• ALTIN VE ODUN

    Ben Suriye'ye kâğıt para ile gitmiştim. Hayat, Şam gibi büyük şehirlerde bile,

    küçük Anadolu kasabalarında olduğu kadar ucuzdu.

    Bir gün, Suriye Posta Telgraf Müdürlerine: - Ufaklık gümüş ve maden paraları

    toplayınız, diye bir emir geldi.

    Bu emir, Arap memurlar ağzından daha o gün dışanya sızdı ve Türk kâğıdı

    birden bire itibardan düştü.

    Bize hiç isyan etmemiş Havran aşiretlerinden birine buğday satın almak için

    birkaç kişi gönderildiğini hatırlarım. Subaylar ve şeyhler pazarlıkta uyuştular.

    Fakat buğdayın kâğıtla ödeneceği söylendiği zaman, şeyhler izin alarak bir

    çadıra çekildiler, uzun uzadıya konuştular. Kararları şu idi: "- Biz devletimizi

    severiz. Padişah ve halife kuluyuz. Onun için kâğıt parayı reddetmek

    istemiyoruz. Eğer bir liralık kâğıdı yüz paraya verirseniz kabul edeceğiz."

    Buğday, ot, deve ve tekmil hizmetler Suriye'de bütün harp müddeti hep altınla

    ödenmiştir. Bir gün, Rayak'ta bir tren kazası olmuştu. Dört yüz kadar yolcu,

    çünkü o zamanlar sivil servisi pek seyrek olduğundan trenler basamaklarına

    kadar dolu idi, ölü, yaralı, yarasız hat boyuna döküldü. Bütün bu yolcuların

    üzerlerinde bilete yetecek kadar kâğıt paradan gerisi, hep gümüş ve altın idi.

    Ordu ve hükümet, hepimiz aylıklarımızın bir kısmını altın alırdık. Kâğıt para

    yalnız devlet alış verişinde faydalı ve kârlı idi.

    Başka bir gün Havran'daki Dürzi şeyhlerini Şam'a toplamıştık. Birinci sınıf

    şeyhlere nişan, ikinci sınıfa hil'at, üçüncü sınıfa beş on altın para verilecekti.

    Ağnam resmi kaldırıldığı için aralarında ortaklaşa isyan sebebi kalmayan

    Dürzileri göğüslerinden, sırtlarından ve keselerinden büsbütün devletle

    bağlamak istiyorduk.

    Ordu kumandanlarının, padişah adına, üçüncü rütbeye kadar nişan verebilmek

    hakları idi. Şeyh Esad dua ederek bir ihtiyar yüzbaşı nişan, bir yaver hil'at, ben

    de para veriyorduk.

    Büyük şeyhlerden biri Üçüncü Mecidi nişanı boynuna takılırken, gözü altında,

    kurdelayı eliyle itti ve san külçeleri göstererek: - Ondan isterim dedi.

    Büyük Harp'te Osmanlı Hazinesi'nin büyük bir kısmını çöl ve urban yemiştir.

    Fakat gitgide daralıyorduk. Cemal Paşa'nın müşavirleri arasında bir de maliyeci

    vardı. Belki onun tavsiyesi üzerine bir gün bir emir çıktı. Kâğıt ve altın birdir.

    Böyle kabul etmeyenin sürgünden ipe kadar, derece derece ağır cezaları vardır. 

    Trenlerimizi odunla işletiyorduk. Hatta Filistin zeytinlerini bile lokomotif

    ocaklarında yaktığımız olmuştur. Suriyeliler kâğıt ve altının bir olduğu emrini

    kabul ettilerse de, odun ve her türlü ordu müteahhitliğinden vazgeçip bir kenara

    çekildiler. Demiryolu servisi durmak üzere idi. O zamanlar odun işlerini idare

    eden Şam Valisi Tahsin Bey, daha iyi hatırlayabilir, fakat galiba az bir müddet

    sonra kâğıt para ile şu kadar, altın para ile bu kadar diye bir odun fiyatı koymaya

    ve kendi imzamızla kâğıtla-altın arasındaki farkı ilan etmeye mecbur kalmıştık.

    Hele çöl bedevilerinin altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktu. Sınır

    boylarındaki şeyhlerin göğsünde İngiliz ve Alman nişanları yan yana idi. Şeyh

    size kim olduğunuzu sorar, İngiliz misiniz?

    - Yaşa İngiliz! Türk müsünüz, - Yaşa Türk!

    Siz vereceğiniz nişan veya altını hesap ediniz. O dakikada beklediğiniz iş

    yapılmıştır, İngiliz cephesinden at kaçırıp bize satan Bedeviler, dönüşlerinde

    bizim atlarımızı çalıp İngilizlere satarlardı. Harp cephelerinin ta ortalarında

    saklanarak, kaçan tarafın ganimetlerini yenmiş olanlardan daha önce toplamak

    için hayatlarını tehlikeye atanlar az değildi.

    Büyük bozgundan sonra Şam istasyonunda bırakmaya mecbur olduğumuz en

    son vagonun bile içi mecidiye dolu idi.
  • 62 syf.
    ·2 günde·8/10
    Alman Edebiyatında önemli bir eşikte duran “Hat Bekçisi Thiel” G. Hauptmann’ın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Hauptmann 20’li yaşlarda kendini yeni bir edebiyat akımının içinde bulur. Üstelik bu akım 19 yüzyılın ilk yarısında baskın olan Romantik akımın tam zıddı tezlere sahip bir akımdır: Natüralizm. Edebi kariyerine 1880’lerde başlayan yazar önce kısa roman da denen novella tarzı eserler sonrasında ise drama alanında pek çok eser vermiştir. 1887’de kaleme alınan bu eser proleter yaşamı konu alır. Yazarın kendisi demiryolu işçilerinin yaşamını bizzat inceleyerek bu kısa romanda Natüralizmin tüm özelliklerini okuyucuya hissettirir. Özellikle işçi sınıfına mensup birini yaşadığı çevreye göre incelenmesi, kalıtıma verilen önem, cinselliğe göndermelerin olması, gerçek yer isimlerinin kullanılması, zekâ geriliği ve akıl sağlığının yitirilmesi, delirme durumları dikkatli okuyucularda hemen Emile Zola ismini çağrıştıracaktır. Bu eser gerçekten Zola’nın kaleminden çıkmış gibidir bir bakıma.

    Burada biraz bu eserin ne derecede novella olarak kabul edilmesi gerektiğine dair birkaç açıklamada bulunmak istiyorum: Zaman ve mekân olarak çok sınırlı ve düz bir anlatımın bulunması, az sayıda karakterin olması, karakter tasviri ve analizlerinin derinlik kazanmaması eseri novella olarak kabul etmemiz için yeterli sebeplerdir ancak bu edebiyat türüne uymayan bazı unsurları da göz ardı etmemek gerekir. Yazar bu forma içerik olarak o zamanın şartlarına göre okuyucuların pek de görmeye alışık olmadığı korkunç cinayetler de ekler. Novella gibi bir tür için anlatılanlar fazlasıyla şok edicidir. Ancak tren kazası ve cinayetler uzun uzadıya anlatılmaz, bir iki kelimeyle geçiştirilir.

    Kitabı birkaç cümleyle özetlemek mümkündür. Thiel Alman Demiryollarında hat bekçisi olarak çalışır. Görevi tren raylarının temiz olmasını sağlamaktır. Tanrı’dan korkan, düzenli olarak kiliseye giden vicdanlı ve uysal karakterde bir işçidir. Tüm hayatı mekanik bir şekilde ev, görev yeri ve kilise arasında geçer. İlk eşini doğum sırasında kaybeder. Tobias adını erdiği oğlu biraz zihinsel ve bedensel özürlü olarak doğar. Çocuk bakımı ve ev işlerini idare etmesi için bir yıl sonra Lena isimli bir kadınla evlenir. Tabii ki bu kadın peri masallarındaki cadıları aratmayacak kadar kötü karakterde bir kadındır. Kendi oğlu olunca da üvey evladına daha bir acımasız davranır. Thiel, Herkül gibi cüssesine rağmen eşinden biraz çekinir ve cinsel anlamda onun her dediğine boyun eğer ve kendi çocuğuna kötü davranmasını görmezden gelir. Lena’nın kazaraTobias’ın ölümüne sebep olması sakin ve düzenli giden bir hayatı altüst eder. Bundan sonra Thiel’in psikolojik durumu ön plana çıkmaya başlar. Ölüm döşeğindeki eşine söz vermesine rağmen oğlunu ikinci eşinden koruyamaz, tren hattının da temiz olması gerekiyorken tren kazasının da önüne geçemez. Çocuğunun ölümünden kendisi suçlayan Thiel bu suçun altında delirir. Zihinsel çöküş çok hızlı bir şekilde kaçınılmaz olaylara sebebiyet verir. Thiel’in tüm yaptıklarına rağmen okuyucu yine de onla sempati duymadan edemez. Kısa bir roman olması sebebiyle bir çırpıda okunabilecek güzel bir eser.
  • Öncelikle; ülkenin başı sağ olsun!
    Allah, bir daha bu acıyı bize yaşatmasın. Bakmayın ”Allah yaşatmasın” dediğime. Bu klişe ve lafın gelişi bir söz! Haşa Allah, zalim mi ki, bize yaşatsın?
    Biz kendi elimizle bu kazalara, ölümlere... sebebiyet veriyoruz.
    O ZAMAN, ŞÖYLE DİYORUM:
    Allah bize, bir daha böyle bir kazaya sebebiyet verecek; ihmalleri, beceriksizliği, liyakatsizliği, sakarlığı....yapmayı nasip etmesin. Bizim kendimizi geliştirmemize ve işlerimizin erbabı olmamıza yardım etsin.
    Ölenlere, Allah, af-u mağfiret eylesin. Ailelerine ve ülkemize sabırlar nasip eylesin...
  • 206 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çeviriler ve Uyarlamalar kitabımızda değinmek istediğim iki nokta var. Kitabımızın ismi Sait Faik'in bir Uyarlamasının ismi diyoruz. İkinci ve asıl söylemek istediğim de 'Uyarlama' üzerine. Çeviriyi zaten biliyoruz değil mi? Uyarlama da bir hikayenin, çeviri yapan sanatçının sadece çeviri değil onu hedef kitleye göre yeniden yorumlamasıdır. Örneğin Ahmet Mithat'ın Çengi ile Cervantes'in Don Kişot arasındaki bize göre hali bir Uyarlamadır. Pek tavsiye edilmez çünkü genelde yapan para kazanmak için yapar ama eski dönem yazarlarımız açısından bunun önemi çok büyüktür. Günümüzde de uyarlama adına Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın birçok marşını dahil edebiliriz diye düşünüyorum. Sanırım giriş olarak söylediklerim anlaşılmıştır.
    Çeviriler: Andre Gide'den 'Son Turfandalar, Claude Houghton'dan Uykuda Cinayet (ki bu iyiydi. Yedigün dergisinde yaklaşık 9 sayıda yazılmış bir yazıydı), Liam O'Flaherty adlı yazardan Flüt Çalan Adam, Fransız yazar Samivel'den Kuyruklu Piyano Adası(ki bunda da Robinson Crusoe izleri görülüyordu), İngiliz Edebiyatçısı Manhood'dan Pomega isimli bir köylü kızının hayatı. Son olarak da Meslek Kazası isimli bir hikaye ama yazarı falan belli değildi, ekleyemedim.
    Müthiş Bir Tren. Kitabımızın ismi ve aynı zamanda son hikayesi. Ben diyorum bu ismi nereden hatırlıyorum, okuduktan sonra da hikayeyi nereden hatırlıyorum ve üşenmedim baktım. Az Şekerli ismindeki kitabının ilk hikayesi buydu, tekrar hatırladık güzel oldu. Genel anlamıyla da güzel ve doyurucu bir kitaptı zaten. Unutmadan bahsetmek gerekir ki: İlk hikaye Ecel Atı çok hüzünlü ama bir o kadar da güzel hikayeydi.
    Kitabın bana faydası: Birçok yazar ve eserle tanışmam, bunları not almam ve denk gelirsem okumam üzerine oldu ama sanırım belli başlı sahaflarda ve büyük kitap fuarlarında bunlarla tanışabilirim. Ziyan yok bekleriz.
    Kendinize iyi bakın arkadaşlar. İyi akşamlar diliyorum. Her daim kitapla kalmanız dileklerimle..