmazdı değil mi? Tabi burada Atatürk’ün Hatay konusundan sonraki en büyük arzusu çok partili dönem üzerine yoğunlaşıyoruz.
    Cumhuriyet döneminde atılan adımlara, ilk anayasamıza (20 Ocak 1921) ve 80 dönemine kadar getirilen anayasalarımıza değiniyoruz. İstanbul’un İşgalden Kurtuluşu (6 Ekim 1923) konusuna değiniliyor. Burada sadece Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si değil; Ercüment Ekrem Talu’nun Kan ve İman adlı kitabı da öneriliyordu ki listeye eklendi.
    Cumhuriyet döneminde yapılan ulaşım hamlelerine, İkinci Dünya Savaşı ve Etkileri ile Yeni Türkiye’nin şekillenmesine, Kıbrıs sorununa çok güzel değiniliyor. Böylelikle ilk bölümümüz tamamlanıyor.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölümde Ortadoğu üzerinde yoğunlaşıyoruz ve Osmanlı sonrasından itibaren günümüze kadar gelen bu bölgedeki karışıklık ve nedenleri üzerine yoğunlaşıyoruz. Arap Milliyetçiliğinin getirisi ve Filistin konusuna değiniliyor ki orada bahsedilen Filistin ile günümüzdeki Filistin arasında çok büyük fark olduğu da aşikar.
    --- 3. Bölüm ---
    Tarihi Miras ve İstanbul’umuzun Geleceği kitabımızın son konusu. Ortaylı’nın ilk defa geldiği İstanbul’un dönüşümü ve ardından gelen kirlilikle beraber yapılan imar yanlışları ve yıkımların da neden olduğu olumsuz koşullar anlatılıyor. Kara Ahmet Paşa Camii, Kara Mustafa Paşa Külliyesi gibi Mimar Sinan eserlerinin nasıl yıkıldığından; çarpık kentleşmeye kadar her konuda gidip geldik burada. Çünkü ortaya bir Tarihi Kimlik çıkardık.
    Türk çocuklarının neden okumadığı üzerine üstünkörü bir yorum değil; tarihten gelen bir cevap niteliğiyle konuşuyordu hocamız. Aynı şekilde Tarihi Eserlerimizin de ne denli yağmalanıp, önemsiz görüldüğü ve sahip çıkılmadığı üzerine bir bağlantı kuruyorduk. Bu bağlamda da özellikle müzelerimize sahip çıkılması ve kültürümüzün tanıtılması üzerinde yoğunlaştık.
    Evet sert eleştiri getireceğimiz bir konuya daha değiniyoruz. Kütüphaneler. Bu konuda ben çok sert tavırlıyım. Kütüphane denince benim aklıma -genelde de gözlüklü- böyle hafif ihtiyarlamış ama elinde kitabı, gelenlere yardımcı olan ve sürekli okuyan bir bey amca timsali gelir. Günümüz Kütüphanecilerine gelelim. Elinde sigara, sürekli kapıda, iki de bir “Susun, Fısıldaşmayın, hmmm o kitaplar nerde bilmiyorum canım yaaa, hmmm sanırım yok, SANIRIM,” gibi laflar eden saçma tipler var. Hani size yardımcı olacak bir unsur göremiyorsunuz gittiğinizde. Sonra da neden kimse kütüphaneye gitmiyor, internetten yalan yanlış araştırıp konuşuyor diye laf ediliyor. Böyle insanlar oldukça bu da devam eder. Maalesef bizde de durum bu. Bir de bu söylediğim konuşma tipi Kültür Merkezlerinin içindeki kütüphanelerden. KÜLTÜR ..
    Böylelikle güzel bir eserimizin daha sonuna gelmiş bulunduk. Aslında dün gece okurken bir anda uyuyakalmasam bitecekti ama neyse nasip sabahaymış. Cümleten mutlu sabahlar, güzel bir gün geçirmeniz dileğimle..
  • Merhaba arkadaşlar. Biraz daha iyi hissettiğim bir gün. Çok güzel bir seriyle beraberiz. Hem tarih öğreniyoruz, hem Shakespeare’nin içindeki o romantizmi yansıttığı karakterlerin sözlerini anlıyoruz hem de o dönemin Dünya Dili ve benim de özel ilgi alanım Latince’nin ne kadar AŞK dili olduğunu; günümüz romantizm konusunun da uzmanı Latin ülkelerinden geldiğini de hesaba katarak anlıyoruz.
    Shakespeare’nin kitaplarını satmak adına yayın evlerinden gelen ‘Bu İlk Kitabı, Efendim İlk Eseri Budur!’ Falan gibi deli saçmalarına inanmayı da bir kenara bırakıyoruz şimdi. Dünyada genel kabul gören görüş bu seri üzerinedir çünkü çoğu eserinde olduğu gibi bu eserinde de baskı tarihi bilinmez. Yazarlık kariyerinin başında gelen eserlerinden olduğu ise kabul edilmiştir.
    Kitabımız hakkında bir garip bilgi daha vereyim madem hem ilk inceleme de olacağından fikir olsun hepimizde de. Kitabımız V. Henry’nin ölümü sonrası başlıyor ve tahta 6 (ya da 9 olabilir anımsayamadım) aylıkken geçen VI. Henry’i konu ediniyor. Garip bilgi ise şu: Bu oyun V. Henry oyunundan daha evvel yazılıyor. Böyle de bir gariplik mevcut işin içerisinde.
    Fransız ve İngiliz mücadelesini görüyoruz ve tarihteki gerçek kişiliklerden yararlandıklarını görüyoruz. Bu cümleyi yazmak için yaptığım araştırmaları da paylaşmak istiyorum. Evet, tek bir cümle için. 18 Haziran 1429 yılındaki Patay Savaşı dönemi, Burgonya Dükü ‘Korkusuz’ 2. John. 1419 yılında babasının öldürülmesi nedeniyle Fransa veliahdına düşman olduğu biliniyor.
    Son olarak da güzel bir evlilikle kitabı bitirdik. Aslında ben evlilik olmadı da olacak sanıyordum tabii ikinci kitaba başladıktan sonra bırakıp ilk kitaba dönmem gerekti bu bilgiyi de anlamak için. Birkaç bölüm geriye gitmek zorunda kaldım ama olsun. Önemli olan olayı ve mekanı kavrayabilmekti. Hemen diğer kitabımızla durmadan devam edeceğiz. Bu kitap için merak eden varsa da onun için de Kral VI. Henry’nin hayatını kısa bir özet olarak okuyup (5 sayfa bile yok, bizim kitap kurtları için bi su molası gibi gelir) ondan sonra kitaba başlamalarıdır. Karar sizin, keyifli okumalar..
  • UYARI!!!
    Sevgili kitapseverler bu inceleme hem inceleme hem de bir nevi kitap özeti kıvamında olmuş olup, işte tam da bu sebepten çok uzun olmuş olabilir ve içerisinde yüklü miktarda “spoiler -okurkaçıran, okurbozan veya okurayartan- ” vardır.

    Öncelikle sonda söylemek istediklerimi başta söylemek istiyorum. Her şeyden önce şunu ifade/itiraf etmek isterim ki bu okuduğum ilk Rasim Özdenören kitabı ve açıkçası özellikle ilk bölümleri bana ağır geldi. Yazılardaki meseleleri kafamda örneklendirerek bir yere oturtamadığımdan olsa gerek, zorlandım ama ileri bölümlerdeki denemeler daha anlaşılır geldi bana. Ama halen kafamda bir ton soru işareti var. Cevaplarını bilmesek veya bulamasak bile ben soru sormanın, daha doğrusu soru sorabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Şu bir gerçek ki her geçen gün sahih kaynaklarla saf İslam’a ulaşmak ve yaşamak daha bir zor oluyor. Bunun birçok nedeni var ama buraya girmek ve irdelemek başlı başına derin bir mevzu. Aşağıda belki kitap incelemesinde konu gereği ara ara buraya girebilirim. Bir de incelememde sık sık kitaptan alıntı yaptığım için dilerim bu konuda beni mazur görürsünüz.

    Kitap, soğuk savaş yıllarında yani 1970’lerin sonu, 1980’lerin başında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır. Ve özellikle yazıldığı dönemler göz önüne alındığında “Müslümanca Yaşamak” ismi ile kitap gayet iddialı ve dahi riskli bir işe soyunmuş bence. Başarmış mı başarmamış mı bunu kitap okurlarına bırakmak istiyorum. Yalnız yazar açıklama kısmında bu yazıların üstüne bugün de imzasını severek ve benimseyerek koyduğunu belirtiyor.

    Kitaptaki yazılar, elimdeki 15 baskıda;
    1. Tespitler,
    2. Din Sınanmaz, Yaşanır,
    3. Çağdaş Müslümanın Sorunları,
    4. Nasıl Bir Hayat,
    5. Birey Olarak Müslümanın Durumu,
    6. Yapısal Farklar olmak üzere 6 ana başlıkta toparlanmıştır.

    Yazar “öndeyiş” kısmında peşinen, bu yazılarının kimseyi inanmadığı bir şeye inanmaya meylettirmeyi ve böyle bir şeyi amaçlamaya heves etmediğini, sadece kendi sorunlarımızla ilgili konular çerçevesinde düşüncelerimizi ortaya koyma çabası olduğunu belirtiyor. Ve yine peşinen İslam düşüncesine yakın veya yatkın olmayanların, burada söylenenleri yadırgayabileceğini göze alarak yola çıktığını da belirtmeden geçemiyor. (Syf:10)

    İşte burada yazarımız, benim de aklıma gelen can alıcı bir soru soruyor ve yine kendi cevabını veriyor. Bu yazıların, bizimle aynı düşünceyi paylaşmayanlara söyleyeceği bir şey yok mudur? İslam’ın farklı bir düşünce örgüsü bulunduğunu, onun sorunlara yaklaşma biçiminin değişik, tekliflerinin başka olduğunu duyumsatabilirse, bunu bile kazanç saymanın mümkün olduğunu belirtiyor. (Syf:10) Bu, İslam düşüncesi olarak düşündüğümüzde karşı taraf için de en azından İslam’ı bir nebze anlamak için olumlu bir gelişme.

    Ama burada ben yazarın sorusuna başka sorular eklemek istiyorum. Anlamak anlaşılmak derken burada ne murat edilmeli yani herkes herkesi anlamak zorunda mı? Bütün düşünceler tabi ki anlaşılmak ve kendisine taraftar bulmak ister ve bu doğrultuda kendi ideoloji ve düşüncelerini açıklar, yayar. Yalnız biz Müslümanlar olarak ne yaparsak yapalım dünyada sürekli bir yığın farklı ideolojiler, düşünce sistemleri ve inançları olacaktır. Bence burada önemli olan husus, tarafların birlikte yaşama becerilerini geliştirmeleri ve bu doğrultuda herkesin birbirine saygı duyarak yaşayabilmesidir. Tüm dünyanın modern çağda tek bir inanç veya ideolojinin altına girmesini beklemek safdillikten başka bir şey değildir ki girse bile bu defa mezhep, cemaat ve parti farklılıkları gibi başka şeyler çıkar. Zaten var da. Sihirli kelime galiba saygı çerçevesinde birlikte yaşama sanatını geliştirmemiz. İslami açıdan düşündüğümüzde de aslında bize düşen sadece yaşamak ve tebliğ etmek, gerisi Allah’ın takdiri. İslam tarihine bakıldığında da kendileri peygamber olduğu halde onlara inanmayan peygamber eşleri ve çocukları göze çarpar.
    Kitaba dönecek olursak yazarımız, İslâm düşüncesine yakın ve yatkın olmayanlar olarak isimlendirilmiş olanların “bizi anlamasındaki beklenen yarar nedir” diye soruyor. “Bizimle bazı ortak sorunları tartışmaya teşebbüs etmek isteyenler, böyle bir tartışmada ortak bir noktaya varılabileceğini hesaplıyor olabileceklerini, ancak alanlarımız, ölçülerimiz, bakış tarzımız, değerlerimiz birbirinden farklı kaldıkça beklenen sonuca ulaşılamayacaktır” diyor. (Syf:10)
    Yazar, “Dünyanın gidişatına yön vermek isteyen çeşitli görüş sahipleri (bunlar ister sağ, ister sol çatı altında kümelenmiş olsun) asgari müşterekte birleşme önerisini dile getirdiklerini ve bu oportünist (fırsatçı) tavrın, kitlelerce de benimsendiğini” belirtiyor. “Fakat asgari müşterekte birleşmeyi isteyenlerin, kendi aralarındaki ihtilaflarını ortaya çıkarma hususundaki cesaretsizliklerini eleştirerek, bu oportünist tavırla, sanıldığı gibi mesafe kat edilemeyeceğini işaret edip, başka bir deyişle asgari müşterekte birleşmek isteyenlerin, aslında mesafe almak için değil, fakat ihtilaflarını şimdilik dondurmak hususunda anlaştıkları kabul edilir” diyor. (Syf:12)
    Burada yazar, “farklı görüş sahiplerinin en çok hangi noktada anlaşabildiklerini değil, en çok nerede anlaşamadıklarını dile getirmelerini” salık veriyor. Ve “böyle olduğunda, birleşiyor gibi göründükleri noktalarda bile gerçekte birleşemediklerinin anlaşılacağını” söylüyor. (Syf:12)
    Ve nihayetinde yazarımız oportünist tavrı eleştirerek bunun bir işe yaramayacağını en iyisi herkesin kendini aynı gemide zannederek hareket etmek yerine kendi gemilerini yürüterek daha salim kararlar alıp bu şekilde hareket etmelerini tavsiye ediyor.

    Giriş yerine avantaj olarak isimlendirdiği bölümünde ise yazar: “Müslümanlar, kendilerine mahsus avantajlarının bilincinde olabilselerdi, şimdiki yerlerinden daha farklı bir yerlerde olabilirlerdi. Ama bu avantajları, işler hale getirmedikçe işe yaramayacaktır. Bu avantaj, yükte hafif pahada ağır bir şeydir: Müslümanca yaşamak” (Syf:17) diyerek, bir nevi kitabının ana fikrini vermiştir.

    I. Bölüm – Tespitler :

    Kitabın ilk bölümü olan “Tespitler”de yazarımız, “görmenin bir düzen gerektirdiğini, bu düzenin yitirildi mi, sadece bakakaldığımızı, ama göremediğimizi ve görmenin düzenini bize Allah’ın öğrettiğini, bunun için insanın önce sahiden görmek istiyorsa kendine öğretilen yola teslim olmayı öğrenmesi gerektiğini” söylüyor. Belki de bundandır, bazı bilim adamları maddenin arkasındaki sırrı veya aslı gördüklerinden dolayı hidayete eriyorlar. Bu görüşe sahip olduktan sonra zaten devamında hidayet yani teslim olmak geliyor. Zaten İslam’ın kelime anlamı da “teslim olmak” demektir. Burada görmek derken tabi ki fiziki olarak görmeyi kastetmiyorum, yoksa Âşık Veysel o güzel şiir ve türküleri nasıl yazardı, kalp gözü açık olmasaydı.
    Yazarın buradaki görmek bahsini okurken benim aklıma ilk Hz. Ebu Bekir (r.a.), ile müşrikler arasındaki şu diyalogu geldi. Hani müşrikler kendisine gelerek miraç hadisesini sorduklarında, hiç görmediği ve hatırladığım kadarı ile henüz duymadığı halde “O (s.a.v.) söylüyorsa doğrudur” sözündeki teslimiyet ve sadakati geldi.
    Rasim Özdenören, İslam’ın vasat ve sıradan insanları bile bir hikmet kaynağı haline dönüştürdüğünü ve bu dönüşümle birlikte Müslümanların, Müslüman olmayan art niyetli insanlara karşı korunabilecek bir donanıma sahip olduğunu söylüyor. Ve bugünkü Müslümanların durumunun İslam hakikatinden uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı böyle olduğunu açıklıyor. (Syf:22) Yani İslam hakikatinden uzak yaşayan Müslüman, yeterli donanıma sahip olamadığından savunmasız ve kandırılmaya müsaittir.
    Evet, Müslümanlar hiç farkında olmadan kendilerine dayatılan ve suyun farkında olmayan balık gibi artık içinde bulunduğu ortamın doğal bir durum olduğunu zannederek yaşıyorlar maalesef. Hatta bu modern hayatın kendilerine sunmuş olduğu gösterişli ve konforlu hayat ellerinden kayacak diye Allah’ın rızkından ümit kesen ne kadar gafil Müslüman vardır acaba kendimize bir sorsak.
    Yukarıda bahsi geçen doğru görmek için öncelikle doğru düşünmek gerek, bunun içinse yazarımız özetle, doğru düşünme tarzının aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline gelmesi gerektiğini söylüyor. (Syf:25) Yalnız yazarımız, zihni İslam’ın esaslarıyla arındırmanın kişiyi bireysel olarak küfrün mazarratından kurtarabileceği kabul edilse bile, toplum olarak zillete kalmış olmaktan korumaya bu kadarı yeterli değildir diyor. (Syf:26) Yani İslam her ne kadar birçok ibadeti ile bireysel olarak yaşansa da toplumsal olarak fikri bütünlük sağlanmadıkça ve İslam bütünü ile topluma nüfuz etmedikçe hep bir şeyler eksik kalacaktır.
    İnsanlar bu gün konuşulanı işitiyor, fakat söz onları harekete geçirmeye yetmiyor. Onun aklını başına getirmek için yakasından tutup sarsmak da işe yaramayabilir. Ondan yapması beklenen şey neyse, onu “ben yapmalıyım” diye öne çıkmak gerekiyor. (Syf:31)
    Eylem (fiil, hareket, amel) kelimeyi aşar. Kelimenin kısır ve yetersiz kaldığı yerde, söz eyleme düşer. Böyle düşünmek, kelimenin değerini düşürmez. Kelimeyle meram anlatmanın imkânsız kaldığı yerde eyleme müracaat edilir. (Syf:32) Evet gerçekten de her zaman eylem söylemin önünde yer almıştır. Bunu öncelikle Peygamberlerin ve daha sonra da bu yoldaki âlimlerin yaşamlarında somut olarak defalarca görebiliyoruz. Yani eylem başlı başına en büyük tebliğ ve irşattır.
    Günümüz Müslümanları devlet halinde yaşamadıklarından, İslam devletinin mahiyetini ona kelimelerle anlatmak güçtür. Bu hususta Asr-ı Saadeti veya başka İslam devletlerini örnek olarak göstermek de yetersiz kalabilir. Çünkü gösterilen örnekler, günümüz insanın kafasında, sadece birer tarihi olay, ölmüş, miadını doldurmuş birer müessese olarak canlanacaktır. (Syf:32) Maalesef günümüz Müslümanlarına bu gibi şeyler artık ütopya gibi geliyor. Şimdi dışardan bir yabancı gelip bizden ortalama bir Müslümana fikri değil de yaşantı olarak bizden ne gibi farklılıklarınız var diye sorsa acaba kaç tane husus sıralayabiliriz? Görünüş olarak neredeyse aynıyız, kafa yapısı olarak farklı olabiliriz ama demek ki iş sadece kafada ya da söylemde bitmiyor eylem yani amel gerekiyor.
    Müslümanlar yaşadıkları çevrede kendi kültürlerini dışlaştırmış olmadıkça, din, herhangi bir felsefi akideden daha fazla bir anlam taşımayacaktır. Oysa dinin alametifarikası yaşanan bir inanç bütünü olmasıdır. Yoksa salt filozofik bir akide, rastgele bir telakki tarzı olması değil… (Syf:33)
    Rasim Özdenören, Müslümanların gerek halk gerekse aydın kesimi olarak homojen bir birliktelik göstermediğini, bu farklılığın bireylerin İslam’ı yaşaması hususunda da olduğunu ve bu farklılığın yer yer belli bir yayın organı veya cemaat etrafında toplanan kesimlerin birbirlerine karşı düşmanca tavır takınıp, tekfir etmelerine kadar vardığını belirterek bunu eleştirmiştir. Yazar bu kümelenmelerin Müslümanların uzun sürmüş bir tarihi yıkımın artıklarından yetiştiği için bir tefrika olarak değil de bir canlılığın ifadesi olarak değerlendirmenin yerinde olacağını ifade etmiştir. Ve bu kümeler arasındaki görüş farklılığının öznel ve bireysel olduğunu kabul ederek, düşmanca tavır alma yerine anlayışa ve saygıya dayalı bir temel önermiştir. Yani benim yukarıda İslam’a uzak veya aykırı olanlar için önerdiğim ortak yaşama önerimi burada yazarımız kendi içimizdeki kümelenmeler için önermiştir.
    Müslümanlar artık özellikle de teknolojinin bu kadar ilerlediği ve dünyanın küresel olarak bir köye dönüştüğü bir çağda hiçbir şeye karşı duyarsız ve yabancı kalamaz ve kalmaması da gerekli. Batı tamamen kendi oluşturduğu hayat nizamını, kültürünü tüm dünyaya empoze ederek, Müslümanlar da dâhil adeta tüm ülke halklarını hipnoz etmişçesine yönlendirerek yönetiyor. Batının etkilediği ve yönettiği halkların bütün bu olanlardan haberdar olmaması da, yürütmüş olduğu plan ve faaliyetlerinin mahiyetinde, özünde vardır.
    Bu nedenle Batılılar, sömürüyü, ancak Müslümanların tüketim standartlarını, tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini bildiklerinden, İslam âlemine ilk kancayı buradan attılar. (Syf:41) Ve şu anda başta petrol zengini Arap ülkeleri olmak üzere İslam âleminin tüketim kültürü gözler önünde. Bu yaşayış biçimiyle bizler istediğimiz kadar batı kültürüne veya emperyalizme karşıyız diyelim, bunun hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur.

    II. Bölüm – Din Sınanmaz, Yaşanır :

    Kitabın ikinci bölümündeki başlık gerçekten etkili ve çarpıcı “Din Sınanmaz, Yaşanır”. Yazar, benim yukarda da ifade ettiğim gibi Müslüman’ın en etken tebliğ aracının bizzat yaşayışı olduğu, bunun da İslam’ı yeniden yaşanabilir plana aktarabilmenin etkili yolunun davranışımızı Sünnete uygun hale getirebilmekle ortaya çıkacağını (Syf:44) belirtmektedir.
    Müslüman, dinin bu dünyada kendine nasıl bir devlet vaat ettiğini hayal etmek yerine, onun hükümlerine göre nasıl yaşayabileceğini denemelidir. Din sınamayı değil, kendini Müslüman olarak gerçekleştirmeyi öne almalıdır. (Syf:46)
    Oysa Müslümanların en çok yaptığı yanlışlardan biri de bireylerin, İslam’ı hükümleri kendi hayatına aktararak yaşamak yerine, başka Müslümanların bu konudaki hatalarını arayıp bulma ve bunun dedikodusunu yapmak üzerinedir. Yani bir nevi camiye giden cami cemaatinin vaazı kendisi için değil de diğer Müslümanlar için dinlemesidir.
    Bu konuda yazarımız, böyle yapan Müslüman’ın, İslam’ın yürürlüğe girmesinde kendi üzerine sorumluluk almadığını, bir nevi ben bu işin mücadelesinde yokum, fakat siz başarırsanız tabi olurum, (Syf:46) havasında olduğunu bunun ise aslında İslam’ın gelmesini istemiyorum demenin dolambaçlı yoldan söylenmesi (Syf:47) olduğunu belirtiyor.
    Yazarımız, Rabbimiz isterse dini tamamen yeryüzüne hâkim kılacağını ancak bunun yürürlüğe girmesi için dinin yeryüzünde yaşanmasının adetullahtan olduğunu söylemektedir. Yalnız burada dinin yeryüzüne hâkim olması ile Allah’ın dinini tamamlamadığı gibi bir yanlış algıya düşmeyelim lütfen. Şüphesiz Allah dinini tamamlamış ve bunu kitabı Kur’an-ı Kerim ile de bize bildirmiştir. (Maide: 5/3)
    Modern çağda Müslümanlar arasında profan (dinle ilgisi olmayan) kafalı yeni bir insan tipinin ortaya çıktığından ve bunların çoğunluk olduğundan bahsetmekte yazarımız. Bunları, fikirlerini sonuna kadar götürmekten korkan, kafa olarak profan, ruh olarak ise muhafazakâr tipler olduğunu söylüyor.
    İslam inancında bize ait olduğunu zannettiğimiz her şey aslında bize emanettir. Bunlar içinde kuşkusuz en ağır olanı tabi ki din, yani İslam’dır. Bunun için yazarımız insanın kendisine ait olmayanla ilgili taviz verme gibi bir hakkının/lüksünün olmadığını yani Müslümanların İslam’ın hükümlerinden taviz veremeyeceğini söylüyor. Taviz kelimesini duyunca aklıma nedense ülkemizdeki “F Yapılanma” geldi. Bilenler bilir din konusunda onlarda tavizin haddi, hesabı yoktu. Ama aslında onların niyeti dini kimliklerini gizlemek değil de ülke ve hatta dünya üzerindeki gizli hesaplarının bir gereğiymiş. Her ne kadar onların gizli planlarını bilmesek de kullandıkları İslami kimliklerini gizlemeleri ve bu doğrultuda taviz vermeleri onları gizlemiyordu. Adeta kafasını kuma gömmüş deve kuşu gibi sırıtıyorlardı. Yani kral çoktan çıplaktı.
    Günümüz insanlarının en büyük yanılgılarından biri de bilerek veya bilmeyerek İslami çizginin dışında yaşamalarıdır. Modern ve beşeri hayatın, gerek hukuk gerekse iktisadi olarak kendisine dayattığı nizamları çok rahat kabul ediyor ve hatta savunuyor. Örneğin herkes biliyor ki faiz haramdır ama buna bulaşmak için nerdeyse günümüz Müslümanlarının çoğu hiç çekinmiyor. Asıl işin kötüsü ise bu konuda dini ve vicdani herhangi bir rahatsızlık duymamak. Bu şekilde dini hükümleri kendine göre çiğneyerek ve taviz vererek, mubah sınırlarını sürekli olarak genişletebildiği kadar genişletip, aslında sadece kendisini kandırıyor.
    Rasim Özdenören, bize ait olmayan meseleyle bize ait olan meseleyi ayırmak için tek kıstasın, İslam olduğunu, bunun için ise önümüzde koskoca bir Saadet Asrı örneğinin bulunduğunu belirtiyor. Bize düşen geçmişe bir mazi olarak özlemle bakmak ve onu “Bin Bir Gece Masalları” gibi okumak yerine, görmek, anlamak ve tatbik etmek. Yoksa gökyüzünden gelecek olan sihirli bir değnek bizi düzeltmeyecek.

    III. Bölüm – Çağdaş Müslümanın Sorunları :

    Yazarımız bu bölümde öncelikle hastalıklı fikirlerin durumu ve Müslümanların bunun karşısında takınacağı tavrı belirterek, özetle kendi bildiğimiz doğrular üzerinden hareket etmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha sonra Zenciler ile Müslümanların, hayattaki bir nevi kendini ispat etme mücadelesini anlatarak, zencinin görünüşte zaten zenci olarak göründüğü halde Müslümanların bu mücadelede diğer modern insanlardan ayırıcı unsurlarının olması gerektiğini belirtiyor. Bunu da, “bir zencinin zenci olduğunu ispat etmesi gerekmez, ama bir Müslümanın Müslüman olduğunu yaşadığı hayatla ispat etmesi gerekmektedir” (Syf:77) diyerek, amel hususuna dikkatimizi çekiyor.
    Yazar, İslam’ın tebliği hususunda Müslümanlar olarak öncelikle kendi sesimizi bularak artık yeni bir üsluba ihtiyacımız olduğunu, bu üslup çerçevesinde ise eleştiri edebini hiçbir zaman elimizden bırakmamamızı söylüyor. Burada şu iki örneği vererek İslam’ın üstünlüğünü vurguluyor:
    “Kuruşçev zamanına ait bir fıkra anlatılır. Kuruşçev, kürsüde Stalin aleyhine atıp tutuyormuş. Dinleyici kalabalığı arasından biri “o zaman neredeydin?” diye seslenmiş. Kuruşçev haykırarak bu soru sahibinin kim olduğunu sormuş. Fakat dinleyiciler tarafında büyük bir sessizlik. O zaman Kuruşçev: “İşte ben de o zaman, senin şimdi bulunduğun yerdeydim” diye cevap vermiş. Elbet bir yakıştırma bu. Fakat öyle de olsa, bir gerçeklik payını gizlediğine inanmak gerek.” Alttaki paragrafta ise şu kıssa naklediliyor: “Bir de Hz. Ömer zamanından bir vaka… Hz. Ömer, hilafeti zamanında cemaate soruyor: “Ben doğru yoldan saparsam ne yaparsınız?” Cemaatten biri cevap veriyor: “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” Buna karşılık Hz.Ömer, Allah’a hamd ü sena ediyor.” Şimdi soruyorum: günümüzde acaba kaç Müslüman iktidar, amir, müdür hasılı mevki, makam Hz. Ömer’e takılan bu eleştiri tavrı, kendine takılsa bu alicenaplığı gösterebilir? Bu soruya vereceğimiz cevap bizim toplum olarak -aşağıdan yukarıya- İslam’ı ne kadar özümsediğimizin bir göstergesidir. Yalnız burada yazarımızın de telkin ettiği gibi şikâyet ile eleştiriyi karıştırmamak gerekir.
    Rasim Özdenören bu bölüm içerinde halen güncelliğini ve sıcaklığını koruyan bence de çok önemli bir konu olan, “Kaynaklara Dönme” meselesini eleştirel bir bakışla ele alıyor. Yazarımız, kaynaklara dönme meselesinin ilk bakışta sadece Kur’an ve Sünnete dönmek ve bakmak olarak değerlendirildiğinde hiçbir anormal durumun olmadığını, ancak kaynaklara dönmemizi teklif edenlerin, kaynaklarla karşılaşınca onu derhal ve hiçbir güçlük çekmeden anlayabileceğimiz yanılgısında olduklarını söylüyor. Ve bu fikri savunanların, iki temel kaynağı yorumlamanın ancak Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesine bağlı olduğu bilinen müçtehitlerin ortaya koyduğu eserleri de kaynak kabul ettikleri takdirde bu yanılgıdan kurtulabileceklerini belirtiyor. Burada, “Bir müçtehit içtihadında mutlaka isabet ettirir, diye bir kaide yok. İnsandır, isabet de ettirebilir, yanılabilir de. Fakat Cenab-ı Allah insanları içtihada teşvik için içtihadında yanılan kimseye de bir sevap vaat ediyor. İsabet ettirirse iki sevap… Fakat içtihat yerine safsata yapanlara herhangi bir vaatte bulunulmamış.” (Syf:97) diyerek, yazısında içtihat yapmanın ilmi yönden gerekleri ve güçlüğünden de ayrıca bahsediyor.
    Yazar, “Kaynaklara dönmekten murad, Ehl-i Sünnet vel Cemaat imamlarının içtihatlarını, görüşlerin öğrenmek, ona göre amel etmekse, buna zaten kimse bir şey demiyor. Tersine, biz de bunlarla amel etmekten bahsediyoruz. Yok, eğer kaynaklara dönmekle, Kur’an’dan ve hadislerden biz kendimize göre anlamlar çıkarıp, kendi çıkardığımız anlamlara göre amel edelim denilmek isteniyorsa, bu iddia sahibine ben, ancak, çok cesursun diyebilirim.” (s.100-101) diyerek bir nevi insanların haddini bilmesi gerektiğini söylüyor bize.
    Kaynaklara dönme meselesi bence içinde büyük bir tehlike barındırıyor. Bu tezi savunanlar avama yani halka aslında sizde Kur’an-ı Kerim de okuduğunuz her şeyi çok güzel anlar ve dahi amel bile edebilirsiniz diyerek, tarihi süreçteki o kadar ilmi, alimi ve kaynağı aradan çıkararak aslında çok büyük bir karışıklığa ve fitneye sebep oluyorlar. Bugün Müslümanlar arasındaki dağınıklığın belki en büyük sebebi budur. Buraya Hz. Ali’nin (r.a.) şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”

    IV. Bölüm – Nasıl Bir Hayat :

    Bu bölümde yazar öncelikle nesneleri anlamamız yönünde bizi sorgulamaya teşvik ederek, bizlerin mi nesnelerin sahibi, yoksa nesnelerin mi bizim sahibimiz olduğunu anlamamız gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken de ön kabullerin ve hatta dünya görüşümüzün dışına çıkmamız gerektiğini ancak bu şekilde nesneleri anlamlandırabileceğimiz ifade ediyor.
    Daha sonra özellikle başta sanat ve edebiyat olmak üzere gündelik hayatımızda kullandığımız “Yaşama Sevinci” cümlesinin tarihsel süreci ile hayatımıza nasıl girdiğini ve bu cümlenin aslında içerisinde dünya sevgisi ve bir nevi dünyaya düşkünlüğü barındırdığını söylüyor. Nihayetinde yazarımız yaşama sevincini, ölümün sürekli yanı başımızda olduğu ve her an gelip döşümüze çökeceği hakikatinde aramamızı tembihliyor. “Nasıl Bir Hayat” başlığı altında ise Müslümanların kitaplarda nasıl Müslümanca yaşanacağını belki öğrenebileceklerini ancak bunun hayata tatbik edilmesinin o kadar kolay olmadığını, bunun en kısa yolunun Allah dostlarının hayatına bakarak öğrenebileceğini belirtiyor. Ve bize Müslümanca yaşayabilmemizin hayatımızın zaruretlerindenmişiz gibi görünen çoğu şeyin gereksizliğini duyumsatacak bir yaşamla yani “dervişçe” bir yaşamla mümkün olacağını söylüyor. Burada ayrıca birbirine karıştırılan “dedikodu-sohbet, ahkâm kesme-nasihat, eleştiri-kınama” gibi kavramları açıklığa kavuşturmaya çalışarak, “Din nasihattir.” diyen bir Peygamberin salikleri bu gün: “Benim nasihate karnım tok” diyorsa nasihatin, yüreğin ve kafanın dışında bir yere hitap ettiğini sanmaya başlamış demektir. İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.” (Syf:124) diyor. Yazarımız satır aralarında, müminin en iyi nasihatinin yaşaması yani amel etmesi olacağını da vurgulamadan geçmiyor. Bu bölümün sonunda ise Özdenören: “Hıristiyanlık ve Marksizm, model arama konusunda insanın bir yanını iptal ederek, diğer yanını abartarak birbirine zıt iki ayrı uç geliştirmiştir. Biri insanı melekleştirmeye çalışırken, öbürü onu maddi bir çerçeve içinde algılamaya girişmiştir.” (Syf:127) diyerek, bozulan diğer inanç sistemi ile beşeri ideolojileri eleştirmiştir. Buna karşı İslam’da, her zaman her şeyin dozunda olduğunu vurgulamıştır.

    V. Bölüm – Birey Olarak Müslümanın Durumu :

    Bu bölümde yazarımız, Müslüman birey olarak aynı caddede yürüyor olsak da, toplum olarak hedeflerimizin farklı olduğu ayrıntısına değiniyor. Müslümanları batı yaşama tarzından ayıran en önemli özelliğinden birinin “kanaatkârlık” olduğu, yalnız kanaat hissi gelişmemiş Müslüman bireyin batının “rızk kaygısı” hastalığına duçar olacağını/olduğunu belirtiyor.
    Yazarımız batının kültürüne kendimizi kaptırmamız ve önce birey sonra toplum olabilmemiz için: “Müslümanlar, kendi doğrularına göre yaşamayı, hedeflerinin önüne koymadıkça başkasının dümen suyunda sürüklenip duracak demektir. Müslümanca yaşamak her şeyden önce kendi iç oluşumunu tamamlamaya bağlıdır. Böylece ilkin Müslüman bireyler çıkacaktır ortaya, sonra da onların meydana getirdiği topluluk…” (Syf:135) diyerek yol gösteriyor. Ve “Müslümanlar bugün, başkalarının dümen suyunda akıp gidiyorsa (bu aşağılayıcı durumu saklamaya gerek görmüyorum), bunun sebebini herkes, her şeyden önce kendi nefsine mal etmelidir. (Syf:136) diyerek kendimize gelmemiz için adete kulağımızı çekiyor.
    Yazarımız bu bölümde: “Bugün Müslümanlar arasında görülen yanlış bir eğilim, ilmihal kitaplarında yazılı temel bilgilerden bile mahrum haldeyken derin fıkıh tartışmalarına girmekten çekinmemeleridir. Oysa her gün bir paragrafını okuyacağı bir ilmihal kitabından öğrendiklerini uygulamaya aktarmak daha anlamlı bir seçim olurdu. Ama Müslümanların arasında kaç kişi “büyük” işlerini bırakıp küçümsemeden ilmihal okumaya talip acaba?” (Syf:138) diye sorarak çok güzel bir tespit yapıyor. Gerçekten de artık Müslüman olsun olmasın insanların çoğunluğu hep “büyük” şeylere talip, “küçük şeylere” dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Bir nevi birinci merdivene basmadan onuncu merdivene çıkmaya çalışıyorlar. Ve böyle oldu mu tabi ki yapılmak istenen büyük iş temelsiz, eğreti ve mukavemetsiz oluyor.

    VI. Bölüm – Yapısal Farklar :

    Son bölüm müeyyide alt başlığı ile başlamakta ve burada müeyyide kavramına değindikten sonra müeyyide sınıflarının İslam ve İslam dışı toplumlarda da aynı geçerliliğe sahip olduğundan bahsediyor. Yalnız müeyyide kategorileri muhtevasının İslam toplumu ve devleti ile diğer sistemlerden farklı olduğunu belirtiyor. Şöyle ki: “Keza İslam dışı toplumlarda ahlâk kurallarına uymamanın müeyyidesi, toplumun bu kuralın dışına çıkan kişiye olan tepkisi, salt ayıplama, kınama vb. biçiminde belirirken, İslâm toplumunda aynı uygunsuz davranış kamu düzeniyle ilgili görülüp buna karşı hukukî denilen müeyyidenin uygulanması mümkün hale gelebilir.” (Syf:146) Yazar, müeyyidede ki asıl amacın, her toplumun kendi sürekliliğini sağlamak, toplum düzenini korumak olduğunu söylüyor. Aksi halde bir yerde herkes kendi belirlediği doğrular üzerinde keyfince yaşamaya çalışırsa orada bir toplumdan bahsetmek çok zordur.
    İslam toplumundaki müeyyideler, bu şekilde yönetilen bir devlet varsa söz konusu oluyor ancak beşeri hukukun hâkim olduğu toplumlarda Müslümanlara bu müeyyideleri uygulamak imkânsız. İdare olarak İslam dışı devlet ve toplumlarda yaşayan Müslümanlara herhangi bir müeyyide uygulanmayınca bu defa İslam dışı fiiller Müslümanlar arasında meşruiyet kazanarak yayılmaktadır. Yani yazarında belirttiği gibi İslam’ın hükümleri, birey olarak değil de toplum olarak yerine getirildiği takdirde istenen ve beklenen sonuçlar ortaya çıkacaktır.
    Yazar, İslam hükümlerinin yaşanması yani soyut doğrulardan somut gerçeklere (putların kaldırılması gibi) geçildiği zaman Kureyş müşrikleri gibi günümüz cahillerinin de hemen tavır değiştirdiklerini söylüyor.
    Bu bölümde son olarak “Şiddet” bahsi geçmektedir. Özdenören, insanların her çağda kendilerini ifade etmek için farklı diller kullandığını, bu dönemin dilinin ise şiddet olduğunu belirterek, bu dilin sadece politika ve toplum hayatında olmayıp edebiyat ve sanatta da olduğunu bize aktarıyor. Evet, gerçekten de özellikle batının şu anda yapmış olduğu dizilerin hemen hemen tamamına yakın şiddet içermektedir. Bu şiddet asıl, politik olarak ise kendi coğrafyası dışında özellikle İslam âleminde kan akıtmakta ve can yakmaktadır.

    Yazarımız “Son Söz Yerine” bize aktardıkları: “Münferit Müslümanlar İslam’ı hayatlarına geçirmeyi başarabilirse batında olan bu halin zahire çıkacağından kuşku edilmemeli. İslam yolunda mücadelede Müslümanlar değerlendirebilecekleri bir fırsatı hep ellerinde bulundurmuşlardır: bu fırsatın özü, Müslümanların iç oluşumlarını tamamlayabilmekten başka bir şey değildir.” (Syf:168-169)
    “Sabır, imandan bir şubedir. Bu sırrın hikmetini kavrayan Müslüman, lügatinde yılgınlığın yer almadığını bilerek aşkla, şevkle, sabırla kendi yolunu kendi eliyle açmaya çaba gösterir.” (Syf:170)
    “Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmıştır. Yarın yaşayacak olanların ne yapabileceği onları ait bir iştir. Değişik bir deyişle biz, ne bizden önceki insanların yapıp ettiklerinden sorumluyuz, ne de yarınkilerin yapıp edeceklerinden. Biz, sadece kendimiziden ve kendi zamanımızdan sorumluyuz.” (Syf:170-170)
    “İmam Gazali söylüyordu: Ömrün bitmiş, fakat sen yalvarmış yakarmışsın, sana bir gün daha verilmiş; işte şimdi öyle bir günde bulunuyorsun, öyle bir günde ne yapacaksan, her gün aynı gayretle o işe sarıl, öyle çalış öyle ibadet et, öyle yaşa.” (Syf:171)

    Buraya kadar sabırla okuyan ya da sabırsızlıkla okumayan herkese teşekkür ederim.
    Uzun oldu biliyorum, bi kusurumuz oldu ise af ola.
    Okunası bir kitap.
  • Evet, Liza, insan diğerlerini suçlamadan önce ilkin kendisi yaşamayı öğrenmelidir!
    Dostoyevski
    Sayfa 143 - İlgi Kültür Sanat Yayıncılık
  • Aşk kutsal bir gizemdir, ne olursa olsun tüm diğer gözlerden saklanmalıdır. Bu onu kutsal ve daha iyi kılar.
    Dostoyevski
    Sayfa 142 - İlgi Kültür Sanat Yayıncılık