• Hoca, nafile yere yeniçeri ağasının oğluna okuma yazma öğretmeye çalışıyormuş. Kafası odun gibi kalın olan oğlan bir türlü okumayı sökemiyormuş. Artık sabrı tükenen Hoca sonunda çocuğun kulağını çekmiş ve yüksek sesle “Eşek, öğreteceğim sana okumayı” diye bağırmış.

    Hikaye bu ya, tam hoca bağırdığı sırada evin önünde Sultan’ın kolbaşısı geçmekte imiş ve “eşek, göreceksin sana bile öğreteceğim okumayı” sözlerini duymuş. Hemen heyecanla Sultan’ın huzuruna çıkmış ve “Devletlim, şehirde bir hoca eşeklere okuma öğretiyor, kendi kulaklarımla duydum. Bir düşünsenize bizim payitahtta eşekler okuma bilirse bütün devletler bize gıpta etmezler mi?” demiş. Bu garip haber karşısında Sultan heyecanlanmış tabi. Hemen hocanın huzura getirilmesini emretmiş. Sultanın ve kolbaşının heyecanını anlayamayan hocayı kolluk kuvvetleri kolbaşının tarif ettiği evden derdest edip yaka paça huzura getirmişler. Hoca önce hemen yere kapanıp hiç bir suç işlemediğini sayıklamaya başlamış ama Sultan büyük bir hürmetle Hocayı yanına çağırıp da "Hoca sen eşeklere okuma öğretiyor muşsun! Evinin önünden geçenler seni eşeğe ders verirken duymuşlar." deyince, ağzı bir karış açık bir zaman olayı kavramaya çalışmış. Anlamış tabi ne olduğunu hemen ama nasıl ağanın oğlunun aptalın biri olduğunu ve ona "Eşek" diye bağırdığını söyleyebilsin ki? Çaresiz ağzı açık öylesine kalakalmış. "Sükut ikrardan gelir" diye bir söz vardır. Hoca da susunca gerçekten de eşeklere okuma öğrettiği sanılmış ve hemen orada kolbaşının eşeğinin yularını hocanın bir eline tutuşturmuşlar. Diğer eline de bir kese altın alan hoca "vaat ediyor musun bu eşeğe bir ayda okuma öğreteceksin" diye de sorulunca şaşkın kafasını sallamış ve bir elinde kolbaşının eşeğinin yuları bir elinde bir kese altın eve dönmüş.
    Hocanın karısı, eve gelir gelmez avluya yeni bir eşek sokup masanın üzerine bir kese altın fırlatıp hüngür hüngür ağlamaya başlayan kocasını gördüğünde ne yapacağını şaşırmış. Hoca "başımıza gelen felakete bak!" diye hıçkırıyor bir türlü ne olduğunu anlatamıyormuş. Tabi eninde sonunda kadın olayı anlamış ve akıllı biri olduğundan bir süre düşünmüş ve "Bak bey," demiş. "Sultan'a vaat etmişsin bir kere, bir çare bulmalıyız. " Hoca isyan etmiş tabi "Ne çaresi hanım? ne diyorsun sen? Eşeğe okuma mı öğreteceğiz?" diye gürlemiş. Kadın "Dur hele, tabi ki eşek okuma öğrenmez ama aklıma bir hal çaresi geldi galiba" demiş ve planını Hoca'ya anlatmış. Hani "Şeytana pabucu ters giydiren" diye bir deyim vardır ya; kadın da öyle bir kadınmış işte.
    Hoca ile karısı önce eşeği aç bırakmışlar. Sonra da sayfalarının arasına mısır taneleri koydukları bir kitabın sayfalarını dili ile çevirip taneleri yalayıp yutmasını öğretmişler. Bir kaç gün böylece besledikten sonra da her sayfa çevirdiğinde anırmasını sağlamak için aç eşeğin önünden kitabı kaçırmışlar. Ay sonu geldiğinde aç eşek, kitap sayfalarını dili ile çevirebiliyor mısır tanelerini yuttuktan sonra da keyifle anırmayı becerebiliyormuş.
    Bir ay sonunda hoca kolbaşının cılızlaşmış eşeğini Sultan'ın önüne çıkarmış. Daha evvelden hazırlanmış üzerindeki kitabın içi ve tabi ki mısır taneleri sultanın bulunduğu yerden görülmeyen bir rahleyi eşeğin önüne koymuş ve hep birlikte aç eşeğin sayfaları dili ile çevirip anıra kişneye "kitap okumasını" seyretmişler. Manzara o kadar komikmiş ki herkes kahkahalarla gülmeye başlamış tabi. İşte o an kolbaşı kızgın bağırmış "Sultanım bu ne biçim okuma? Eşek sadece anırıyor ne okuduğunu anlamıyoruz ki." demiş. İşte o an Hoca atılmış ve; "Sultanım ben eşeğe okuma öğretmeyi vaat ettim. Kolbaşına eşşek lisanı öğretmek benim işim değildi!" demiş. Meseleyi anlayan ve bıyık altından gülen Sultan da Hoca'yı ikinci bir kese altınla ödüllendirmiş.
    ---------------------------
    Her şeyin, her kişinin hatta her toplumun bir görünen / olması gerektiğine inanılan / gösterilen yüzü vardır, bir de gerçekte olan yüzü vardır. Tıpkı bu öyküde olduğu gibi insanlar / toplumlar / kurumlar ve hatta rejimler dışarıya yansıtacakları kabul edilir bir yüzün vaadini verirler....
    Öyküde hoca vaadini yerine "getirmiş gibi" yapıyor. Aynı şeklide toplumsal düzenin kabul ettiği görünüm, hakikatlerden kopuk olduğu oranda vaatler de "güya" tutulur. Yani çok şey / kişi / kurum asla göründüğü gibi değildir.

    Sizinle bir başka yazı daha paylaşacağım.;

    "Bir zamanlar gözleri ve kulakları olmayan kızıl saçlı bir adam vardı.
    Aslında saçı da yoktu, dolayısıyla ona teorik olarak kızıl saçlı deniyordu.
    Ağzı olmadığı için konuşamazdı.
    Burnu desen, o da yoktu.
    Kolları, bacakları bile yoktu.
    Midesi yoktu, sırtı yoktu, omurgasıyla iç organları da yoktu.
    Hiçbir şeysi yoktu.
    Dolayısıyla kimden bahsettiğimizi bilmemize bile imkan yok.
    Aslında en iyisi artık ondan söz etmemek."

    Yıllar sonra bu haftayı incelerken yukarıdaki yazıyı anladım. Gözleri ve kulakları olmayan kızıl saçlı adam galiba halktan görünüp özünde ondan kopuk Sovyetler Birliğini simgeliyor ve yazı da halka vaat edilen sosyalist refahın / eşitliğin / düzenin, kimliğin, ruhun ve faydanın aslında hiç olmadığını hicvediyor.
    Bunu yazan Daniil Kharms benzer hicivleri yüzünden hapiste ölmüştür. Ne yazık ki vaat edip de "gibi" yapanların değil "kral çıplak" diyenlerin sistemi bozduğuna inanılır.
    MORİS LEVİ'DEN ALINTI...
  • Citiali, siyah, papilio thoas, king page swallowtail, sarı, sarı, sarı, kanat, kelebek, toz, maua, papakura, mayan satar, king, siyah, citiali…

    Rıhtımda ayaklarını süre süre yürümeye başladı. Kırık tahtalar ayaklarına takılıp sendeleyerek arşınlıyordu rıhtımı. İçi sızlar hali vardı ve hüzün dökülüyordu yüzünden. Adımlarını daha da yavaşlattı. Karşından gelenlere çarparak, yanından geçenlerin sürtündüğü bir acı ile devam ediyordu gıcırdayan ıslak tahtaların üzerinde yürümeye.

    Her bakanın bir daha baktığı, gözlerinden sel olup akan yaşlara inat ne bir acıma duygusu ne de korku hissediyordu. Sadece geçmişin anıları. Yaşı belki de kırkı devirmişti. Ama o bırakmıştı otuzundan sonra yaş hesabı yapmayı. On sene mi olmuştu on iki sene mi tam hatırlayamamıştı. Kırık bir tebessüm düştü dudaklarına, metreler vardı ki suyla aralarında birden kalakaldı. Taş kesildi adeta. Ne ayakları hareket kabiliyeti gösterdi ne de vücudunda bir tepki.

    Gerisin geriye döndü. Yaklaşık iki saatte aldığı üç yüz metre yolu, bağırışlar çığlıklar arasında tekrar geri döndü. Çocuklar cıvıldıyordu sahil tarafında. Yetişkinler birbirleriyle sohbet edip, tebessüm saçıyorlardı. Sesler öyle yankılanıyordu ki kulaklarında, adeta kulaklarını kanatırcasına kafasını ileri geri hareket ettiriyordu. Gözü karşısında bulunan uçuruma takıldı. Birden gözlerini belertip, yönünü o tarafa çevirdi.

    En son denemesinde oraya varması tam altı saatini almıştı. O zamanlar bu kadar yavaş ve hüzünlü değildi. Üstelik ağlamıyor, yüzündeki çizgileri dahi gülümsüyordu. Bu şekilde devam ederse gece yarından biraz sonra varabilirdi en tepeye, zirveye.

    Asla pes eden birisi olmadı, asla duruşunu bozmadı hayat karşında. Hala da savaşırdı bütün dünya ile ama inancını yitirmişti. O en hassas yerinden yaralanmıştı. Kaç gün yattı bu şekilde bilmiyordu. Bir sene mi? Belki de daha fazla, anne karnındaki bebek misali daracık demir kafese kilitlemişti kendisini. Istırabı o kadar fazla o kadar yüklüydü ki bir türlü affedemiyordu kendisini. Birkaç kere anlatacakmış gibi oldu ama düğümlendi boğazına yeniden anılar. Önce sesi kesildi sonra nefesi. Düşünme. Sus.

    Bir ses ile irkildi birden; “dondurma alaska frigooooo,” diyen omuzunda siyah bir kayış ile asılı mavi beyaz plastikten kutuyu taşıyan güneş altında teni iyice bronzlaşmış adama çevirdi gözlerini. Tekrarlanan uğultu ile kanadı yeniden kulakları, “doldurma alaska frigoooo.” Yeniden gözleri kısılmaya başladı. Ağır adımlarla sendeleye sendeleye rıhtımın bitimine doğru yanaştı. Bir kaplumbağadan daha yavaş hareketleri çevredekilerin meraklı bakışlarına hedef etti kendini. Yanından sesli telefon görüşmesi yapan adam “Bir insan seviştiği için sevmez, sevdiği için sevişir demiştin,” dedi. Ses yavaşça silindi gitti kulaklarından.

    Dar patikaya döndü, yeniden kafasını kaldırıp uçuruma baktı ve tekrar gülümsedi. O günden sonra bir daha asla kendine gelemeyip, vücuduna sayısız hastalıklar yer ettirdi. Parkinson da bunlardan bir tanesi idi. Adımları yokuş yukarı olduğundan daha da yavaşladı. Santim santim ilerlemeye başladı. Artık nefesi de hırıltıya dönüşmeye başlamıştı. Oysa spor alanında bir sürü başarıya imza atıp, sayısız madalyalarla bitirmişti birçok müsabakayı.

    Citiali, siyah, papilio thoas, king page swallowtail, sarı, sarı, sarı, kanat, kelebek, toz, king, siyah, citiali…

    Kafasında küçük bir hesap yapmaya başladı. Saat henüz akşama ulaşmamıştı. Amacı karşısındaki uçuruma ulaşmak ve gerçeği ile yüzleşmekti. Kırk derece eğim ve sekiz yüz seksen sekiz metrelik bir yol. Hesaplama işini bitirdikten sonra hesabının sonucuna gülümsedi. Tamı tamına yedi saat kırk iki dakika sonra varacaktı hedefine. Attı ilk adımını. Her adımda rakım yükseliyor, yükseldikçe heyecanlanıp, daha bir iştah ile sürüyordu ayağını. Yine tebessümü yerleşti dudaklarına. Papakura, dedi.

    Acele ile gözlerini kırpıştırdı. Gördüğü siyah üzerine mor ile renklendirilmiş bir çift kanattan ibaretti kelebek. Gözlerine inanamadı. Bin beş yüz ile iki bin beş yüz rakamında yaşayan bu türü ilk defa çıplak gözle görüyordu. Mor Benekli ise güneşin kızıllığına inat adeta dans ediyordu karşısında. Kanat çırpışlarındaki ahenge kapıldı gözleri, iyice kıstı kaşlarını, emindi kozadan bugün çıktığına. Hafif rüzgâr dalgalandırdı Mor Benekliyi, kanatlarını açtı ve bıraktı kendini rüzgâra. Kelebek aniden tedirgin oldu. Ters bir durum olmalıydı. Papakura hızla inişe geçti, hemen ardından ise ateş yeşili göğüslü Astrapia Splendidissima kurşuni gagasını açarak ardında belirdi. Mor Benekli hızlı manevra yapıp Muhteşem Astrapya’dan kaçmaya çalışsa da ateş yeşili göğsüne çarpıp Gökkuşağı Okaliptüsü dalı üzerine sert bir düşüş yaptı.

    Koşmaya çalışsa da engel oluyordu bedeni, içi koşuyordu sadece. Yaklaştı Mor Benekli ‘ye, eğdi kafasını, dokunmadan gözleri ile keşif yaparak iyice yokladı. Sağ kanadı çok iyi görünüyordu ama sol kanadı birkaç kılcal çizik ve sürtünmeden dolayı toz yani deri florası yok olmuş, saydam bir görüntü vermişti. Hemen aklına dün gördüğü rüyası düştü. O’nun rüyasıydı bu. “Kelebek kanadındaki toz gibi idi varlığın, gün geçtikçe siliniyordu benliğin ve her kanat çırpışta her göğe bir adım daha yaklaştıkça kaybediyordum seni.” #30500797 Düşünmeyi kesti. Mor Benekli için “bir karınca sofrasına meze olmak ’tan” başka yapılacak hiçbir şey yoktu. Yerden kurumuş bir okaliptüs yaprağı alıp, siper etti Papakura’ya. Ayaklandı, diklenip yürümeye hazır hale getirdi vücudunu ve sürüdü ayaklarını…

    Güneş akşam kızıllığını unutmuş, ada ile vedalaşıp mesaini aya devretmek için terk ediyordu gökyüzünü. Sadece rıhtım tarafında yanan ateşin kıvılcımları ve birkaç titrek meşale alevi vardı. Döndü sırtını rıhtıma, kafasını kaldırıp uçurumla yeniden göz göze geldi ve sürüdü ayaklarını. Şimdiden hafif rüzgâr yalıyordu çıplak tenini, saçındaki kıvrımları. Rüzgâr yön değiştirip tenine farklı yerlerden vurunca ürperiyordu. Yeniden aklı Mor Benekli ’ye kaydı. Kaç saat kanat çırpabilmişti dünyada. Trilyonlarca sermaye ile üretilen hiçbir makinenin bile bir tutulmayacağı kadar mükemmel kanatları kaç saat dayanabilmişti dünyaya. Bir gün mü? Hiç sanmıyorum. Sus. Papakura. Düşünme. Sürü. Sadece sürü ayaklarını ve sus.

    Ağzındaki kekremsi tattan iğrendi, epeyce yol almıştı. Neredeyse yarılamıştı yolu, ama soluklanmaya vakit yoktu. Bugün her şey yeniydi. Tırtıl, yeni bir koza, Mor Benekli ve yeni dolunay. Son iki kelimesini gözleri ile etrafı taramaya çalıştığında fark etti. Ay bir porselen tabak gibi asılı durmuştu gökyüzünde, olabildiğince çeviriyordu geceyi gündüze. Kısa bir duraksamadan sonra yine sürüdü ayaklarını. Ne kalbine bir şey sokmaya yelteniyordu ne de aklına. Birçok keresinde kalbin zekâtı olan vicdana yenik düşmüştü, aklın zekâtı olan zekâya düştüğü kadar. Neydi onu vatanından dokuz bin doksan iki kilometre öteye ittiren şey. Bütün her şey bu uçurumda başlamıştı. Biliniyordu ama kendini o hengâmeden kurtarıp çok sevdiği Türkiye’sine geri dönmeyi başarmıştı. Neydi ki onu yeniden buraya mahkûm edip, kendine işkence çektirmesi? Düşünme, dedi kendine. Düşünmüyordu. Dalgınca sürümeye başladı yeniden ayaklarını. Sürüdü.

    Metreler kalmıştı ki varmasına, güneş göz kırptı. Aydan vardiyasını alıp, ayı uğurladı. Hemen belindeki matarayı yokladı, eline alıp deri kılıftan çıkardı. Tahtadan kendi oyduğu tıpayı mataradan ayırdı, dikti kafasına. İçi titredi, soğuk su kadar hücre yenileyen, tazelettiren hiçbir maddenin dünya üzerinde var olmayacağını biliyordu. Ne iyi etmişti, alüminyum kabı deri ile muhafaza etmeyi. Deri ve alüminyum bir nevi kimyasal reaksiyon etkisi ile suyu iyice serinletiyor ve suda herhangi bir renk, tat değişikliği göstermiyordu. Zekâsını her alanda kendini kanıtlaması ile zaten bütün çevresine göstermişti. Bilirdi kullanılmayan bilginin eşek yükü olduğunu ancak her zaman açtı bilgiye. Çokta ekmeğini yedi. Düşünme, sürü.

    Sonunda ulaştı hedefine. Güneş ufuktan yirmi santim yüksekteydi. Saat en fazla yedi olmalıydı. Ellerini toparlak yapıp göz çeperlerine getirdi ve aynı anda ovaladı gözlerini. Hala her şey aynıydı. Uçurumu kesen kaya parçası yine moss tutmuş, üzeri kına yeşiline dönmüştü. Eli ile yokladı kayayı, soğuktu. Elini kayayı sarmış moss bitkileri üzerinde dolaştırdı. Fosforlu yeşile çeviriyordu adeta etrafı. Henüz uçurumdan aşağı bakmaya cesaret edememişti, ayaküstü oyalıyordu kendini. Ayağı küçük bir dala takıldı. Çıtırtı dalga dalga etrafa yayılıyordu ki Citiali. Sarı, siyah. Citiali. Düşünme. Sus. Sarı. Sus. Düşünme. Citiali.

    Birden siyahımsı kanatlarını rüzgâra tokat atar gibi çırpmaya başladı. O günkü gibi iriceydi. Yaklaşık on üç santime yakın kanatlara sahipti. Siyahın üzerine işlenmiş sarı bir ebruya benziyordu kanatları. Asıl vatanı Meksika, Orta Amerika ve Güney Amerika olan bu kelebek türüydü zamanında onları buraya çeken. Papau Yeni Gine’de ilk defa Papilio thoas (king page swallowtail) yani citiali tür kelebek görülüyordu. Bu sebeple gelmişlerdi buraya. Düşünme. Sus. Sürü ve rıhtıma git. Düşünme. Karısı Selin, bir “lepidopterist’di.” Saldı kendini. Bıraktı. Gözlerini açtı ve karşı karşıya geldiler yeniden Papilio Thoas ile. Bir iki kıvrak hareketle kanat çırptıktan sonra uçurumdan aşağıya süzülürcesine aktı, gitti, kayboldu gözden. Arkasından donmuş bir vaziyette kalakaldı. Sendeledi, eli ile yanındaki kayayı tutup destek aldı. Gözleri iyice sulanmaya başlamıştı. Hatırladı. Yumdu gözlerini, gözyaşlarının gözlerinden daha rahat akması için daha da sıktı gözlerini. Süzüldü yaşlar, bir biri ardına. Kafasını iyice yere eğdi. Soluk alışı normalin altına düştü ve göğüs kafesi neredeyse hareketsiz kaldı. Kendi nefesini kesip, oracıkta bayılmak istermiş gibi bir hali vardı. Başaramadı. Bıraktı. Derin nefes aldı. Düşünme, sus. Sustu.

    Gözlerini açmadan matarasını çıkardı üzerinden, ayak dibine bıraktı. Kayışını çivisinden kurtarıp, belinden gevşetti. Pantolon düğmelerini teker teker çözmeye başladı. Sıyırdı bedeninden pantolonunu, indirdi ayaklarına kadar. Önce sol ayağını kurtardı pantolondan, sonra sağ ayağını. İtekledi az öteye ayağının ucuyla. Eli bu sefer baksırına gitti. İşaret parmağını baksır atına sokarak sıyırdı bedeninden, ayaklarına düşürdü. Ayakkabıları ile birlikte bir çırpıda söküp attı bedeninden. Çırılçıplak kalıverdi. Güneş bronz tenini aydınlatıyordu ve ufuk çizgisinden otuz beş santim yukarıdaydı, saat sekize yaklaşıyordu. Kayaya elini uzattı, sağ bacağını kayaya dayayıp tırmanmaya başladı. Nasıl olduysa bir çırpıda çıkı vermişti, moss dolu kayanın üzerine. Uçurumla arasında on santim mesafe bıraktı. Omuz hizasında kollarını iki yana açtı, gözlerini yumdu. Kasları rüzgârın etkisi ile sıkılaştı, belirginleşmeye başladı. Hafif terli bedeni güneş ışıklarını parlatıyor, rüzgâr değdikçe de sertleştiriyordu. Ayaklarıyla mossları eşeledi. Kendine sağlam duracağı ve ayaklarının sağlam basabileceği zemin hazırlıyordu. Ayak tabanları tırtıklı kaya zeminine oturdu, içi gıdıklandı.

    Buraya geliş sebebiydi, başlamış olan işkenceyi sonlandırmak. Kendini sonsuzluğa bırakmak, boşluktan aşağı salmak için hazırlıyordu. Hatırlıyor. Hala hatırlıyordu. Hafif göz kapakları açıldı. Yerdeki çıkıntıyı fark etti. Karısı, kadını Selin, Papilio Thoas peşinde koşarken çıkıntıya takılıp, uçurumla yüzleşip, sendelemişti. Kendini uçurumdan kurtarabilmişti. Ama ani şok ile moss dolu kayaya tutunup, ani şokun etkisinden hemen kurtulamamıştı, yeniden karşısına çıkan Papilio Thoas’ı görünce heyecana kapatılıp kendini ileriye attı, aynı çıkıntıya tekrar takıldı. Dengesini kaybedip öne doğru eğilen vücudunu kocası arkasından izliyordu. Anlık refleks ile elini uzatmış olsa da sadece Selin’in parmak uçlarına dokunabilmişti. Selin’se gözlerini Thoas’tan alamamış, vücudu yıkılırken bile kafasını yavaş yavaş sola doğru çevirip Thoas’ın omzunun üzerinden uçup, gidişini seyretmişti. Seyir bittikten sonra sahne hızlanmış, arkasından uzanan ele can havliyle kendi elini uzatarak karşılık vermişti. Ancak mesafenin uzaklığı karısı ile kocasının ellerinin birleşmesine izin vermedi. Parmak uçları bir saniyeliğine temas ettikten sonra Selin’in kafası yanındaki kayaya çarpmış, çarpmanın etkisiyle de bedeni hızlıca uçurumdan yuvarlanmıştı. Ardından kocası uçurum önüne uzanıp karısının çarpa çarpa düşünü seyretti. Gözlerinin önünde bir ölüme tanık oldu, hem de en çok sevdiği kişinin ölümüne. Saatlerce karısının yere çakılmış bedenini seyre durdu. Seslenmeye yeltendi, sesi çıkmadı. Bağırdı, var gücüyle bağırdı. Kendi sesini kendisi duydu. Kaybının farkına vardı ve gözyaşları sicim olup gözlerinden süzüldü. “Düşünme. Sus. Sus, düşünme.” diyerek kendini zamana geri getirdi.

    Kapadı iyicene gözlerini, bacaklarını kıstı, kaslarını iyice sıktı. Hazırdı kendini boşluğa bırakmaya. Bir canını verdiği yere ikinci canını da heba etmeye hazırdı. Bitsin dedi içinden ve sayıklamaya başladı. Bitmek, bitmek, bit… Bir yok oluş muydu yoksa yeniden doğuş muydu bitmek? Sonun, başlangıcı mıydı yoksa? Hazır mıydı? Hazırdı. Bunu emindi. Güneş ufuk çizgisinden elli santim yukardaydı, saat on bir olmalıydı. Kapalı olan gözkapaklarına vuran güneş, önüne kıpkırmızı bir karanlık seriyordu. Bıraktı yeniden kendini. Kasları gevşedi. İleriye doğru savurdu yavaşça bedenini, uçurumdan yukarıya esen rüzgâr karşıladı saçlarını, hareketlendirdi. Durdu. Birden uçurumdan yukarıya hareketlenen birkaç karartı gördü. Citiali. Sarı, siyah. Thoas. Citiali.

    Üç tane on santimden az küçük Thoas karşına dikildi. Kendi etraflarında dairesel bir şekilde dönmeye başladılar. Şaşkınlıkla izledi, büyülendi ve ağzından iki kelime döküldü yeniden Papilio Thoas. Bir tanesi uçurumdu, diğeri kendisi bir öteki karısı. Bir şey anlatmaya çalışıyorlardı sanki. Biri diğerinin üzerinden aşağıya düşüyor büyük olan Thoas ise yere düşmeden yakalıyordu diğer Thoas’ı. Bu oyun neredeyse on altı dakika sürdü. Donmuş vaziyette olanları izliyor, hayranlık duyuyordu karşısındaki muhteşem varlıklara. Selin’den önce kelebek nedir bilmezdi. Üç yüz seksen tür kelebeğe ev sahipliği yapan ülkesinin Ege Bölge’sinde edinmişti kelebek sevgisini. Ege bölgesinde yaygın olan Satyrium Sipini (Güzel Sevbeni) türü kelebek arıyordu Selin. Selin bulamamıştı o vakit istediğini ama kendisi bulmuştu güzelini. Zaten hiç beklemeden birlikte yaşamaya başladılar. Ölümünden iki yıl önce evlenmişlerdi. İkisi de evlenme taraftarı değildi ancak davetsiz bir misafirleri vardı. Düşünme. Sus….

    Yeniden zamana döndü. Hala üç Thaos karşısındaydı. Oyunlarını bitirmiş öylece havayı döverek kanat çırpıyorlardı. Elini savurdu, incitmek niyetinde değildi ama gösteriden sıkılmışa benziyordu. Kaçmadılar. Kıvrak hareket ile elinden kurtulup tekrardan dizildiler karşına. Geri gerildi, yeniden bacaklarının üzerine çöktü, savurdu bedenini uçuruma doğru. Kelebekler dağıldı aniden. Yol açtılar sanki birden. Bedeni çok az havalandı, ayakları yeniden düştü kayanın üzerine. Başaramadı. Son veremedi, son gördüğü yerde. Usulca indi kayadan. Baksırını üzerine geçirdi, pantolonunu giydi. Kayışının çivisini, kayışın iliğine geçirdi. Ayakkabılarını aldı, önce sağ sonra solu giydi. Matarasını kavradı. Tıpayı çekip çıkardı. Kafasından aşağı boşalttı soğuk suyu. Su önce saçlarına, ardından yüzünde yolunu bulup göğsüne sırtına doğru akmaya başladı. Tazelendi. Kızım Sıla, dedi.

    Düşünme, sus. Sus düşünme. Birden hızlı bir şekilde öndü arkasını, ayağını çıkıntıya sert şekilde taktı, saldı vücudunu öne doğru. Sendeleyerek ilerledi biraz. Kafası mosslu kayaya çarptı, iyice karardı gözleri. Çarpmanın etkisi işe burnundan ve ağzından sümüğümsü sıvılar saçıldı etrafa. Hızlıca rüzgâr ile birlikte bedeni sağa sola çarpa çarpa yuvarlandı uçurumdan aşağıya. Düştüğünde yüzünde tebessüm, gözünde yaş vardı.

    SON

    Okuduğunuz bu bölüm, toplamında 32 bölümden oluşan bir tümün en son parçasıdır.

    Kendim için yazılmış, üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılmış amatörce bir uzun hikâyedir. Biraz gerçek hayatımda birazda kurgu olan hikâyenin içinde bulunan kişiler gerçek olduğundan, Selin ve Sıla adları editlenmiştir. Benim ile yakından uzaktan alakası yoktur.

    Buradan hayatıma renk kattıkları ve sadece kendimin yazıp okuduğum, farklı hisler uyandıran gerçek kişilerime teşekkür ederim. Ülker çikolatalı ve çokonat’a, çayı çabuk soğutan ince belli bardağıma, yanımdan ayırmadığım fosforlu ve tükenmez kalemime çok teşekkür ederim.
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Mihail ve Erhan yazmıştır.

    7.

    Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
    Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
    ‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
    ‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
    ‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
    ‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
    ‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
    Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
    ****
    Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
    ‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
    Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
    Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
    Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
    ‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
    Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
    Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
    Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
    Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
    ‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
    “Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
    “O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
    “İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
    “Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
    “Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
    Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
    “Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
    “Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
    ******
    Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

    8.

    Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
    Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
    Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
    Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
    Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
    Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
    Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
    „Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
    „Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
    „Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
    „Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
    “Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
    “Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
    “Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
    “Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
    “Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
    “Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
    “Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
    “Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
    “Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
    “Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
    “Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
    “Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
    “Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

    9.

    Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

    Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

    Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

    Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

    İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

    - Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
    - Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
    - Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
    - Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
    - Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
    - Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
    - Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
    - Biliyorum, 3071 geldi
    - Özlüyor musun?
    - Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
    - Earthmann yetmiyor mu peki
    - Sana Meryem yetiyor mu?
    - Meryem farklı ama
    - Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
    - Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
    - Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
    - Biliyorum, ama neden burası?
    - Bunu yüzlerce defa konuştuk
    - Evet ama alışamadım bir türlü
    - Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
    - Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
    - Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
    - Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
    - Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
    - Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
    - Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
    - Biliyorum ama ben yapamazdım
    - Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
    - Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
    - Evet, gözlerin dolmuştu.

    Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    ****

    Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

    Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

    - Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

    Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , Kevser ve Necip G. yazmıştır.

    4.

    Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

    Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

    Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

    2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

    1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
    2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
    3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
    4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
    5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

    Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

    “Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

    2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

    İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

    Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

    Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

    Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

    “Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

    Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

    “Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

    “Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

    “””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

    Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

    Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

    5.

    “Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

    Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

    Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
    Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

    Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


    Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

    Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

    Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

    Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

    Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

    Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

    Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

    Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

    Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

    Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

    Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

    Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

    Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

    Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


    Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

    Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

    Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

    Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
    Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

    Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

    “merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
    “bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
    “öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
    Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

    “ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

    “anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

    “ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

    Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

    “Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

    Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

    “Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

    6.

    Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

    “Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

    Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

    “Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

    Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

    “Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

    Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

    * * *

    “…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

    Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

    “Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

    Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

    * * *

    Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

    “Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

    Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

    “Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

    ***

    Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

    “Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

    ***

    Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

    “Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

    “Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

    Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

    “Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

    ***

    O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

    “Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

    Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

    “Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”
  • ***Bu kısım Anne Baba Biz Suçluyuz yani ikinci kısmın incelemesini içerir. Birinci kısım ise altta kaldı....Ayrı ayrı olmadıkları için mecburen bu şekilde yazdım****
    --------------------------
    Ali şeriati kitabın bu ikinci kısmında da (Anne Baba Biz Suçluyuz) aynı birinci kısımda olduğu gibi yine okuyucuyu sarsmaya devam edip, düşünmesini, sorgulamasını istiyor. Geleneksel dini toplumların yapısını genel çizgilerle çizdikten sonra "biz, bunları bilmenin yanında eğer bu çağın ilerlemesini de bilsek ve iyi bir eğitim de alsak, o geleneksel dini kültür temsilcilerinin gözünde bir hiçiz..." diyerek bir durum tespiti yapıyor.

    Çünkü düşüncelerimizi o tarikat, parti ya da cemaat dışında bir şekilde söylemeye kalktığımızda bu yerleşik yapının tepkisiyle karşılaşabilir ve onlar gibi düşünmediğimiz için bizi yargılarlar ve hatta daha da ileriye gider, onları yıkmakla kurdurulduğumuz ve düşündüğümüzü bile söylerler diyerek geleneksel dini inanç kısmında yapılan bazı davranışları eleştirmeye devam ediyor.

    Ama eleştirirken de, yakmadan, yıkmadan, öldürmeden yaparak toplumu bilinçlendirmeyi sağlıyor...

    O geleneksel yapının dışında kalıp bu doğrultuda bir eser vermeye başladığında bile seni susturmaya, yok etmeye, eleştirmeye ve hatta daha da ileri giderek seni sapıklıkla bile suçlama noktasına kadar işi götürürler diyor.

    Hatta gün gelir geleneksel yapı haricinde olan aydın, ilerici, Batı kültürüyle yetişmiş çevreler bile seni bu sefer 'geleneksel yapı içinde kalmış' bir kişilik olarak dışlarlar. Bu tespitlerle Şeriati hem dini hem de diğer kesimlerin tepkisini aldığını ve iki taraftan da eleştirildiğini örneklerle açıklıyor.

    Yani "ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamadım" diyor.

    Kendi toplumunda kendisine yabancılaşmış kesimlere sert itirazlarda bulunurken, kendisinin başka bir yerden gelmediğini, bu topraklarda doğduğu, burada yaşadığını;
    ilkokuldan yüksek öğretime kadar öğretimin çeşitli kademelerinde yer aldığını toplumun tüm kesimleriyle temas ettiğini ve öyle hariçten gazel okumadığını konferanstaki dinleyicilere anlatıyor.

    Şeriati içinde yaşadığı toplumla birlikte Batı toplumunu da eleştiriyor. Ve kendini anlatırken öğrenci-öğretmen gibi olmaya çalıştığını ve 'zengin müritlerim yok'
    ve ne de böyle bir şeyim peşindeyim' diyerek de kendisine gelen eleştirilere set çekmiş oluyor.

    Kitap, yazarın konferanslarından oluşan sohbetler olduğu için bazı yerlerde tekrara düşse de her sayfasını okumak ayrı birer keyif ve yeni bilgi öğrenmeye yeni ufuklara doğru yelken açmaya yönelik bilgiler içeriyor.

    Şeriati kimseye yaranmaya niyeti olmadığını ve bu amaca yönelik de hiçbir çalışmasını olmadığını ve olmayacağını; ayrıca yeni nesile yaranmak için de geleneksel yapı içindekiler tarafından reddedilip dışlanacağını bile bile düşünüyorum, yazıyorum deme cesaretini gösterebiliyor.


    İran'da kadın erkek ilişkileri ve çocukların eğitimi konusunda var olan durumu ortaya koyup, geleneksel anlayışın çarpıklığını sergiledikten sonra -bunu örneklerle açıkladıktan sonra-, olması gerekenleri de açıklamaya çalışıyor.

    Toplumda yaşlısından okumuşuna kadar geniş bir kesimin, gençlere karşı bir önyargıda bulunduğunu, bu gençlere söz vermemek ya da sözlerini duymamak geleceğin toplumunu oluşturmada bir takım eksikliklerin çıkmasına sebebiyet verecek kadar önemli bir durum diyor şeriati. Kısaca gençlerin önünü açın ve bırakın özgür düşünsünler diyor.

    Kendisi Şii olmakla birlikte, Şii içindeki yanlışları, saplantıları, hataları söylemekten de çekinmiyor ve hatta daha da ileri giderek Şii düşüncenin insanın kafası içine doldurduğu ağır ve sapkın bilgiyi-sünniler aleyhine- sert biçimde eleştirmekte de kaçınmıyor.

    Ali Şeriati Anne Baba Biz Suçluyuz adlı kitabıyla (ya da bölümle), bazen çok ağır gelebilecek eleştiriler de getiriyor. Ama okurken okuyucuyu dinlendirmiyor, aksine dinlenmemesi ve tepki göstermesi için uyarıyor. Bazı yerlerde o uyarının dozajı da fazla. Hatta çoğu kişi 'ne oluyor', 'nasıl yani', 'bu adam zındık mı', 'bu kadarı da fazla' gibi düşüncelere insanı sevk edecek kadar sert cümlelere sahip. Geleneksel dini inanış ile Batı dünyası inanışını olduğu gibi kabullenmenin topluma büyük zararlar verdiğini ağır bir şekilde eleştirerek dile getiriyor.

    Anlattığı konular hepimizin günlük hayatında gördüğü, duyduğu ve/veya yaptığımız şeyler. Bunlar üzerinden hareketle durum tahlili yapıyor.

    Kavramların zaman içinde veya insanların kendilerinin o kavramların içini kendilerine göre nasıl boşalttığını ve istediği gibi doldurduğunu anlatırken, hedef tahtasına da Anne-Babayı koyuyor.

    O yüzden ilk defa Ali şeriati okuyacak kişiler garipseyecek, şaşıracak ve hatta ya bu dinden çıkmış (bunun da kararını hangi kurum veriyorsa:<) diyerek kitabı okumayı bırakabilirler.
    Ama biraz düşününce çevremize baktıkça, yazılara, uygulamalara baktıkça ve aradaki farkı gördükçe o zaman Şeriati'nin anlatımını daha kolay anlaşılabilir.

    Şeriati, şikayetini insan olarak, Müslüman olarak, İranlı olarak ve Şii olarak bildiriyor. Belki bizlerin anlatamadığı veya söyleyemediği şeyleri bize anlatmaya çalışıyor. Bunun sonucu olarak toplumsal bilincin artmasını istiyor.

    Din adına yapılan ve sanki dinde varmış gibi söylenen sözler yüzünden zulme uğramış insanların sesi olmaya çalışıyor.
    Şeriati'nin niçin bu kadar sert söyleme sahip olduğunu verdiği örnekler anlatıyor. Din içine sokulan hurafeler, hurafelerden oluşturulan bir din ve bunun için yapılan savaşlar ve bunlara inanan milyonlar.

    Şeriati erkek çocuk, kız çocuk ve kendisi olarak ona öğretilen, sunulan ve yapması istenenleri sorguluyor. Şeriati çoğu kez soru cevap şeklinde anlatıyor zaten. Konferans olduğu için dinleyicilerin daha iyi anlaması için kafalarında anlatılan olayların daha iyi netleşmesi için bu yöntemle ilerliyor. İyi ki de bu şekilde olmuş. Yoksa akademik düzeyde anlatım olsaydı
    çoğu kişi yine anlamayabilirdi.

    İnsanları sorgulamaya, düşünmeye, araştırmaya çağırıyor. Bunların neresi doğru ve yanlış bunu hep beraber öğrenelim diyerek sorumluluğu herkese yaymış oluyor.

    Bir kız ve erkek çocuğun Anne-Babasıyla yaşadığı derin dini, fikir ayrılıklarını bazen kızın, bazen erkeğin ağzından okuyup, o sorgulamaları, o haykırışları, o isyanları göreceğiz. Bir türlü dinmek bilmeyen o düşünce açlığına çare olamamalarını okuyacağız. Öyle uçurum varki, okurken çoğu yerde hak vermemek elde değil, konuşan yüreklere.

    Şeriati herşeyden bahsediyor. İmamet, halifelik, şiilik, tevhid, Osman, Ali, Hac, Namaz, İbadet, Eğitim, Kerbela, Emevi, Muaviye vs.vs...

    Okudukça irkilip, irkildikçe daha da okuma isteği uyandırıyor. Ne müthiş cümleler, ne basit anlatım ne yüksek duygular irkilmemek elde değil. Şia, Şiilik, Ebuzer, hak, hukuk, adalet anlatımı. Birilerin niçin hoşuna gitmediği daha da aşikar oldu. Çünkü geleneksel ya da klasik bir islam anlayışını reddediyor ve hatta yıkmaya çalışıyor.

    Sizleri uyutan ve hatta insanlığı da uyutan bu sizin ve sizlere inandırılan din anlayışınız "yanlış, uyuşturucudur" diyor.
    Bizim saltanatınız devam etsin de ne olursa olsun düşüncesine kılıç çekiyor. Kitabın içinden notlar çıkardıkça, çıkartılan notlar bir kitap oldu.

    Ali Şeriati'yi niçin birilerinin sevmediği açık ortada. Birilerin bam teline dokunuyor. Ortadan konuşuyor. O, bu, şu ne der demiyor. Bize yani insanlığa sesleniyor.

    Bazı kavramları anlatmaya çalışıyor ama anlattıkça onların sadece isimlerin kaldığını ama içlerin boşaldığını da söylüyor.
    Ve Ebuzer. Ebuzer'den bahsediyor. Komşusu ya da akrabası ya da dindaşı yoksulken birilerinin 'mal yağmasına karşı çıkıyor, yoksulluğun sebebini anlatmaya çalışıyor.

    Ebuzer'den bahseder. Bahsettikçe bir coşku gelir Şeriati'ye. O gelen coşkuyla daha da coşar ve Osman'a karşı çıkar.

    Bazı yerlerde şaşıracaksınız, itiraz edeceksiniz ve hatta kabul etmeyeceğiniz durumlar da olabilir. O da sizin görüşünüz. Aynı şekilde bu kitabın bu yazarın kendi görüşü olduğu gibi sizinde
    kendinize ait görüşünüz olabilir. Ama niyet önemli. Ne demek istediği önemli değil mi?

    Örneğin, 123.sayfada 'Kur'an ilk emri "oku" olan o ilahi mesajın, kitabın, kalemin, eğitimin ve öğretimin söz konusu olmadığı bedevi kabileci bir toplumda kabul görüp, herkesin öğrenmek için çaba harcadığı bir yerden şimdi ise kitaptan, eğitimden, kaçar hale geldik. Kitap okuyanın suçlu, kitap okumayanın alim sayıldığı günlere geldik.

    Kitabın tamamı alıntı yapılabilecek nitelikte değerlidir. O kadar muhteşem yazmış ki Şeriati, hani şunu okuyup geçeyim diyeceğiniz kısım yok gibi. Her sayfası anlamlı, her
    sayfası derin, her sayfası düşüncelere daldırır nitelikte.

    Örneğin kutsal kitap Kur'an. Günümüzde de hala açıp okumak yerine yüksek bir yere asıp okunmaması sağlanmadı mı?. O orda. Peki niye okumuyorsun? İçsel anlamlar çok var anlayamam. Peki hiç anlayacak bir yanı da mı yok,
    Ama Fatiha var mesela sürekli okuduğun, Yasin Süresi var hani sürekli ölülerin arkasından okuduğun. Peki, onları anlamaya çalış. Mesela, niçin Yasin Süresi ölülerin arkasından okunur?
    Biri anlatabilir mi? Bu ölüler için gelen bir süre mi? Peki ölüler için gelmişse - ki yok öyle birşey- diriler niçin ölüler arkasından okuyor? Demek ki diriler için gelmiş olmuyor mu?
    Ya da mezarlıklarda bununla günah mı çıkartılıyor? Hiç bunları düşündük mü? Sorguladık mı? Araştırdık mı? Yoksa 'dedelerimizden böyle gelmiş, eski köye yeni adet mi çıkartılıyor'. diyorsun. Ama kimsenin yeni birşey yeni adet yeni düşünce yeni sav söylediği yok ki. Niçin, içeriği gerçekten anlaşılır şekilde okunmuyor? Ve Şeriati şunu söylüyor:"
    "halkı cehenneme gidersiniz diye korkutarak Kur'an'ı okumaktan, anlamaktan ve onunla amel etmekten alıkoydular". Peki engel olan kim veya kimler?

    Şeriati çoğu yerde 'aydın'lara seslenir. Onlara hitaben birşeyler anlatmaya çalışır. Onların duymasını ister ki, onlar da başkalarına anlatsın; kulaktan kulağa bilginin yayılmasını ister.
    Ama doğru, hak bilgi yayılsın bunu peşinde.

    Aydınlarla, avam arasında farklardan bahsediyor. Görünenle, olması gerekeni anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de hem uzak geçmiş hem de kendi döneminde yaşanan çeşitli sıkıntılı durumlardan yani siyasi ve dini mücadelerden örnekler veriyor.

    Aydınlara açık çağrı yapıyor. Eğer aydınsanız, öncü olmalısınız, önce siz bilmelisiniz diyerek onları uyandırmaya çalışıyor. Topluma çağrı yapıyor. Öyle türbeye adak adayarak, ağlayarak,
    yemek vererek, türbeleri ziyaret ederek bir yere gelemezsiniz. Herşeyden önce okuyup, özümseyerek onun içindekilerini uygulayarak birşeylerin değişmesini sağlayabilirsiniz
    diyerek topluma sesleniyor.

    Ali Şeriati size, 'şu kadar dua okursan cennete gidersin, şu şeyhin peşinden gidersen sana şefaat eder, şunu yaparsan para kazanırsın, evlenirsin, çocuk sahibi olursun' demiyor.
    Zaten sarsan nokta da bu.

    Ve bir hassas konuya da değiniyor: Şehitlik. Bu da ayrı başlı başına bir uzmanlık gerektiren önemli mevzu. Şehitlik, şehit, kime şehit denir gibi önemli bir konu hakkında da fikirlerini
    de anlatmaya çalışıyor. Bu ve benzeri konular İslam dünyasında başlı başına ve hatta derin ayrılıkların yaşandığı özel bir yere sahip ama maalesef çeşitli rivayet ve hurafeler dışında çok üzerinde durulmamış, hikayeyi anlatanın kendi düşünceleri doğrultusunda bir 'şehitlik' kavramı çıkmış. Hatta 2018 Türkiye'sinde bile acaba hangi üniversitenin İlahiyat
    fakültelerinde 'şehitlik'üzerine tez yazılmış. (Belki vardır ama sadece soru sordum.) Ne kadar yazılmış bu bile ayrı derin mevzu. (Bu konuda yabancı bir kaynak kitap olarak şu kitabı tavsiye ederim: Kabalcı yayınları: İslam'da Şehitlik)

    Şeriati burada da özgün düşüncelerini korkmadan anlatıyor. Yine sizi sarsıp, düşünmenizi istiyor. 136.sayfadan itibaren okuyun ve insanların nelerden dolayı şehit olabileceğini
    gözlerinizle görün. Ama kime göre Dine, Kur'an'a göre mi yoksa anlatılan menkibe ve hikayelere göre mi?


    Şeriati sadece hurafelerle savaşmıyor ve halkı bu savaşa da çağırıyor. Ayrıca yaşadığı dönemi ve toplum içindeki yozlaşmayı; halka tepeden bakma anlayışını, dini sadece hurafe olarak görenleri ve sefa içinde yaşayanlara da çağrıda bulunuyor. 'Siz vatandaşı eleştiriyorsunuz da peki, siz ne yapıyorsunuz' diyerek o kopuk, o halktan uzak aydın kesimi de sert bir şekilde eleştiriyor.

    Yaşadığı İran toplumunun analizini yapıp, hem dini sömürenleri hem de dine karşı çıkanları örneklerle anlatmaya çalışıyor. İki tarafın da sahip olma dürtüsüyle hareket edip
    yetecek kadar yerine fazlasını almak için mücadele etmesine karşılık, Peygamberin ve Hz.Ali'nin yaşamından örneklerle bir hırka bir lokma hikayesinin tam tersinin yaşandığı bir dönemden bahsederek, hangisi doğrudur diyor.


    Ali Şeriati sarsmaya, okutmaya devam ediyor. Düşünerek, anlayarak okumanın güzelliğini anlamayı istiyor. Biat değil, 'Oku' diyor.

    Ve Ali Şeriati şunu söylüyor: "Sizi Rahatsız Etmeye Geldim". Ben de iyi ki gelmiş diyorum.

    Ve kitap sayfaların da çoştukça coşan Şeriati, kendini okutmaya devam ediyor. Keşke milyarlar okuyabilse.

    Not: 2.kısım, 30/4/-30/5/2018 tarihinde arasında okundu. 3. ve 4. kısımlar eklenmemiştir. Notların derlenmesi, yazılması, düzenlenmesi ile bugün 06/07/2018 tarihiyle siteye eklenmiştir.

    -----------------------1.kısım------------------
    Öncelikle kitabın ismi ilginç. Hatta, ilk önce anlaşılmadığı oluyor. Ne demek 'Dine Karşı Din'. Okuyan çoğu kişi bu soruyu kendine sormuştur? Nasıl yani; din, dine mi karşı?

    Ali Şeriati dine mi karşı? Böyle isim mi olur? vb. çeşitli sorular sorulduğu oluyor. O yüzden sırf isimden dolayı yazarı eleştirmek çok aceleci ve yanlış bir tutum, davranıştır. Öze, yazıldığı döneme, içeriğe bakmak gerekmez mi? Bu kitabı da okurken peşin hükümlü olmadan, ön yargılardan kurtulup okunmasın da fayda var diye düşünüyorum.

    Bu kitap 'Din halk yığınlarının afyonudur' sloganını ele almakta ve bunun üzerinden bazı tahlillerde bulunmaktadır. Temel soru bu ve bu konuda yapmış olduğu söyleşilerin kitaplaşmış halidir.

    Ali Şeriati, sözleriyle bir şeyler söylemeye çalışıyor. Hatta uyarmaya da çalışıyor. Durun ve önce dinleyin, anlayın sonra uygulayın demeye çalışıyor. Hurafelerden din
    çıkarmaya çalışanlara karşı dikkatli olunması gerektiğini, İslamiyetin ilk dönemlerinde buna benzer din içinde yeni oluşumlar, yeni uygulamalar sokulmaya çalışıldığını ve buna karşı bugünde herkesin dikkatli olması gerektiğini belirtiyor.

    Okudukça şaşıracaksınız, şaşırdıkça okumaya devam edip, kitabın hem bitmesini hem de bitmemesini isteyerek okumaya devam edeceksiniz.

    Dine Karşı Din, bir isyandır. Başkaldırıdır. Din adı altında yapılan yanlışlıklara, putlaştırmalara, soygunlara, kayırmacılığa, hak, hukuk gasbına indirilmiş bir yumruktur. Şaşırtıcı, etkileyici, hadi canım sen de denmeyecek kadar da iddialıdır.

    Ali Şeriati'nin Dine Karşı Din / Anne Baba Biz Suçluyuz kitabını tekrar okuduğumda yine hayran kaldım. Yıllar öncesinden taaa 1970'li yıllarda yazmış yani söylemiş. Ama baktığımızda değişen çok da fazla bir şey yok. Yine yoksulluk, yine fakirlik, yine zengin Müslüman Arap devletleri ve yine orada sefalet içinde yaşayan Müslüman halklar.

    Şu anda bile silaha ayırdıkları paranın çok küçük bir kısmını eğitim, sağlığa ayırsalar bu coğrafya da aç bir insan kalmaz. Ama halkın temel ihtiyaçları yerine kendi çıkarları doğrultusunda iş yapmaya devam etmiyorlar mı?

    1970'li yıllar da yazdığında İslamiyetin kuruluşundan kendi dönemine kadar geçen zaman da yaşananları, yani din adına yapılanların çok kısa bir anlatımını yapmaya çalışıyor. Dün, nasıl din baronları varsa, aynı şekilde isim değiştirerek, kimlik değiştirerek yine içimizdeler diyor ve hatta öyle değil mi? Din adına ahkam kesip, kulla kulluğa çağırmıyorlar mı? Kitabın içinde bunu çeşitli örneklerle anlatmaya çalışmış.

    Ali Şeriati'nin Dine Karşı Din adlı eseri hiç bir zaman önemini, değerini kaybetmeyecek bir niteliğe sahip. 100 yıl geçse de, bu gidişle 1000 yıl da geçse bu eser yine var olmaya devam edecek. Kısaca "kült" bir eserdir.

    Kitapta şirk dininin tanımı bundan kurtulma yöntemleri, uyanış ve bize gösterilenlerle gösterilmeyen olgular arasında fikir çatışmasının sebepleri kısada olsa açıklanmaya çalışılıyor. Din adına sizi soyanlar, kandıranlar var diyor ve bunların yüzlerce yıldır aynı yöntemi kullanarak bunu yaptıklarından bahsediyor. Bu din kimin için gelmiştir? diye bir soru sormakta yarar var. Kimin için? Fakirler için mi, zenginler için mi, halk
    için mi? Kimin için ve ne için geldi?

    Bu din bölüşümcü olunması felsefesini içerirken, zenginle fakir arasındaki uçurumun katlanarak arttığı yer de, o fakirlerinin ekonomik durumu biraz daha artsın diye paylaşmayı mı içerir yoksa zenginin daha zengin olmasını mı? Bu din 'çalıyor ama bir şeyler yapıyor' anlayışını yıkmak için gelmiştir. Bu din ritüel bir din değildir. Evet, her dinin çeşitli ritüelleri var ve olması gerekir. Ama bu din ritülleri aktarmak için de gelmemiş ama din baronların ortadan kaldırmak için geldiği kesin.

    Kitap baştan sonra alıntı eklenecek bir içeriğe sahip. Sadece buraya eklediğimiz birkaç alıntı kadar olduğunu sanmayın. İlk sayfasından son sayfasına kadar dikkatli, yavaş, tane tane okumayla, sindire sindire, soru sorarak okumakta fayda var. Hatta bazı kısımlara geldiniz de, birden tokat gelebilir. Şaşırıp kalacağınız, nasıl yani diyeceğiniz ve okudukça anlayıp, ondan sonra vay be, ne müthişmiş diyeceğiniz içeriğe sahip. O yüzden dikkatli okunması gerekir. Okurken yeni şeyler de öğreneceğiniz ve belki de daha önce niçin okumadım diyebileceğiniz bir niteliğe sahip.

    Ali Şeriati 1977'de ölmeseydi ya da öldürülmeseydi bugün için ya da 1979 İran İslam Cumhuriyeti için ne derdi? Gün geldi Ali Şeriati'ler yasaktı, okunmaz dendi,
    ne var onda o şey dendi... Ali Şeriati'nin düşünceleri kitap sayfalarında hala yaşıyor ve "Din Afyondur" cümlesini sorguluyor. Kaç kişi bunu sorgulayabilir?
    Niçin ve ne amaçla söylenmiştir? Evet. 'Din Afyondur'. Din baronlarının elinde olduğunca 'Din Afyondur'. 15 Temmuz günü malum darbe gecesinde ne kullanılmıştır?

    Bu kitabın bir kısa anlatımı olmaz. Satır satır konuşulması gereken bir eserdir. Ve kitap, kula kulluk etmeye, zulme, fakirliğe, tağuta, şirke bir isyandır.

    İnternette, dergilerde, gazetelerde ölmeden önce okunması gereken kitapların listesi yapılır. Beğendiklerimiz olduğu gibi, bu da olur mu türünde beğenmediğimiz kitaplar da oluyor. Benim de kendi açımdan oluşturduğum bir listem var. Ali Şeriati, Dine Karşı Din de bu liste içinde okunması gereken, hatta ölmeden önce değil, her daim okunması, okutulması gereken bir değer ve klasik bir eserdir.

    Notlar: Kitap 2 kitabın birleştirilmesidir. Fecr yayınlarının tüm Ali Şeriati eserlerini derleyip sunması sonucu ortaya çıkan bir eserdir. Şeriati'nin tüm kitapları
    bir değerdir ve alınması, okunması, okutulmasında fayda vardır.
    + Okuduğum kitap 4. Baskı 2012 tarihli.
    + Önce elimde bulunan, İşaret yayınları 7. Baskı 2005 tarihli kitabı okumaya başladım. Daha sonra Fecr'in yayınladığı kitabı baştan okudum. İşaret yayınlarındaki çeviri Hüseyin Hatemi'ye ait ve önsöz, sonsöz olarak uzun bilgilendirme yazısı mevcut. Bunun da ilk baskısı 1987 yılına aitmiş. Niçin bunu yazdığıma gelince Hüseyin Hatemi'nin bazı yerlerde uyarıcı hatırlatmaları vardı o yüzden. Kendince bazı yerlerde 'yumuşatmalar' yaptığından bahsediyor.
    + Bir Şeriati okuru olarak eserlerin çoğu bulunmakla birlikte, kendi kitaplığımda bir düzenleme yaptıktan sonra eksik kalanları da almayı planlıyorum.
    + Kitabın 2.kısmı olan Anne Baba Biz Suçluyuz bu incelemenin içinde yok, o kısmı daha sonra okuyacağım.
    + Çeşitli genel ve özel sebepler yüzünden okuma süresi biraz uzun sürdü. Yoksa kısa sürede bitirilecek ve öyle dili ağır bir kitap da değildir. Herkese hitap edecek niteliktedir.
    + Yazıyı mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştım ancak bu kadar oldu. Ama buraya yazılmayan birkaç sayfa daha var. O yüzden bırakın alıntıları doğrudan kitabı alın ve okuyun diyorum.
  • Satranç benim için bir tutku olmuştur her zaman. Çocukluğumdan beri severek oynarım ve bir satranç tahtasının başında saatlerce oturabilirim. Hatta her hamlede fazla düşünmem sebebiyle de çoğu arkadaşım benle pek de bu oyunu oynamak istemez. Ama ne yapayım tavla oynamıyoruz ki bir zar atıp hemen hamlemi yapayım. Bütün olasılıkları düşünmeden bir hamle yapmak her zaman kendimi kötü hissettiriyor. İşte bu yüzden de bir hamleyi yapmak için beş dakika bile düşünebilirim. Hatta bazen mat yapacağım hamleyi bile hemen oynayamam biraz daha bakarım taşlara. İşte bu oyuna bu kadar tutkulu biriyken neden böyle muazzam bir kitabı yıllarca okurum diye bir köşeye atmışım diye kendime sormadan edemedim. Yine de geç de olsa bu kitabı geçenlerde başından sonuna hiç ara vermeden ilgiyle okudum.
    Kitaptaki Mirko Czentovic adlı dünya satranç şampiyonu olan bir karakterin okumamış iyi konuşamayan ve anlayamayan bir köylü olması beni hiç şaşırtmadı. Çünkü bu oyun o kadar ilginç ki hangi karakterde birinin iyi olduğu hiç belli olmuyor. Bilirim, hiç matematiğe kafası basmayan arkadaşlarım bu 32 taşlı oyunun başına geçti mi adeta aslan kesiliyordu. Yani bir gün 6 yaşındaki küçük bir çocuğun 40 yaşında doktor olmuş birini yendiğini görünce hiç şaşırmayın derim. Neyse lafı uzatmadan biz bu köylü arkadaşımıza dönerim gene. Bu arkadaşımız, babası ve arkadaşının satranç oyunlarını izleyerek öğrenmiş ve babası çocuğundaki satranç becerisini tesadüfi bir şekilde keşfetmiştir. Bu keşfediş Mirko için bir milat olmuş ve satrançtaki başarı basamaklarını hızla atlamıştır. Kitaptaki ana mekan da bir gemi. Mirko, gemiyle Buenos Aires’e bir satranç turnuvasına katılmak için gidiyor. Birkaç gün içinde gemideki diğer yolcular dünya satranç şampiyonuyla aynı gemide olduklarını öğreniyorlar. Tabi bunu hırslı biri duysa ne yapacağını tahmin edebilirsiniz. Şampiyonla maç yapabilmek için kendini yiyecektir. Gemideki zengin Mc Connor da bu dediğim hırslı kişiler grubuna girdiği için hemen Mikro ile para karşılığı maç yapmak istiyor. Mikro bu teklifi kabul ediyor ne de olsa para kazanacak hem de. Biraz kurarları değiştiriyorlar ve Mikro’nun karşısına sadece Mc Connor oturmuyor. Gemideki satranç severler Micro’nun karşısında bir oluyorlar ama birlikte kafa yormalarına rağmen hiçbir şekilde yenmeye bile yaklaşamıyorlar. Bir oyun sırasında Mikro vezirini yem olarak sunuyor. Tabi karşısındakiler yesek mi veziri yoksa bize tuzak mı kuruyor diye düşünürken veziri yemeye karar veriyorlar. Tam bu sırada arkadan bir ses bu hamleyi yapmamaları gerektiğini söylüyor ve eğer yaparlarsa bu hamleyi Micro’nun nasıl onları mat edeceklerini anlatıyor. En iyi ihtimalle de pata kalabileceklerini söylüyor. Masa başındaki herkes ilgiyle bu adama bakıyor ve tüm kontrolü ona veriyorlar. Maç sonunda gerçekten maç pata kalınca herkes şok geçiriyor. Düşünsenize bir dünya şampiyonuyla pata kalıyorsunuz. Herhalde ben pata kalsam böyle durumda sevincimden ne yapacağımı bilemezdim. Hatta hatırlarım küçüklüğümde abimle ara ara satranç yapardık. Tabi her seferinde abim yaşının daha büyük olmasından ötürü tecrübesi daha fazla olduğundan her zaman yenerdi.
    Bir keresinde gene oturduk oynamaya. Uzun bir maç oynadık ve sonunda abimi ilk defa yenince evde dört tur atıp hemen mat ettiğim şekliyle fotoğrafını çekmiştim satranç tahtasının. Hala da durur o çektiğim fotoğraf. Yani o odada o pata kalmış maçı izleyenlerin neden o kadar şok geçirdiklerini gayet iyi anlayabiliyorum. Neyse işte odadakiler bu gizemli adamın tekrar maç yapmasını istiyorlar şampiyonla. Ama kendisi reddediyor. Kitapta birinci tekil şahısla konuşan kişi bu adamın yanına gidiyor ikna etmek için. Çok özet gibi olduğu için hemen bu adamın hayatına geçeyim. Adamın ismi Dr.B. Zamanında Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında apor topar tutuklanır ve bir odaya kapatılır. Odada kendisinden başka kimse yoktur. Yapabileceği bir aktivite de yoktur. Günlerce Dr.B.’yi tutarlar burada. Bir düşünsenize hiç kimse yok yanınızda ve yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Can sıkıntısından patlarsınız herhalde. İşte bu yöntem bana göre eziyetlerin en kötüsüdür. Size 1984 kitabındaki acı veren alete sokup size acı yükleseler bu eziyetin yanında bu acı hiçbir şeye benzemez. Bir süre sonra delirme evreleri bile gösterebilirsiniz yalnız başınıza kaldığınız odada. DR.B. de sorgularda tam olarak neyi itiraf edeceğini bilmediğinden de asla serbest bırakılmaz. Sorgulamalarından birinde odada tek başına kaldığında masanın üzerinde bir kitap görür. Bir anda bu kitabı almak için büyük bir arzuya girer. Yakalanma pahasına bu kitabı hemen alır pantolonunun içine sokar. Odasına tekrar götürülüp yalnız bırakıldığında da hemen açar kitabı. Bir farkeder ki satranç üzerine yazılmış bir kitap. İçinde satranç üzerine derecesi olan ünlü satranç ustalarının maçlarının hamleleri yazılmıştır. Dr.B. günlerce bu hamleleri ezberler. Kafasında canlandırır tüm maçları. Yorganının kareli olması sebebiyle de ekmek kırıntılarıyla da yorganının üstünde oynamaya çalışır. Bir süre sonra kitap kendisine yetersiz gelmeye başlar. Artık her türlü hamleyi ezberlemiş durumdadır. Sonunda kendi kendisiyle maçlar yapmaya karar verir. Tabi kitapta da anlatıldığı üzere bu imkansız bir şey. Ben bir defa kendi kendime oynayayım demiştim. Gerçekten de çıkılmaz bir paradoksun içine giriyorsun. Çünkü her iki tarafı da sen oynuyorsun ve her ikisi de karşının ne yapacağını biliyor. İşte bu yüzden satrançta kendi kendine oynamak imkansız gibi bir şeydir.
    Bu kitapta şunu fark ettim ki insan çaresizken her şeyi yapabilir. Bir düşünsenize Dr.B. kimseyle tek bir maç oynamadan satranç dehası olup çıkıyor çaresizliğinden. Eline bir matematik kitabı versen kim bilir neler yapardı? Biraz katı bir yöntem olacak ama bu yöntem sayesinde ülkeleri kalkındırıp insanlara çeki düzen verdirilebiliriz. Ne bileyim iradesizliği yüzünden zayıflayamayan şişman bir insanı kapatacan böyle bir odaya. Önüne de hangi alanda gelişmesini istiyorsan onla ilgili bir kitap koyacaksın. Tabi kitabı da bir ay geç verip can sıkıntısından patlamasına vesile olacaksın. Vallahaki bir yıl sonra bu insanı o odadan bir konuda aşırı yetenekli ve zayıflamış bir şekilde çıkartırsın. Ne kadar gaddarca bir yöntem olsa
    da sonuç odaklı düşünecek olursak baya başarılı bir yöntem. Hatta insanlara bu eziyeti hizmet olarak sunan bir şirket kursan kesinlikle başvuran bir sürü insan çıkar. Yeni method bir üniversite eğitimi olarak da düşünebiliriz.
    Neyse lafı uzatmadan Dr.B. maçı yapmaya karar veriyor. İlk maç Micro yenileceğini anlayınca tüm satranç tahtasındaki taşları dağıtıp ikinci bir maç teklif ediyor. İkinci maçta her iki taraf da çirkefleşmeye başlıyor. Micro Dr.B.’nin sabırsız olduğunu anladığı için her hamlesini son saniyeye kadar bekletiyor. Dr.B. sinirden masaya ayağıyla oynatmaya başlar. Mikro da bunu yapmaması gerektiğini söyler falan filan. Eğer ki satranca gönül vermiş biri değilseniz bu iki koca adamın böyle çocuksu hareketlerini garipseyebilirsiniz. Kendimden bilirim satranç oynarken karşımdaki arkadaşım bile olsa o sırada rakibim olduğu için düşman olarak görebilirim. Hatta bir oyunda ben de istersem çirkefleşebilirim. Hatırlarım lisedeyken okuldaki satranç turnuvasına katılmıştım. Tanıdığım biriyle maç yapıyordum. Sanırsam çeyrek final maçıydı. Arkadaş hamlelerinden sonra hep ayağa kalkar ve sınıfta gezerdi. Böyle gezdiği bir vakit vezirimle bir hamle yaptım. Yaptığım hamle o kadar saçma bir hamleydi ki arkadaşım tek bir hamleyle vezirimi alabilecekti. Tabi bunu hemen farkedip veziri geri yerine koydum, arkadaşım bunu gördü ve hemen itiraz etti. Ben de karşı çıktım. Ne de olsa okulda bir maç yapıyorduk ve hamle mi daha tam yapmamıştım bile. Yani göz yumulsa çok da sıkıntı olmazdı. Benim laflarım üstün çıktı ve veziri orada kurtardım. Tabi arkadaş yeneceğinden çok emin olduğu için de çok üstelememişti. Oyunun sonunda da ben kazanınca da tekrardan vezir olayını açtı. İşi iyice çirkefliğe vurdu. Ben ise o zaman kabul etmeyeceğini yenildiğinde mi aklına geldi gibi laflar etmiş olabilirim. Turnuvayı düzenleyen arkadaş da rakibim olan arkadaşla aralarındaki dostluk biraz iyi olunca tekrardan maç yapmamıza karar verdi ve ikinci maçta da ben ne yazık ki yenildim. Diyeceğim o ki 16 yaşındaki kişiler olarak baya çocukça hareketler yapmıştık seneler önce. Bu yüzden bu kitaptaki iki kişinin satranç oynarken çocuklaşmaları benim hiç de garibime gitmedi.
    Kitabın sonunda da Dr.B.’nin sinir krizleri tekrardan baş gösterince oyunu bir daha oynamamak üzere bırakır. Zweig’in bu kitabı yazdıktan sonra dünyanın düzelmeyeceğini düşünüp 1942 yılında intihar etmesi de ayrı bir şekilde dikkate alınmalı. Ah be Zweig 3 yıl daha bekleyeydin Hitler ortadan kalkacaktı zaten ama kısmet buymuş diyelim. Sen gene de yazdığın eserler sayesinde biz okurlar nezdinde yaşıyorsun. Satranç kitabı da bu yazardan okuduğum ilk kitaptı. Önümüzdeki günlerde daha bir sürü kitabını okuyacağımı düşünüyorum. Satranç’ta dil baya akıcıydı. Yaptığı betimlemeleri de beğendim herkese tavsiye ederim.