• Daha önce adını duymuştum sadece Nilgün Marmara'nın, hiçbir şiirini okumamıştım; tanımıyordum yani. Tanıdığım an bunca zaman niye tanımadım diye kendime kızıp boylu boyunca araştırdım. Nedense içimde koskocaman bir sevgi var yakın vakitte tanıdığım Nilgün'e karşı, burada olsaydı sımsıkı sarılmak isterdim ona, ve ne kadar imkansız olduğunu bilsem de o üzücü kararı vermesine engel olmaya çabalamak. Belki dertleşmek.
       
    Bence onun şiirlerini okurken hepimizin yaptığı bir hata var: kendi yaşamına son verdiğini, okurken sürekli aklımızın bir köşesinde bulunduruyoruz. Böyle olunca ister istemez bütün şiirlerini kasvetli, depresif bir örtü altında okuyoruz, hepsi bize 'intiharının ipuçlarını veriyor' gibi geliyor. Aslında bazıları veriyor da; bazı şiirleri ciddi manada iç karartıcı ve depresif. Tamam kabul, çoğu.

        Ancak bence şurada çok büyük haksızlık yapıyoruz: Marmara'nın intiharını, şairliğinin önüne geçiriyoruz ve yazının başında bahsettiğim hata da tam olarak bu. Onun şairliğini konuşalım, şiirlerinin güzel yönlerini, kelimelerle ustaca dansını konuşalım; -ona acıyarak- kendi yaşamına nasıl son verdiğini değil. Eminim yukarıdan bizi izliyorsa böylesini isterdi o da. Kimse, en azından sonsuza kadar, acınmayı istemez. Kaldı ki intiharı apayrı bir konu, ama bahsettiğim hatayı yapmamak için burada intiharının sebeplerini ve kişiliğini değil, ondan ziyade şiirlerini incelemek ve okumayı düşünenlere bir fikir vermek istiyorum.

        Kitabı bir çırpıda yalayıp yuttum, uzun zaman sonra bir günde bitirdim bir şiir kitabını. Başka bir sitede bir okuyucu şöyle eleştirel bir yorum yapıyordu: "kelimeleri inorganik". Bazı alışkın olmadığımız kelimeler var gerçekten de (değirmi, sevi, vb...) ama bunlara takılıp da şairliğine laf atmak neyin kafası anlamıyorum. Sen hiç İkinci Yeni okuma o zaman! Marmara'nın şiirleri İkinci Yeni kapsamında değerlendirilmelidir zaten kendisi yazın hayatının çoğunda Ece Ayhan, Cemal Süreya ile içli dışlı olmuş bir kişiliktir. Bu bağlamdan bakıldığı zaman gerçekten çok başarılı şiirleri var ki bunu içtenlikle söylüyorum. Zannediyorum kitapta 120 civarı şiir vardı, bunlardan gözüm kapalı 30 tanesine başyapıt derim. Geriye kalanlar da asla kötü değil, anlaşılması zor diyelim sadece birazcık. 10 yıllık bir süreçte yazmış bunları (günümüzde bir ayda kitap yayımlayan şairlere(!) nazaran diyorum). Kelimelerle dans etmek demiştim hatırlarsınız, Marmara bunu şiirin bütününde değil ama bazen iki ya da dört dize arasında öyle ustaca yapıyor ki sevdiğim yerlerin altını çizeyim diye kalemi bitirecektim neredeyse kitap boyunca. Özet olarak: 10 üzerinden 8 derim. İki puanı kırdım çünkü bence Türk edebiyatında 10/9'luk bir şair zaten yok, 10/10'luk bir tane var ama; Nâzım Hikmet. :)

        Nilgün Marmara'yı okuyun. Onun acılarını popüler kültüre yem malzemesi yapmayalım, kişiliğine, kararlarına ama en önemlisi de şiirine saygı duyalım. Okuyun, okutun.
  • Oktay Sinanoğlu okuyun ve okutun...

    OKTAY SİNANOĞLU
    1935 yılında doğdu. Adı Oktay Sinanoğlu.

    1953/18 yaş – Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir
    Lisesi’ni burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya
    mühendisliği okumak üzere ABD’ye gitti.

    1956/21 yaş – ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirdi.

    1957/22 yaş – Massachusetts Institute of Technology’yi (MIT) 8 ayda
    birincilikle bitirerek Kimya Yüksek Mühendisi oldu.

    1960/25 yaş – Yale Üniversitesi’ nde ‘asistant professor‘ (yardımcı doçent) olarak çalışmaya başladı.

    1961/26 yaş – Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile ‘associate
    professor’ (docent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak ‘full professor’ (profesor) unvanını aldı.
    Bu unvan ile modern üniversite tarihinin ve YALE ÜNİVERSİTESİ tarihinin (son 300 yıldaki) EN GENÇ PROFESORÜ oldu.

    1964/29 yas – ODTÜ’ye danışman profesör oldu.
    Yale Üniversitesi’nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı.

    Dünyada yeni kurulmaya başlayan MOLEKULER BIYOLOJI dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu (Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam – solvofobik kuvvet).

    Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

    İki defa Nobel’e aday gösterildi.

    Defalarca Nobel Akademisi’nin isteği üzerine Nobel’e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.


    NEDEN TÜRKİYE?

    ‘…Ben baktım, Türk Bayrağı, Atatürk karşımda, cam çerçeveli olduğu için bayrağın üstünde kendi yansımamı görüyorum. İçimden yemin ettim, dedim ki:

    Gideceğim ve orada söz sahibi olacağım, ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım. O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika’nın kölesi olurum, oraya gidersem Amerika’nın efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim. Ve işte bizi gönderdiler. ..’

    ‘…Hiçbir zaman Amerikan vatandaşı olmayı düşünmedim.
    Aklımdan dahi geçmedi. Ben atalarımdan beri Türk kimliğimle varım.
    Ne yaptıysam o sayede yaptım. Ona buna yaranayım diye değil. Otuz yılda bak milleti ne hale soktular. Simdi de ‘açlıkla’ terbiye ediyorlar.
    Ayarlı basının köşe yazarlarından biri geçenlerde Avrupa Birliği’ne girmenin yararlarından diye ‘O zaman bu ay yıldızlı pasaport ile Avrupa kapılarına gitmenin utancından kurtulacağım’ diyor. Tanrı, bu millete acısın…’

    ‘…Yıldız Teknik’te kimyada bir takım hanımlar var, beyler var, profesör, doçent. Dışarıda da vardır. Burada da var, entrikalar döner, ona buna köstek olurlar. Birkaçı dedikoducu belli odama geliyorlar. Herkeste dahili telefon var. Ankara’ya bile telefon edemiyorsun, bilgisayardan bağlanamıyorsun.
    Bölüm başkanlarının telefonları vardı onlar da benim yanımda ya. Şuraya bir telefon bulun bari dedim. Bilgi çağındayım diyorsunuz daha telefon çağına gelmemişsiniz diyorum. Bilgisayara telefonu bağlayamıyorsun. Internet yok.
    Üç dört yıl bağlantı kurulmadı. Hüseyin Afşar’a (bölüm başkanı) bari bir telefon bulun dedim. Bana direk telefonundan paralel hat çektirdi. Bazen o yokken arıyorlar, telefonu açıp sekreteriyim diyorum. Bölümde iki tane meraklı hanım var, ortalıkta dolaşıp dedikodu yapıyorlar. Bunlar bir gün odama geldiler o sırada da telefon çaldı. Bu ne dediler. Ben de saf saf telefon dedim.
    Ertesi gün geldim, makas attırıp kestirmişler, koridordan teli kesmişler.
    Ben de zannediyorum ki, ben bunlar için fırsatım, öyle konular var ki dünyada herkes gelmiş, Yale’de benden öğrenmiş; Rusya’sından, Doğu Bloku’ndan, Avrupa’sından. Ben ayaklarına gelmişim, yeni bir şey öğrenin, yapın. Yok.

    Özel ders açtık, yepyeni şeyleri dünyada ilk defa anlatıyorum, dışarıda
    herkesin benden öğrenmek istediği şeyleri Türkiye’de Türkçe anlatıyorum. Alakası olmayan, fizikten matematikten insanlar geliyor, asil gelmesi gerekenler yok!..’

    ‘…ABD içinden çok göçmüş bir ülkedir, tabii pat diye göçmez, arada bir
    canlanır, tekrar bir şeyler olur ama içinden çok zayıf tarafları vardır.

    Dünyada en büyük borcu olan devlet mesela. İç ve dış. Ama bir devingen tarafı vardır, arada bir şey çıkarırlar bir sene öyle idare ederler, sonra yine inişe geçerler. Öyle pek göründüğü gibi bir güç değildir…’

    “GENÇLER!”

    – Türkiye’ de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

    – Sırf üniversite bitirdi desinler diye, ananız babanız Amerika’da mastır yaptı diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız.

    – Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk Dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir.

    – Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin.

    – Formülünüz ‘bilim’ + ‘gönül‘dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.

    – Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık ‘cemiyet’lerden uzak durun.

    – Atatürk’ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye’nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir.

    – Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.

    – Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

    – Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.

    – Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakin. Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.

    – Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin.

    – Konulara merak sarın, not için çalışmayın.

    – O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

    – Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül işidir. Türk kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, Irk genlerinden daha önemlidir.

    –Vatanı, milleti için her türlü fedakarlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.
    Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Simdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır.

    Türkiye’yi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır. ..’

    OKTAY SİNANOĞLU

    (2008 Yılında yayınlanmış bir yazı)
  • İşten az önce çıkmıştı. Eve doğru yürüyordu. Aslında evi ile iş yeri birbirine çok yakındı ama markete uğradığı için biraz uzamıştı yol. Neyse zararı yoktu yürüyerek gidilebilecek bir mesafeydi ne de olsa. Elinde poşet yoktu. Marketten sadece bir sigara alıp çantasına atmıştı. Yolda sigara içmeyi sevmiyordu. Eve gidince bir çay demler, balkonda içerdi sigarasını. Kulaklığını taktı. Ezginin Günlüğü çalıyordu. Yağmur da başlamıştı. Her şey birbirini tamamlıyordu. Müzik, yağmur, yürüyüş - mecburi de olsa- Yavaş yavaş yürüyordu. Zaten hızlı yürüyecek hali de yoktu. O kadar yorgundu ki, attığı her adımda kafasında bir ağrı hissediyordu. Sanki kafasına bir yumruk yiyordu her adımda! Zaman zaman işi bırakmayı düşünse de maddi sebeplerden dolayı vazgeçiyordu bu düşüncesinden. Geçtiği cadde loş ışıklarla aydınlatılmıştı. Her iki aydınlatma direğinin arası karanlık oluyor, yeni bir direğe ulaştığında loş ışıkla aydınlıyordu. Ve her aydınlık oluşunda kendisiyle beraber sallanarak giden gölgesine bakıyordu. Bir direk daha geride kalmıştı ve şimdi yeni bir direğe varmak üzereydi. Yeni direğe vardı ve yürüyordu ki birden kendi gölgesinin yanında bir gölge daha olduğunu fark etti. Ürperdi. Cadde boştu aslında, iki dakika öncesine kadar da kimsecikler yoktu etrafında. Bu gölgenin sahibi de nerden çıkmıştı şimdi! Biraz daha yürüdü ve gölgeler kayboldu, karanlık olmuştu tekrar. İstemsizce arkasına baktı. Evet arkasında biri vardı. Hızla önüne döndü. Arkasında bir adam vardı ve göz göze gelmişlerdi. Kalbi hızla atmaya başladı. Birden farkına vardı adımları biraz hızlanmıştı. Korkmuştu çünkü. Ne yapacağını bilemez bir halde sadece içgüdüsel davranıyordu. Kulaklığını çıkardı ve gelişigüzel bir şekilde cebine sıkıştırdı. Kendini güvende hissetmediği zamanlar asla kulaklık takamazdı. Şimdi adımları daha da hızlanmıştı. Korkusu da artıyordu gittikçe. Caddenin sonuna yaklaşıyordu. Onun adımları hızlandıkça adamın da adımları hızlanıyordu, duyuyordu. Ne yapmalıydı? Bağırmalı mıydı?Yoksa dönüp "sen de kimsin be adam! Neden peşimden geliyorsun!" mu demeliydi? Bir an adamın ona çok yaklaştığını hissetti. Sanki nefes alışlarını duyuyordu. Bağırmak istiyordu ama sesi çıkmıyordu. Kendi kendine inanamıyordu. İlk defa geliyordu başına böyle bir şey. Hissettiği şey sadece korkuydu, saf korku. Birden koluna dokunan bir el ve parmaklarını hissetti. İşte korkusunun zirveye çıktığı andı. Hala bağıramıyordu. Belki de doğrusu buydu. Bağırmak için harcayacağı enerjiyi az önce bir sıcaklık boşanan bacaklarına verdi ve var gücüyle koşmaya başladı. Caddenin sonuna vardı sağa doğru döndü. Bir cadde daha vardı, onu da geçince karşıdaki sokağa girecekti. Evi İşte oracıktaydı. Saat dokuz sıraları olmasına rağmen sadece birkaç araba geçiyordu bu caddeden de. Halbuki işlek bir cadde idi. Koştu, koştu, koştu. Hiç arkasına bakmıyordu. Ağzı, dudakları kupkuru olmuştu. Dili damağına yapışmıştı. Ağzında korkudan sonra gelen o tuzlu tat vardı. Ciğerleri ve dalağı şişmişti. Artık durmalısın, diyorlardı. Ama o eve kadar koştu, hiç arkasına bakmadan. Acaba adam da koşuyor muydu? Yaklaşmış mıydı yoksa? Ya da gizlenip evinin yerini öğrenmeye mi çalışıyordu? Anahtarları aramaya başladı bir yandan. Acele ettiğinden olacak bulamadı. Allah kahretsin, bulamıyordu! Kapıya vardı kapı açıktı! O anki mutluluğu daha önce yaşamamıştı sanki. Birisi açık bırakmıştı. Ona minnettar oldu. Kim olduğunu bilse ayaklarına bile kapanabilirdi. Hemen girdi içeriye. Kapı eski otomatik kapılardan. Çok yavaş kapanıyor. Zorla ittirerek kapattı. Girerken kaçamak bir bakışla geriye dönüp bakmıştı. Karanlıktı. Kimseyi görememişti ama emin de olamadı. Hızla merdivenleri tırmanmaya başladı. İkinci katta oturuyordu. Daire kapısına vardığında anahtarların çantada değil montunun cebinde olduğunu fark etti. Boşuna çantasını kurcalamıştı. Kapı eski bir çelik kapıydı. Anahtarı deliğe soktu ve hızla çevirmeye başladı. Arkadaşının evde olmasını ümit ediyordu.İçeri girdiğinde evde kimsenin olmadığını anladı. Koridorun ışığını açtı. Odasına geçti. Montunu çıkardı. Kapının arkasında bir askı vardı. Montunu hep oraya asardı. Yatağına uzandı ve başından geçenleri düşünmeye başladı. Şakaklarında inanılmaz bir ağrı hissetti. Yatağı huzur bulduğu ender yerlerden biriydi. Çarşafları deterjan ve yumuşatıcı kokuyordu. İçine çekti. Yastığına sarıldı. Biraz olsun rahatlamıştı şimdi. Neden sonra kalktı. Mutfağa gitti. Işığı açınca iki hamamböceğinin kaçıştığını gördü. Onlara canını sıkacak durumda değildi şimdi. Kırmızı çiçek desenli çaydanlığı aldı eline. Kulpu kırılmak üzereydi. Bir ara tamire gitmeliydi bu çaydanlık. Çay suyunu koydu. Çok eski, her yeri dökülen, neredeyse saman haline gelmiş mutfak dolabından bir küllük aldı. Balkona çıkmaya cesaret edemedi. Odasına geçti. Sigarasını yaktı ve dışarıdan gelen kokoreç kokusuyla yeniden yaşadıklarını düşünmeye başladı. Gözleri onu zorluyordu. Sigarası bitince gidip ocağı kapattı. Çay içmeyecekti. Kendini bir kez daha yatağa attı.

    Çalan telefonun sesine uyandı irkilerek. Hızla aldı telefonu arayan iş arkadaşıydı. Açtı. Arkadaşı işe gelip gelmeyeceğini soruyordu. Patron gelmeden orda olmalıydı. "Geleceğim, uyuyakalmışım" diyerek fırladı yataktan. Saat sabahın dokuzuydu. Giyinirken birden aklına bir şeyler gelmeye başladı. Dün akşam olanlar...Ama o dün akşam işten çıkar çıkmaz uyumamış mıydı? Yemek bile yemeden...Peki bu kadar gerçek hissettiği olaylar, tüm bunlar rüya olabilir miydi? Bilmiyordu. Tek bildiği kafası kadar bacaklarının da ağrıdığıydı...
  • (İşin ilginc tatafı faili mechul cinayetler)???

    Gerçek aşkı uğruna ölümü göze alan ve 4 Eylül 1990 yılında öldürülen Turan Dursun'u saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyoruz.
    ***
    TURAN DURSUN'UN YAŞAMI
    1934 yılında Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı Gümüştepe Köyü'nde dünyaya geldi. Din eğitimini medresede alan Turan Dursun, köy imamlığı ve medrese hocalığı yaptı. Müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptı. O dönemde kamuoyunda aydın müftü olarak tanınan Dursun, tutucu çevreler tarafından yadırgandı. Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda o döneme ilişkin şunları söyledi:
    "Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla.
    Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım.”

    TURAN DURSUN'UN DİNE İLİŞKİN DÜŞÜNCELERİ NASIL DEĞİŞTİ?
    Turan Dursun, İslam dinine inancını nasıl yitirdiğini şöyle açıkladı:
    “… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam'dan, hatta Kur'an'dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."

    Dursun kendisiyle yapılan bir röportajda ise dinleri şu ifadelerle eleştirmişti:
    "Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova'nın, Tevrat Yehovası'nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. "Gidin, vurun, acımayın." en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Riddet" (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır. Muhammed'den sonraki dönemde, Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında, iki yanda da Muhammed' in arkadaşları vardı. Bir yanda, 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed'in damadı. Öbür yanda, yine cennetle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirine saldırıyorlardı, öldürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre, 15 bin kişi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır."

    MÜFTÜLÜKTEN SONRAKİ HAYATI
    Turan Dursun, İslam dinine inancını yitirdikten sonra müftülükten ayrıldı.1966 yılında TRT'de dini içerikli programlarda görev aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra yine TRT'de prodüktör olarak "Başlangıcından Bu Yana İnsanlık", "Vergi Programı", "Akşama Doğru" gibi programlar yaptı.
    TRT'den emekli olduktan sonra 1987’de Kuran Ansiklopedisi’ni bitirdi. 1989 yılında haftalık 2000'e Doğru Dergisi'nde yazmaya başlayan Dursun, yazılarında savunduğu Aydınlanmacı görüşler nedeniyle gericilerin hedefi haline geldi.

    Yazılarını kitaplaştırmak için birçok yayınevini dolaşan Dursun, kitaplarını yayınlamaya cesaret edemeyen yayınevleri tarafından reddedildi. Çalışmaları ölümünün ardından kitaplaştırılabilen Dursun'un yayınlanmış eserleri söyle: “Din Bu (4 cilt), Kur'an Ansiklopedisi, Kutsal Kitapların Kaynakları (3 cilt), Kulleteyn, Allah, Kur'an, Dua, Şeriat Böyle, Müslümanlık ve Nurculuk, Ünlülere Mektuplar, İlhan Arsel'e Mektuplar.”

    CİNAYETİN ARDINDAN YAYIMLANMAMIŞ ÇALIŞMALARI KAYBEDİLDİ
    Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul Koşuyolu'ndaki evinin yakınlarında dinci teröristler tarafından silahla vurularak öldürüldü. Cinayetle ilgili operasyonda yakalanıp tutuklanarak DGM'ye çıkartılan 15 sanık ilk oturumda tahliye edildi. Ardından cinayetle ilgili İstanbul DGM'de iki ayrı dava görülmeye başladı. Davalardan birinde örgütün üst düzey yöneticileri Kudbettin Gök, Mehmet Ali Şeker, Mehmet Zeki Yıldırım, Ekrem Baytap'ın da aralarında bulunduğu 25 sanık yargılanıyordu. Bu dava sürerken 1996 yılının Mart ayında İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağırıcı yakalandı. Çağırıcı ve 12 arkadaşı da DGM'de yargılanmaya başladı.
    Cinayetin ardından Dursun'un kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise "Kutsal Terör Hizbullah" kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun'a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir "mesaj" olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun'un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı.
    Yazdıkları nedeniyle gericilerin kurşunlarına hedef olan Dursun'un pek çok çalışması da cinayetin ardından evine giren karanlık kişilerce ortadan kaldırıldı. Turan Dursun'un oğlu Abit Dursun yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
    "4 Eylül 1990'da Turan Dursun vurulduktan 40-45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağın ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, 'Kulleteyn' isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti."

    "EVİMİZE GELEN BAZI MEKTUPLARIN İÇİNE MERMİ ÇEKİRDEĞİ KOYMUŞLAR"
    “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğinin farkında olduğunu ifade eden Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı. Oğlu Abit Dursun babasının daha önceki dönemde aldığı tehditleri şöyle anlatmakta:
    “Babama yönelik ilk öldürme girişimi, 1960'lı yılların başlarında yapıldı. O zamanlar Türkeli Müftüsü idi. Türkeli, Sinop'un şirin, küçük bir kıyı kasabasıdır. Babam, Atatürkçü Müftü diye oraya sürgün gönderilmişti, bense 6 yaşlarında bir çocuktum. Nurcular babamı öldürtmek için, Ankara'dan bir talebe göndermişler. Sonra babam onu ikna etti. Yardım toplattı o öğrenci için.
    Sonra, 1968 Yılında TRT'ye geçti. Ankara Radyosu'nda prodüktör olarak Din ve Ahlak Programları yapmaya başladı. Önce engellemeler sonra sürgünler başladı. Bu arada evimize yüzlerce, binlerce mektup geliyordu. Övgü dolu olanlar da vardı elbette. Ama çoğunlukla tehdit içerikliydi. Hatta bazılarının içine mermi çekirdekleri koymuşlar, ''bunu kabak çekirdeği zannetme'' diye de yazmışlardı mektuplarına.

    Bizleri korumak için yerleştiği İstanbul'da gece gündüz üretiyordu. Tehditler de durmak bilmiyordu tabi ki... Telefon, mektup, ne olursa. Çok ilginçtir, telefonunu (basın tercihli) değiştirip gizli olmasını yazılı olarak talep ettiği halde, ne hikmetse bir kaç saat sonra tehdit telefonları almaya başlamıştı. Yine o sıralar yaşanan ama ölümünden sonra arkadaşlarından öğrendiğimiz bir kaçırılma olayı da var. Tüm bunların yanında yurt dışından konferans talepleri de yoğunluk kazanmıştı. Londra, Paris, Berlin gibi… Biz Türkiye'ye dönmesini -en azından uzun bir süre- istemiyorduk. Yurt dışına çıkmadan bir gün önce yaşandı o meşum gün.”

    TURAN DURSUN NEDEN ÖNEMLİ
    Turan Dursun, Aydınlanma mücadelesiyle Türkiyeli sosyalistlere değerli bir miras bıraktı. Dursun’un bizim açımızdan önemini ortaya koymak için Aydınlanma mücadelesini sürdüren bir başka mecraya, Bilim ve Gelecek dergisinde yayınlanan “Turan Dursun’u anımsamak” başlıklı sunuş yazısına kulak verelim:
    “Aldığı eğitim onu dinci yaptı, kendi sorgulamaları ise aydınlanmacı. Büyük aydınlanma filozoflarını okuyarak ve benimseyerek aydınlanmadı; din âlimlerini okuyarak ve sorgulayarak aydınlandı. Farkı budur. (…)
    En dipteki adamın sorunuyla boğuşurdu; çünkü kendisi de en dipten gelmişti, boğuşa boğuşa… Bu nedenle çok etkiliydi. Sıradan insanı dönüştürmenin ustasıydı. Onun kafası nerede örümceklenmiş, nerede takılmış, nerede donmuş… bunu çok iyi bilirdi. (…) Emekçi Aydınlanmasının neferiydi.”
  • Hoca, nafile yere yeniçeri ağasının oğluna okuma yazma öğretmeye çalışıyormuş. Kafası odun gibi kalın olan oğlan bir türlü okumayı sökemiyormuş. Artık sabrı tükenen Hoca sonunda çocuğun kulağını çekmiş ve yüksek sesle “Eşek, öğreteceğim sana okumayı” diye bağırmış.

    Hikaye bu ya, tam hoca bağırdığı sırada evin önünde Sultan’ın kolbaşısı geçmekte imiş ve “eşek, göreceksin sana bile öğreteceğim okumayı” sözlerini duymuş. Hemen heyecanla Sultan’ın huzuruna çıkmış ve “Devletlim, şehirde bir hoca eşeklere okuma öğretiyor, kendi kulaklarımla duydum. Bir düşünsenize bizim payitahtta eşekler okuma bilirse bütün devletler bize gıpta etmezler mi?” demiş. Bu garip haber karşısında Sultan heyecanlanmış tabi. Hemen hocanın huzura getirilmesini emretmiş. Sultanın ve kolbaşının heyecanını anlayamayan hocayı kolluk kuvvetleri kolbaşının tarif ettiği evden derdest edip yaka paça huzura getirmişler. Hoca önce hemen yere kapanıp hiç bir suç işlemediğini sayıklamaya başlamış ama Sultan büyük bir hürmetle Hocayı yanına çağırıp da "Hoca sen eşeklere okuma öğretiyor muşsun! Evinin önünden geçenler seni eşeğe ders verirken duymuşlar." deyince, ağzı bir karış açık bir zaman olayı kavramaya çalışmış. Anlamış tabi ne olduğunu hemen ama nasıl ağanın oğlunun aptalın biri olduğunu ve ona "Eşek" diye bağırdığını söyleyebilsin ki? Çaresiz ağzı açık öylesine kalakalmış. "Sükut ikrardan gelir" diye bir söz vardır. Hoca da susunca gerçekten de eşeklere okuma öğrettiği sanılmış ve hemen orada kolbaşının eşeğinin yularını hocanın bir eline tutuşturmuşlar. Diğer eline de bir kese altın alan hoca "vaat ediyor musun bu eşeğe bir ayda okuma öğreteceksin" diye de sorulunca şaşkın kafasını sallamış ve bir elinde kolbaşının eşeğinin yuları bir elinde bir kese altın eve dönmüş.
    Hocanın karısı, eve gelir gelmez avluya yeni bir eşek sokup masanın üzerine bir kese altın fırlatıp hüngür hüngür ağlamaya başlayan kocasını gördüğünde ne yapacağını şaşırmış. Hoca "başımıza gelen felakete bak!" diye hıçkırıyor bir türlü ne olduğunu anlatamıyormuş. Tabi eninde sonunda kadın olayı anlamış ve akıllı biri olduğundan bir süre düşünmüş ve "Bak bey," demiş. "Sultan'a vaat etmişsin bir kere, bir çare bulmalıyız. " Hoca isyan etmiş tabi "Ne çaresi hanım? ne diyorsun sen? Eşeğe okuma mı öğreteceğiz?" diye gürlemiş. Kadın "Dur hele, tabi ki eşek okuma öğrenmez ama aklıma bir hal çaresi geldi galiba" demiş ve planını Hoca'ya anlatmış. Hani "Şeytana pabucu ters giydiren" diye bir deyim vardır ya; kadın da öyle bir kadınmış işte.
    Hoca ile karısı önce eşeği aç bırakmışlar. Sonra da sayfalarının arasına mısır taneleri koydukları bir kitabın sayfalarını dili ile çevirip taneleri yalayıp yutmasını öğretmişler. Bir kaç gün böylece besledikten sonra da her sayfa çevirdiğinde anırmasını sağlamak için aç eşeğin önünden kitabı kaçırmışlar. Ay sonu geldiğinde aç eşek, kitap sayfalarını dili ile çevirebiliyor mısır tanelerini yuttuktan sonra da keyifle anırmayı becerebiliyormuş.
    Bir ay sonunda hoca kolbaşının cılızlaşmış eşeğini Sultan'ın önüne çıkarmış. Daha evvelden hazırlanmış üzerindeki kitabın içi ve tabi ki mısır taneleri sultanın bulunduğu yerden görülmeyen bir rahleyi eşeğin önüne koymuş ve hep birlikte aç eşeğin sayfaları dili ile çevirip anıra kişneye "kitap okumasını" seyretmişler. Manzara o kadar komikmiş ki herkes kahkahalarla gülmeye başlamış tabi. İşte o an kolbaşı kızgın bağırmış "Sultanım bu ne biçim okuma? Eşek sadece anırıyor ne okuduğunu anlamıyoruz ki." demiş. İşte o an Hoca atılmış ve; "Sultanım ben eşeğe okuma öğretmeyi vaat ettim. Kolbaşına eşşek lisanı öğretmek benim işim değildi!" demiş. Meseleyi anlayan ve bıyık altından gülen Sultan da Hoca'yı ikinci bir kese altınla ödüllendirmiş.
    ---------------------------
    Her şeyin, her kişinin hatta her toplumun bir görünen / olması gerektiğine inanılan / gösterilen yüzü vardır, bir de gerçekte olan yüzü vardır. Tıpkı bu öyküde olduğu gibi insanlar / toplumlar / kurumlar ve hatta rejimler dışarıya yansıtacakları kabul edilir bir yüzün vaadini verirler....
    Öyküde hoca vaadini yerine "getirmiş gibi" yapıyor. Aynı şeklide toplumsal düzenin kabul ettiği görünüm, hakikatlerden kopuk olduğu oranda vaatler de "güya" tutulur. Yani çok şey / kişi / kurum asla göründüğü gibi değildir.

    Sizinle bir başka yazı daha paylaşacağım.;

    "Bir zamanlar gözleri ve kulakları olmayan kızıl saçlı bir adam vardı.
    Aslında saçı da yoktu, dolayısıyla ona teorik olarak kızıl saçlı deniyordu.
    Ağzı olmadığı için konuşamazdı.
    Burnu desen, o da yoktu.
    Kolları, bacakları bile yoktu.
    Midesi yoktu, sırtı yoktu, omurgasıyla iç organları da yoktu.
    Hiçbir şeysi yoktu.
    Dolayısıyla kimden bahsettiğimizi bilmemize bile imkan yok.
    Aslında en iyisi artık ondan söz etmemek."

    Yıllar sonra bu haftayı incelerken yukarıdaki yazıyı anladım. Gözleri ve kulakları olmayan kızıl saçlı adam galiba halktan görünüp özünde ondan kopuk Sovyetler Birliğini simgeliyor ve yazı da halka vaat edilen sosyalist refahın / eşitliğin / düzenin, kimliğin, ruhun ve faydanın aslında hiç olmadığını hicvediyor.
    Bunu yazan Daniil Kharms benzer hicivleri yüzünden hapiste ölmüştür. Ne yazık ki vaat edip de "gibi" yapanların değil "kral çıplak" diyenlerin sistemi bozduğuna inanılır.
    MORİS LEVİ'DEN ALINTI...