• Gazeteci Avni Özgürel, Radikal gazetesinde 7 Aralık 2005'te yayımlanan "Amerikancı Sol" adlı yazısında Alparslan Türkeş'e özel bir sohbet sırasında, "1944'te tutuklanıp idamla yargılandınız, size yönelik suçlama devlet aleyhine işlenen cürümler faslındandı. Tabutlukta yattınız, işkence gördünüz. Çok daha basit sebeplerle hakkında disiplin soruşturması açılan subayların orduyla ilişiği ke­silirken siz tahliye olduktan sonra normal terfilerinizi alıp kurmay sınıfına geçirildiniz. Türk ordusunda sizin durumunuzda ikinci bir subay var mı? Bunun izahı, varsa sırrı nedir?" diye sorduğunu, ancak aldığı cevabı yazmayı sürekli ertelediğini işin içine biraz da gizem katarak anlatıyordu. Buradaki "gizem" nedir peki? Bu sorunun yanıtını bilmek "gizem"i de çözmeye yardımcı olacaktır ve yanıt Türkiye'nin 1945 sonrası tarihinde gizlidir. Bu tarih, Türkiye akademisine ve entelek­tüel yaşamına hakim olan ve liberalizmden mülhem devlet-toplum, merkez-çevre, Batıcı elitistler-mütedeyyin kitleler ikilikleri üzerin­den okunursa söz konusu "gizem"i çözmek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu ikilikler üzerinden yapılan okumalar açıkça sınıfları, sı­nıf mücadelesini, emperyalizmi analize dahil etmemekte, sınıflar ve tarih üstü bir "devlet"le, yani "merkez"le, yine sınıflar ve tarih üstü "demokrasi güçleri"ni, yani "çevre"yi ve bunların temsilcisi olan si­yasal özneleri Türkiye' deki siyasal ve toplumsal mücadelelerin iki ana aktörü olarak görmekte ve esas çelişkinin bu ikisi arasında ol­duğunu iddia etmektedir. Uzunca bir alıntı yapmak pahasına, bu paradigmaya dair Türkçü Faşizmden "Türk-İslam Ülküsü"ne adlı kitabımda söylediklerimi burada bir kez daha hatırlatmak isterim: "Bu paradigma, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecini, kapita­lizm ve emperyalizmle, dolayısıyla da üretim ilişkilerinin evri­miyle, sınıf mücadeleleriyle, emperyalist sistemden kaynaklanan bağımlık ilişkileriyle ve bunların siyasal alana farklı dönemlerde farklı şekillerde yansıma biçimleriyle okumaz. Bir tarafta, tarihin "normal" şablonuna göre aktığı Batı, öbür tarafta ise "nevi şahsına münhasır" Osmanlı/Türkiye vardır. Normal şablona uygun olarak Batı'da burjuvazinin mücadelesiyle feodalizmden kapitalizme ge­çilmiş, bu geçiş beraberinde "sivil toplum"u getirmiş, sivil toplum ise burjuvazinin öncülüğündeki demokrasi mücadelesiyle devleti sınırlandırmıştır. Batı burjuvazisi devletin kucağında büyümemiş, bizzat devlete karşı mücadele vermiş, işçi sınıfı da burjuvaziye ve devlete karşı mücadele edip kendi çıkarları peşinde koşarken de­mokratikleşmeye katkıda bulunmuştur. Oysa Osmanlı/Türkiye modernleşmesi tepeden başlamıştır, demokratik niteliği yoktur, sivil toplum, burjuvazi, proletarya ve sınıf mücadelesi burada mevcut değildir, dolayısıyla her şeyin belirleyicisi devlet ve onu yöneten bürokrasidir. Devletin tepeden Batılılaşmasına direnç gösteren kesimler ise çevredekiler, mütedeyyinler, muhafazakar halk kitleleridir ve bu nedenle de buradaki esas mücadele sınıflar arasında ve artığa nasıl el konulacağı düzleminde değil, kültürel düzlemde, yani Batılılaşma yanlısı elitlerle, dindar halk kitleleri arasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türkiye tarihi, sınıflar müca­delesinin değil, iki kültür, iki medeniyet, iki yaşam biçimi arasın­daki mücadelenin tarihidir. Mücadelenin bir tarafında devlet, yani aynı anlama gelmek üzere merkez, diğer yanında ise mütedeyyin­muhafazakar halk kitleleri yani çevre bulunmaktadır. Kemalizm ise Cumhuriyet'in ilanından sonra bu Batılılaşma sürecinin ideolo­jisi olma niteliğini taşımış, Kemalist elitler o zamandan bu zamana Kemalizm adına mütedeyyin kitlelere zulüm ve baskı politikaları uygulamışlardır. (Yaşlı, 2016: 11-12) Bu paradigmanın karşısında konumlanan "tarihsel materyalist" bakış açısı ise Türkiye'nin yakın tarihini sınıflar, sınıf mücadeleleri ve "antikomünizm"in belirleyiciliği altında, kapitalist bir ülkenin dünya kapitalist sistemi ve emperyalizmle ilişkisini merkeze alarak, perspektifini buradan kurarak okur. Aynı çalışmaya tekrar başvur­mam gerekirse; Türkiye egemen sınıflarının emperyalist sistem içerisinde konum­lanma biçimleriyle antikomünizm arasında ve antikomünizmle de milliyetçileşme ve dinselleşme arasında doğrusal bir ilişki bulun­maktadır. Bunun siyasete yansıması ise devletle Türk sağı ve dinsel yapılanmalar arasındaki ilişkilerdeki dönüşüm üzerinden okun­malıdır. Türkiye'nin yakın tarihi, devletle toplumun ya da mer­kezle çevrenin mücadelesinin tarihi olarak değil, kapitalist dünya sistemiyle ve emperyalist merkezlerle kurulan ilişki doğrultusun­da, devletle Türk sağının "komünizmle mücadele" adına yaptıkları dönemsel ittifakların tarihi olarak, buradan yola çıkarak okunma­lıdır. (Yaşlı, 2016: 15) İşte "gizem''i çözecek olan, bu okuma biçimidir. Türkeş'in "1944 Irkçılık-Turancılık davası"nda yargılanıp ceza aldıktan kısa süre sonra yüksek yargı tarafından suçsuz bulunması da, orduya dön­mesi de, askerlik ve siyaset kariyeri de, antikomünizmle ve antiko­münizmin 1945 sonrası Türkiye siyasetindeki ana belirleyen olma­sıyla doğrudan ilgilidir. Örneğin Türkeş'in orduya döndükten sonra ABD'ye eğitim için gönderilen ilk subay grubunun içerisinde yer alması ve orada aldığı "gerilla" eğitimi de, antikomünizmin 1945 sonrası Türkiye siyasetinin ana belirleyeni olduğu kabul edilmeden anlaşılamaz. 1950'lerde NATO'da görev yapmasını ve 1960'lar ve 70'ler Türkiye'sinde komünizme karşı mücadele eden paramiliter örgütlenmenin lideri olmasını da, yine bu bakış açısı olmadan an­layamayız. Tam da bu nedenle, Türkeş'in politik yaşamına yakından bak­mak, onun politik serüvenini yazmak, ülkücülüğün ve Ülkücü Hareket'in tarihini yazmak anlamına gelecektir ve bu çalışmada ya­pılmaya çalışılacak şey tam olarak budur. Ama bunun aynı zaman­da, Türkiye'nin Soğuk Savaş tarihini, Soğuk Savaş boyunca Türkiye siyasetinin seyrini ve o seyrin ana belirleyeninin, yani komünizmle mücadelenin tarihini yazmak anlamına geleceği de açıktır.
  • 160 syf.
    ·10/10
    Balıkçıl Gözü, uzak bir gezegene (Victoria) Dünya'dan gönderilmiş sürgün bir nüfusun ikinci-üçüncü kuşağının hikâyesi. Aslında dosdoğru Kolonyal Amerika'ya bir gönderme.

    Gezegendeki tek insan yerleşimi bir "şehir" ve bu şehre birkaç kilometre mesafede köyleri ile birlikte bir "kasaba". Şehirliler, Dünya'dan tek yönlü gemilere binmeye mecbur bırakılmış suçluların, istenmeyenlerin ve belalıların çocukları ve torunları. Kasabalılar ise, suçlulardan 50 yıl sonra daha gönüllü koşullarda gelmiş daha barışık bir nüfus.

    Ursula Le Guin burada önemli bir tercihte bulunmuş. Şehir ile temsil edilenler, Amerika kıtasının kanlı Conquistador geleneği. Şehirli karakterlerin Falco, Marquez, Luz Marina gibi göze çarpan Hispanik isimleri bu tercihin işareti. Kasaba ile temsil edilen halkta ise, Avrupa'da tutunamamış pasifist mezhep takipçilerini görüyor gibiyiz. Şehirliler "Brasil-America"dan, kasabalılar "CanAmerica" dan. Le Guin vahşi "Şehir" için 1500'lerin Güney Amerika'sını kuran (yıkan diyelim) İspanyol ve Portekizlilerinden ilham almış. CanAmerica'dan (Kanada-Amerika) gezegene yollanan, kadınları özgür, barışçıl Shanti halkı ise, sömürüye maruz kalıp buna direnen asil taraf olmuş.

    Bu arada Shanti, iç huzuru anlamında Sankritçe bir kelime. Budizmdeki uzlaşmacı (belki kişiliksizlik seviyesinde pasif) huzur...

    Le Guin bir tarafı sömürücü-saldırgan, öbür tarafı barışçıl-pasifist bu asimetriyi çatıştırırken hem feminizmini konuşturuyor, hem de çok ilginç iki soruyu masaya yatırıyor. Pasif direniş nihaî zafere götürür mü? Özünde cesaret içeren bir kaçış özgürlük getirir mi?

    Kurgunun gidişatından ilk soruya hayır, ikinci soruya evet cevabı çıkıyor. Fakat ikinci sorunun cevaplanmasına eşlik eden pastoral betimleme sanki Le Guin'in vatansever bir yönüne de işaret ediyor. Yalnız bununla kastettiğim Batı'daki gerici nüansla "patriotism" değil. Ve belki acele ediyorum ama o sayfaların gözümde canlandırdığı sanki 1700'ler sonlarıyla 1800'ler başları gibi kıyıdan kaçıp batıya doğru daha özgür topraklara göç eden küçük bir Quaker cemaati oldu. Baş karakter Luz Marina, adeta bu Quaker grubuna katılan İngiliz valinin kızıydı...

    Bilinen ulusların tarihinde çatışmasızlık yok. Oysa, Balıkçıl Gözü'nde, yolu çatışmadan kaçışa doğru açılan yeni bir ulusun çekirdeği hikâye edilmiş. Gerçi Amerikan tarihi durmadan kaçanların ve kaçışı kader olanların tarihi ve ulus olarak sivil savaştan bu yana ciddi bir testten geçmediler. Yine de Le Guin, kurgusunu ilerletirken bence kendi vatanı Amerika'yı ve kendi köklerini yansıtan bir feminizmden hareket etmiş.

    Le Guin edebiyatının tüm klâsik unsurları bu eserde de mevcut. Bölünmüş toplum, sağlam feminist sorgulamalar ve bir yığın vicdan muhasebesi okuyucuyu bekliyor. Bunlara eşlik eden yaratıcı bir tarih ve toplum kurgusunu ve elbette yaratıcı doğa tasarımlarını da Ursula nineniz ustalıkla örüp başınıza konduruyor.
  • 201 syf.
    ·Puan vermedi
    Cennetin Cehennem Adası isimli kitabının devamı olan Filipinler Deney L 'nin yorumu ile karşınızdayım.İlk kitabımızda hem iş kurmak hem de uzun zamandır haber alamadığı kuzeni Kerem'i aramaya Filipinler'e giden Levent'in oradaki maceralarını okumuştuk.İkinci kitabımız da Levent'in bir hücrede gözlerini açmasıyla aksiyon ve macera başlıyor.Levent'in üzerinde deneyler yapılmıştır peki bu deneyler niçin mi yapıldı? Levent'in Aswang olabilmesi için (Aswang'ın ne olduğunu tabi ki size söylemeyeceğim okuyup görmeniz gerekiyor )
    Mark bu deneyleri neden yapıyordu
    Levent'ten ne istiyordu peki Kerem'e ne olmuştu
    Bir çok sorunun cevabı kitapta ve ben gerçekten çok beğendim kitabı.Her sayfayı heyecanla okudum.Ve artık baykuş gördüğümde hep aklıma kitaptaki dehşetle okuduğum satırlar gelecek Tavsimdir ✌
    .
    Hüseyin hocam yüreğine kalemine sağlık yolun açık olsun daha bir çok macerada görüşmek dileğiyle...
    .
    “İmkanlarım, imkansızlığımı doğurdu.”
    .
    “Yalnızlığın dilsiz bir dost olduğunu bildiğimiz halde neden onu önce kabul eder sonra ona sırtımızı döneriz?”
    .
    "Her insanın hayatı iki secenekten ibarettir. Ya alışırsın ya da çalışırsın."
    .
    " Her canlı varoluş amacına göre yaşar. "
    .
    “Derdin bir tanesi yüreğine yatıya gelirse akrabalarını da çağırmaktan çekinmez.”
    .
    “Beden, kalbindeki tahtta oturanın kölesidir.”
    .
  • 544 syf.
    ·5 günde·7/10
    Kitabı ilk ve ikinci yarısı olarak ayırıp değerlendirmek daha doğru olur. İlk yarısında hikaye insanı içine çekiyor, gerçekten ilgi çekici. İlk yarısında ''Bir insan aynı anda nasıl iki farklı yerde bulunabilir?'' sorusu gündemde ve kitabın derinliklerine indikçe enteresanlaşan bağlantılı vakalarla bu sorunun cevabını iyice merak ettiriyor. Katilin kim olduğu gerçekten belirsiz ve o an kitaptaki dedektiflerle birlikte buna kafa yormak oldukça keyifli ve sürükleyici. İlk yarısında gündemde olan o sorunun cevabı olarak sizi ters köşeye yatıracak ve şoke edecek akıl oyunları çıkacak diye heyecanla okuyorsunuz.
    İkinci yarısında ise artık kitabın sonunu tahmin edebiliyorsunuz üstelik kitabın bitmesine daha çok varken. Bu berbat birşey ama bir yandan da ''Bence bu kadar erken tahmin edebilmem normal değil, yazar tahmin ettiğim şekilde sonuçlanacağına emin olmamı istiyor ama sonu ters köşeye yatıracak.'' diye merakla hızlı hızlı okuyup bitiriyorsunuz. Ama sonu şaşırtmıyor.
    Sonunu erkenden tahmin edebilmem çok iyi tahminde bulunduğum için değil, eminim okuyan herkes kitabın sonunu tahmin edebilir. Üstelik bu okuduğum ilk Stephen King kitabı, ama fanatik okuyucuları kitabın klasik Stephen King tarzı ögelere sahip olduğunu söylüyor. Yani Stephen King ile benim gibi bu kitapla tanışmadıysanız çok büyük ihtimalle daha kitabın ortalarında sonunu tahmin edeceksiniz. Kitap sayfa sayılarının bitmesine 30 sayfa kala zaten bitiyor bana göre gerisi zoraki uzatılmış. Orada da bırakılabilirmiş hissi doğuyor insanda. 544 sayfa peşinden koştuğunuz katili bulduğunuz zaman ''Vay canına! Demek tüm bu belirsizliklerin açıklaması buydu...'' diyip şaşırmıyorsunuz. Yine de ilk yarısını düşünürsek kitap güzel çünkü katilin kim olduğundan şüphe duyarak ve aynı anda iki farklı yerde bulunmayı nasıl başardığını merak ederek okumak çok keyifliydi. Diyalogları ve betimlemeleri çok iyiydi, hatta bittiğinde okumuş gibi değil de olayları görmüş, duymuş gibi hissediyorsunuz. Ama ikinci yarısında artık katil ile ilgili belirsizlikler dağılmaya başladığı zaman o heyecanım söndü. Sadece ''Bitmesine daha çok var, sonu farklı şekilde bitiyor olabilir.'' diye beklenti içine girerek okudum. Ama sonu üzerine çok kafa yorulmamış gibi zorlama bittiği için, sonunu zayıf buldum.
  • Vladimir Putin, fakir bir işçi ailesinin oğlu olarak, Leningrad’da dünyaya geldiğinde, takvimler 1952 yılını gösteriyordu. Ailesinin tek çocuğuydu ve o da o yıllarda doğan milyonlarca çocuk gibi, “kommunalka” denilen “sosyal konutlarda” büyüdü. Bu büyük apartmanlarda aileler bir arada yaşar, aynı banyoyu, aynı tuvaleti ve mutfağı paylaşırlardı. Putin o yıllarda kendi deyimiyle “tam bir yaramaz sokak çocuğuydu” Sonra, sistemle yavaş yavaş tanışmaya başladı. Önce, “Sovyet İzcisi” oldu. En sonunda da judo sayesinde disiplini ve düzeni keşfetti.329 Bu spor giderek hayatının tutkusu ve hatta felsefesi olacaktı. Küçük Putin 16 yaşındayken, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Sovyet casuslarının zaferlerini anlatan bir filmden etkilenip, doğruca Leningrad’daki KGB merkezine gitmişti. Casus olmak istiyordu. Oradaki KGB yetkilisi, karşısında duran ve daha bıyıkları yeni terlemeye başlamış sarışın çocuğa bakıp, “biz öyle her geleni işe almayız. Bizimle çalışacakları biz seçeriz. Hem sen daha küçüksün. Önce bir yüksek okul bitirmelisin”, demişti. Küçük Putin ısrarla sordu: “Hangi okul?” Adam bu küçük çocuğu başından savmak için herhangi bir üniversite olur; mesela hukuk oku”, demişti. Bu söz, Putin’in ana hedefi haline geldi ve okulu bitirir bitirmez Leningrad Üniversitesi’nde hukuk bölümüne başladı. Son sınıftayken de yıllarca düşlediği KGB’ye kabul edildi. O artık casus olacaktı. İlk yıllar KGB’yi ve bürokrasiyi öğrenmekle geçti. KGB’ye girişinin sekizinci yılından itibarense Vladimir’in hayatı değişmeye başladı. Önce Ludmila. Bu güzel genç bayanla Leningrad’ın ünlü tiyatrosunda bir arkadaşı vasıtasıyla tanışmış; görür görmez de aşık olmuştu. Vladimir ve Ludmilla kısa bir süre sonra, 1983’de evlendiler. Bu arada Putin ne iş yaptığını akrabalarından; hatta karısından bile saklıyordu. Yakınları O’nu polis zannediyordu. 1984’de KGB’nin istihbarat akademisine giden Putin, ertesi yıl da hayatının ilk ve tek yurtdışı görevine gönderildi. O zamanın doğu Almanya’sındaki Dresden. Genç Rus casusu burada daha çok siyasi istihbarat topladı. Disiplinli çalışan, işini iyi yapan, ama vasat bir ajandı. P330utin, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışına ve Doğu Almanya’nın ortadan kalkışına tanıklık etti. Aynı yıl apar topar Moskova’ya dönen Vladimir Putin’in uluslar arası casusluk macerası da böylelikle son bulmuş oluyordu. Bundan sonra Moskova’da kalacak ve önüne yeni fırsatların gelmesini bekleyecekti. Çok geçmeden beklediği fırsat yeni bir iş teklifi olarak karşısına çıktı. 1990’da, Rusya’daki demokrasi hareketinin liderlerinden biri olan Anatoly Sobçak’la tanıştırıldı. Sobçak, kısa zamanda eski adı Leningrad olan St.Petersburg’un demokratik yollardan seçilmiş ilk belediye başkanı oldu ve Sobçak, St. Petersburg’a giderken, disiplinli ve çalışkan biri olarak gördüğü Putin’i yanına aldı. Putin artık, St. Petersburg Belediye Başkanı’nın yardımcılarından biriydi. 1996’ya gelindiğinde Putin için bir defa daha Moskova yolu görünecekti. Sobçak o yılki seçimleri kaybedince Putin de açıkta kaldı. Ancak, Sobçak’ın yanında parlayan Putin Moskova’nın dikkatini çekmişti. Yeltsin’in yardımcılarından Brodin O’nu yanına aldı. Bundan sonra da Putin’in önlenemez yükselişi başladı. Çalışkan, yetenekli ve Yeltsin’e sadık kalan bu adam kısa sürede ailenin dikkatini çekti. Özellikle Yeltsin’in kızı, Putin’i çok destekledi. İşte, bundan sonra da her şey çok çabuk olup bitti. Putin, iki seneden de az bir süre içinde, önce KGB’nin yerine kurulan iç istihbarat örgütü FSB’nin başına geçti. Bundan 13 ay sonra da, Yeltsin tarafından Başbakan olarak atandı. Bu atamadan 3 ay sonra da, Rusya Federasyonu’nun Başkan vekilliğine getirildi. Bir zamanların casusu artık Kremlin’deydi. KGB’yi çok seven, Komunist Parti’den hiçbir zaman istifa etmemiş, Sovyet döneminin özlemiyle yaşayan ve “güçlü bir devlet olmak Rusya’nın genlerine işlemiştir”, diyen bu adam, aslında tam da Rus halkının beklentilerine hitap ediyordu. Halk düzenin ve huzurun yeniden kurulmasını istiyordu. Putin de bunu yapabileceğini Çeçenistan’da gösterdi. Çeçenlere karşı büyük bir savaşa girişti. Bu operasyondaki sert, ödün vermez ve hatta acımasız tavrı, 1994-1996 savaşında Çeçenistan’da ağır yenilgiye uğramış Rus Ordusu’nun takdirini kazandı. Bundan sonra da Rus halkının desteğini arkasında buldu. Halk huzur, düzen ve güçlü Rusya istiyordu; hem de ne pahasına olursa olsun. O yüzden, cephede yaşananları bütün açıklığıyla yazan bir Rus muhabirini vatan hainliğiyle suçladığında; ya da bu gazeteciyi tutuklattığında ve hatta Çeçenlerin elindeki Rus askerlerine karşı bu gazeteciyi verdiğinde, Putin halktan öyle çok da büyük tepki görmedi. O, genç çalışkan dinamik gerektiğinde sert ve acımasız olabilen, Rusya’nın eskisi gibi büyük ve güçlü olmasını isteyen bir yöneticiydi. Yani, tam da Rusların arzu ettiği gibi bir lider.331 Putin’in bu imajı, O’nu bir anda Rus halkının en popüler lideri, hatta kahramanı haline getirdi. Ruslar Putin’i adeta şanlı geçmişin yeni temsilcisi gibi görmeye başladılar. Ancak siyasi olarak yeteneklerinden şüphe eden de yok değildi. Zira hayatında hiç seçime girmemişti. Kariyerindeki önlenemez yükselişi amirlerinin O’nu sürekli bir yerlere atamasıyla gerçekleşti. Acaba kendi ayakları üzerinde durabilecek, hatta daha ileriye gidebilecek miydi? Bu sorunun cevabı, Aralık 2003 Duma Seçimleri’nde geldi. Yüzde 37.7’lik seçmen desteğiyle iyice güçlenen Putin artık tartışılmaz bir lider haline geldi. Eline geçirdiği milletvekili çoğunluğuyla istediği yasaları kabul ettiren Putin, ülkeye istediği şekli vermeye başladı. Bu arada, seçimler esnasında kendisiyle ters düşen bazı rakiplerinin başını ezmeyi de ihmal etmedi. Rusya’nın en büyük ve dünyanın önde gelen petrol şirketlerinden Yukos’un Başkanı Mikhail Chodorkowsky bu listenin en başında geliyor.
  • 651 syf.
    ·37 günde·Puan vermedi
    Selam️ Haruki Murakami “Sahilde Kafka / Umibe No Kafuka”.. Öncelikle; böyle kompleks bir eseri “su gibi okudum”, “hemen iki günde bitiyor” diyerek, ne denli hızlı okuduklarını belirtmiş, tüm okurların önünde, saygıyla eğiliyorum. Zira bu su gibi hali, benim okuma ritmim için mümkün olmadı. Gayet yavaş ve zorlu bir okuma süreci ile imtihan oldum.

    Kalemimi rahat oynatmak, şu konuda mı açık verdim, burada mı diye endişe duymadan yazmak istiyorum. Bu sebeple, yakın zamanda kitabı okumak isteyenler, esere dair paylaşımlarımı es geçebilirler.

    Yazardan okuduğum altı yedi kitap sonunda, nedir okuduğum eserlerinin ortak noktaları diye, kabataslak bir daire çizip içini doldursam; “Sürreal, post-modern, bilinç akışı, bilinçaltı, bellek, kediler, ensest, pedofili, Oedipus ve Elektra kompleksi, paralel evren, Araf, kolektif bilinç, klasik müzik” diye giden tıklım tıkış bir liste elde ederim.

    Sahilde Kafka ile de, Murakami bir kez daha kendi kurallarıyla, müstakil evrenini yaratmış. Okurun birçok sorusuna yanıt bulamadığı, finalin; hayatın aslı gibi, savruk bırakılıp “son bu mu?” dedirtecek kadar, okuyanın muallakta kaldığı satırlar, benim için artık yazarın alışılagelen tavrı halinde..

    Esere, kendine Kafka Tamura adını veren 15 yaşındaki delikanlının evden kaçışıyla giriş yapıyoruz. Babasıyla mesafeli ilişkisi, annesinin ablasını da yanına alarak, baba ve oğulu terk edişi, zaman içinde bu yarayla büyüyen çocuğun, tek ebeveyni tarafından “bir gün annen ve ablanla cinsel ilişkiye gireceksin” kehanetiyle; Kafkanın bilinç akışı şeklinde okuyoruz. Bunu belirtme sebebim, yazarın bakış açısını defalarca değiştiren tekniğine de değinebilmek. Kısa bir evden kaçışa hazırlık macerasına, Kafkanın sohbet ettiği Karga karakteri dahil oluyor. Ama, Karga bir hayali arkadaş mı, üst bilinç yansıması mi bu noktada belirsiz.

    Bölüm geçiyor ve kendimizi gizemli bir olayın Pentagon araştırma notlarını okurken buluyoruz. Bu noktada anlatıcı değişiyor, güvenilir anlatıcı kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Cereyan eden olay, 2. Dünya Savaşı sırasında kırsalda yaşayan bir öğretmen ve ilkokul öğrencilerinin başından geçiyor. Ormanda mantar toplamaya çıkan öğretmen birden bire uyku haline geçip olduğu yere yığılan öğrencileriyle kalakalıyor, öğrencilerden biri dışında hepsi birkaç saat içinde kendine geliyor. Haftalarca hastanede kalıp belli bir tanı konamayan, kendine geldiğinde adını dahil her şeyi unutan Kafkadan sonra ikinci baş karakterimiz “Nakata” .

    Hemen her cümleye bendeniz Nakata, pek de akıllı değilimdir diye başlayan karakter, Kafka on beşken artık altmışlı yaşlarında, okuma yazma bilmeyen, eğitim hayatına geçmişteki olay sebebiyle devam edemeyen Nakata, kedilerle konuşabiliyor. Nasıl yaptığını bilemese de, gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor. Nakatalı bölümlerde anlatım yine değişiyor, sınırlı tekil üçüncü şahıs ve müdahil yazar arasında gidip geliyor.


    Kaçarken yolda tanıştığı ve acaba ablam mıdır sorusuyla, üzerine erotik düşler kurduğu “Sakura”
    Vardığı noktada, yeni edindiği arkadaşı “Oşima” (aynı zamanda en yoğun entelektüel yönlendirme Kafka ve Oşima arasındaki diyaloglar sayesinde okura zerk edilir)
    Hem çalışıp hem yaşamaya başlayacağı kütüphane müdiresi ve annem mi acaba sorusunun hedefi “Saeki Hanım” ile birlikte Kafka cephesinde kitaba psikolojik çokseslilik gelmiş olur. Yükselen yeni seslerle beraber, geri kalan tüm okumayı, klasik müzik eşliğinde yapıyorsunuz, zira Murakami maestro edasıyla okurunu dinlemeye davet ediyor.

    Devletten aldığı yardım parasıyla yaşayan Nakata, kedilerle konuşabilmesi ve sonsuz sabrı sayesinde, arada kayıp kedileri bulma işi yapar, işten elde ettiği para; sevdiği bir yemeği yiyecek miktardadır. (Onun bu halini okumak beni çok hüzünlendirdi) Yine kayıp kedilerden birini ararken, kedilere işkence edip öldüren ve kendini Johnnie Walker diye tanıtan esrarengiz adamla yolu kesişir. Tanışma noktasına gitmesi, aralarında geçen konuşmalar vs hepsi gerçeküstüdür.

    Nakata için bu tanışıklığın akabinde gerçekleşen olaylar, onu yaşadığı şehirden uzaklaştırır. Elbette okuma yazma bilmeyen, kısıtlı hayat tecrübesine sahip, yaşadığı muhitten bile ayrılmamış yaşlı bir adam için yolculuk; başlı başına bir maceradır. Nereye gittiğini bilmez, yönünü anı anına tayin eder, tesadüflerle mesafe katederken, belki de hayatındaki ilk arkadaşı ve yolculuğunun bundan sonraki kısmında onunla olacak olan “Hoşino” yeni karakter olarak kitaba dahil olur.
    Hoşino, asker eskisi, geçimini şoförlük yaparak sağlayan, hoyrat, vurdumduymaz, pek de derinliği olmayan biridir, lakin Nakata ile çıktığı yol, aynı zamanda onun da içsel yolculuğu ve gelişim sürecinin başlangıcı olur.

    Eserin yarısına geldiğimizde 300 350. sayfa gibi, Nakata ve Kafka aynı coğrafyada, farklı uçlardadır. Nakatanın aradığı, nerede nasıl bulacağını ve esasen şeklini dahi bilmediği “Giriş Taşı” kucağımıza itina ile teslim edilir. Nedir bu taş, ne işe yarar, karakterimiz neden onu arar? Bilmiyoruz.

    Kitabın içinde Murakami’nin yaptığı Çehov alıntısı “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir” sözü, yazar konuları bağlar ya da bağlamazken, okuru sorularla bi başına bırakırken, kural olmaktan çıkar, bana göre kendiyle çeliştiği en dik yokuş bu alıntıdır.

    Böylesi fantastik bir kurgu için geçerli kural, yazarın bilgilendirme yapmadığı sürece okurun bilemeyeceği her nevi bilgiyi vermesidir, bunu nasıl yapacağı kısmı yazara kalır. Bilgilerin topaklanmadan araya servisi yeterlidir fakat, Murakami bu kuralı uymadığı gibi, metafor üstüne metafor, son kertede metafora metafor doğurtur.


    Alıntı, sayfa 446 “Benim kim olduğumu siz de mutlaka anlamışsınızdır, diyorsun. Ben Sahilde Kafka’yım. Senin hem sevgilin hem de oğlunum. Karga adlı delikanlıyım.”

    Minicik not; Kafka Çek dilinde Karga anlamına da geliyor.

    Ben kitabı paylaşmaya başlamadan, sizlerden tam bu mevzuyu azıcık araştırmanızı rica etmiştim. “Oedipus Kompleksi”
    Freud’un psikanalitik teorisine göre, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamına “Oedipus Kompleksi ya da Karmaşası” denir. Freud’un da böyle bir duruma seçtiği isim, tesadüfi değil. Mitolojide kendi öz annesiyle ensest ilişki yaşayan Oedipusun hikâyesine atfen.

    Eseri okurken beni en çok zorlayan şey, esasen bu ilişkiydi. Saeki Hanımın, annesi olması şüphesine rağmen, ona cinsel açlık duyan 15 yaşındaki Kafka’nın, o şüpheyi “evet ya da hayır” olarak bildiğimiz gerçeklikte asla netlemeyen 50 yaşın üstündeki kadınla birlikte olması. Bilinen gerçeklikte diyorum, zira bilinçaltı, bilinç üstü, hayaller ve rüyalar, kimi zaman astral seyahatler olarak, gerçeklik birden fazla şekilde karşımıza çıkıyor. Onlardan birinde de, evet ben senin annenim veya hayır değilim dememiş olan karakter, Kafkadan özür diliyor; ki o özür de kitap boyunca okuru kontrpiyede bırakan yazarın, yanıtı örtük de olsa verdiği yer oluyor.
    Benzer bir birleşme Murakami için ilk mi? Hayır. 1q84’de bu form “baba-kız” cinsel ilişkisi olarak yine vücut bulmamış mıydı? Bulmuştu.

    Kendi benliğinde ablası kabul ettiği, belki de gerçekten ablası olan kişiye düşsel olarak bile olsa tecavüz etmesi, annesiyle seks yapması, eserdeki cinsellik boyutunu “kasık beyin hattının” dışında tutuyor, akışa katkısı var mıdır? Sebep nedir? Tartışmaya açık.
    Kendi adıma; yazar ya da eser farketmeksizin, çiftlerden birinin çocuk yaşta olması veyahut aile içi cinselliği aktarması, okuduğum kitabı “Demir leblebi” haline getiriyor. (Çok zorlanıyorum) Başladığımı, bu zorlanmaya rağmen bitirebilmemi ise, yine eserden bir alıntı ile izah edebilirim.
    “Zehri içen kabını da yer”


    Hakim olduğumuz beş karakterin “Kafka, Nakata, Oşima, Hoşino ve Saeki” fiziksel, zihinsel özellikleri dahil neredeyse yedik içtiklerine kadar öğreniyoruz, sırları hariç. Okurken aklınıza hangi soru gelir ve zihninizin arkasında takılı kalırsa, bilin ki; o sorunun cevabı, direkt ya da endirekt gelmeyebilir.

    Nakata’nın çocukken dahil olduğu esrarengiz olayın sebebi neydi? Neden diğer çocuklar hasarsız atlatırken Nakata bunları yaşamak zorunda kaldı? Nasıl oluyor da gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor?
    Kafka’nın babası o kehaneti neye istinaden yapmıştı? Annesi gerçekten Saeki miydi? Kedilere işkence eden karakterin amacı neydi? Saeki Hanım o kapıyı nasıl bulmuştu? vs vs vs
    Yazmaya devam etsem, bunlar gibi birçok sorum net olarak yanıtlanmış değil.

    Ama sonra, son düzlük son yüzlükte Murakami şefkatli kollarımıza yeni kavramını bırakıyor.



    Alıntı: “Limbo, canlılar ve ölüler dünyası arasında kalan bir ara mekândır. Silik ve yalnızlığın hâkim olduğu bir yer.” Sayfa 607

    Ek Bilgi: Limbo (Latince: Limbus, kelime anlamı kenar veya sınır, manâsı cehennemin "sınırı"), Roma Katolik Kilisesi teolojisine göre ölüm sonrası ölenin işlediği günahlardan dolayı ruhunun lanetlenip cehenneme atılmadığı durum hakkında bir hipotez.

    Okuduğum her satır, bağlantısız her durum, cevapsız tüm sorular, şu alıntıyla birlikte başka bir boyuta ulaştı. Öyle miydi, böyle miydi? diye devam ederken, yazar son anda başka bir alan yarattı.

    Altı postun sonunda bütüne baktığımda, eser başlı başına bir ahlaki cendere. Evet ilgi çekici birden fazla olayla başlayıp, arada düşen tempoyla devam ederken, hadi sonunda ne olacak diye okumayı teşvik ediyor, bulmacanın parçalarını birleştirmeye çabalarken, zihin zorlayıcı bir yanı da var ama; işkence, tecavüz, ensest, pedofili vs ne denli normalleştirilir, bunun edebi karşılığı nediri, günün sonunda her okur kendine yanıtlar.
    Elimden geldiği kadar ayrıntılı ve tarafsız bir inceleme yapmaya çalıştım.

    Tavsiye ediyor musunuz sorusuna yanıtım; şu incelemeyi okuyup kendi yaş ve hayat talimine uyduğuna kanaat getiren veya eseri merak edenlere, peki neden olmasın derim. Daha genç arkadaşlar için ise, spesifik bir eser mi evet, siz henüz okumazsanız kayıpta olur musunuz? Hayır.
    Saygılarımla