• (...) Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime "Daha önümde üç tur daha var" diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Kalan rekâtlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

    Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde "Allah'ım geri zekâlılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var" diye dua ettim.

    Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı.

    Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum: "Allah'ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir". Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.

    Ağlamam durunca, yaşadığım deneyin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım, Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah'a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: "Allah'ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkar etmem mümkün değildir".
  • Keşke şimdi çıkıp gelse solgun balıkçı kazağı, beyaz sakalları ve mavi gözleriyle. Piposunu yakıp ona bir kahve ısmarlasam. Cesaretimi toplayıp sorardım. "Baba sen onca yaşadığın halde neden eserlerin sade, gösterişsiz?" O da muhtemelen şöyle derdi: "Evlat, sorunun cevabı soruda saklı." Sanırım o hızlı değil,- kesik kesik ve arada susup etrafına bakarak konuşurdu. Ona "Hemingway hiçbir şeyin dindiremediği yaşam kırgınlıklarına bir av tüfeğiyle son verdi." cümlesini söyler ve neden intihar ettiğini sorardım.
    (...)

    "Yazdıklarım tıpkı hayat gibidir. Hayat yazdığım gibi. Edebiyatı hayatı daha güzel ya da daha gösterişli görmek için okuyorsan başka kapıya." derdi. Sohbet koyulaştıkça, İspanya iç savaşından, av tutkusundan, İzmir rıhtımından, Afrika'dan, Birinci ve ikinci dünya savaşından, Küba'dan, "Yağmur Altındaki Kedi"den, boks merakından, yaşlı adam ve denizden, hayattan konuşurduk. Alaycı ve zeki bakışlarını üzerimde gezdirip anlatırdı.
    (...)

    Hayatla bütün hesabını görmüş ve yazdıklarına sadece bu hesaplaşmanın sonrasında hatırda kalan sadeliği olduğu gibi anlatmış bir adam vardı karşımda.
  • Lacancı sistemde, Kadın olamaz, var olamaz. Lacan düşüncesinde, kadınlar yalnızca farklılığın göstergesidir. Kadınlar yalnızca farklılıkla ilişkiliyse, özne olmaktan dışlanmışlardır. "Efendi" karşıtı konuşurken Lacan yalnızca Kadın'a/kadınlara hükmetmekle kalmaz fakat onları Öteki (Other) ya da erkek özne için var olan daimî-mevcut Öteki olarak ele alır. Fakat kadınların bu Öteki'liği de ikincildir ve konumu Simgesel Öteki'nin, Simgesel Bir'e ya da özne-olmayanın konumuna kıyasla daha aşağıda yer alır. Kadınlar Öteki olarak dahi var olamazlar, Simone de Beauvoir'nın İkinci Cins kitabında belirttiği gibi:

    "...kadın, basitçe erkeğin kararına göre belirlenmektedir. Bu yüzden kadının "bir cins" olarak anılması, erkeğe cinsel bir varlık olarak bağlı olduğu anlamına gelir. Erkek için kadın cinstir - mutlak cinselliktir, daha azı değil. Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanır ve farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt özsel olmayan varlıktır. Erkek Özne'dir, Mutlak varlıktır; kadınsa Öteki Cins'tir."
    Kolektif
    Sayfa 29 - Jeanne Willette, Lacan ve Kadınlar, Çeviren: Zeynep Duran, Kaynak: arthistoryunstuffed
  • Beauvoir'ın feminist statüsünü yıkan, ama İkinci Cins'i kadın / erkek herkes için indirgenemez bir noktaya taşıyan ve onu bir mitten daha fazlası -siyasal olanı tekilleştirmeye ve tekil olanı siyasallaştırmaya davet- haline getiren romanlarının bize aktardıklarında, yıkılmış kadın gün ışığına çıkar. Günümüzde eksikliğini ve aciliyetini hissettiğimiz bu deneyimde Beauvoir biricik, ayrıksı ve benzersiz kalmıştır.
    Julia Kristeva
    Sayfa 36 - Sel Yayınları
  • ARTHUR SCHOPENHAUER …
    Bir deha, edebi dili harika olan düşünür... Yazdıklarını okurken illaki kendinizden tespitler bulacaksınız.Arthur belki insan sevmez ama insanı çok iyi tanıyıp ve yerinde tahliller yapan bir şahsiyet.Ona hayranım.Her ne kadar katılmadığım noktalar da olsa. Açık sözlülüğü, yapmacıktan uzak olması beni en çok çeken şey.Şunu merak ediyorum, Virginia ile birbirini tanısalardı ne düşünürlerdi birbirleri hakkında?Biri kadınları aşağılıyor diğerifeminist ama ikisi de çok zeki. Kadınlar hakkında bir münakaşa olsa kim kazanırdı? İkisini aynı anda sevmek gülünç geliyor bazılarına.Ama değil.Neyse konuya geleyim, pardon.


    Schopenhauer’i okumak için benim fikrimce hayatını ve de felsefesini iyi bilmelisiniz çünkü düşünür kendi hayatını felsefesine yansıtmıştır.Öncesinde Veysel ATAMAN’IN Varolmanın acısı adlı kitabından hayatını, felsefesini okumanızı tavsiye edebilirim ayrıntılı almış yalnız biraz uslubu ağır ve pek de akıcı değil.David E. Cartwrigt’ın kitabı var gayet ayrıntılı, yalın ve akıcı. Birçok soru işaretine cevap verilmiş, tavsiye edebilirim.

    Not:Bu kitap feminist kardeşlerimin severek okuyacağı bir kitap olmayabilir şimdiden söyleyeyim, okurken besmele çekiniz naçizane tavsiyem.

    Kitap neyi anlatıyor? 80 sayfalık bir kitap bu kadar çok tespit yapabilir mi?Arthur yapar.
    1-Arthur’un kadınlarla alıp veremediği nedir?
    2-Arthur kadınlar hakkında ne düşünüyor?
    3-Aşk var mıdır?
    4-Aşık olmanın nihai amacı nedir?
    5-Aşık olurken seçim nasıl gerçekleşir?
    6-Neden fiziksel özellikler önemli?
    7-Cinselliğin aşkla ilişkisi
    Gibi sorulara cevap verdiği bir kitap.Onun penceresinden cevaplayacağım soruları.

    Birinci kısım kadınlara dair söylemlerini içeriyor.
    Arthur’un kadınlara olan meşhur tutumundan bahsedeyim;
    Arthur efendi diyor ki ; kadınların tek bildiği emek sarfettiği giyim kuşam, cilt bakımı dans, sevdiğinin gönlünü kazanma ve bunlarla bağlantılı eylemler.Ona göre kadın erkeğe itaat etmek için yaratılmış ve onlar borçlarını doğum sancısıyla,çocuk bakıp büyütmek ve erkeğe itaat ile öderler.
    Kime olan borcumuz Arthur Bey?
    Ona göre, kadınlar zihin bakımından dar görüşlü akli melekeleri zayıf yaratıklar. Ona göre kadın kocası ölsün de mirasına konayım rahat ve refah içinde yaşayayım der bu sebeple erkeğin para için yaratıldığını düşünürler.Diğer taraftan kadınlar dürüstlük , adalet, metanet,vicdanla ilgili konularda erkeklerden daha aşağıdadır.Dolayısıyla iki yüzlülük ve riyakarlık kadınlarda doğuştandır. Bu bodur. dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı soya, •cins-i latif" ismini verebilen sadece cinsel içgüdüsüyle aklı yahut görüş ufku bulutlanıp kararmış olan erkeklerdir.
    Çok eşlilik olması gereken ve tek eşlilik erkeklere yapılan bir haksızlık, kadına miras ise verilmemelidir.Avrupa’da kadına fazla ve gereksiz önem verildiğini düşünürken, o sıralar kullanılan hanımefendi kelimesi bile kullanılmamalı parayı kazanan kadınlar değil erkeklerdir.Kadınlar ne mutlu ne mutsuz olmalıdır bu onların yararınadır ve erkekleri rahat ettirecektir.
    Görüyorsunuz ya çok kaba ithamlarda bulunmuş Arthur hazretleri.Bunlar sadece birkaçı söylediklerinin.
    Ben bu tutumunu yaşantıları ile bağdaştıyorum (ki çoğu yazar bu şekilde düşünüyor), annesi ile yaşadığı sorunlar, babasının intiharı, hayatı boyunca hep kadınlar tarafından red edilmesi…Özellikle babasının ölümünden sonra Schopenhauer, annesiyle iyi ilişkiler kuramamıştı. Annesinin Schopenhauer’a yazdığı mektuplardan biri, aralarındaki ilişkiyi gösteriyor: “Tahammül edilir şey değilsin, başına bela oluyorsun insanın, seninle birlikte yaşamak güç; ukalalığın bütün iyi taraflarını gölgede bırakıyor, başkalarında kusur bulmadan edemediğin için, o iyi yönlerinin dünyaya hiçbir faydası yok.”
    Esasında kendisi de aşık olmuştur hem de aralarında 26 yaş farkı bulunan bir kıza…Kız kendisinden tiksindiğini açıkça söylemiştir.Hep bir redddedilme ve kadınlar tarafından itici bulunma…Hoş miras bırakılmamalıdır kadına demiştir ama tek miras bıraktığı uzun yıllar yaşadığı(aşık mıydı bilmiyoruz) bir kadındı.Kadınların zeka konusunda aşağı olduğunu söylüyor kendileri.Çocuk zekayı anadan, iradeyi babadan alır da diyor.(E yani burumda erkekler de zeki değil, çünkü annesinden alıyorlar zekayı? )
    Bakmayın bu tutumuna ‘’Kadınlara çok düşkündüm beni bir anlasalardı…’’ diye itiraflarda bulunmuştur.
    Schopenhauer’in kadınlarla ilgili görüşlerinin hayatının ileriki dönemlerinde değişip değişmediyse bilinmiyor. Her ne kadar Wagner’in arkadaşı ve Nietzsche’nin tanıdığı Malwida von Meysenburg, bir kadın arkadaşının, yaşlı filozofun “Oo, daha kadınlarla ilgili son sözümü söylemedim.” dediğini aktarsa da, ünlü filozof, konu hakkında son sözünü yayımlamadan hayatını kaybetmişti.

    İkinci kısım ise muhteşem tespitler ile dolu,aşka dair söylemlerini ele alıyor. Arthur’a göre aşk vardır yalnız bu tamamen yaşama iradesi ve cinsel içgüdü ile alakalı.Ne kadar büyük olursa olsun her aşk bütünüyle cinsiyet içgüdüsü ile ilgilidir.Aşkın nihai amacı gelecek neslin oluşturulması işi, üremedir. Gelecek insanların varlığı bizim içgüdümüz tarafından koşullandığına göre tabiatımızda yapacağımız seçimi de belirleyen şey, aşktırAşk tabiiatın amaçlarina ulaşması için bizim içimize koyduğu bir yanılsamadır.Aşk serüvenin amacından daha soylu ve yüce bir amaç yoktur Schopenhauer’e göre; aşk yeni varlıkların dünyaya getirilmesini sağlar çünkü.
    Birbiri ile tamamen zıt; düşünce beden olarak uygunluğun bulunmadığı kişiler arasında da aşk yaşanabilir, düşmanlıktan, nefretten aşk doğması da pekala mümkündür.Böyle bir aşk deyim yerinde ise gözlerini kör eder ve evlilik ile neticelenirse mutsuz bir evlilik ortaya çıkar.
    Aşk, yaşayan kişinin kendi seçimi değildir mükkemmel, güçlü bir neslin devamı için seçimi tabiat yapar.Bundan dolayı herkes öncelikle güzel olanı arzu eder, üstelik herkes kendinde olmayan özellikleri kusurları güzellik olarak görür, çekici bulur.Mesela çelimsiz bir adam balık etli kadınlardan hoşlanır iken, sarışınlar esmerlerden hoşlanır.(Bu durumda erkekler neden minyon kadınlardan hoşlanır aldınız cevabınızı) Aynı şekilde herkes kendikinin tersi mizaçta olan birini ister.Bir erkekte güzel bir kadını seçmeye iten , türde en iyiyi hedefleyen içgüdüdür, erkek her ne kadar zevkini arttırmaya çalıştığını düşünse de.Bu yüzden; kalçanın bele oranı ve göğüsler gibi vücut oranı erkekler için önemlidir çünkü doğurganlığa işaret eder, görüldüğü gibi erkek seçimini kendisini yapmaz, seçimi yapan gelecek nesli oluşturma içgüdüsüdür.Seçimimi yönlendiren başka etkenler de vardır : Yaş, sağlık, kemiklerin yapısı ve güzel bir yüzdür.Üreme kabiliyeti olan herkes bu amaç uğruna aşık olduğu kişi için her fedakarlığı yapabilir.

    Arthur’un söylemek istedikleri bunlarla sınırlı değil, daha fazlasını yazsam size haksızlık etmiş olacağım​
    musmutlu kalın.
    Keyifli okumalar, sevgili dostlar…️
  • Tevrat- M.ö. 600
    Devlet - platon (mö 380)
    Orbium Coelestium - Kopernik (1543)
    Dialogo Di. - Galileo Galilei (1632)
    Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri - Isaac Newton(1687)
    Milletlerin Zenginliği - Adam Smith(1776)
    Sivil İtaatsizlik - Henry David Thoreau (1776)
    Türlerin Kökeni - Charles Darwin; (1859)
    Komunist Manifesto - Karl Marx & Friedrich Engels:( 1848)
    Varlık ve Hiçlik - Jean Paul Sartre (1943)
    İkinci Cins - Simone de Beauvoir 1949
    Arkhipelag GULAG- Aleksandr Solzhenitsyn( 1973)
  • Sırat, üzerinde yürünülen şeydir ve sadece belirli bir başlangıç ve nihayet arasında bulunabilir. Bu lafızda, üç lügat/okuma
    bulunmaktadır: "Sad/sırât" veya "Sin/sirât" veya "Dat/dırat". Kelimenin, harf-i tarif/Elif ve lam ile gelmesi, "ahid" ve "tarif"
    içindir ki, bir kelimenin harf-i tarif takısı alması, tarifin kısımla rından birisidir, çünkü harf-i tarif ile tarif, üç kısımdır:
    Bunlardan birisi, cinsin kendisini tarif etmesidir, bu tarif, cin sin altında bulunan fertler için sabit olması itibarıyla değil, sade -
    ce kendisini dikkate alan tariftir.
    İkincisi, cinsin altındaki her bir fert için hakikatin sabit olma sı itibarı ile tariftir.
    Üçüncüsü ise, "istiğrak/kuşatma" açısından hakikati tariftir; bu tarif, hakikatin altındaki fertler hakkında sabitliği itibarı ile
    tarifidir.
    Böylelikle birinci tarif, "zât tarifi", ikincisi "ahd tarifi", üçün cüsü ise "cins-istağrakı" diye isimlendirilir.
    Kesin bilgiye/tahkik göre "ahd tarifi" olan ikinci kısım, söz konusu kısımların en kâmilidir. Çünkü, bu tarifin, "zât tarifi"ne
    dönük bir yönü vardır ki, adeta, bu yönden zât tarifinden farklı değildir; aynı durum, üçüncü kısım ile ilgili oiarak söz konusu -
    dur. Çünkü muhatap, hitap sahibinin maksadını bilginin kendi siyle gerçekleştiği araçlardan öğrenemediği sürece, onun neyi
    kast ettiğini bilemez; binaenaleyh her tarif, o halde, zikredilen itibar ile "ahd" hükmü taşır.
    Kuşkusuz ki, Elif-lam/harf-i tarif burada "ahd" bildirir: çün kü, bu noktada nebilerden kâmil olanların zikredilirken buna tekrar
    dikkat çekilmiştir. Allah teala şöyle buyurmaktadır: "On lar ki, Allah onları hidâyete ulaştırmıştır, onların hidâyetine de
    uyulur." (Enam, 90)