15. Hikaye Tamamlama etkinliği üçüncü kısım (Bölüm 7-9)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Danny ve Erhan yazmıştır.

7.

Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
****
Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
“Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
“O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
“İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
“Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
“Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
“Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
“Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
******
Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

8.

Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
„Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
„Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
„Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
„Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
“Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
“Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
“Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
“Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
“Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
“Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
“Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
“Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
“Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
“Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
“Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
“Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
“Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

9.

Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

- Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
- Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
- Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
- Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
- Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
- Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
- Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
- Biliyorum, 3071 geldi
- Özlüyor musun?
- Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
- Earthmann yetmiyor mu peki
- Sana Meryem yetiyor mu?
- Meryem farklı ama
- Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
- Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
- Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
- Biliyorum, ama neden burası?
- Bunu yüzlerce defa konuştuk
- Evet ama alışamadım bir türlü
- Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
- Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
- Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
- Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
- Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
- Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
- Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
- Biliyorum ama ben yapamazdım
- Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
- Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
- Evet, gözlerin dolmuştu.

Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

****

Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

- Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ikinci kısım (Bölüm 4-6)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , Kevser S. ve Necip Gerboğa yazmıştır.

4.

Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

“Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

“Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

“Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

“Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

“””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

5.

“Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

“merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
“bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
“öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

“ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

“anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

“ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

“Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

6.

Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

“Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

“Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

“Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

* * *

“…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

“Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

* * *

Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

“Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

“Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

***

Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

“Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

***

Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

“Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

“Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

“Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

***

O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

“Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
“Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

emre saydam, Satranç'ı inceledi.
05 Mar 20:28 · Kitabı okumadı · Beğendi · 10/10 puan

Satranç benim için bir tutku olmuştur her zaman. Çocukluğumdan beri severek oynarım ve bir satranç tahtasının başında saatlerce oturabilirim. Hatta her hamlede fazla düşünmem sebebiyle de çoğu arkadaşım benle pek de bu oyunu oynamak istemez. Ama ne yapayım tavla oynamıyoruz ki bir zar atıp hemen hamlemi yapayım. Bütün olasılıkları düşünmeden bir hamle yapmak her zaman kendimi kötü hissettiriyor. İşte bu yüzden de bir hamleyi yapmak için beş dakika bile düşünebilirim. Hatta bazen mat yapacağım hamleyi bile hemen oynayamam biraz daha bakarım taşlara. İşte bu oyuna bu kadar tutkulu biriyken neden böyle muazzam bir kitabı yıllarca okurum diye bir köşeye atmışım diye kendime sormadan edemedim. Yine de geç de olsa bu kitabı geçenlerde başından sonuna hiç ara vermeden ilgiyle okudum.
Kitaptaki Mirko Czentovic adlı dünya satranç şampiyonu olan bir karakterin okumamış iyi konuşamayan ve anlayamayan bir köylü olması beni hiç şaşırtmadı. Çünkü bu oyun o kadar ilginç ki hangi karakterde birinin iyi olduğu hiç belli olmuyor. Bilirim, hiç matematiğe kafası basmayan arkadaşlarım bu 32 taşlı oyunun başına geçti mi adeta aslan kesiliyordu. Yani bir gün 6 yaşındaki küçük bir çocuğun 40 yaşında doktor olmuş birini yendiğini görünce hiç şaşırmayın derim. Neyse lafı uzatmadan biz bu köylü arkadaşımıza dönerim gene. Bu arkadaşımız, babası ve arkadaşının satranç oyunlarını izleyerek öğrenmiş ve babası çocuğundaki satranç becerisini tesadüfi bir şekilde keşfetmiştir. Bu keşfediş Mirko için bir milat olmuş ve satrançtaki başarı basamaklarını hızla atlamıştır. Kitaptaki ana mekan da bir gemi. Mirko, gemiyle Buenos Aires’e bir satranç turnuvasına katılmak için gidiyor. Birkaç gün içinde gemideki diğer yolcular dünya satranç şampiyonuyla aynı gemide olduklarını öğreniyorlar. Tabi bunu hırslı biri duysa ne yapacağını tahmin edebilirsiniz. Şampiyonla maç yapabilmek için kendini yiyecektir. Gemideki zengin Mc Connor da bu dediğim hırslı kişiler grubuna girdiği için hemen Mikro ile para karşılığı maç yapmak istiyor. Mikro bu teklifi kabul ediyor ne de olsa para kazanacak hem de. Biraz kurarları değiştiriyorlar ve Mikro’nun karşısına sadece Mc Connor oturmuyor. Gemideki satranç severler Micro’nun karşısında bir oluyorlar ama birlikte kafa yormalarına rağmen hiçbir şekilde yenmeye bile yaklaşamıyorlar. Bir oyun sırasında Mikro vezirini yem olarak sunuyor. Tabi karşısındakiler yesek mi veziri yoksa bize tuzak mı kuruyor diye düşünürken veziri yemeye karar veriyorlar. Tam bu sırada arkadan bir ses bu hamleyi yapmamaları gerektiğini söylüyor ve eğer yaparlarsa bu hamleyi Micro’nun nasıl onları mat edeceklerini anlatıyor. En iyi ihtimalle de pata kalabileceklerini söylüyor. Masa başındaki herkes ilgiyle bu adama bakıyor ve tüm kontrolü ona veriyorlar. Maç sonunda gerçekten maç pata kalınca herkes şok geçiriyor. Düşünsenize bir dünya şampiyonuyla pata kalıyorsunuz. Herhalde ben pata kalsam böyle durumda sevincimden ne yapacağımı bilemezdim. Hatta hatırlarım küçüklüğümde abimle ara ara satranç yapardık. Tabi her seferinde abim yaşının daha büyük olmasından ötürü tecrübesi daha fazla olduğundan her zaman yenerdi.
Bir keresinde gene oturduk oynamaya. Uzun bir maç oynadık ve sonunda abimi ilk defa yenince evde dört tur atıp hemen mat ettiğim şekliyle fotoğrafını çekmiştim satranç tahtasının. Hala da durur o çektiğim fotoğraf. Yani o odada o pata kalmış maçı izleyenlerin neden o kadar şok geçirdiklerini gayet iyi anlayabiliyorum. Neyse işte odadakiler bu gizemli adamın tekrar maç yapmasını istiyorlar şampiyonla. Ama kendisi reddediyor. Kitapta birinci tekil şahısla konuşan kişi bu adamın yanına gidiyor ikna etmek için. Çok özet gibi olduğu için hemen bu adamın hayatına geçeyim. Adamın ismi Dr.B. Zamanında Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında apor topar tutuklanır ve bir odaya kapatılır. Odada kendisinden başka kimse yoktur. Yapabileceği bir aktivite de yoktur. Günlerce Dr.B.’yi tutarlar burada. Bir düşünsenize hiç kimse yok yanınızda ve yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Can sıkıntısından patlarsınız herhalde. İşte bu yöntem bana göre eziyetlerin en kötüsüdür. Size 1984 kitabındaki acı veren alete sokup size acı yükleseler bu eziyetin yanında bu acı hiçbir şeye benzemez. Bir süre sonra delirme evreleri bile gösterebilirsiniz yalnız başınıza kaldığınız odada. DR.B. de sorgularda tam olarak neyi itiraf edeceğini bilmediğinden de asla serbest bırakılmaz. Sorgulamalarından birinde odada tek başına kaldığında masanın üzerinde bir kitap görür. Bir anda bu kitabı almak için büyük bir arzuya girer. Yakalanma pahasına bu kitabı hemen alır pantolonunun içine sokar. Odasına tekrar götürülüp yalnız bırakıldığında da hemen açar kitabı. Bir farkeder ki satranç üzerine yazılmış bir kitap. İçinde satranç üzerine derecesi olan ünlü satranç ustalarının maçlarının hamleleri yazılmıştır. Dr.B. günlerce bu hamleleri ezberler. Kafasında canlandırır tüm maçları. Yorganının kareli olması sebebiyle de ekmek kırıntılarıyla da yorganının üstünde oynamaya çalışır. Bir süre sonra kitap kendisine yetersiz gelmeye başlar. Artık her türlü hamleyi ezberlemiş durumdadır. Sonunda kendi kendisiyle maçlar yapmaya karar verir. Tabi kitapta da anlatıldığı üzere bu imkansız bir şey. Ben bir defa kendi kendime oynayayım demiştim. Gerçekten de çıkılmaz bir paradoksun içine giriyorsun. Çünkü her iki tarafı da sen oynuyorsun ve her ikisi de karşının ne yapacağını biliyor. İşte bu yüzden satrançta kendi kendine oynamak imkansız gibi bir şeydir.
Bu kitapta şunu fark ettim ki insan çaresizken her şeyi yapabilir. Bir düşünsenize Dr.B. kimseyle tek bir maç oynamadan satranç dehası olup çıkıyor çaresizliğinden. Eline bir matematik kitabı versen kim bilir neler yapardı? Biraz katı bir yöntem olacak ama bu yöntem sayesinde ülkeleri kalkındırıp insanlara çeki düzen verdirilebiliriz. Ne bileyim iradesizliği yüzünden zayıflayamayan şişman bir insanı kapatacan böyle bir odaya. Önüne de hangi alanda gelişmesini istiyorsan onla ilgili bir kitap koyacaksın. Tabi kitabı da bir ay geç verip can sıkıntısından patlamasına vesile olacaksın. Vallahaki bir yıl sonra bu insanı o odadan bir konuda aşırı yetenekli ve zayıflamış bir şekilde çıkartırsın. Ne kadar gaddarca bir yöntem olsa
da sonuç odaklı düşünecek olursak baya başarılı bir yöntem. Hatta insanlara bu eziyeti hizmet olarak sunan bir şirket kursan kesinlikle başvuran bir sürü insan çıkar. Yeni method bir üniversite eğitimi olarak da düşünebiliriz.
Neyse lafı uzatmadan Dr.B. maçı yapmaya karar veriyor. İlk maç Micro yenileceğini anlayınca tüm satranç tahtasındaki taşları dağıtıp ikinci bir maç teklif ediyor. İkinci maçta her iki taraf da çirkefleşmeye başlıyor. Micro Dr.B.’nin sabırsız olduğunu anladığı için her hamlesini son saniyeye kadar bekletiyor. Dr.B. sinirden masaya ayağıyla oynatmaya başlar. Mikro da bunu yapmaması gerektiğini söyler falan filan. Eğer ki satranca gönül vermiş biri değilseniz bu iki koca adamın böyle çocuksu hareketlerini garipseyebilirsiniz. Kendimden bilirim satranç oynarken karşımdaki arkadaşım bile olsa o sırada rakibim olduğu için düşman olarak görebilirim. Hatta bir oyunda ben de istersem çirkefleşebilirim. Hatırlarım lisedeyken okuldaki satranç turnuvasına katılmıştım. Tanıdığım biriyle maç yapıyordum. Sanırsam çeyrek final maçıydı. Arkadaş hamlelerinden sonra hep ayağa kalkar ve sınıfta gezerdi. Böyle gezdiği bir vakit vezirimle bir hamle yaptım. Yaptığım hamle o kadar saçma bir hamleydi ki arkadaşım tek bir hamleyle vezirimi alabilecekti. Tabi bunu hemen farkedip veziri geri yerine koydum, arkadaşım bunu gördü ve hemen itiraz etti. Ben de karşı çıktım. Ne de olsa okulda bir maç yapıyorduk ve hamle mi daha tam yapmamıştım bile. Yani göz yumulsa çok da sıkıntı olmazdı. Benim laflarım üstün çıktı ve veziri orada kurtardım. Tabi arkadaş yeneceğinden çok emin olduğu için de çok üstelememişti. Oyunun sonunda da ben kazanınca da tekrardan vezir olayını açtı. İşi iyice çirkefliğe vurdu. Ben ise o zaman kabul etmeyeceğini yenildiğinde mi aklına geldi gibi laflar etmiş olabilirim. Turnuvayı düzenleyen arkadaş da rakibim olan arkadaşla aralarındaki dostluk biraz iyi olunca tekrardan maç yapmamıza karar verdi ve ikinci maçta da ben ne yazık ki yenildim. Diyeceğim o ki 16 yaşındaki kişiler olarak baya çocukça hareketler yapmıştık seneler önce. Bu yüzden bu kitaptaki iki kişinin satranç oynarken çocuklaşmaları benim hiç de garibime gitmedi.
Kitabın sonunda da Dr.B.’nin sinir krizleri tekrardan baş gösterince oyunu bir daha oynamamak üzere bırakır. Zweig’in bu kitabı yazdıktan sonra dünyanın düzelmeyeceğini düşünüp 1942 yılında intihar etmesi de ayrı bir şekilde dikkate alınmalı. Ah be Zweig 3 yıl daha bekleyeydin Hitler ortadan kalkacaktı zaten ama kısmet buymuş diyelim. Sen gene de yazdığın eserler sayesinde biz okurlar nezdinde yaşıyorsun. Satranç kitabı da bu yazardan okuduğum ilk kitaptı. Önümüzdeki günlerde daha bir sürü kitabını okuyacağımı düşünüyorum. Satranç’ta dil baya akıcıydı. Yaptığı betimlemeleri de beğendim herkese tavsiye ederim.

Simurg Atlantis ELF (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi

Cepheden dokuz kilometre gerideyiz. Bizi dün değiştirdiler; şimdi karnımız kuru fasulye ve sığır eti dolu; tok ve memnunuz. Hepimizin aş kablarımızda akşam yemeği de hazır; üstelik çift porsiyon sucuğumuz, ekmeğimiz de var, keka! Böyle bir şey olduğu yoktu çoktandır: Kırmızı domates kafalı, iri yarı aşçı, yemekleri buyur etti önümüze; kepçesini sallayarak kimi gördüyse çağırdı, aş kabına boca etti yemeği. Mutfağını nasıl boşaltacağını bilemediği için, perişandı zavallı. Tjaden ile Müller birer çanak ele geçirdiler, ne olur ne olmaz, ağızlarına kadar doldurttular kabları. Tjaden bu işi oburluğundan yapıyor, Müller ise ihtiyatlı davranmak istediğinden! Tjaden bunca yemeği ne eder, neresine doldurur, aklı ermez kimsenin. Tjaden, oldum olası kuru bir çiroz gibidir.
Ama en önemlisi, tütün istihkakımızı da çift vermeleri oldu. Herkese onar puro, yirmişer sigara, iki çiğnemlik tütün düşmesi, pek makbule geçti. Çiğnemlik tütünümü Katczinsky’ye verdim, onun sigaralarıyla değiştim; şimdi benim kırk sigaram var. Bir günlük nafaka çıktı böylece.
Bize bunca şey düşmezdi aslında. Prusyalılarda bu cömertlik ne gezer! Biz bunu sırf bir yanılmaya borçluyuz.
İki hafta önce nöbet değiştirmek üzere ileri hatta geçmemiz gerekmişti. Bulunduğumuz kesim sakindi az çok; bu yüzden iaşe çavuşu, döneceğimiz gün için normal erzak almış, yüzelli kişilik bölük ihtiyacını önceden hazırlamıştı. Ama tam da son günü uzun namlular, ağır toplarla karşılaşınca aldı bizi bir telaş: İngiliz topçusu, durmadan mevzilerimizi dövüyordu. Can kaybımız çok oldu, ancak seksen kişi dönebildik.
Eski yerimize gece vakti geldik. Şöyle bir de, rahat bir uyku çekmek için, yorgun bitik, hemen kıvrılıp yattık. Katczinsky’nin hakkı varmış: İnsan bol uyku uyuyabilse harb, hiç de fena değil hani! Cephede uykunun lafı olamazdı; sonra her seferinde iki hafta, az zaman da değildi doğrusu.
Öğlen oldu, tek tük barakalarımızdan çıkmaya başladık. Yarım saat sonra hepimiz aş kablarımız elimizde, etrafa yağlı, besleyici kokular saçan seyyar mutfak cenaplarının önünde saf bağlamış bulunuyorduk. En önde en açlar vardı tabii: Kısa boylu Albert Kropp, en akıllımız olduğu için, onbaşımız Kropp. Sonra Müller V. okul kitaplarını hala yanında taşıyan, hususi imtihanların hayaliyle yaşayan, yaylım ateşlerinde fizik problemleri çözmeye çalışan Müller. Sonra Leer, subay kerhanelerindeki kızlara biten, top sakallı Leer; Leer bu kızların ipek kombinezon giymeleri, yüzbaşılar dahil üst subaylara çıkmadan önce yıkanmaları için ordudan emir aldıklarına yemin eder… Dördüncüsü benim, ben
Paul Baeumer. Biz dördümüz de ondokuz yaşındayız, dördümüz de aynı sınıfta talebe iken askere alındık.
Hemen arkamızda arkadaşlar var. Kara kuru bir çilingir olan Tjaden, biz akran, bölüğün en oburu. Yemeğe dal gibi oturur, gebe tahtakuruları gibi, şişgöbek kalkar.
— Hele Westhus, yine biz yaşta, turba işçisi, bir tayını rahatça alır bir avucuna ve sorar: Bilin bakalım, avucumda ne var?
Detering, bir köylü, tek düşüncesi çiftliğiyle karısıdır. Nihayet Stanislas Katczinsky; bizim grubun başı, canı pek, kurnaz, hinoğlu, kırk yaşında, toprak benizli, mavi gözlü, düşük omuzlu, tehlikeli durumların, iyi yemeklerin, kaytaracak yerlerin kokusunu almada erbaptır Katczinsky.
Bizim manga, yemek kazanı önünde bir yılanbaşı olmuş, duruyordu. Sabırsızlanıyorduk. Aşçıbaşı oralı olmuyor, durmuş hala bekliyordu.
Sonunda Katczinsky seslendi ona: “Şu senin haşlama deposunu aç artık. Heinrich! Fasulye pişmiş be yahu!”
Aşçı, uyuklar gibi başını salladı: “Hepiniz tamam olun, bakalım!”
Tjaden sırıttı: “Tamamız.”
Çavuş hala anlamıyordu. “İşinize geliyor, değil mi? Ya ötekiler nerde?”
“Onları bugün sen doyurmayacaksın. Ya seyyar hastanede, ya da mezarda onlar.”
Aşçıbaşı, durumu öğrenince beyninden vurulmuşa döndü, sallandı bir: “Bense yemeği yüzelli kişilik pişirmiştim.” dedi.
. Kropp, aşçının böğrünü dürtükledi: “Şu halde, nihayet iyice doyacağız, desene! Başla, haydii “
Birdenbire Tjaden’in kafasında bir şimşek çaktı. O sivri fare yüzü ışıldamaya başladı; gözleri kurnazlıkla ufalıyor, yanakları seğiriyordu; yaklaştı: “Yahu!” dedi. “O halde ekmeği de yüzelli kişilik aldın, ha?”
Çavuş, şaşırmış ve dalgın, başını salladı.
Tjaden, aşçının ceketini tuttu: “Sucuk, sucuğu da mı?”
Domates kafa yine sallandı.
Tjaden’in çenesi titriyordu: “Tütünü de mi?”
“Evet, hepsini!”
Tjaden ağzı kulaklarına vararak, çevresine bakındı: “Şans diye buna derler be! Öyleyse hepsi bizim bunların. Demek adam başına… dur hele … öyle ya, çift tayın!”
Ama domates, canlanmıştı yine: “Olmaz öyle şey!” dedi.
Şimdi bizler de keyfe gelmiş, öne doğru ilerlemiştik.
“Neden olmazmış, Havuçkafa?” diye sordu Katczinsky.
“Yüzelli kişinin istihkakı, seksen kişinin olamaz.”
“Sen görürsün!” diye homurdandı Müller.
“Yemek hadi neyse, ama geri kalanları seksen mevcuda göre verebilirim,” diye dayattı Domates.
Katczincky içerledi: “Cepheye gitmek istiyorsun galiba! Sen bunları seksen kişi için değil, ikinci bölük için aldın, anladın mı? Aldığın gibi de dağıtırsın. İkinci bölük biziz!”
Herifin üzerine yürüdük; zaten hiçbirimiz hoşlanmazdık ondan; siperlerde kaç kere onun yüzünden yemeğimizi çok geç, çok soğuk yemiştik; çünkü hafif tane ateşinde bile kazanı yakınlara getirmeye korkar, bu yüzden de karavanacılarımız öteki bölüklerden daha uzun bir yol yürümek zorunda kalırlardı. Birinci bölükteki Bulcke ne yaman oğlandı mesela. Bir kiler faresi gibi tombuldu ama iş başa düştü mü kazam en ö:q saflara kadar, alır, gelirdi.
Fitili almıştık; bölük komutanımız çıkagelmeseydi, yüzde yüz bir çıngar çıkacaktı. Komutan, tartışmanın sebebini sordu: “Evet,” dedi şöylece, “dünkü kaybımız büyük oldu…”
Sonra kazana baktı: “Fasulye de pek nefise benziyor.”
Domates, başını salladı: “Hem eti var, hem de yağı!” dedi.
Teğmen bize baktı. Ne düşündüğümüzü biliyordu. Başka şeyler de biliyordu; çünkü bölüğe çavuş olarak gelmiş, aramızda yetişmişti. Kazanın kapağını tekrar kaldırdı, kokuyu içine çekti. Giderken: “Bana da bir tabak doldur, getir!” dedi. “Ne varsa onları da pay et! Hepsini verebiliriz.”
Domates afallamıştı. Tjaden, onun etrafında zıplayıp duruyordu.
“Senden çıkmıyor ya! Bak hele, ambar müdürü müsün sen? Başla haydi, koca şişko, sayarken de yanılma ha…”
“Yıkıl şuradan! “ diye kızgın soludu Domates. Kafası işlemiyordu; aklı almıyor, dünyayı anlamıyordu artık. Her şeye boş verdiğini göstermek istercesine, gönlünden koptu, adam başına ikiyüzellişer gram yapma bal bile dağıttı.
Bugün, sahiden de iyi bir gün. Posta bile geldi, hemen herkese birkaç mektup, gazete getirdi. Şimdi barakalar gerisindeki çayıra gidiyoruz. Kropp’un koltuğunda bir margarin fıçısının yuvarlak kapağı.
Çayırın sağ kenarında bir büyük umumi hela yapılmış; üzeri örtülü, sağlam bir yapı. Ama henüz her şeyin püf noktasını öğrenememiş acemi erlere göre bir yer burası. Bizler daha iyisini ararız. Nitekim, aynı maksat için yapılmış birer kişilik kutular da var yer yer. Bu kutular, dörtköşe, temiz; sırf tahtadan yapılmış, dört tarafı da kapalı, oturacak yerleri mükemmel ve rahat şeyler. Sağlı sollu birer kulpları da var, oradan oraya taşınabilirler de.
Biz üç kişi bir çevre oluyor, rahatça kuruluyoruz bunlara. İki saatten önce kalkmayız kutulardan.
İlk zamanlarda, kışlada acemi erken, umumi helaya gitmek zorunda kaldıkça nasıl sıkıldığımızı hala hatırlarım. Kapıları yoktu bu helaların; yirmi kişi bir vagonda gibi yanyana oturur. Bir bakışta yirmisini de görmek mümkündür; öyle ya, askerin daima göz altında bulunması gerek.
O gün bugün, o azıcık utancı yendiğimiz gibi, çok şeyler de öğrendik. Zamanla daha nelerin ustası olmadık ki!
Fakat burada, açıkta bu iş bir zevk adeta. Önceleri bu gibi şeylerden ne diye çekinirmişiz, anlamıyorum; bunlar da yemek içmek gibi tabii şeyler madem? Bu işler gözümüzde büyümeseydi, bizim için yepyeni hadiseler olmasaydı böyle Üzerlerinde bilhassa durmaya lüzum kalmazdı belki. Başkaları bunlara çoktan alışmışlardı.
Herkesten çok askerler, mide ve hazım işleriyle canciğerdirler. Askerin kelime hazinesinin dörtte üçü, mide ve hazım terimleridir. Gerek en yüce sevinçlerinin, gerekse en derin öfkelerinin ifadesi, özde bu iki şeye dayanır. Düşünceyi o derece derli toplu ve açık, bir başka yoldan ifade imkansızdır. Evlerimize dönünce aile ve öğretmenlerimiz, istedikleri kadar şaşırsınlar, burada ortak dil bu işte!
Bizim için bütün bu işler, ister istemez meydanda oluşları neticesi, bir masumluk karakteri kazanmıştır. Dahası var: Bunlar bize öyle tabii gelir ki, kazanılması garanti bir skat oyunu oynanır gibi gayet rahat yapılır. Çeşitli gevezelikler için “hela yarenliği” sözü boşuna doğmamıştır: Neferler arasında buraları sohbet köşeleri, ahbap meclisleri yerini tutar.
Şu anda beyaz çini döşeli lüks kabinelerdekinden daha rahat hissediyoruz kendimizi. Oralar temiz ve sıhhidir sadece, ama burası güzel ve hoş.
Düşünceden, kaygıdan uzak, güzelim saatlerdir bu saatler. Başımızın üstünde mavi gök. Ufukta ışıl ışıl sarı, bağlı balonlar; uçaksavar mermilerinin beyaz beyaz bulutları. Bir uçağın peşine düştükleri vakit, zaman zaman bir demet gibi yükseklere fırlamaktalar.
Cephenin boğuk uğultusunu, sadece, çok uzaklarda bir gök gürültüsü gibi duyuyoruz. Eşek arılarının vızıltısı bastırıyor o gürültüyü.
Dörtbir yanımız çiçek açmış çayır. Otların incecik püskülleri sallanıyor; siyah benekli beyaz kelebekler pır pır yaklaşıyor; yaz sonlarının ılık, yumuşak rüzgarında süzülüyorlar. Mektupları, gazeteleri okuyor, sigaralarımızı tüttürüyoruz; kasketlerimizi çıkarıyor, yanımıza koyuyoruz; rüzgar saçlarımızla oynuyor, sözlerimiz, düşüncelerimizle oynuyor.
Işıl ışıl, kırmızı gelinciklerin ortasında üç kutu…
Margarin fıçısının kapağını dizlerimize koyuyoruz. Skat oyunu için altlık, tamam. iskambil kağıtları Kropp’da. Gayet iyi bir oyundan sonra bir parti de pırafa çeviriyoruz.
Barakalardan doğru bir akordeon sesi geliyor. Arada kartları bırakıyor, bakışıyoruz. Birimiz: “Ya hu çocuklar…” diyor, yahut: “işimiz ayaz olabilirdi…” Ve bir an susuyoruz. içimizde kuvvetli, gizli bir duygu var; her birimiz bunu duyuyoruz; öyle fazla kelimeye ihtiyacı yok bu duygunun. Biz bugün bu kutuların üstünde oturamayabilirdik; kıl kalmıştı buna. Her şeyin yeni ve kuvvetli oluşu, işte bu yüzden. Kırmızı gelincik, iyi yemek, sigaralar, yaz rüzgarı.
Kropp soruyor: “Kemmerich’i tekrar gören var mı?”
“St. Joseph’de yatıyor!” diyorum.
Müller, onun kalçasından vurulmuş olduğunu, bu sayede evine gidebileceğini söylüyor.
İkindi üzeri Kemmerich’i ziyarete karar veriyoruz.
Kropp, cebinden bir mektup çıkarıyor: “Kantorek’in sizlere selamı var.”
Gülüşüyoruz. Müller sigarasını fırlatıyor: “Burada olmalıydı ki!” diyor.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria RemarqueBatı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque
Peace, bir alıntı ekledi.
12 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

(COK UZUN VE KİTAPTA HERBİR SÖZÜN DÜŞÜNÜLESİ EN NAİF BÖLÜMÜ)

“ Momo, şimdi o büyük salonun içindeydi. Burası en büyük kiliseden daha görkemli, en büyük istasyonların salonlarından bile daha genişti. Güçlü sütunların üzerinde yükselen tavan neredeyse görünmüyordu. Etrafta hiç pencere yoktu. Kocaman salonu aydınlatan altın renkli ışık çevrede yanan sayısız mumdan kaynaklanıyordu. Mumların alevleri öyle hareketsizdiler ki sanki parlak boyalarla çizilmişlerdi ve ışık vermek için balmumuna hiç ihtiyaçları yokmuş gibiydi.

Bin bir çeşit çınlama, tık-tık ve din-dan sesleri, boy boy dizilmiş sayılamayacak kadar çeşit-çeşit saatten geliyordu. Bu saatler uzun masaların üzerinde, camlı vitrinlerin içinde, yıldızlı konsolların üstünde ve duvarlardaki raflarda sıralanmışlardı.Aralarında minicik kıymetli taşlarla süslü kol ve cep saatleri,çalar saatler, kum saatleri, üzerlerinde oyuncakların döndüğü kurgulu saatler, güneş saatleri, tahtadan, taştan, ya da camdan yapılmış çeşit çeşit saat ve akan bir suyun şırıltısı ile çalışan saatler göze çarpıyordu.

Duvarlarda guguklu saatlerin her türlüsü asılıydı. Duvarlara dayalı duran dolaplı ve sarkaçlı saatlerin bir bölümü ağır bir tempoyla dan-dan-dan diye, bir bölümü daha hızlı bir tempoyla din-dan, din-dan diye işliyordu. Döner merdivenle çıkılan ve salonun çevresini tamamen kaplayan bir asma kat vardı, bunun da üzerinde aynı şekilde balkon gibi asma katlar birbirlerine döner merdivenlerle bağlanmış olarak göz alabildiğince sıralanmıştı.. Buralar da hep saatlerle doluydu. Dünyanın her yerinde saatin kaç olduğunu gösteren küre saatler, çevrelerinde, güneşin ayın ve gezegenlerin dolandığı saatler. Salonun ortasındaysa kelimenin tam anlamıyla bir saat ormanı yükseliyordu.Evlerde kullanılan küçük ve orta boy ayaklı saatlerden kule saatlerine kadar her boydan saat vardı. Salonu sonu gelmeyen bir tıkırtı ve çınlama sesi doldurmaktaydı, çünkü, saatlerin her biri ayrı bir zamanı gösteriyordu.Ama çıkan ses hiç rahatsız edici değildi. Aksine, yazın bir ormanda kuşların ve böceklerin çıkardığı vızıltılıyı ve tatlı tatlı esen bir rüzgarın salladığı ağaçların yapraklarından çıkan hışırtıyı andırıyordu.

Momo, etrafa göz gezdirirek dolaşıyordu. Şimdi tam önünde oldukça süslü bir saat vardı. Üzerinde küçük bir erkek ve bir kadın dans eder gibi el ele tutuşmuş duruyorlardı. Momo, acaba hareket ederler mi diye parmağını uzatıp dokununca çok yumuşak bir ses duydu: "Ah, döndün mü Kassiopeia? Küçük Momo'yu bana getirmedin mi yoksa?”

Momo arkasına döndüğünde dolaplı saatlerin oluşturduğu bir koridorda gümüş gibi beyaz saçlı, ufak tefek ve yaşlı bir adam gördü. Adam, yerde duran kaplumbağanın üzerine doğru eğilmişti. Üstünde sırma işlemeli uzun bir ceket, dize kadar gelen ipekten mavi bir pantolonla dize kadar uzanan beyaz çoraplar vardı ve üstleri kocaman altın tokalı ayakkabılar giymişti. Ceketinin altından göründüğü kadarıyla gömleğinin boyun ve kol ağızlarında dantel işlemeler vardı; gümüş renkli saçlarını da ensesinde küçük bir örgü yapıp bir kurdeleyle bağlamıştı. Momo, böyle bir kıyafeti daha önce hiç görmemişti ama ondan daha bilgili biri bunun iki yüz yıl önce moda olan bir giysi biçimi olduğunu hemen anlardı.

“ Ne diyorsun?” yaşlı adam, kaplumbağaya eğilmiş olarak konuşuyordu: “Geldi demek? Nerede öyleyse?” Tıpkı yaşlı Beppo’ nunki gibi küçük bir gözlük çıkardı, yalnız bu gözlük altından yapılmıştı. Gözlüğü taktı ve çevresine bakındı. "Buradayım!“ diye seslendi Momo. Yaşlı adam, ellerini ona doğru uzatarak içten bir gülüşle yaklaşmaya başladı. Kendisine doğru adım adım yaklaşırken Momo onun her adımda biraz daha gençleştiğini fark etti. Sonunda, önünde durup da ellerini tuttuğunda Momo’ dan daha büyük görünmüyordu. "Hoş geldin” dedi sevinçle. "Hiçbir Yerde evine hoş geldin. Şimdi izin verirsen küçük Momo, sana kendimi tanıtayım. Ben Hora Ustayım, Secundus Minutius Hora.“

"Sahiden beni bekliyor muydun?” diye şaşkınlıkla sordu Momo.“

’‘Elbette bekliyordum! Seni getirmesi için kaplumbağam Kassiopeia'yı ben kendim gönderdim.” Yelek cebinden elmaslarla süslü bir saat çıkarıp kapağını açtı. “Üstelik de tam zamanında geldin” diyerek saati çocuğa doğru uzattı.

Momo, kadranın üzerinde ne bir sayı ne de gösterge görebildi. Yalnızca,birbiri üzerinde duran ve ters yönlerde dönen iki küçük zarif helezon vardı. Çizgilerin kesiştiği yerlerde ise ara sıra minik bir parıltı yanıp sönüyordu. “ Bu” dedi Hora Usta, “ yıldız zamanını gösteren bir saattir. Ender olarak rastlanan yıldız zamanını gösterir. İşte şimdi böyle bir zaman başladı.”

“Yıldız zamanı ne demek?” diye sordu Momo.

“Dünyada zamanın akışı içinde bazen önemli anlar vardır. ” dedi Hora Usta. “ Bu anlarda en uzak yıldıza kadar evrendeki her şey, yalnızca tek bir defaya özgü olmak üzere tek bir konum alırlar. Ne daha öncesinde ne de daha sonrasında bu konum bir daha asla meydana gelmez. Ama ne yazık ki, insanlar bundan yararlanmasını bilmiyorlar ve yıldız zamanları belirsizce kayıp gidiyor. Ama bunu bilen biri oldu muydu, dünyada çok büyük olaylar olur.”

"Belki de’’ dedi Momo, “bunun için böyle bir saat gereklidir” .

Hora Usta gülerek başını salladı. “Saatin kimseye yararı olmaz.Onu okumasını bilmeli” . Saatini kapatıp cebine koydu. Momo’nun kendisini biraz şaşkınlıkla süzdüğünü görünce, o da kendi üstüne başına baktı ve alnını kırıştırarak, “Ooo, sanırım ben biraz geri kaldım. Şey, yani moda anlamında demek istiyorum. Ne dikkatsizlik! Hemen düzeltmeliyim.” dedi. Parmağını şıklattı ve bir anda üzerinde dik, kolalı yakalı bir gömlek ve redingotla göründü.

“Böyle daha iyi mi?” diye sordu. Fakat Momo'nun hâlâ aynı şaşkınlıkla baktığını görünce, “Değil elbette! Aklım nerede benim?” diye söylenerek bir daha parmak şıklattı. Şimdi de değil Momo’ nun , belki hiç kimsenin görmediği, yüz yıl öncesinin modasına uygun bir kılığa girmişti. "Bu da mı olmadı?“ dedi Momo'ya bakarak. "Yıldızlar aşkına, uygun olanı bulmalıyım! Bir daha deneyelim”

Bir şıklatma daha ve şimdi çocuğun önünde, günümüzde sokakta gördüğümüz kişilerinkine benzer bir giysi içinde duruyordu. “Şimdi doğru oldu, değil mi?” diye konuştu, Momo’ ya göz kırparak. “Umarım seni korkutmadım Momo. Sadece küçük bir şaka yapmak istedim. Ama sevgili kızım, önce seni sofraya davet edebilir miyim? Kahvatı hazır! Uzun bir yoldan geldin, umarım beğenirsin.” Momo'yu elinden tuttu ve saat ormanı boyunca yürüdü. Kaplumbağa geriden onları izliyordu. Dolaplı saatlerin arasından kıvrılarak ilerlediler ve sonunda bu dolapların arka duvarlarıyla çevrili bir odacığa geldiler. Bir köşede süslü ayaklı bir masa, bir divan ve buna uygun minderli koltuklar vardı. Burası da mumlardan gelen hareketsiz ve altın rengi ışıklarla aydınlanmıştı. Masanın üzerinde büyük bir altın güğüm, iki altın tabak, çatal,kaşık ve bıçak bulunuyordu. Bir sepet içinde taze kızarmış,çıtır çıtır sandviçler, bir kâsede altın renkli bir tereyağı ve başka bir kâsede sıvı altın gibi duran bal vardı. Hora Usta, geniş karınlı güğümden iki fincana da, sıcak çikolata döktü ve eli ile zarif bir çağrı işareti yaparak masayı gösterdi, “Lütfen, küçük misafirim, buyurunuz!”

Momo ikinci defa söyletmeden masaya yanaştı. Çikolatanın içilebilir bir şekli olduğunu hiç bilmiyordu. Hele üzerine tereyağı ve bal sürülmüş sandviç ise hiç tatmadığı bir şeydi. Burada yedikleri kadar lezzetli bir şey yediğini hatırlamıyordu. Bu yüzden de, hiçbir şey düşünmeden yiyip içmeye koyuldu. Bütün gece gözünü kırpmadığı halde yedikçe dinlenip dinçleştiğini hissediyordu. Ne kadar yavaş yerse, o kadar çok tat alacağını ve bu şekilde günlerce yemek yese bile usanmayacağını düşünüyordu. Hora Usta, onu sevgi ile seyrediyor ve konuşarak rahatsız etmekten kaçınıyordu. Misafirinin yılların birikimi olan açlığını doyurduğunun farkındaydı. Ve belki de, bu sebeple ona bakarken, yavaş yavaş yeniden yaşlı bir adam haline dönüştü. Momo'nun bıçağı pek rahat tutamadığını gördüğündeyse, dilimleri kendi sürüp onun tabağına bırakmaya başladı. Kendisi pek bir şey yemiyor ve yalnızca ona arkadaşlık etmek için masada oturuyordu. Momo, sonunda doyduğunu anladı. Bardağında kalan çikolatayı içip bitirirken, gözlerini kaldırıp altın kupanın üst tarafından bakarak ev sahibinin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu kestirmeye çalıştı. Sıradan biri olmadığı belliydi ama, şimdilik adından başka bir şey öğrenememişti.

“Neden kaplumbağayı gönderip beni çağırttın?” diye sordu fincanını masaya bırakırken.

“Seni duman adamlardan korumak için” diye ciddi bir sesle konuştu Hora Usta. “Her yerde seni arıyorlar. Ama burada emniyette olabilirsin.”

“Bana bir şey mi yapmak istiyorlar?” diye korkuyla sordu Momo.

“Evet, çocuğum.” dedi Hora Usta, “öyle diyebiliriz.”

“Ama niçin?”

“Senden korktukları için. Onlara yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptın.”

“Ben onlara hiçbir şey yapmadım ki” dedi Momo.

“Yaptın. İçlerinden birinin kendisini ele vermesine sebep oldun. Sonra da bunu arkadaşlarına anlattın. Hatta duman adamlar hakkındaki gerçeği herkese anlatmaya çalıştınız. Seni can düşmanı bellemeleri için bu yetmez mi?”

“Fakat biz kentin ortasından yürüyüp geldik. ” diye belirtti Momo. “ Eğer beni arasalardı kolayca yakalarlardı. Üstelik kaplumbağayla birlikte çok yavaş yürüyorduk.”

Hora Usta, ayakları dibinde duran kaplumbağayı kucağına alarak, çenesinin altını okşadı; “Sen ne dersin Kassiopeia?” diye gülerek sordu. “Sizi yakalayabilirler miydi?” Kaplumbağanın sırtında şu harfler belirdi: “ASLA!” harfler öyle bir titreşiyorlardı ki, sanki neşeyle gülüp kıkırdıyor gibiydiler. “Kassiopeia” diye açıkladı Hora Usta, “ geleceği bilir biraz. Öyle pek uzak bir geleceği değil ama, yarım saat kadar sonra olacakları önceden sezebilir.” "TAM OLARAK!“ sözcükleri belirdi kaplumbağanın sırtında. "Özür dilerim” diye düzeltti Hora Usta. “Tam yarım saat önce. Evet yarım saat önceden ne olacağını bildiğine göre, duman adamların ne zaman nerede olacaklarını da biliyor ve ona göre yol değiştiriyordu.” “Haa” dedi Momo şaşırarak, “yani onların nerede olduğunu bildiği için öyle dolaştık durduk demek. Amma kolay iş! ”

"Hayır, bu o kadar da kolay değil" dedi Hora Usta, “çünkü ne olacağını bilir ama, olacakları değiştiremez. Eğer duman adamlarla bir yerde gerçekten karşılaşmanız gerekseydi, karşılaşırdınız kassiopeia bunu değiştiremezdi.”

“Anlamıyorum” dedi Momo, biraz hayal kırıklığına uğramıştı. "o zaman bir şeyi önceden bilmenin hiçbir faydası yok!“

"Bazen var!” diye cevap verdi Hora Usta. “örneğin senin durumunda şu veya bu yoldan gidince duman adamlarla karşılaşmayacağınızı biliyordu. Bunun bir değeri yok mu sence?”

Momo sustu. Kafası karmakarışık olmuştu

“Şimdi gelelim sana ve arkadaşlarına” diye yeniden konuşmaya başladı Hora Usta. “Biraz kompliman yapayım. Doğrusu pankartlarınız ve üzerlerindeki yazılar beni çok etkiledi.”

"Onları okudun mu?“ diye sevindi Momo. "Hepsini” diye karşılık verdi Hora Usta, “kelimesi kelimesine!”

“Ne yazık” dedi Momo, “başka hiç kimse okumadı galiba!”. Hora Usta üzüntüyle başını salladı: “Evet, ne yazık ki, duman adamlar bunu başardılar.”

“Onları iyi tanır mısın?” diye sordu Momo.

Hora Usta başıyla evet derken derin bir iç geçirdi: “Ben onları tanırım, onlar da beni.”

Momo, bu cevaba ne anlam vereceğini bilemedi. "Onları sık sık görür müsün?“

"Hayır, hiç görmem. Ben, Hiçbir Yerde Evinden dışarı çıkmam.”

“Ama duman adamlar… Yani onlar mı sana gelirler?” Hora Usta gülümsedi: “Korkma küçük Momo, onlar buraya giremezler. Hiçbir Zaman Sokağını öğrenmiş olsalar bile. Zaten burayı bilmezler.”

Momo biraz düşündü. Hora Usta’ nın açıklamaları onu yatıştırmıştı; ama onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordu.

“Sen bütün bunları nereden biliyorsun” diye sorguya başladı. “Yani bizim pankartları, duman adamları falan?”

“Ben onları devamlı gözetlerim” diye açıkladı Hora Usta. “Onlarla ilgili her şeyi… Seni ve arkadaşlarını da onun için gözetledim”

“Ama evden hiç dışarı çıkmıyorsun.”

“Buna gerek yok ki” diye karşılık veren Hora Usta, yeniden gençleşmeye başladı. “benim her şeyi gören bir gözlüğüm var.” Küçük altın gözlüğünü eline alıp, Momo’ ya uzattı. “Bakmak ister misin?”

Momo, gözlüğü taktı, gözlerini kıstı, sonra da açtı:

“Ben bir şey göremiyorum” dedi. Çünkü gözlerinin önünde birtakım renkler, ışıklar, gölgeler karmakarışık oynaşıyor ve başını döndürüyordu

“Evet” diyen Hora Usta'nın sesini duydu: “başlangıçta öyle gelir. Her şeyi gören gözlükle bakmak kolay değildir ama şimdi alışırsın.”

Ayağa kalktı, Momo’ nun arkasına geçti, ellerini Momo'nun burnunun üzerinde duran gözlüğün saplarına koydu. Görüntü hemen düzeldi. Momo, önce üç arabayla onları izlemiş olan duman adamlar grubunu gördü. O garip ışıklı sokağın başındaydılar. Arabalarını geri çekmeye çalışıyorlardı. Sonra daha uzaklara baktı. Kentin sokaklarında başka gruplar da vardı. Birbirleriyle tartışıyor ve sanki bir yere haber ulaştırmaya çalışıyorlardı.

“Seni konuşuyorlar.” diye açıkladı Hora Usta. Ellerinden nasıl kurtulduğunu anlayamıyorlar"

“Neden yüzlerinin rengi öyle kül gibi soluk?” diye sordu Momo, bakmaya devam ederken.

“Varlıklarını ölü bir şeyden kazandıkları için” diye karşılık verdi Hora Usta. “Biliyorsun, onlar varlıklarını, insanların ömrünü tüketerek sürdürüyorlar. Fakat zaman, gerçek sahiplerinden alınınca ölüyor. Her insanın kendisine ait belli bir zamanı vardır. Ve bu zaman da yalnızca onda kaldıkça canlıdır, yaşar.”

“Öyleyse bu duman adamlar insan değiller mi?”

“Hayır, sadece insan şeklinde görünüyorlar.”

“O halde ne bunlar?”

“Aslında birer hiç!”

“Nereden gelmişler?”

“İnsanlar onların oluşmasına olanak tanıdıkları için var oldular. Bu da yetmedi. Şimdi insanlar onların kendilerine hükmetmesine de olanak sağlıyorlar.”

“Peki, zamanı çalamazlarsa ne olur?”

“Geldikleri gibi, hiç olup giderler.”

Hora Usta gözlüğü aldı ve cebine koydu. “Ama ne yazık ki” dedi biraz durduktan sonra, “insanlar arasında çok yardımcıları var. Kötü olan da bu"

” ben’’ dedi Momo, kararlı bi sesle, “ zamanımı kimseye kaptırmam!”

“ Umarım” dedi Hora Usta ve ardından ekledi, "gel Momo, sana koleksiyonumu göstereyim"

Şimdi yeniden yaşlı bir dede olmuştu.Momo'yu elinden tutarak büyük salona çıkardı. Orada ona çeşitli saatlerin nasıl çalıştığını, gezegenlerin dönüşünü, oyuncaklı saatlerin marifetlerini bir bir gösterdi. Momo'nun yüzünde, gördüğü yeniliklerin yarattığı sevinci fark ettikçe Hora Usta yeniden gençleşiyordu. "Bilmece sormayı sever misin?“ diye söz arasında sordu Momo’ ya birlikte dolaşırlarken.

"Aa, evet. Çok severim!” dedi Momo. “Bir tane sorar mısın?”

“Peki” diye ona gülerek baktı Hora Usta, “ama bu çok zor. Çok az kişi çözebilir.” “Daha iyi” dedi Momo. “Ben de onu öğrenir, sonra da arkadaşlarıma sorarım.”

“Bakalım bulabilecek misin” dedi Hora usta, “çok merak ediyorum.

Şimdi iyi dinle:

Üç kardeşler, otururlar bir evde

Hiç benzemez birbirine üçü de.

Sen onları ayırt edeyim derken,

Dönüşürler çabucak birbirlerine

Birincisi evde yoktur, gelecek.

İkincisi çıkmış gitmiş, dönmeyecek.

Üçünden en küçüğü evdedir.

O olmazsa her ikisi ne edecek?

Bildiğimiz sadece üçüncüdür.

Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

Sen tam onu görüyorum derken,

Bakarsın ki, kardeşi görünmüştür.

Söyle şimdi: Üçü tek bir kişi mi?

Yoksa iki veya hiçbir kişi mi?

Adlarını bana sayabilirsin.

Üç kudretli hükümdarı bilirsin,

Bir ülkeye üçü birden hükmeder.

Ülke ile bütünleşip bir eder.”

Momo'nun yüzüne bakan Hora Usta, haydi bakalım der gibi başıyla işaret edip destek verdi. Her zamanki gibi, dikkatle dinleyen Momo, belleği çok güçlü olduğundan bilmeceyi içinden olduğu gibi tekrarlıyordu.“Üfff!” diye içini çektikten sonra, “Bu gerçekten çok zormuş. Ne olabileceğini çıkaramadım. Neresinden başlayacağımı da kestiremiyorum.”

“Dene bir kere!” dedi Hora Usta.

Momo, bilmeceyi mırıldanarak bir kez daha tekrarladı. Sonra başını iki yana salladı: “Bilemiyorum.” dedi. Bu arada kaplumbağa yanlarına gelmiş ve Hora Usta’ nın yanına oturmuş, Momo'ya bakıyordu. Hora Usta, “Hey Kassiopeia” dedi. “Sen her şeyi yarım saat önceden bilirsin. Momo, bu bilmeceyi çözebilecek mi?” “Çözecek.” sözcüğü belirdi kaplumbağanın sırtında. “Gördün mü?” dedi Hora usta, Momo’ ya dönerek; “Çözecekmişsin, Kassiopeia yanılmaz.”

Momo, kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak yeniden derin derin düşünmeye koyuldu. Hepsi bir evde oturan ne biçim kardeşlerdi bunlar acaba? İnsanların söz konusu olmadığı açıktı. Bilmecelerde kardeşler hep elma çekirdeği ya da diş gibi birbirine benzer şeyler anlamında kullanılırdı. Ama buradaki üç kardeş birbirine dönüşüyordu. Birbirine dönüşebilen ne olurdu? Momo çevresine bakındı.Alevleri kıpırtısız yanan mumlar gözüne çarptı. Örneğin, mum yanarak ışığa dönüşüyordu. Evet, bunlar üç kardeş olabilirdi Ama olamazdı, çünkü üçü de bir arada oradaydılar. Halbuki, ikisinin olmaması gerekiyordu. Yoksa bunlar, çiçek meyve ve tohum gibi bir şey olmasın? Evet, buna uyan çok şey vardı. Tohum en küçükleriydi. Onun bulunduğu sırada diğer ikisi yoktu. O olmadan diğer ikisi hiç olamazdı. Ama yok yine olmuyordu! İnsan bir tohumu iyice görebilir. Oysa bilmecede en küçük görülmek istendiğinde öteki kardeşlerden birinin görüldüğü söyleniyor.

Momo'nun aklına çeşit çeşit şeyler geliyor ama bir türlü çözüme gidecek yol bulamıyordu. Oysa Kassiopeia bilmeceyi çözeceğini haber vermişti. Yeni baştan bilmecenin sözlerini mırıldanarak düşünmeye başladı. Tam şu, “Birincisi evde yoktur, gelecek” dizesine sıra gelince, kaplumbağanın sırtında ışıklı harflerin yanıp söndüğünü fark etti. "Benim bildiğim şey!“ Kassiopeia ona göz kırıyordu. Sonra gene söndü.

"Sus Kassiopeia!” diye çıkıştı Hora Usta. “Kopya vermek yok! Momo kendisi bulabilir!”

Momo, kaplumbağanın sırtında yazılanı görmüştü ve ne anlama gelebileceğini düşündü. Kassiopeia'nın bildiği şey neydi? Momo'nun bilmeceyi çözeceğini bilmişti. Ama bundan bir anlam çıkmıyordu. Daha başka ne biliyordu o? Evet, tamam, olacakları olmadan evvel biliyordu. Öyleyse… Yani…“Gelecek!” diye bağırdı Momo. “Birincisi evde değil, gelecek. Bu gelecek zaman!”

Hora Usta, başıyla evet dedi.“Ve İkincisi” diye devam etti Momo, “çıkmış gitmiş, gelemeyecek. Bu da geçmiş zaman!”

Hora Usta, yine başını salladı ve gülerek sevincini belli etti. “Ama şimdi zorlaştı” diye düşünceli düşünceli konuştu Momo. “Üçüncüsü nedir? O hem en küçükleri, hem de o olmazsa ötekiler de olmuyor. Üstelik evde bulunan da yalnızca o… ’'Birden sustu ve düşündü: "Bu şimdi! İçinde olduğumuz an! Evet, geçmiş demek geçip giden an'lar demek. Gelecek ise henüz gelmemiş olan anılar. Şimdiki zaman olmazsa ne geçmiş olur ne de gelecek. Evet, öyle, doğru!”

Momo’ nun heyecandan yanakları yanıyordu. Konuşmayı sürdürdü: “Fakat şu ne demek? Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

Yani gelecek zaman, geçmişe dönüşür ki onun için daima ve yalnızca şimdiki zaman vardır mı demek oluyor bu? ”

Hora Usta'ya şaşkınlıkla baktı, “Ama bu elbette ki doğru. Bunu hiç düşünmemiştim. An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya gelecek. Örneğin şimdi, bu anda ben konuşurken an geçip gidiyor. Geçmiş oluyor! Evet, şimdi anlıyorum ne demek istediğini; sen 'tam onu görüyorum derken, bakarsın ki,kardeşi görünmüştür.’ Artık ötekileri de iyice anladım. Üç kardeşten daima yalnız birisinin var olmasını… Yani, ya şimdidir, ya geçmiştir ya da gelecektir. Ya da hiçbiri. Çünkü, biri olmadan diğerleri de olamaz! Bütün bunlar insanın başını döndürüyor!”

“Ama bilmece daha bitmedi” dedi Hora Usta. "Üçünün birlikte hükmettikleri ve onunla bütünleştikleri o koca ülke nedir?”

Momo ona kaygıyla baktı. Acaba bu neydi? Geçmiş, gelecek ve şimdi birlikte ne oluyorlardı? Koca salona göz gezdirdi. Binlerce ve binlerce saat hep birden ona bakıyordu sanki. Birdenbire gözleri parladı “Zaman!” diye bağırdı ve sevinçle el çırptı. “Evet, bu da zaman! Zaman!” Neşesinden birkaç kere olduğu yerde sıçradı. “Şunu da söyle öyleyse artık” dedi Hora Usta, onun sevincini paylaşarak, “Üç kardeşin oturdukları ev neresi?”

“O da dünya!” diye bağırdı Momo.

“Bravo!” dedi Hora Usta ve çocuğu alkışladı. “Saygılarımı sunarım, Momo! Bilmece çözmesini gerçekten iyi biliyorsun! Buna çok sevindim!”

“Ben de!” diye cevap verdi Momo. Aslında, içinden Hora Usta'nın kendisinin bilmeceyi çözmesine neden bu kadar sevindiğine şaşırmıştı.

Saatlerin bulunduğu salonda dolaşmayı sürdürüyorlardı. Hora Usta, başka ilginç şeyler gösteriyordu ama Momo'nun aklı hep bilmecedeydi. “Söylesene” diye sormaktan kendini alamadı, “aslında zaman nedir?”

“Sen bunu kendin bulup çıkardın ya!” diye cevap verdi Hora Usta.

“Hayır, demek istediğim, yani, zamanın kendi nedir. Var olduğuna göre, bir şey olması gerekir. Gerçekten nedir zaman?”

“Bu sorunun cevabını sen kendin verebilsen, çok iyi olurdu!” dedi Hora Usta.

Momo, uzun süre düşündü. Sonra düşüncelere dalmış olarak konuştu: “Var olduğu kesin. Ama ona dokunamayız. Tutamayız da onu. Sanki koku gibi bir şey. Ama durmadan ilerleyen bir şey. O halde geldiği bir yer olmalı! Belki de, rüzgâr gibi bir şeydir! Ama yok,hayır! Şimdi buldum! Belki, hep var olduğu için duyulmayan bir müzik gibidir. Sanırım, benim bunu çok derinden duyduğum oldu!”

“Biliyorum” dedi Hora Usta. “Seni bu nedenle çağırtabildim buraya.”

“Ama başka bir şey daha var” diye dalgın dalgın konuştu Momo, düşüncelerinden bir türlü kopamıyordu. “Müzik sesi çok, çok uzaktan geldiği halde, sanki taa içimde duydum onu… Demek, zaman da böyle bir şey olmalı…”

Biraz susup yeniden söze başladı: “Tıpkı rüzgârın su yüzünde dalgacıklar oluşturması gibi demek istiyorum. Ah, belkide sözlerimin hepsi saçma!”

“Bence çok güzel konuştun” dedi Hora Usta. Bunun için şimdi sana bir sır açıklayacağım. Bütün insanlara zamanları, buradan, Hiçbir Zaman Sokağı’ ndaki, Hiçbir Yerde Evi’ nden dağılır.“

Momo ona saygıyla baktı. "Oooo” dedi. “Zamanı sen mi üretiyorsun?”

Hora Usta güldü. “Hayır çocuğum” dedi. “Ben sadece yöneticiyim. Benim görevim her insana belirlenen payını vermektir.”

“Madem öyle” diye sordu Momo; “Sen de bu işi, zaman hırsızlarının insanlardan zamanlarını çalamayacağı şekilde düzenleyemez miydin?” “Hayır, bunu yapamam” diye cevapladı Hora Usta. “Çünkü zamanlarını nasıl kullanacaklarına insanlar kendileri karar verirler. Zamanlarını korumak da onlara düşer. Ben yalnız paylaştırmayı yapabilirim.”

Momo, tekrar salona bakınarak sordu: “Onun için mi burada bu kadar çok saat var? Her insan için bir tane, öyle mi?”

“Hayır, Momo” diye karşılık verdi Hora Usta. “Bu saatler sadece benim eğlencem. Bunlar, her insanın göğsünde taşıdığı şeyin basit birer taklidi yalnızca. Çünkü nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri, sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.”

“Ya kalbim bir gün artık çarpmazsa?” diye sordu Momo.

“O vakit, senin için zaman da biter, çocuğum” diye karşılık verdi Hora Usta. ’'Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Zaman içinde günler, geceler, aylar ve yıllarca geriye doğru giden aslında sen kendinsin. Bir gün çıkıp geldiğin o sihirli kapıya doğru yaşamın boyunca geri gidiyorsun, sonunda yine oradan çıkıp gideceksin.“

"Ya öbür tarafta ne var?”

“İşte orada, bazen taa içinde duyduğunu söylediğin müziği bulacaksın. Ama, artık sen de o müziğin içindeki bir ses olacaksın." Momo'yu süzdü. "Fakat sen bunları henüz anlayamazsın,değil mi?” diye sordu.

“Yoo” dedi Momo. “Sanırım anlıyorum.” “Hiçbir Zaman Sokağı’nda her şeyin nasıl da geriye doğru hareket ettiğini hatırlamıştı ve sordu: "Sen ölüm müsün?”

Hora Usta gülümsedi ve karşılık vermeden önce bir an düşündü ve şöyle yanıtladı: “İnsanlar ölümün ne olduğunu bilselerdi ondan hiç korkmazlardı. Korkmayınca da, kimse onların yaşam zamanını çalamazdı”

“Öyleyse, onlara bunu söylemek gerekir.” dedi Momo.

“Öyle mi dersin? Ben onlara bunu dağıttığım her saat başında söylüyorum. Ama korkarım onlar işitmek istemiyorlar. İnsanlar kendilerini korkutan şeylere daha çabuk inanıyorlar. Bu da bir bilmece!”

“Ben korkmam!” dedi Momo. Hora Usta başını ağır ağır sallayarak onayladı. Uzun uzun Momo’ yu süzdü ve ardından şöyle konuştu: "Zamanın kaynağını görmek ister misin?“

"Evet” diye fısıldadı kız.

“Seni oraya götüreceğim” dedi Hora Usta. “Ama orada konuşmak yok! Ne bir şey soracaksın, ne de bir şey söyleyeceksin. Buna söz veriyor musun?”

Momo başını sallayarak evet dedi. Hora Usta eğildi ve onu tutup kucağına aldı. Şimdi çok uzun boylu ve çok yaşlı görünüyordu ama, ihtiyar bir adamdan çok, asırlık bir ağaç veya bir kaya gibiydi.

Sonra bir eliyle Momo’ nun gözlerini örttü. Küçük kız, yüzüne kar tanecikleri düşüyormuş gibi bir serinlik ve hafiflik hissetti. Hora Usta'yla beraber uzun, karanlık bir koridorda yürüyorlarmış gibi geldi ona. Kendini emniyette hissediyor ve hiç korkmuyordu. Önceleri kalbinin atışlarını duyduğunu sandı, ama sonra gerçekte bunun Hora Usta’ nın ayak seslerinin yankısı olduğunu düşündü. Yol oldukça uzun sürdü. Sonunda Hora Usta onu yere bıraktı.Yüzleri iyice birbirine yakındı. Hora Usta, gözlerini açarak parmağını dudaklarının üzerine koydu, sonra doğrulup kalktı. Ortalığı altın renkli bir ışık sarmıştı. Momo, gökyüzü gibi çok geniş, kocaman, görkemli bir kubbenin altında durduklarını anladı. Bu kubbe som altından yapılmıştı. Yukarılarda, tepede yuvarlak bir delik vardı. Oradan bir ışık, sütun gibi aşağıya doğru iniyor ve yerde, ayna gibi parlak ama siyah renkli durgun bir suyu olan yuvarlak bir havuzu aydınlatıyordu. Suyun hemen yüzünde, ışık seli içinde yıldız gibi parıldayan bir şey vardı. Suyun üzerinde çok yavaş bir hareketle, bir sarkaç gibi havuzun çevresine doğru gidip geliyordu. Havada hiçbir askısı olmadan duruyor ve insana hiç bir ağırlığı yokmuş hissini veriyordu. Ve bu yıldız-sarkaç havuzun iyice kıyısına yaklaşınca, o noktada suyun içinden büyük bir çiçek goncası çıkıyordu ve sarkaç yaklaştıkça o da açılıp tam bir çiçek oluyordu. Bu, Momo’ nun o güne kadar hiç görmediği güzellikte bir çiçekti. Sadece göz alıcı renklerinden dolayı değil. Momo, böyle renklerin olabileceğini aklına bile getiremezdi. Yıldız, sarkaç bir süre çiçeğin üzerinde duruyor ve Momo da, her şeyi unutup,hayran hayran seyre dalıyordu.

Çiçeğin kokusu da, sanki ne olduğunu bilmediği halde hep özlemini duyduğu bir kokuydu. Sonra sarkaç yavaşça geri geri gidiyor ve o uzaklaştıkça çiçek de, yavaş yavaş solmaya başlıyordu. Yaprakları birer birer karanlık suya düşüp kayboluyordu. Momo, sanki içinden bir şeyleri koparıp alıyorlarmış gibi acı duyuyordu.

Sarkaç havuzun tam ortasında durduğu sırada çiçek tamamen yok oluyordu. Fakat, bu sefer sarkacın gittiği yönde yeniden bir gonca beliriyordu. O da, yavaş yavaş açılmaya başlıyordu. Momo onu daha iyi görmek için havuzun çevresini dolaştı. Bu önceki çiçekten apayrı bir güzellikteydi. Momo, bu renkleri de evvelce hiç görmemişti. Bu çiçek çok kıymetli olmalıydı. Kokusu da, bambaşka ve çok tatlıydı. Baktıkça bakası geliyordu. Fakat, sarkaç yeniden geri gitmeye başlayınca, bu çiçek de yapraklarını tek tek döküp karanlık sulara gömüldü. Sarkaç, yavaş yavaş havuzun öbür kıyısına doğru yöneldi. Fakat, bu kez önceki noktada durmadı, bir parça daha ileri gitti.Ve orada birinci noktanın yanı başında yaprakları açılan bir goncanın ortaya çıktığı görüldü.

Bu çiçek Momo'ya çiçeklerin en güzeli gibi geldi. Bu bir harikaydı! Çiçeklerin kraliçesiydi! Onun da, yavaşça solduğunu, yapraklarının karanlık suya karışmaya başladığını görmek, Momo’ yu öylesine üzdü ki, neredeyse hıçkırarak ağlayacaktı. Ama, Hora Usta'ya sessiz olacağına dair verdiği sözü hatırlayıp, kendini tuttu. Hem de, havuzun bu sefer öbür kıyısında, yeniden bir gonca belirmeye başlamıştı bile.

Momo yavaş yavaş anladı ki her yeni açan çiçek bir öncekine hiç benzemiyordu, her birinin apayrı güzelliği vardı ve bu yüzden de hep "en güzeli işte budur, daha güzeli olamaz" düşüncesine saplanıp kalıyordu. Havuzun çevresini dolaşıp, her açan çiçeği yakından seyrederek ve kayboluşlarına üzülerek bir süre boyunca oyalandı. Bu sahneyi seyretmekten sonsuza kadar bıkmayacağını düşündü.Ama daha sonra, orada önceden fark etmediği başka bir şeylerin de olduğunu sezdi.

Kubbenin tepesinden aşağı düşen ışık sütunu,yalnız aydınlatmakla kalmıyor, bir ses de veriyordu. Momo, şimdi duyabiliyordu bunu. Önceleri, uzaklarda esen rüzgarın, ağaçların tepesinde yarattığı bir hışırtı gibiydi. Sonra uğultu çoğaldı, yükseldi ve dalgaların kayalıklara çarpmasını ya da bir çağlayandan hızla dökülen suların çığıltısını andıran bir sese dönüştü.

Momo, gittikçe daha iyi anlıyordu ki, bu ses birbirine karışan binlerce çınlamadan oluşuyor ve değişik melodilere dönüşüyordu.Bu hem bir müzikti, hem de bambaşka bir şeydi sanki. Momo, birden hatırladı: Yıldızlı gecelerde tek başına tiyatro yıkıntısında oturup sessizliği dinlediği anlarda kulağına gelen müzik sesiydi bu. Çınlamalar, şimdi daha da net ve canlıydı. Momo, karanlık suların içinden çıkan çiçeklerin, daha doğrusu her biri apayrı ve tek olan o şekillerin bu müzikli ışıkla oluştuğunu sezdi. Dinlemeyi sürdürdükçe, sesleri teker teker duyuyor gibiydi. Bunlar, insan sesi değildi. Sanki altın, gümüş veya o türden bütün madenler hep birden şarkı söylüyorlarmış gibiydi. Sonra, arkadan başka sesler ulaşılmaz uzaklıklardan gelip, anlatılmaz güçle araya karışıyordu. Ve öyle açık duyuluyordu ki, Momo bilmediği bir dilde söylenen bazı sözcükleri bile anlayabiliyordu. Bunlar, kendi özel isimlerini açıklayan güneş, ay, gezegenler ve tüm yıldızlardı. Bu isimlerde saklıydı hep, onların yaptıkları, ettikleri… Bu saat çiçeklerinin her birini, nasıl açtırdıkları ve nasıl soldurdukları…

Momo birden, bütün bu sözlerin kendisine söylendiğini anladı! Evren, en uzak yıldızına kadar bütünüyle kocaman, görkemli bir surat olmuş, ona bakıyor ve konuşuyordu! Üzerine korkunun da ötesinde bir hal geldi, ürperdi. Aynı anda Hora Usta'yı gördü, eliyle ona gel işareti yapıyordu. Hemen onun kollarına atıldı. Hora Usta onu kucaklayıp kaldırdı. Momo, yüzünü onun göğsüne sakladı. Elleri yumuşak kar taneleri gibi bir kez daha Momo’ nun gözlerini örttü ve Momo karanlık, sessizlik, güven içinde yaşlı adamın kucağında o uzun yoldan geri döndü. Saatlerin arasındaki küçük odaya döndüklerinde, Hora Usta Momo’ yu küçük divana yatırdı. Momo, “Hora Usta” diye fısıldadı. “İnsanların zamanlarının bukadar…” Gerekli sözü arıyor, bulamıyordu. “Bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum” dedi sonunda.

“Senin görüp duyduğun şeyler, insanların zamanı değildi Momo” dedi Hora Usta. "Bu yalnız senin kendi zamanındı. Her insanın içinde senin az önce gördüğün gibi bir yer vardır. Ama oraya yalnızca benim gördüklerim erişebilir. Ve bildiğimiz gözle orası görülmez.“

"Fakat ben neredeydim?”

“Kendi yüreğinde” diyerek, eliyle kızın kıvırcık saçlarını okşadı Hora Usta.

“Hora Usta” diye fısıldadı Momo. “Arkadaşlarımı da sana getirebilir miyim?”

“Hayır” dedi , “Şimdilik bu olmaz.”

"Seninle ne zamana kadar kalacağım?“

"Yeniden arkadaşlarını özleyinceye kadar, yavrum.”

“Ama, onlara yıldızların söylediklerini anlatabilir miyim?”

“Anlatabilirsin. Ama yapamayacaksın!”

“Niçin?”

“Bunu yapabilmen için, önce sözlerin içine doğması gerekir.”

“Ama ben onlara her şeyi anlatmak istiyorum, hepsine! Duyduğum melodinin şarkısını söylemek isterdim. Sanırım o zaman her şey düzelirdi.”

“Bunları gerçekten istiyorsan Momo, beklemeyi bilmelisin.”

“Beklemekten sıkılmam.”

“Beklemelisin yavrum, tıpkı bir tohumun toprağın altında uyuması gibi, başını dünyaya çıkarmadan önce bir güneş dönencesi süresi beklemesi gibi. Senin içinde de, sözcüklerin doğup olgunlaşması aynı sürede olur ancak. İster misin bunu?”

“Evet” dedi Momo.

“Öyleyse uyu!” dedi Hora Usta ve elini Momo'nun göz kapaklarının üzerinde dolaştırdı: “uyu!..”

Momo, derin ve rahat soluklar alarak uykuya daldı.. “

Momo- Michael Ende

Momo, Michael EndeMomo, Michael Ende
Sadık Cemre Kocak, Sisle Gelen Yolcu'yu inceledi.
09 Eki 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Spoiler İçerir !!
Doktor Freire. Başlangıçta nöbetçi psikiyatr olarak karşımıza çıkıyor. Ancak ben bu sefer olaylardan ziyade çeviri ekibine bi teşekkür borçluyum. Şuana kadar seride gösterdikleri azime bakıyorum da. Yazarı bence oldukça iyi yansıtıyorlar. Kötü bir çeviri olsa büyük ihtimalle ne olduğunu anlamamız, o duyguyu hissetmemiz çok zor olacaktı. Yazara teşekkür ettiğim kadar, çeviri ekibine de teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Yeniden kitaba dönecek olursak ilk bölümle birlikte bizim doktora ve hastanesine büyük bir bölüm ayırıldığını görüyoruz. Ve bir de Mischell. Hani şu kitabın adını aldığı Sisle Gelen Yolcu. Kim olduğu bilinmeyen. Peki bu adam ne olacaktı ? Gizem de henüz başlamamıştı. Yani en azından bilindik bir cinayet senaryosu yerine yaşayan birinin kim olduğunu bulma çabası biraz alışılagelmiş yazıların dışında kalıyordu tabi. Tabi bu nereye kadar mı sürecekti ? Hemen geliyoruz efendim.
Anais Chateled. Paramparça olmuş hatta Grange'nin deyimiyle 'Sanatsal' bir cinayetin olduğu gecenin, Cumartesi gecesinin şanssız ismi. Tam da cinayet ona mı denk gelecekti yani ?  Başkomiser olarak ilk cinayet vakası buydu çünkü.
Anais ise ilk cesedi incelerken bir boğa başının insan başı yerine kesilerek konulduğunu görmüştü. Acaba direkt insan kafası kesilmeden mi boğa başı üstüne geçirilmişti ? Cinayete de oldukça sert bir giriş yapmıştık diyebiliriz.
İlerleyen bölümlerde ve sıkça araştırmalarda ulaşılan cesetler ve ipuçlarında özellikle Patrick ve Sylvie’nin ölümü ve suikast girişimi sonrasında gene hikayenin kahramanının çizik bile almadan susturucu ve dürbünlü tüfeklerden koşarak uzaklaşabiliyor olması geçmiş dönem Cüneyt Arkın filmlerini gözümde canlandırdı diyebilirim. Kaçıncı kitabı bilmiyorum ama gene de huyundan vazgeçmedi, neyse canı sağ olsun.
Freire’den başta da bahsetmiştik. Biraz kafası karışık bir eleman. Bu psikiyatr da geçmişini hatırlamıyor ve kendini araştırmaya çalışıyor. Freire, bir olay sonrası iyice kendinin kim olduğunu merak ediyor ve polis merkezine kadar giriyor. Victor Janusz olduğunu zannediyor ve Ben katil değilim diye not bırakarak kayıplara karışıyordu. Katil olsun veya olmasın bu adam çok kısa bir zamanda o durumdan bu duruma nasıl gelmişti büyük merak konusuydu tabi. Ancak burada dikkatimi çeken noktalardan biride adam sanık değil de tanık konumundayken kaçıyordu.
Patrick Bonfils ölüyor, psikiyatrın arabası da cineyet yerinin orada bulunuyordu. Ancak Freire’nin hiçbir şey hatırlamaması da elimizdeki bilgilerin çelişmesine neden oluyor ; katili tanımlayamadığımız gibi, katil olup olmadığını da anlamıyorduk. Ağır bir kaçış sahnesi ve polis aldatmacası sonrası Freire artık Victor Janusz kimliği ile sokaklara dönüyordu.
Janusz, evsizlerle birlikte takılmaya başlamış ve kendini tanıyan birini bulmak için neredeyse tüm evsizleri gezmişti. En sonunda bir kurumda toplandıklarında Şampuan adında bir bağlantı bulduğunu ve Emmaus gönüllüsü olduğunu öğreniyor. İkaros, Minotauros ve Uranos. Cinayetler bir Mitolojiye göre mi işleniyordu. Geçmişte ölen bir kişi ve ilk başta başına boğa kafası geçirilerek öldürülen başka biri. Peki bunları kim yapmıştı ? Janusz’un bunlarla bağı neydi ve o bir doktor muydu ?
Janusz eskilerden kurtulmuş ve düzgün bir kıyafetle ele geçirdiği dava dosyasına ulaşmaya çalışmıştı. Dosyayı her zaman ki Grange’nin kahramanları usulüyle ele geçirdi. Oldukça rahat.
Janusc kendi kimliğini araştırmaya devam ederken Nice kentinde -zombi diyebileceğimiz- biriyle görüşüyor. Ve kendisinin katil olduğunu öğreniyordu. Peki ama daha kitabın yarısı bile olmadığı zamanda katilin ortaya çıktığına kim inanırdı ki okurken. 2010 Nice Karnavalı ve Deliler. Janusc bir kimlik daha kazanıyor, Narcisse oluyor ve yeni bölüm de bu isimle başlıyordu.
Narcisse ya da Janusz veya Freire yahut Arnaud mu demeliyim ki ressam olduğunu öğreniyor. Tabi son olarak da Nono Resimlerde bir gerçeklik fark ediyor ve resimlerini toplamaya başlıyor. Resimlerde ikinci bir gerçeklik ve X-RAY bağlantısı oldukça dikkat çekici noktalardandı. Yazar gene çözüm sürecinde bizleri şaşırtan bir teknik bulmuştu. Bir değişik tarz da yazarın bu karakteri her yeni bulgu ile birlikte yeni bir kimliğe kavuşturması diyebiliriz. Bu da karakterle birlikte bizim de merakımızı cezbeden bir durum tabi.
Nereden nereye geldik. Tüm bu karakterler sanki Doktor Who dizisindeki Psişik Kağıt mevzusunu aklıma getiriyor. Sürekli saldırı ve kaçışlar, yine bir katilden beynini parçalayacak silahın patlamadan kurtulması ve en garibi de yaptığı onca araştırma ile bir profesör adını duyması. Bunun kendine yardım edeceğini zannetmesi. Peki ya gerçekten böyle oldu mu ? Beklendiği gibi yardım gördü mü yoksa büyük bir sürpriz bizi mi bekliyordu ?
Ah gene bir As Bayrakları As muhabbeti dönüyor. Fayans süslemeleri ile ilgili gene bir İstanbul benzetmesi ve vapur iskelelerinin sevimli havasının yansıması gösterilmiş.
Şöyle bir genel değerlendirme yaparsak özellikle final kısmında olan karşılaşma ve mücadele beni çok gerdi. Hatta bayağı bi sinirlendim desem yeridir. Bunun yanında gene katil ve kurban taraflarında yazarın taraflı bir yorum yaptığını –yani taraflı derken kurbanı savunduğunu ve işin sonunda kurbanın kazandığını söylemek gibi- söyleyebiliriz.
Anlatım tarzı olarak da gene araya sıkıştırılan bir İstanbul hatta buradaki vapur benzetmelerine kadar gene oldukça sağlam araştırmalara dayanan ve bunların kullanıldığı, dile kolay 68 sayfa ve 2.5 gün gibi okul ve iş dönemini de kapsayan ve kısıtlı bir zamanda okunan, akıcılığı ve yer yer tam sıkacakken yeni bir bulgu ile bizleri heyecanlandıran –bazen de sinirlendiren- gerçek ve kurgunun Mitoloji ile birleştiği çok da güzel bir eserdi diyebilirim. Her zaman kitaplarla kalmanız dileğimle..