• Herhâlde nihai cevabı bize verilse bile hakkında zihnimizde bir boşluk hissedeceğimiz soru budur: Kimiz biz? Bilinebilen tarihinde insanın ürettiği her metnin gizli açık yöneticisi bu soruydu:
    İnsan kimdir?


    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi
    57, sayı

    http://www.sabahulkesi.com/...suence-insan-kimdir/

    Kendimizi tanıma sürecinde tabiatı tanıdık, onun ardına geçerek tabiat-üstü varlık alanı ile ilişki kurduk. Mitolojilerde dile gelen beklentileri ve arzularıyla insanın hikâyesi felsefi düşüncede daha gerçek bir dil ve üslup kazandı. Felsefe insanın bilgi imkânları kadar kudretinin sınırlarını anlama çabası olarak yorumlanabilir: Neyi bilebiliriz ve neyi yapabiliriz sorusundan hareketle “Biz kimiz?” diye sormaktır felsefe çabasının özü. Din ise felsefeden daha genel olarak iki noktada odaklanmıştı:

    Birincisi biz kimiz sorusu Tanrı’sız cevabı verilemeyecek bir sorudur. Bu durumda biz kimiz sorusu mutlaka genel bir varlık görüşüne, o görüş ise Tanrı’ya dayalı olmak zorundadır.

    İkincisi de sorunun cevabı belirli bir yeteneğe haiz insanlarca bulundu diye (filozoflar ve seçkin insanlar), gerçekte cevabı bulmuş sayılmayız.

    Dinin temel farkı insanlar arasındaki eşitlikçi tutumunda tebarüz eder: Bütün insanları sorunun parçası hâline getirmeden cevaba ulaşmış olmayacağız. Öyle bir cevap bulmalıyız ki insan adını alan herkes kendi tanımını onda bulabilsin.

    Ölümlü Olmak ve Hikmeti Aramak: Felsefe ve İnsanın Kimlik Arayışı

    İnsan kimdir sorusuna verebileceğimiz “selbi” cevaplardan birisi “İnsan tanrı değildir, çünkü ölümlüdür.” olabilir. Böyle bir açıklama hiç kuşkusuz kelimenin teknik anlamıyla tarif sayılmaz fakat insanın kendini tanıma serüvenindeki sıkıntı ve arayışlarını anlamada göz ardı edilemeyecek sorunun ölümlü olmak olduğunu da biliriz. Ölümlüyken ölümsüzlük hakkında bir fikrimizin ve temennimizin olması düşünmeyi sıkıntı ve kaygıya dönüştürür.

    Bir Türk destanında şöyle denilir: “Bir ok saplandı ona, kanı döküldü ve anladı ki ölümlü bir varlık imiş.” Destandaki cümlenin benzerini Grek mitolojisinde buluruz. İnsan ölümlü ve âciz bir varlık olduğunu fark edince, sürekli hikmetin peşinde gider. Hikmet ise tanrılardadır; yani ölümsüzlük sahibi olanlar onlardır. Hikmeti aramak ile güç sahibi olmak ve ölümsüzleşmek arasındaki irtibat insanın kendini tanıma sürecinde bilgiyle ilişkisinin sebebini açıklar. Felsefe terkibini oluşturan sevmek-aramak ile hikmet, insanın kim olmadığını bize anlatır: Tanrı değildir! İnsan hikmetin kendisini ölümsüz ve güçlü kılacağını tanrılardan öğrenmişti. Ölümsüzleşmek ve âcizliğini yenebilmek için peşinden gitmesi gereken şey ise hikmettir. Hikmete sahip olmadığına göre yapabileceği tek şey onu taleptir. Bu durumda insanın zihinsel faaliyetlerini ortaya çıkartan hikmet sevgisi onun kendi hâli ve vaziyeti hakkındaki bilincinden kaynaklanmıştır. İnsan ölümlülüğünü ve âcizliğini güçlü tanrılarla kıyasla öğrenince hikmeti aramaya yönelmiştir. Bu tevazu veya kendi durumundaki bilinç gizli bir arzuyu örtmekte idi: Tanrılar gibi olmak! O hâlde insan iki şey biliyordu: Kendi âcizliği ve ölümlülüğü ile tanrıların hikmetin sahibi olmasını. Tanrılar güç sahipleri olarak insan hayatını tehdit eden varlıklar idi; onların birbiriyle rekabeti insanın hayatını güçleştiriyordu. İnsan ise bu tanrılar arasında kendine alan açmaya çalışan çaresiz varlık idi. Felsefe bize bu imkânı sunacak bir yol olarak ortaya çıkmıştı.

    Grek felsefesi ve onun öncesinde mitolojisi insanlara çok şey öğretmiştir, bunda kuşku yok. Felsefelerinin yazılı olması öteki havzalara göre kalıcılığını sağlamıştır. Bununla birlikte site merkezli felsefenin temel sorunu kabiliyeti esas alarak “insan” ve “daha çok insan” ayrımı üzerine kurulu olmasıydı. Bir sitede yaşamak öyle bir bakış açısına imkân verse bile neticede insanla ilgili külli bir tanıma ulaşmak söz konusu değildi. Felsefedeki bu sorunu dinler aşmıştır. Önce Hristiyanlık ve daha sonra İslam sıradan insanı hikâyenin parçası hâline getirerek insan kimdir ve insan kim olabilir sorusuna yeni ve kuşatıcı bir cevap vermiştir; nübüvvet tarihi bilgimize göre ise sürekli unutulan ve ihmal edilen bir cevabı tekrar hatırlatmıştır. Artık insan kimdir sorusu tüm insanların müşterek olduklarını soru hâline gelirken onun cevabının aranması ise kabiliyete bağlı olmaksızın insan olmakla girebileceğimiz bir talep hâline gelmiştir. Dinin klasik toplumlardaki sınıfsal yapıları kırarak bütün insanlık için kuşatıcı bilgi getirmesi modern dünya değerleriyle irtibatı olan bir dönüm noktası idi.

    İnsanın kim olduğu sorusunu onun kim olabileceği sorusuyla cevaplandırılabiliriz. Bu konuda mitolojilerdeki tanrı olmak isteyen ve ölümsüzlük arayan insandan, muhtelif güçlü insan tiplerine kadar birçok insan örneğiyle karşılaşırız. Hemen her bilgi havzasının ayırıcı nitelikleri ideal insan anlayışında ortaya çıkmıştı. Her felsefi düşünceyi veya kültürü veya dini ortaya çıkardığı insan tipinde keşfedebiliriz. Bu noktada ayrıntıya girmeden bazı hususlara temas edebiliriz:

    Varlığı sudur teorisiyle izah eden filozofların teorileri gerçek anlamda bir insan methiyesi olarak okunabilir. Varlığı ve yaratılışı insana doğru yönelen bir süreçte okuyan bu teori en nihayetinde insan müdrikesini zirveye taşıyarak onu varlığın manası sayar. Klasik metafizik gerçekte insanın bilgi imkânları ve zihnine dair bir övgüden ibaretti. İnsan başka hiçbir yerde bu kadar övülmemiştir. İnsanın sınırsız ve sonsuz kabiliyetlerini biz bu teoride “malumat” hâline gelen alanlardan fark ediyoruz. İnsanın bu teoride izah edemeyeceği veya bilemeyeceği hiçbir varlık veya alan yoktur. Her şeyin bilgisine ulaşabilen insan zihni öteki varlıklardan bu sayede ayrışır. Platon’un “Bütün varlıklara hayatlarını sürdürmek için tahsis edilen güç ve kabiliyetlere mukabil insana tahsis edilen şey akıldır.” demesi gibi akıl sayesinde insan öteki varlıklar ve tabiat karşısında mutlak bir ayrıcalık elde etmiştir. İnsan içinde bulunduğu mekânı ve zamanı tanımakla kalmaz, herhangi bir şekilde bulunamayacağı gökleri, oradaki varlık tarzını, bütün varlık katmanlarını idrak edebilir. Bu sayede akıl insana nihayetsiz bilgi alanının kapılarını açarken onu kendi mekânından ve zamanından başka mekân ve zamanları yaşayabilen varlığa dönüştürür. Peki bu bilgilerle insan nereye ulaşır?

    İbn Sînâ’nın insan aklının ulaşabileceği nihai mertebe hakkındaki izahı klasik metafiziğin insan görüşünü anlamak bakımından mühimdir. Bu sayede felsefenin doğuşunu ve insanı hikmeti aramaya sevk eden saiki İbn Sînâ’nın netice (saadet) hakkındaki tespitlerinden fark ederiz. İbn Sînâ insanın saadete ulaşmasının –ki burada insanın saadete ulaşması derken kastettiği şey yetkinleşmesidir- bütün varlıkların bilgisine varmasıyla mümkün olabileceğini söyler. Uzun bir metinde insanın duyulur varlıkların bilgisinden akli varlıklara kadar “bütünün” bilgisine ulaşabilmesini anlatır. Bu bilgi sadece nazari veya teorik bilgi bilgi olarak kalmaz; insan bu bilgilere ahlakı ve “olmayı (tekâmül)” ekleyerek gerçek insan hâline gelir. Bugünkü bilgi anlayışımız İbn Sînâ’nın söylediklerinin önemli bir kısmını anlamsız görür. Fakat yine de insanlığın bir dönemde nasıl düşündüğünü anlamak bakımından bu metin çok önemli görünmektedir. İbn Sînâ metafizikçi diyebileceğimiz külli bilgiye ulaşan ve ahlaki erdemlerle mücehhez olan insanın bir “insani rab” hâline geleceğini söyler. Filozofun bu tabiri insan kimdir sorusunun cevabını bize verir: Gerçek bir insan, yani nazari ve ahlaki yetkinliğe ulaşan insan “insani bir rab” hâline gelir. Bu bilgiye ulaşan insan “Allah’a ibadetten sonra kendisine ibadet etmenin neredeyse helal olduğu” yeryüzünün sultanıdır. Bu son ifade İbn Sînâ’nın insan kimdir sorusunun cevabını bize veriyor: Tanrısal bir varlık (bilgi ve ahlaki davranışları bakımından) ve yeryüzünün sultanıdır.

    Grek’te daha açık örneklerini bulabileceğimiz bu insan teorisinin bir benzerini aynı dönemlerde İran’da, Hindistan’da, Mısır’da da bulabiliriz. Çünkü bütün bu felsefe ve bilim havzalarında böyle bir üst insan fikri vardır ve insanın nihai kemali tanrısal varlık olmada karar kılmıştır.

    Dinî Düşüncede İnsan: Yükümlü İnsan ve Velayet Teorileri

    İslam’ın Doğu Akdeniz’e yayılmasıyla birlikte gelişen dinî düşüncenin iki kanadı tam da bu sorun üzerinden okunabilir:

    Birinci kanadını temsil eden normatif gelenek (fıkıh-kelam) çevresindeki insan tasavvurlarına yönelik küçümseyici bir bakış açısı getirerek onların iddialarını “yükümlü insan” fikriyle anlamsızlaştırır. İlahî emir ve yasaklarla yükümlü insan fikri “Yeryüzünün sultanı insani rab” karşısında son derece iddiasız ve mütevazı bir tabirdir. Normatif gelenek bu şekilde insan kimdir sorusuna Allah’ın iradesiyle yaratılmış, Onun emir ve yasaklarıyla yükümlü kılınmış varlıktır diye cevap vermekle insanla ilgili bütün iddiaları bir kuruntu ve abartıya dönüştürür. Teklifin bir yönü de bu abartılardan uzaklaşarak insanın sınırlarını öğrenmesidir. Bu noktada normatif geleneğin en ciddi sorunu insan kabiliyetleri ve insanın iç dünyası hakkındaki pek çok sorunu hesaba katmayışıdır.

    Dinî düşüncenin ikinci kanadı ise tasavvufun temsil ettiği ve insanın “tekâmül” fikrini esaslı bir mesele hâline getiren kanattır. Tasavvuf bir insan tanıma disiplini olarak tanımlanabilir: İnsanın sorunları, kaygı ve korkuları, hayalleri, beklentileri, zaaf ve imkânları, kısaca insana dair her şey tasavvufun meselesi olarak kabul edilmiştir. Tasavvuf bu “potansiyel” insandan kâmil ve fiilî bir insan olmanın yolunu arayan insan kimdir sorusuna cevap bulmak ister. Bu meyanda velayet teorisinin gelişmesiyle İslam’ın çevresindeki felsefelerde insan tasavvurunu arasında ilişkiler kurulabilir. Velayet fikri insan kim olabilir veya neyi bilebilir sorusuna dinin verdiği cevaplardan biridir. İnsan Allah’ı tanıyarak gerçek bir insan olabilir ve Allah’ı tanıdığında insan kimdir sorusuna cevap buluruz. Sufiler “İnsanı kimdir?’ sorusuna evvelemirde Allah’a halife tabirinden hareketle cevap aramışlardır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir: Kur’ân-ı Kerîm’de insanla ilgili dile getirilen ifadeler onun yıkıcı ve kan dökücü olmasıyla ilgilidir. Bazen tartışmalar ortaya çıkar: Melekler insanın kan dökeceğini ve fesat işleyebileceğini nereden bilmiştir? Hiç kuşkusuz sorunun cevabı “halife” tabirinde gizlidir: Halife onu halife atayan gibi davranan demektir. İnsanın kan dökücü olması ve yeryüzünde bozgun çıkartması -ki burada kevn ve fesadı ahlaki bir içerikle düşünmek gerekmeyebilir- Allah’ın öldüren ve yapan-bozan olmasıyla ilgili olmalıdır. O hâlde melekler “Kendin gibi bir varlık mı yaratacaksın?” demiş oldular. Halife kendisini halife kılan aslın nitelikleriyle hareket eder. Velayet ise bu halifelik tabirinin eş değer kavramıdır. Sufilerin velayet anlayışı insandaki kan dökücü olmak ve bozgunculuk yapmak özelliklerini insanın terakkisinin sebebi sayar. Bu sayede insan yeryüzünü yıkan-bozan bir varlık olmak yerine, Allah’a vekil ve halife olarak sınırlı ve sorumlu davranmayı öğrenir.

    Tasavvufta gerçek anlamda insan teorisi İbnü’l-Arabî ile birlikte ortaya çıktı. Onun kevn-i cami (zıtları kendinde toplayan varlık olarak insan) teorisi günümüzde bile hâlâ anlaşılmış bir teori değildir. Bu teori insanla ilgili pek çok konuyla irtibatlıdır: Âdem, Havva, insanın biyolojik ve zihinsel imkânları vs. Hepsinden önemlisi bu teori insanı Âdem-Havva ilişkisi üzerinden anlayarak gerçek bir insan teorisi olmanın imkânlarını arar. Bununla birlikte teorinin en çetin tarafı dildeki şiirselliktir. İbnü’l-Arabî’nin bu teorisi ancak pek çok kabul ile birlikte bize bilgi verebilmektedir. Bu nedenle onu öteki teorilerden tamamen ayrıştırarak gerçek bir teori olarak düşünmek zordur. Meselenin bir kısmına değinmekle yetinelim:

    İbnü’l-Arabî’ye göre filozofların insanı “düşünen canlı” olarak tanımlamaları hatalı bir tanımdır. Çünkü burada cins şartları oluşsa bile fasıl için gerekli şartlar oluşmamıştır. Çünkü canlılık bütün varlıklar arasında ortak nitelik iken -Her şey canlıdır.- aynı zamanda düşünmek de canlı olmanın bir gereğidir: Her şey akıllıdır. O hâlde insanı burada araştırmamız gerekli değildir. İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinin bu kısmı ikna edici değildir. Çünkü filozoflar da tabiat hakkında benzer bir düşünce dile getirebilir ve insanı yine de bu düşünen varlıklardan ayrıştırabilirler. Bu nedenle işin bu eleştirel kısmı üzerinde durmak doğru olmaz. İbnü’l-Arabî’ye göre insanın gerçek tarifinin kevn-i cami olması gerekir. Kevn-i cami zıtları kendinde toplayan varlık demektir. Peki bu ne anlama gelir?

    İnsan iyilik-kötülük fikrine sahip olan ve bunları yapabilen varlıktır. İnsan ölümlülük-ölümsüzlük, ilahîlik-beşerîlik vs. birbirine zıt özellikleri aynı anda haizdir. Bu durum insanın hem trajedisinin sebebidir hem de onun ulaşabileceği imkânları bize gösterir. İbnü’l-Arabî’nin teorisi üzerinde ciddi araştırmalar yapmak gerekir. Fakat şimdilik söyleyeceğimiz husus onun teorisinde insanın, sufilerin söylediği gibi “Allah’ı tanımakla gerçek anlamını bulan bir umman!” olduğu şeklindeki tanımıdır. İnsan kendini ararken Allah’ı bulur; Allah’ı tanıyınca ise bu kez Onu merkez sayarak kendisini merkeze göre yeniden tanımlar.

    http://www.sabahulkesi.com/?afterSlider
  • Ahlâkî hükümler başlıca iki tipe ayrılabilir.

    Bunlardan birincisi ahlâkî mecburiyet veya mükellefiyet (yükümlülük) hükümleridir. Şu hareket veya şu cins hareket ahlâkî bakımdan doğru, yanlış, yapılması gerekir veya yapılmaması gerekir, şeklinde verilen hükümler böyledir. Burada bir eylemin ahlâkî niteliği söz konusudur: Ailenize yardım etmelisiniz, gibi.

    İkinci tipte ahlâkî değer hükümleri vardır ki burada şahısların, şahsiyet vasıflarının, niyet ve isteklerin ahlâkî niteliği söz konusudur: Ahmet iyi çocuktur, dedikoduculuk çirkin şeydir, gibi.
  • Oysa kadın hem sömürülen hem de erkeğin “evcil kölesi” durumunda bulunan, dolayısıyla toplumda ikinci sınıf vatandaş işlemi gören bir cins olduğundan, ona karşı özel olarak yaklaşmak ajitasyon - propaganda - örgütlenmede özgül sorunlarından hareket etmek gün gibi açık bir olguydu.
  • “İlginç bir paradoks ise, Beauvoir'ın İkinci Cins'te erkeklerin kadın sorununa bir çözüm getiremeyeceklerini, çünkü buna kalkıştıkları takdirde davada hem yargıç hem de taraf olacaklarını savunarak tam da bu imkânsızlığın ilk işaretlerini vermiş ol­masıdır.”