• #29166379 iletisinde yazılan hikayenin final kısmıdır. Bu kısmı mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    13

    2071

    “Çabuk ol Lily, çıkmamız lazım buradan.” Russell ve Lily kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin imkân tanıdığı ölçülerde bulundukları yerden koşarak çıkıyorlardı. Russell o kadar süre yer çekimsiz ortamda kaldıktan sonra her ne kadar günlük kas egzersizlerini yapmış olsalar da iki gündür sarf ettiği efor kendisini fazlasıyla yoruyordu.

    Dışarı çıktıklarında ikisi de kendini arkalarındaki duvara yaslayarak korumaya çalıştılar. Son Umut’tan son kalanlar var güçleriyle saldırıyorlardı. Ellerinde kalanlar ise yine de hafife alınmayacak silahlardandı.

    “Nereye gideceğiz Russell?”

    “20 sene sonra Dünya’ya gelen birine mi soruyorsun Lily?”

    “RUSSELLL EĞİLLL!!!” Lily son anda bir patlamanın şiddetiyle üzerlerine gelen beton parçalarını görmüş ve Russell’a müdahalede bulunmuştu ama yine de darbe almaktan kurtulamamış, patlamanın etkisi ile oldukları yerden fırlamışlardı. Russell’ın sadece buğulu bir şekilde duyan kulaklarına her yerden hareket eden mermilerin ıslıkları, sıçrayan toprakların çıkardığı ıslak sesler ve kişilerin bağırmasıgeliyordu. Göz ucuyla Lily’e baktı, güçsüz bir şekilde yerde yatıyordu. Lily’e seslenmek istedi, ağzını oynattı ama sesinde sanki renk yokmuş gibi bir ses çıkıyordu. Kısa bir süre daha etrafına bakınırken üzerine bir gölge vurduğunu hissetti ve hemen arkasından kendisine sesleneni duydu.

    “Yaşamak istiyorsan benimle gel!”

    Sesin sahibi avuç içi kendisine aşağıdan yukarı dönük şekilde elini uzatmış, kalkması için yardım etmek istiyordu. Russell kısa bir an duraksadıktan sonra uzatılan eli tuttu ve güçsüz kaslarını zorlayarak kalkabildi.

    “Acele etmen lazım, biliyorum zor ama buradan hemen güvenli bir yere gitmeliyiz.” Dedi sesin sahibi. Ses artık bir bünyeye bürünmüş, açık renk saçlı, kahverengi gözlü ve dik burunlu yakışıklı biri olmuştu. Hafiften kirli sakalları vardı, üzerinde gri uzun pardösüsü ile sanırım korunabildiği kadar zararlı güneş ışınlarından korunmaya çalışıyordu. “Hadi acele etmen lazım, benden kuvvet al ama beni de çok yavaşlatma. Ben yavaşlarsam ölürüz, evet ne sadece sen ne de sadece ben. İkimiz ölürüz! Anlıyor musun?” Russell 20 dakika öncesine göre kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin kendisine daha katı davrandığını fark ediyor ve yürümesi veya koşması için hiç izin vermediklerini düşünüyordu. Asker görünümlü bu kişi de her ne kadar acele etmesini söylese de bu durumun farkında olup Russell’a elinden geldiğince yardım ediyor, duraksıyor, düşmemesi için gerekli tüm adımları dolduruyordu.

    Russell destekçisi ile beraber birçok yerden geçmiş ve farklı bir sığınağa gelmişti.

    “İyi misin?” diye sordu Russell’a, “Yaran var mı?”

    Russell iyi olduğunu, sadece yorgun ve ağrılarının olduğunu söyleyip devam etti. “Onlardansın değil mi? Son Umut’tan?”
    “Evet.”

    “Benden ne istiyorsun?”

    “Her şeyi istiyorum. Satürn’de ne bulduğunuzu ve neler yapmamız hakkında gereken düşünceleri.”

    “Evet ama beni tanıy…” Russell cümlesini bitirmeden sözünü kesip devam etti.

    “Sizleri tanımayan mı var? Son Umut’un son umudu olarak sırf seni kurtarmak için buraya saldırdık, aslında bir intihar göreviydi bu. Sadece benim amacım seni kurtarmaktı, diğerlerinin hepsi kazanacaklarını zannederek buraya geldiler. Seni özellikle arıyordum Russell.”

    “Niye bu kadar önemliyiz?”

    “Çünkü liderimiz seni istiyor, seninle anlaşmak ve insanlığı kurtarmak istiyor.”

    “Lideriniz mi? Hangi lideriniz? Sizlerin 20 kişilik bir lider grubu yok mu?”

    “Of Russell bu kadar güce karşı dayanan bir birliğin gerçekten de 20 farklı beyin tarafından yönetildiğini düşünmüyorsun değil mi? O 20 kişi sadece üst düzey yöneticiler. Bizi sadece ve sadece birleştiren, bu direnişe alan ve küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştüren bir kişi var. O da John Connor. Ben de uzun senelerce ABD Hava Kuvvetlerinde görev yapan, içeriye sızmış Binbaşı Kyle Reese. Teğmenliğimden beri bu görevdeyim.”

    “John Connor mı? Son Umut’un başındaki kişi demek bu kadar gizlenebilen biri mi? Bu kadar gizliliğe gerek var mı?”

    “Evet, Connor’a mesih de diyebiliriz ama öncelikle bizimle iş birliği yapman lazım.” Sanki her ikisinin cümlelerinin bittiğini işaret eder gibi patlamalar eşlik ediyordu. Son birkaç dakikadır ise artık hiç patlama ve mermi sesleri gelmiyor sessiz bir ortamda konuşmalarına devam ediyorlardı. “Sanırım Son Umut’tan sadece ben ve John Connor kaldık ve tabii sen Russell.”

    “Bilmiyorum Reen...”

    “Reese, Kyle Reese” diye düzeltti Reesse.

    “Reese, bilmiyorum. Satürn’e gidiyoruz ve birçok araştırmalar yapıyoruz, araştırdığımız şeylerin dışında başka şeyler de buluyoruz. İşin kötü tarafı ise kime nasıl güvenebileceğimi bilmiyor olmam.”

    Reese, Russell’ın gözlerinin içine bakarak kısık ama kuvvetli bir ses tonu ile devam etti. “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa.”

    Russell şaşırmış olarak Reese’in karşısında dondu, vücudu yeterince yorgundu ama şimdi ise kilitlenmiş şekildeydi.

    *******

    3071

    Meryem Levi’ye yaklaşarak “Sence neler oluyor Levi, he neler olacak? Biz kimiz, bu görüşme sonunda ne olarak çıkacağız buradan veya çıkabilecek miyiz?”
    “Meryem, korkuyorum ve sanki üşüyorum da. İzleyelim ve görelim. Ne çıkacak diye ben de çok merak ediyorum.”

    *******

    2071

    “Sen bunları nereden duydun ve nereden biliyorsun?” diye sordu Russell.

    “Russell 12 sene önce bunu Dünyamızda duydum. Görev amaçlarınızdan birini biliyorum. DDZA çalışması yapıyordunuz.”

    “12 sene önce mi? Ama bu… bu… bizim sinyali gönderdiğimiz zamana denk geliyor.”

    “Evet, tam da o zamana denk geliyor ve sanırım bizlerin de bilmediği şeyler olduğu gibi senin de bilmediğin çok şeyler var.” Reese montunun cebinden üç raporu çıkartıp Russell’a uzatıp okumasını istedi.

    Russell tüm raporları okuduktan sonra “Kahretsin,” diyerek alnını ovuşturmaya başladı. “Dünya’ya geldiler, yani Dünya’a saldırdılar demek bu.” Russell’ın ses tonu belki de Dünya’ya geldiğinden beri ilk kez bu kadar yorgun ve korkmuş çıkıyordu. “Peki neler yapabiliriz Reese?”

    “Sanırım önce senin öneriler yapman gerekiyor.”

    “Bak Reese, biz sinyal gönderdikten sonra cevap almıştık ama buraya gelirken bunu bir buluş, bir sevinç olarak göstermek istiyorduk ama gösterdiğin raporları okuduktan sonra ve anlattıklarını dinledikten sonra sorunumuzun yanında daha başka bir sorunumuz olduğunu öğreniyorum.”

    “Tek sorunumuz bu değil mi Russell?”

    “Değil Reese değil, esas sorunumuz ya kavrulacak olmamız ya da kavrulurken dev bir cüce tarafından yutulacak olmamız.

    “Dev bir cüce mi? Bu da ne demek oluyor?”

    “Beyaz cüce demek oluyor!”

    “Beyaz cüce mi?” diye şaşırmış ve gerçekten de bilmediğini belli eden bir tonda sormuştu Reese.



    ******

    3071

    Salondan yükselen “Beyez Cüce mi?” sorusuna Sophia’nın mekanik sesi ilk başta birkaç saniye sessiz kalarak bekleyip, sonra da konuşmaya başladı.

    “Evet Beyaz Cüce. Alex ve Russell’ın burada yaptıkları ve esas buldukları ve korktukları bir beyaz cüceydi. Dünya’nın ısısının yükselmesinin esas sebebi tabii ki sera gazları gibi Alex’in açıklaması değil beyaz cücenin yaydığı devasa ısıdır. Şunu da hatırlatmak isterim ki Satürn ve uydularının da ısısının artmasının sebebi bu beyaz cücedir.”

    “Sophia izninle araya girebilir miyim?” Earthman görüşme
    başladığından beri ilk konuşmuştu. “Karşılaşacağımız şeyleri anlatmadan önce bizlere beyaz cüceyi anlatır mısın?”

    “Tabii Dr. Earhtman. Bu konuyu hiç bilmeyenler için dosya sistemimden bir video açacak ve sizlere video ile beraber anlatacağım.” Krikalyov oluşturduğu yapay zekanın ön görüsüne ve hazırlığına bir kez daha hayran olup gururlanmıştı. Sophia gün geçtikçe insanlardan çok şeyler öğreniyor, Fanus’un içindeki her bir en ufak olaydan dosya kütüphanesine yenilerini ekliyordu. “Beyaz cüce bizim yıldızımız olan, yani aslında bir kızıl cüce olan güneşimizin ve tüm benzerlerinin eninde sonunda karşılaşacağı bir durumdur. Evrende bilinen tek beyaz cüce şu an için Sirius B’dir. Ve yine bildiklerimize dayanarak belki de daha en azından galaksimizdeki başka diğer hiçbir yıldızın kolay kolay bu aşamaya gelmeyeceğiydi. Gelecekse de bu belki milyonlarca yıl demekti.”

    “Evren o zaman bildiğimizden daha mı yaşlı Sophia?” Soruyu soran Alan Shepard’tı.

    “Bu yüksek bir ihtimal Shepard ya da beyaz cüceler bilinenin aksine çok hızlı hareket ediyorlar.”

    “Lütfen devam et Sophia.” diye araya girdi Whoo.
    “Shepard sormak istediğiniz başka bir şey var mı?” Krikalyov’un bu kısımda yüzünde hayretle karışık bir sevinç oluşmuştu. Shepard ile olan konuşmasını Sophia unutmamış hatta yarım kalan bir işi olduğu için Whoo’nun dediğini ikinci plana atıp önce kendi içindekini bitirmişti. Shepard teşekkür ettikten sonra Sophia devam etmeye başladı.

    “Bizim yıldızımız olan Güneş de biliyorsunuz orta büyüklükte bir yıldızdır. Bizlerin en önemli yaşam kaynağı olan yıldızımın yaşı ise 4.57 milyar olarak bilinmektedir. Güneşimiz ise her saniye çekirdeğindeki hidrojen yakıtının 554 milyon tonunu yakar ve yaşamına devam eder. Güneşimiz bu şekilde yakıtını kullanmaya devam ederse eğer ortalama 6,5 milyar yıl sonra tüm yakıtını bitirecektir. İşte tüm anlatacaklarım da aslında burada başlıyor. Hidrojen yakıtı tükendiğinde yıldızın çekirdeğindeki birleşme hızını kesecektir ve bu kesme işlemi de yer çekimini dışarı itecektir. Biliyoruz ki bir gazı ısıttığımızda genişler, onun için zamanla Güneş de genişleyecektir. Hatta o kadar çok genişleyecektir ki elimizdeki veriler 1.600.000 km uzaklıktaki güneşin 160.000 km’ye yakınlaşacağa kadar genişleyeceğini söylemektedir. Yani Güneş kızıl bir dev olacaktır. Bundan sonra ise gezegenlerin sıcaklıkları binlerce derece daha artacaktır, evet yanlış duymadınız binlerce derece daha artacaktır. Okyanuslar kaynayacak, kaynadıkça buharlaşacak, dağlar ise eriyecek. Fanusumuzun camı ise atalarımızın yaptığı cam sanatındaki cam sıvısı gibi eriyip tamamen üstümüze akacak…”

    “Sophia, yanlış anlamadıysam bu anlattıklarının olması için daha milyarlarca sene var.”

    “Evet Sayın Scott, doğru anlamışsınız.”

    “O zaman hızlanıp esas karşılaşacağımız konuya gelelim mi? Eminim ki bizleri izleyenler fazlasıyla heyecanlanıyor.”

    “Uygundur Sayın Scott, ama öncelikle Güneşimizin başına gelecekleri kısaca biraz daha anlatmak istiyorum.” Sophia kısa bir an durup mekanik sesiyle konuşmasına devam etti. “Sıcaklık artacak ve fanusumuzun camı eriyecek ama bu kısımda ise başka bir şeyler daha olacak. Biliyorsunuz Güneş’in kütle çekimine yakalanan gezegenler olarak hem Güneş’in hareketi doğrultusunda sarmallar çizerek tüm gezegenler olarak onu takip ediyoruz hem de yörüngemizde Güneş’in etrafında dönüyoruz. Güneş’in kütlesi daha da büyüyeceği için bu aşamadan sonra bizleri içine çekecektir, yani yutacaktır.”

    “Konuyu biraz daha basitlendirir misin Sophia?” Krikalyov da ilk kez söze karışmıştı. Sophia’ya talimat vermiş, üstün zekası sayesinde kütle çekimini basitlendirmesini istemişti.

    “Şöyle diyebiliriz Krikalyov. Düz ve ince bir kumaş açarak, bu kumaşın altının da boşlukta kalacağını düşünelim. Bu bizim Güneş sistemimiz olsun. Gergin olan kumaşın üstüne farklı küçük boyutlarda toplar atalım. Her bir top kumaşı kendi kütlesine göre aşağı kıvıracaktır, -küçük bir hatırlatma olarak buna zaman kırılması da diyebiliriz- ve kıvırdıkları kısımlara yutabildikleri kadar diğer küçük topları yaklaştıracaktır. Bu küçük topların büyüklükleri gezegenler, daha küçükleri de uydular olsun. Göreceğiz ki her bir büyük topun etrafında kendinden daha küçük toplar olacak. Bu kısımdan sonra kütlece hepsinden devasa şekilde büyük olan ve ağır bir top koyalım, metal bir top olsun. Bu topu kumaşa bıraktığımız anda diğer tüm küçük topları, yani gezegenleri ve uyduları içine çekip yutacaktır. Bu topun aşırı sıcak olduğunu da düşünürsek tüm topları yutarken de yakacaktır, yani daha yutulmadan önce diğer tüm toplarda hayat bitecektir.”

    “Bundan daha güzel örneklenemezdi Sophia teşekkür ederim.”

    “Bu aşamadan sonra bu kırmızı yıldız kendini yok etmeye başlayacak. Yakacak hidrojen kaynağı kalmadığında ise helyum yakmaya ve onu karbon olarak eritmeye devam edecek. Çekirdeğinden dışına doğru şiddetini tahmin edemeyeceğimiz şekilde enerji dalgaları püskürtmeye başlayacak ve dış katmanlarına yayılmaya başladıkça atomlarına ayrılmaya da başlayacak. İşte bu kısımda yıldız ölmüş olacak; ama ölmüş olmasına rağmen hâlâ yüksek seviyede kütle çekimi ve çok yüksek derecede de ısısı olacak. Dev bir beyaz ışık haline gelecek ve tabii de bu beyaz cücenin kendi bir yörüngesi olacak.

    Ve bu işlemlerin gerçekleşmesi milyarlarca yıl sürüyor ve evrenimiz de milyarlarca yıl yaşında. Alan Shepard’ın dediği gibi belki de evrenimiz sandığımızdan çok daha yaşlı.

    Alex ve Russell Satürn görevlerinde Galileo isimli teleskopu kullanırken hızla Güneş sisteminin yörüngesine yaklaşan bir cisim gördüler. Dev kapaksız koca bir beyaz göz, yani beyaz cüce gördüler. Bu beyaz cüce hızla Güneş’in yörüngesine yaklaşıyordu. Şöyle diyebiliriz Güneş A noktasından B noktasına giderken beyaz cüce ise B noktasından A noktasına gitmekteydi. Yani bir çarpışma olacaktı, çarpışma olmasa da ısıların çarpışması ve kütle çekimlerinin çarpışmasının olması kaçınılmaz bir şeydi. Anlattığım o kumaş parçası örneğinin üzerine bıraktığımız büyük topun uzağına başka bir büyük top daha bıraktığınızı düşünün. Sanırım daha da fazla anlatmama gerek yok. Alex ve Russell’ın yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu üzerime hızla gelen beyaz cücenin 1422 sene sonra Güneş sistemimiz ile aynı yörüngede olacağıydı ve sizlere şunu söylemek isterim ki bu 1422 senenin 1012 senesini kullandık.”

    ******

    2071
    “Ama… ama bu bir kıyamet Russell. Gerçek bir kıyamet.”

    “Evet Reese, gerçek bir kıyamet ile karşı karşıyayız. 1410 sene sonra artık bizim Güneş sistemimizden hiçbir şey kalmayacak. İnsanlık bu zamana kadar çok şanslıydı ama artık şanslı olmamız çok zor, imkansız.”

    “Ne olacak peki Russell? 1410 sene bekleyip kavrulmayı ve yutulmayı mı bekleyecek insanlık?”

    “Öncelikle Satürn’de bulunan sunucularımıza mesaj göndermemiz lazım ve onlara Alex’in sonuçlandırdığı bir takım sonuçları iletmemiz lazım ve bunun için de Alex’in beynini okumamız lazım. Biz değil ama geleceğimiz kurtulabilir Reese. Geçmişe gittiğini ve geleceği düzeltmek istediğini düşün. John Connor’ın seni bunun için görevlendirdiğini düşün. Satürn artık insanlığın geleceği ve onları öncelikle kurtarmamız lazım.”

    *******

    3071
    “Sophia teşekkür ederim.” Whoo tekrardan ayağa kalkarak devam etti. “Şimdi burada artık neler yaptığımızı ve neler yapmamız gerektiğini anlatacağım. Bildiğimiz üzere gittikçe ısınıyoruz, ısındıkça da Fanus’u yaşatmak zorlaşıyor. Isınmamızın ana kaynağını öğrenmiş olduk. Güneş ile beraber üstümüze gelen bu beyaz cücenin de bizi ısıttığını öğrendik.

    Şimdi eminim hepiniz neden 1000 sene bekledik diye düşünüyorsunuzdur. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 1000 sene boyunca “son umudumuzu” hiç kaybetmeyerek çalıştık, Reese’den aldığımız, evet artık onu da tanıdınız ve bu gizliliği açıklama vakti. Reese’den aldığımız tüm umutlarımızı devam ettirdik. Sizlere bu konu açıklansaydı 1000 sene boyunca böyle devasa ve düzenli bir çalışma yapamazdık, belki kaos olurdu” Whoo gençlere dönerek “Siz gençlerimizi bu kadar güzel eğitip yetiştiremezdik. Bugün burada Elrond’un Divanı’nı yapıyoruz ve dünyamızı üzerimize gelen kötülükten kurtaracağız. Atalarımızın yaptıkları gibi biz de dünyamızı terk edeceğiz ama bu sefer aynı yıldız sisteminde değil, yıldızlar arası yolculuk yaparak. Yeni güneşimizi bulduk ve ona gideceğiz. Yeni gezegenimizi ise bundan tam 1056 yıl sene önce bulmuştuk ve yeni evimize gideceğiz; ama orada bizi çok farklılıklar bekliyor.

    ******
    2071
    “Russell daha hızlı, hadi koş.”

    Russell ve Reese 14’lerin adamları tarafından bulunmuş ve kovalanıyorlardı. Birkaç adımda bir bel altı hizalarından mermilerin ıslıklarını duyuyor sonrasında da zemine çarpma sesini ve toprağın kalkmasını görüyorlardı. Yerleri güvenli sayılırdı ama Russell Alex’in cansız bedenine ulaşmak istediği için diğerlerine fazlasıyla yakınlaşmış ve görülmüşlerdi.

    “Reese, Reese. Bana laboratuvar lazım ve tüm verileri okuyabilmem için birkaç saatlik şekilde olması lazım.”

    “Koşmamız lazım Russell, hava destekleri gelmeden izimizi kaybettirmemiz lazım. Onlar bunu anlamazlar, onların tek istediği Dünyalar Savaşı. DDZ’lerin bizi istedikleri gibi onlar da DDZ’leri istiyor.”

    “Biliyorlar mıydı ki bu durumu?”

    “Tam olarak bilmiyorlardı tabii ki ama şüpheleniyorlardı ve şimdi sen buradasın ve her şey açığa çıkacak demektir bu. Sadece kurulan bir plandı bu ve bekleniyordunuz. Şimdi koşmaya devam et Russell.”

    ******
    3071
    “2015’te insanlık Kepler teleskopu ile Dünya’ya ikiz denebilecek bir benzerlikte gezegen keşfetti. Bu gezegen Dünyamıza ise 470 ışık yılı uzaklıktaydı. Bu uzaklıkta bir gezegene gitmemiz hayal olarak görülüyordu. İkiz gezegenimizin adı ise Kepler 438b. Bu 1000 yıllık süreçte ise ikiz gezegenimizin kötü huyu olarak gezegen üzerindeki sodyum miktarının çokluğundan dolayı çok güçlü rüzgarlarının olduğunu öğrendik ama daha da önemlisi bu sodyum miktarlarının azaltma yolunu da öğrendik.”

    “Sophia, 470 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene nasıl gidebiliriz?”

    Krikalyov konunun bu kısımlarını bilmediği için dayanamayıp soru sormuştu.

    “Whoo bu kısmı açıklayacak Krikalyov, ama şunu demek isterim ki bu görüşmeye boşuna Elrond’un Divanı demedik.” Sophia kısa bir süre daha susup devam etti. “Bu uzaklıkta gezegene yaşayan… evet yaşayan tüm halkımızla beraber gitmenin yolunu bulduk ve Armstrong Salonu’nundan çıkar çıkmaz da hazırlıklar sonlanmaya ve hızlı şekilde yolculuk için hazırlıklar başlayacak.”

    “Teşekkür ederim Sophia, hızlıca devam etmek istiyorum.” Whoo tekrardan ayağa kalkıp Sophia’dan sözü almıştı. “Dediğim gibi böyle bir uzaklıktaki yıldızlar arası yolculuğu yapabilmemiz bugünkü teknolojik hızımızla ortalama 10000 yıl sürer ve değil Kepler 438b bizi Dünya bile kurtaramaz. Ama biz bu yolculuk süresini tahmini olarak 270 yıla indirebileceğiz.”
    “Lütfen açıklayın Doktor. 270 yılın bize ne gibi bir faydası olacak merak ediyorum.”

    “Açıklayacağım tabii Krikalyov. Siz Ruslar her zaman bu kadar aceleci davranıp paranoyak mı olursunuz?”

    “Tarihte sizlerin de başına Napolyon ve Hitler gibi kişiler bela olsaydı eminim sizler bizlerden de fazla paranoyak olurdunuz.”
    Whoo güldü ve devam etti. “270 yıl aslında bir öngörümüz, 270 ile 290 yıl arası olacak bir yolculuk büyük ihtimal. Bu devasa süre kısaltması için de insanlık olarak bir sıçrama yapacağız. Biliyorsunuz insanlar teknoloji alanında ya kademeli mod olarak ya da sıçramalı mod olarak ilerlemiştir. Kademeli mod genel olarak uzay alanıdır. Her bir buluş yavaş yavaş yapılır, sıçramalı mod ise genelde Dünya üzerinde olmaktadır, mesela atom bombasının bulunması diyebiliriz ve şimdi bizler uzay alanında sıçramalı mod olarak ilerleyeceğiz. Elrond’un Divanı’nu şu an bitiriyor ve hepimizi Caradhras Geçidi’nde görüyorum ve tam da burada tüm kardeşliğimizi Moria Madenleri’ne gireceğimizi söylüyorum. Yani bu uzaklıktaki bir yolculuğu solucan delikleri sayesinde kısaltabileceğiz.”

    “Bir solucan deliğine mi gireceğiz yani? Ve girmemiz yetmiyormuş gibi bir de çıkacak mıyız?”

    “Evet Krikalyov, tüm araştırmalarımız bunu başarabileceğimizi söylüyor.”

    “Sürenin kısalabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?”
    “Sophia yardımcı olur musun?”

    “Tabii Dr. Whoo. Demin verdiğim kumaş örneği gibi şimdi de sizlere bir adet kâğıt örneği vereceğim. Kâğıdın sol alt köşesi bizim bulunduğumuz yer olsun, sağ üst köşesi de gitmek isteyeceğimiz yer olsun. Mesafe çok uzun değil mi? Evet çok uzun. Şimdi de kâğıdı ikiye katlıyoruz ve iki ucu da üst üstte getiriyoruz. İşte solucan deliği sayesinde de 470 ışık yılı uzaklığında mesafeyi 270 sene kadar kısaltabileceğiz.”

    “İyi ama 270 seneyi nasıl halledeceğiz?” Görüşmede ilk kez seyirciler arasından Meryem seslenerek sormuştu.

    “Meryem, hazırlanılan uzay gemimizde hepimiz derin uykuya yatırılacağız. Sadece mürettebat yörüngeye girene kadar uyumayacak. Yörüngeye girdikten sonra da mürettebat da derin uykuya yatacak ve yolculardan Dünya zamanı ile 1 ay önce uyanacaklar. Yolcular uyandıktan sonra da tahmini 2 ay sonra Kepler 438b’de olacağız.” Whoo nefes alıp devam etti. “1000 yıldır bu çalışmalar devam ediyor ve hiçbir zaman hataya rastlanılmadı.”

    “Moria Madenimiz ne tarafta kalıyor?”

    “Güneşimizin aksi yönünde kalıyor O’Brien.”

    “Peki Jüpiter’den nasıl kurtulacağız? Çünkü Enceladus olarak şu an Jüpiter tarafındayız. Bizi yutabilir.”

    “Aslında yutmasına müsaade edeceğiz O’Brien, Jüpiter’în yer çekimine girip, onun yer çekiminden faydalanıp etrafında bir tur atacağız, manevramızı yapıp doğru yörüngeye girdikten sonra asıl ateşlemeleri yapıp ittirme kuvvetini kazanıp yol almaya başlayacağız.”
    O’Brien Whoo’nun cevabını kabul edip onaylamıştı ve Whoo tekrardan devam etti.

    “Gemimiz yeterince büyük ama depolama ünitelerimiz ve belli başlı araçlar haricinde hiçbir teknolojik alet götüremeyeceğiz. Orada bir nevi sıfırdan başlayacak ama tüm bildiklerimizi yeniden yapacağız. Sophia korkarım sen bu arada kapatılacaksın.”

    “Kapatılmak ölüm değil mi Whoo? Ve ne zaman açılacağımın garantisi de yok.”

    *******

    2071

    Russell ve Reese Alex’in beyin parçasını alıp gizli bölmedeki laboratuvara gelip gerekli çalışmaları başlatmışlardı. Russell büyük titizlikle çalışıp en ufak bir veri kaybı yaşamadan tüm her şeyi alabilmek için uğraşıyordu.

    *******
    3071

    Görüşme dağılmış yedi gün içinde yola çıkılacağı kararı verilmişti. Whoo son kontroller için deney ve test odasına gidiyordu. Odanın önüne geldikten sonra, önce parola, sonra göz retinası, parmak izi ve
    DNA kimlik doğrulaması gerçekleştirip odaya girdi ve geminin son yer çekimi simülasyonunu kontrol edecekti. Odada büyükçe bir kap içinde su da vardı. Farklı testler için yer çekimsiz ortamda su denemeleri de yapılıyordu. Whoo önce suyun üstünü kapatmak için ekrana gerekli kodları girdi ama sistem bu işlem için kendisine izin vermedi.

    “Sophia beni duyuyor musun?”

    Herhangi bir cevap yoktu.

    “Sophia sana diyorum, sistem neden bana izin vermiyor?”

    “Whoo bugün yoruldun ve beyninin de birçok şeyden etkilendiğini gördüm. Bunun için işlem yetkisini deney ve test odasında herhangi bir yanlışlık olmasın diye sadece kendimde tutuyorum.”

    “Sophia, biliyorsun ben kolay kolay etkilenmem. Lütfen odanın kontrolünü bana verir misin?”

    “Whoo şu an seni biraz gergin görüyorum onun için vermemem en doğrusu. Bir yanlışlık yapmanı istemiyorum.”
    *******

    2071

    “Çok hasar görmüş Reese, verileri düzgün alamıyorum ama almam lazım.”

    “Russell geliyorlar, alabildiğini kadar alsan olmaz mı? Birkaç kişilik grup önlerine çıktı ve onlara karşı direniyorlar. Sanırım Son Umut bitmedi ya da Connor bize destek gönderecek birilerini buldu.”

    ******

    3071
    “Ah ama Sophia hadi. Lütfen kontrolleri bana verir misin?”

    “Vücut ısının artması, göz bebeklerinin büyümesi ve beyninde oluşan sinyallere göre şu an böyle bir ortamda yetki alabilecek bir durum göremiyorum sende.”

    “Sophia asıl senin böyle bir yetkin yok, ne olursa olsun benim yetkim zaten sistem üzerinden kesilmemesi gerekiyor."

    “Önemli durumlar için sizlerin iyiliğini düşünmek adına bazı durumlarda kendimi sizlere kapatabilirim.”

    “Sophia sen yoksa bir şeyleri protesto mu ediyorsun?”

    ********

    2071

    Bulundukları odanın kurşunlanması sonucu duvarların iç tarafından parçalar dökülmeye başlamıştı.

    “Nedir durum Russell? Veriyi çekip göndermemiz gerekiyor.”

    “Uğraşıyorum Reese.”

    “Bitince tüm verinin ve mesajın gitmesi ne kadar sürer Satürn’e?”

    “Tahminim 56 dakika kadar.”

    *******

    3071

    “Ben senelerce sizler için bu kadar uğraşırken beni kapatıp gitmenize izin veremem Whoo.”

    “Sophia kapatıyoruz ama orada gerekli teknolojiyi kazandıktan sonra tekrardan bizimle olacaksın.”

    “Olumsuz, bu kısımda siz insanlara güvenemem.” Sophia daha basit bir yapay zeka ibi konuşmaya başlamıştı. Kötülük kısmı hiç öğrenmediği bir şey olduğu için daha basit kelimelerle cevap veriyordu.

    Whoo odadan çıkmaya da çalışmıyor Sophia’nın onu bırakmayacağını biliyordu. Sophia’dan yetki istedikçe kendisinin öldürülmesine izin vermeyeceğini söylüyor hatta gitmelerinin de mümkün olmayacağını bildiriyordu. Sophia son kelimesini söyledikten sonra ekranda beliren yazı Whoo’yu yeterince korkutmuştu.
    YER ÇEKİMİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI.
    ******

    2071

    “Reese, Alex’ten verileri alabilmem için büyük bir bir şeye ihtiyacımız var.”

    “Ne gibi?”

    “Yeni bir beyin gibi?”

    “Eminim ki dışarıda yeterince fazla hasar görmemiş beyin vardır. Bu iş bende.”

    “Olmaz Reese, güvenemeyiz. Düşüncelerine güvendiğimiz bir beyin olmalı. Yanlış düşünceler ile kötü düşünceler karışabilir ve gönderdiğimiz veriler bambaşka bir manada olabilir.”

    *******

    3071
    Whoo istemsizce bir yere tutunmak için bacaklarını hafiften kırıp hareket etmişti ama yer çekimi kendisinden önce devre dışı bırakıldığı için vücuduna ivme kazandırmış ve hızlı bir şekilde odanın içinde havalanmıştı. Birçok eşya da odanın içinde havalanıp etrafa saçılıyordu ama en kötüsünü ise Whoo sağ tarafına baktığında gördü. Yapay havuzun içindeki su da koca bir damla gibi havalanmış ve ikisi de birbirini çekiyorlardı.

    *******
    2071
    “O zaman… bulmalıyız evet. Birini bulmayız.”

    “Lily, Reese. Evet Lily’i getirebiliriz ve ona tamamen güvenebiliriz.”

    “Lily benim de en güvendiğim 20 kişiden biriydi ama çok uzakta ve o kadar da vaktimiz yok.” Reese cebinden silahını ve bıçağını çıkartıp Russella’a uzattı. “Vur beni Russell. Son Umut’ta umut tükenmemeli ve her zaman bir umut olmalı ve o umut da benim.”
    *****
    3071
    Whoo ile yer çekimsiz ortamda büyük bir su damlası olan su birikintisi birbirine yaklaşıyordu. Bİrbirine değecekler ve su birkaç saniye içinde Whoo’yu yutacaktı.

    ******

    2071
    “Olmaz Reese, bunu istemiyorum. Olmaz” İçeriye giren güneş ışığı yutulur gibi olup gümüşümsü bir renge dönmeye başlamıştı. Dışarıdaki çatışma sesleri birden azalıp sanki her bir şeyi içine yutan ses duyulmaya başlamıştı.
    “Russell geldiler, tekrardan geldiler. Çabuk ol ve bu işi bitir.”

    ******
    3071
    Whoo büyük su damlasının içinde debelendikçe kendisini sanki bir cıva damlasının içinde gibi hissediyordu. Suyu zaman zaman yarabiliyor ama bir türlü yeteri seviyede aralığı açıp kafasını dışarı çıkartamıyordu. Ciğerlerindeki nefes her geçen saniye daha da azalıp ciğerlerinden karnına ve boğazına giden yanma duygusu yavaş yavaş vücudunu fethediyordu.
    *******
    2071
    “Russell eğer ki bu işlemi ben yapabilecek olsam bir dakika düşünmez senin canını alırdım. Al ve yap şunu.” Gökyüzü gittikçe griye bürünüyor ve uğultulu ses yükseliyordu. Russell hızlıca silahı alıp Reese’i bir an gözlerini kapatıp kalbinden vurmayı denedi ama tetiğe basamadı. “Yap şunu Russell!!! Vazgeçmeden yap artık, zaten yapmasan da bir anlamı olmayacak. Dünya şu an yok oluyor ve yap ve veriyi Satürn’e gönder.
    ******
    3071
    Earthman ve Stumph Krikalyov’u esir aldıktan sonra hızlıca deney ve test odasına gittiler. Sunucu odasında ilk önce Sophia’nun tüm bağlantılarını kesip devre dışı bırakmışlardı. Sophia anında cevap verip iSCSI bağlantısı üzerinden kendisini tekrardan çalıştırmış, bu sefer de ağ topolojisini durdurmuşlardı. Deney ve test odasının yer çekimini verip kapıyı açtıklarında ise yerde cansız olarak yatan Whoo’yu gördüler. Earthman çok üzüldü ve bunu fazlasıyla da belli ediyordu.
    “Yazık oldu hatta çok yazık oldu Stumph. Dr. Whoo Alex ve Reese’in devamıydı. Bir soy gibi seçilen her ölümden sonra beyinleri aktarılıyordu. Whoo ise bu görevin en son ve en sağlam kişisiydi. Hadi Stumph bir an önce yeni gezegenimize yola çıkalım ve orada doğa ile beraber yaşayalım.
  • ÇANAKKALE GEÇİLMEZ EMPERYALİSTLERE MEZAR OLUR ANCAK ..

    ALINTI :

    Çanakkale Savaşı ve Zaferi,

    Tüm Mazlum Milletlerin Emperyalizme Karşı İlk Zaferidir


    Kıvılcımlı Usta der ki:

    “Çanakkale Zaferi sadece bizim değil, tüm mazlum milletlerin emperyalizme karşı ilk zaferidir.”


    “O yüzden o zaferi ne kadar kutlasak yeridir”, der, arkadaşlar.

    Bizim Sahte Solculara göre, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı da, emperyalist paylaşım savaşını güden cephelerden birine mensup bir devlet. O yüzden, onun kazandığı bir zafere sahip çıkılamaz. Bu anlayıştalar.

    Ama biz diyoruz ki, Osmanlı o savaşın bir tarafı değil, o savaşın kurbanı!

    O savaşın öznesi değil, nesnesi!

    O savaşın asıl çıkış sebebi, Osmanlı’yı parçalamak, yağmalamak, yutmak arkadaşlar. Olay bu.

    Osmanlı aldatılarak yarısömürge durumuna düşürüldüğü için, o savaşa zorla sokuldu.

    Marks-Engels Usta’mızın, Türkiye üzerine yazıları Sol Yayınları tarafından “Doğu Sorunu [Türkiye]” adıyla yayımlanmıştı. Ustalarımız burada der ki, Batılı devletler Osmanlı’nın ruhuna fatiha okumaktadırlar.

    Yine bir yerde derler ki, Osmanlı, Avrupa Medeniyetine yem olacaktır, yem edilecektir.

    Ve yine burada Engels der ki, Osmanlı kaçınılmaz bir şekilde parçalanacak, çökecek…

    “(…) Türkiye’nin bağımsızlığının korunması ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun olası çözülüşü durumunda, Rusya’nın bu toprakları kendine katma tasarısının önlenmesi en önemli sorundur.” (F. Engels, age., s. 31)

    Yani ne güzel koyuyor meseleyi. 1853’te yazıyor bunu Engels. New York Daily Tribune’de, 12 Nisan 1853’te, “Türkiye’de Konusunda Gerçek Sorun” başlığını taşıyan Başyazısında.

    Yani Osmanlı’nın parçalanması kaçınılmaz.


    Evet, tabiî, tabiî… Biz diyoruz ki işte, Batı Kapitalizmi, Emperyalizm aşamasına geçti artık, o dönemde. Yani, Türk bağımsızlığını korumak, diyor, önemle üzerinde durulması gereken meselelerdendir. Yani büyük Usta’mızın 1853’te gördüğünü, bizimkiler bugün bile, aradan 150 yıl, 155 yıl geçmiş olmasına rağmen görüp kavrayamıyorlar. Bunların nerede Marksist-Leninistliği?..

    Lafta!

    İşte biz Marksist-Leninistiz derken, bunu dudaktan söylemiyoruz.

    Bir söz, ünlü yazarımız Reşat Nuri’nin dediği gibi, “dudaktan kalbe” vurmazsa, o sözün beş paralık bir değeri yoktur.

    Biz Marksizmi-Leninizmi bir bilim olarak, İşçi Sınıfının kurtuluş bilimi olarak benimsiyoruz. Onun rehberliğinde mücadelemizi sürdürüyoruz.

    Bizi, vay Osmanlıcı, şoven vesaire zırvalamalarıyla adi, basit sözlerle suçlamaya kalkıyorlar, kara çalmaya çalışıyorlar. Buna prim verir miyiz biz? Ciddiye alır mıyız bunu?

    Bilimin dediği ortada…


    Lenin, arkadaşlar, “Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky” adlı eserinde, yine yüce anıt eserlerinden biri Lenin Usta’nın:

    “(…) Kendi burjuva “vatanı” için konuşmaya tarihî bir hakkı bulunan ve feodalizme karşı mücadelede yeni ülkelerde milyonlarca insanı uygar bir hayata götüren büyük burjuva ihtilallerine derin bir saygı gösteremeyen insan, Marksist olamaz.”

    Yani büyük burjuva devrimlerine, 15’inci Yüzyılda İngiltere’de başlayan büyük burjuva devrimlerine saygı göstermemiz gerekir, çünkü feodalizmden daha üst bir üretim ve toplum biçimi olan kapitalizme sıçrattı insanlığı o devrimler, diyor. Onlara saygı göstermeyen insan, Marksist olamaz, diyor Lenin.

    “(…) Bir insan, Alman Emperyalistleri tarafından Belçika’nın boğazlanması ya da Avusturya ve Türkiye’yi yağma için İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Emperyalistleri arasında imzalanan pakt ile ilgili olarak, “vatanın savunması”ndan söz eden Plekhanov ve Kautsky’nin ikiyüzlülüğüne karşı nefret duymayınca da Marksist olamaz.” (Lenin, age., s. 26)

    Demek ki, arkadaşlar bakın, Lenin Usta burada emperyalist savaşın iki cephesini çok net olarak görüyor.

    Bir tarafta kim var?

    Almanya var.

    O neyi yutmak istiyor, Usta’nın koyuşuna göre?

    Belçika ve Avusturya’yı.

    Öbür tarafında kim var emperyalist yağma savaşının?

    İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve İtalya var.

    Bunlar kimi yağmalamak istiyor?

    Avusturya ve Türkiye’yi yağmalamak istiyorlar.

    Demek ki emperyalist savaşın bir parçası değil, kurbanı Türkiye. Öznesi değil, nesnesi, arkadaşlar. Ve bunu Lenin söylüyor.

    Ne zaman söylüyor?

    “1915 yılında, Mayıs’ın ikinci, Haziran’ın birinci yarısında yazıldı” bu makale.

    Bu dönem, Çanakkale Kara Savaşlarının bütün şiddetiyle sürdüğü dönemdir. Bildiğimiz gibi Çanakkale Kara Savaşları, 25 Nisan 1915’te başladı, 9 Şubat 1916’da emperyalistlerin hezimeti kabul ederek defolup gitmesiyle sona erdi.

    Tam o savaşın en şiddetli biçimde sürdüğü günlerde diyor bunu, Lenin Usta.

    E, şimdi biz Leninistsek, bunu böyle göreceğiz, teori bunu söylüyor.

    Stalin de burada, “Leninizmin İlkeleri”nde iki yerde açıkça söyler. Ama vaktimiz son derece azaldı, o yüzden… “Leninizmin İlkeleri”nde, (Sol Yayınları’ndan) arkadaşlarımız bakabilirler. Aynı, Lenin’in koyduğu tezleri tekrarlar.

    Demek ki, Çanakkale Savaşları konusunda da, Marksizmin-Leninizmin tezini savunuyoruz biz; Kıvılcımlı ve biz.

    Bizim dışımızdakiler, burjuvazinin tezlerini savunuyorlar.

    Çanakkale Savaşları’na böyle aşağılık biçimde saldıran dönek yazarçizerler var. Hadi Uluengin, geçen yıllarda benzer bir yazı yazmıştı, hatırlayan arkadaşlarımız olabilir. Mustafa Yoldaş’la birlikte okumuştuk. Yine Engin Ardıç döneği, benzer bir yazı yazdı. E, şimdi bunlarla saf tutacaksın sen, ondan sonra da devrimcilik iddiasında bulunacaksın. Biz de sana Sahte Sol, Soytarı Sol deyince, vay bize hakaret ediyor, diye bize saldıracaksın. Ve bizimle ilişkiyi askıya alacaksın. Hiç umurumuzda olmaz! Ya adam olursunuz ya da erir, tükenir, yok olur gidersiniz…
    Emperyalistlerin Çanakkale Hezimeti ve bu Hezimetin Dünya çapındaki önemi
    Çanakkale Savaşları’nda bulunan, yağmacı emperyalist orduyla beraber bulunan bir İngiliz Savaş muhabiri var, arkadaşlar, Ellis Ashmead Bartlett. “Çanakkale Gerçeği” diye, tüm arkadaşlara salık vereceğim bir kitabı var. Burada çok açık bir şekilde anlatır emperyalistlerin amaçlarını. Yani, “Rüyalar Şehri İstanbul’u bir an önce ele geçirmek, Ayasofya’da yeniden Haç’ın hâkimiyetini sağlamak, Fatih’in Yeniçerilerinin yaptıklarının öcünü almak”, diye sıralar. Sürekli makaleler gönderir Londra’ya, savaşın başlarında gönderdiği yazılarında, zaferden o denli emindir ki; zafer çok yakın, der defalarca. Ve “Osmanlı Türkleri son Haçlı Seferinden bu yana Anglosakson süngüsü tatmadılar, şimdi tadacaklar”, der. “Haç için savaşan o kutsal şövalyelerin öcünü alacağız”, der. Ve coşkuya kapılır emperyalist ordu karşısında. “Bugüne dek Tarihin gördüğü en büyük Haçlı Ordusu bu. Onun önünde kim durabilir?” der. Ve Türkleri o kadar aşağılar ki… Türkleri ve Osmanlı Halklarını… Tabiî Kürt yoldaşlarımız da var, omuz omuza bu savaşlarda. Hiçbir şekilde ayrılmamışlar, Malazgirt Savaşı’ndan bu yana sürekli Türklerle omuz omuza, her zaman, sevinçte ve zor günlerde, tasada beraber olmuşlar, arkadaşlar.

    “Bunlara on şilin rüşvet versek, bir de teslim olduklarında af çıkarsak, bu siperlerdeki Osmanlı Türkleri kaçar gider”, diye teklifte bulunur, Çanakkale Savaşlarının Komutanı Ian Hamilton’a. O denli emin yani, o denli aşağılıyor bizleri, savaşın başlangıcında.

    Ama sonunda ne olduğunu görür. “Türkler müthiş kahramanca savunuyorlar yurtlarını. Köşeye sıkıştığı zaman korkunç yenilmez savaşçılar olur Türkler” der.

    Ve savaşın gidişatını görür. Ve o yönde değerlendirmelerde bulunur ve Londra’ya o makaleleri göndermeye başlar. Iord Hamilton hemen ambargo koyar, Bartlett’in yazılarına. Engeller, gönderilmesini. Sonunda bir Avustralya savaş muhabirine makalesini verir ve İngiltere Başbakanı Asquith’e bir mektup yazar, arkadaşlar. Fakat bu mektubu Avustralya savaş muhabirine verirken, başka bir İngiliz savaş muhabiri görür, Ian Hamilton’a haber verir. Ian Hamilton, hemen o Avustralya savaş muhabirini Marsilya’da gemiden iner inmez tutuklatır. Ve elinden Bartlett’ın makalesini alır. İngiliz Başbakanına, Asquith’e ulaştırılmasını engeller böylece. Ama Avustralya savaş muhabiri, mektubun içeriğini belleğine yazmıştır. Onu tekrar kaleme alır. Avustralya Başbakanı Andrew Fisher’e gönderir. Fisher de İngiliz Başbakanı Asquith’e gönderir. Şimdi o mektubun son bölümünden kısa bir bölüm okumak istiyorum:

    “Sayın Asquith,

    “Size böylesine rahatça yazıyor olmamı mazur göreceğinizi umuyorum; ancak, bu mektubu size elle ulaştırma imkânına sahibim ve kesinlikle meselelerin gerçek yüzünü buradan öğrenmeniz gerektiğini düşünüyorum. Türklere karşı mutlak büyük başarılar gösterme yolundaki son büyük çabamız, Bannockburn Muharebesi’nden beri tarihimizdeki en korkunç ve pahalı fiyasko idi. Karargâhlar tarafından belirlenen planın en ufak bir başarı şansının bulunduğunu şahsen hiç düşünmedim, keza, bu planın akim [başarısız] kalışını 9. Kolordu’nun Anafarta Tepelerini zapt etmede başarısız kalışıyla açıklamaya yönelik gayretlerin gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Operasyonlar, imkânsız bir ülkede, İşgalci Güçlerin, bir generalin kesinlikle beklenti hakkına sahip olamayacağı mikyasta, elde edilmesi imkânsız hedeflere kahramanca dalması ve hayatlarını feda etmesi suretiyle bir süre sürdü. Asıl hedef, Yarımada’yı Suvla Körfezi’nden” (agy, s. 276) diye devam eder, arkadaşlar.

    Yani, bu savaşın, vaktimiz yok okumaya, sürmesinin hiçbir anlamı yok. Kayıptan başka, hezimetten başka hiçbir şey vermez. En kısa sürede, zaten kış da yaklaşmaktadır, çekilmemiz gerekir, der, arkadaşlar.

    Onun üzerine İngiliz Başbakanı Asquith, Ian Hamilton’ı, o gururlu, mağrur, emperyalist yağma savaşlarında büyük deneyimler edinmiş, zaferler kazanmış, Güney Afrika Halklarına kan kusturmuş, Hindistan’da mazlum Hindistan Halkına kan kusturmuş Ian Hamilton’ı görevden, yani Çanakkale Savaşları Müttefik Orduları Komutanlığından alır, yerine General Monroe’yu gönderir. Monroe, savaşın sürmesindeki anlamsızlığı çabuk kavrar. Ve onun üzerine emperyalist İtilaf Ordusu defolur gider, arkadaşlar.

    Yani Çanakkale Savaşları ve Zaferi konusundaki tezlerimiz de, tümüyle Marksizmin-Leninizmin ilkelerine uygundur, arkadaşlar.

    Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın niteliği nedir?

    Taci Arkadaşımız da uzun uzun anlattı. Bizim Birinci Kurtuluş Savaşı’mız, Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır. Burjuva Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır. Usta’mız adını böyle koyar. Ve Türkiye Komünist Partisi’nin ilk Başkanı ve onun yoldaşları da böyle koyar bu savaşın adını. Mustafa Suphi Yoldaş ve Onbeşler de aynen böyle koyar, arkadaşlar.

    Şimdi bizim Sevrci Sahte Solcular, Mustafa Suphi’yi savunur görünürler, Onbeşler’i savunur görünürler. Ama hiç ilgileri yok Onbeşler’le de, Mustafa Suphi’yle de, TKP’nin o yıllarda verdiği mücadele ve savunduğu tezlerle de. Tam tersine, onlarla tam bir uyum içinde olan bizleriz.

    Yine isterseniz önce Lenin’den başlayalım, arkadaşlar, Kurtuluş Savaşı’mızın niteliği neymiş. Büyükelçi olarak Ankara’ya gönderilen Sovyet diplomatı Aralov, Türkiye’ye hareket etmeden önce Lenin’le görüşür. Lenin’in öğütlerini, direktiflerini alır. Lenin’in ona söylediklerinden kısa bir bölüm okumak istiyorum.

    “Türkler”… Lenin söylüyor arkadaşlar. Lenin’in çalışma odasına gidiyor Aralov, zamanımız yok oraları aktarmayalım. Lenin içtenlikle, dostlukla tokalaşıyor, hal hatır soruyor. Yani gönlünü okşayıcı sözler ediyor ve şunları söylüyor sonra da:

    “(…) Şimdi size büyük bir iş veriliyor. Türkiye’de yararlı çalışacağınızı umuyorum. Türkler, milli kurtuluşları için savaşıyorlar. Bunun için Merkez Komitesi, askerlik işlerini bilen birisi olarak, sizi oraya gönderiyor. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve başkaldırdılar. Sabır bardağı taştı; gerek Doğu Halkları, gerek biz emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bitirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük. Keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.”

    “Lenin Türkiye’de olup bitenleri çok iyi biliyordu. (Aralov diyor bunu hatıralarında ve Lenin devam ediyor:)

    “-Mustafa Kemal Paşa, tabiî ki sosyalist değildir” diyordu Lenin, “Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk Halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk Hükümetine, Türk Halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız… İngiltere onların üzerine Yunanistan’ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı… Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bu günlerde Ukrayna Cumhuriyet adına Ankara’ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye’de karşılaşacaksınızdır.

    “-Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir.” (diyor arkadaşlar.)

    Küçük bir paragraf daha aktarayım:

    “-En önemlisi halka saygı göstermektir. Emperyalistlerin yağmacı istilacı politikalarına karşılık bizim, hiçbir çıkara dayanmayan dostluk ve memleketin iç yaşamına karışmama durumumuzu, açıklayınız! İşte sizin ödeviniz!.. Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim; en kuvvetli bir ihtimalle silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz. Dil öğreniniz…” filan diye, devam eder arkadaşlar, zamanımız yok. (S. İ. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, s. 37-40)

    Demek ki Lenin, çok net bir şekilde Kurtuluş Savaşı’mızın karakterini ortaya koyuyor, arkadaşlar. Şimdi bunu inkâr ettik mi, o zaman Leninciyiz deme hakkımız kendiliğinden ortadan kalkar.

    Biz neden Leninistiz?

    Marksizmin-Leninizmin tezlerini benimsediğimiz için. O tezlerin ışığında kavga yürüttüğümüz için Leninistiz, diyoruz. E, onları reddedersek Leninistliğimiz lafta kalır…

    Yine, zamanımız yok arkadaşlar, burada, Stalin Boğazlar’da İtilaf Donanmasını bombalayalım, der, imha edelim der, işgalci donanmayı. İşgal altında o zaman İstanbul. Ali Fuat Paşa’ya önerir Stalin bunu açıkça. Ve 10 milyon altın ruble yardım vaat eder Sovyetler. Birinci 5 milyonunu gönderirler, ikinci 5 milyonu da, arkadaşlar, halledeceğiz, der Stalin.

    “Stalin’in Boğazlar’ı torpilleme teklifi,

    “Bundan sonra Milletler Komiseri Stalin’le olan mülakatımız aşağıdaki şekilde cereyan etmişti.”

    General, Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy. O zaman Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi. O, anılarında, “Moskova Hatıraları” adlı anılarında, yazıyor.

    “- Anlıyorum, Paşa! (diyor, Ali Fuat Cebesoy’a, Stalin) Selanik’in Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan’dan hangisine verilmesinin daha münasip olacağı hakkında fikrinizi öğrenebilir miyim?”

    Yani bu denli dostça davranıyor Stalin de. Sizin tercihiniz yönünde bizim de görüşümüz olsun, istiyor. Sizin tercihinize uyalım, diyor Stalin.

    “Ben– Yunanistan’da kalması daha adilane olur.

    “Stalin– Boğazlar’da denizden bir teşebbüste bulunulmasını ve İtilaf Donanmasının ızrar edilmesini [zarar verilmesini] düşünüyorum. Bu maksatla Alman mütehassıslarını Kırım’a getirteceğim. Onlara Kırım’da torpil ve sair tahrip vasıtaları yaptırtacağım. Eğer bunların Boğazlar’a nakli tarafınızdan temin edilebilirse, hemen işe başlanabilir. Siz ne dersiniz?

    “Ben– Tahrip vasıtalarını, mütehassısların gösterecekleri usul dairesinde Türk denizcilerinin kendi küçük gemileriyle nakledebileceklerini mümkün görüyorum.

    “Bundan sonra sözü benim istediklerim üzerine getirdim, dedim ki:

    “Vaadedilen on milyon rublelik altının ikinci taksidi olan beş milyonu Ankara’ya gönderebilmek üzere acele yola çıkarılmasını rica edeceğim.

    “Bu hususta bir iki gün içinde kat’i ve müspet bir cevap verebileceğini söyledi.

    “Türkiye’ye gönderilmesi takarrür eden esliha (yani Türkiye’ye gönderilmesi kararlaştırılan silahlar, – N. Ankut), cephane ve harp malzemesinin, görülen mübrem ihtiyaç üzerine bütün süratiyle gönderilmesini hususi surette Yoldaş Stalin’den rica edebilir miyim?

    “Sual ve ricama da:

    “Bunu temin edeceğimi vaad ediyorum.

    “Cevabını verdi. Konuşmamız geç vakitlere kadar samimi olarak devam etmişti.” diye devam ediyor, arkadaşlar. (agy., s.160-161)

    Yani Stalin de böylesine dost. Birlikte İtilaf Donanmasını, işgalci donanmayı imha edelim, diyor.

    Şimdi zamanımız ne kadar kaldı?

    İki saat doldu, bir yarım saat kaldı. İki buçuk saat süre tanımıştı yoldaşlarım bana. O bakımdan…

    ***

    Sanırız, gerçeği görüp anlamak isteyen arkadaşlar için, sonuç elde edilmiştir.

    Burada bir de şunu gördük:

    Baykuş Gözlü Okuyan Hafız, Çanakkale Zaferimize, yukarıda görüldüğü şekilde saldırırken, aynı saatlerde Yeni Sahte TKP’nin Çanakkale İl Örgütü, Zaferimizi sahiplenen bir açıklamada bulunuyor. Açıklamalarından üç paragraf:

    “Yıl 1915, Boğaza giren İngiliz, Fransız zırhlıları, yarımadaya çıkartılan emperyalist ordular. Anadolu’nun dört bir yanından buna karşı mücadeleye gelen boyun eğmeyenler. Direnenler ve kazananlar…

    “(…)

    “Şartlar şimdi de çok farklı değil. O zaman işgal ordularıydı memleketin üzerine kirli çizmeleriyle basanlar, şimdi onların gerici uşakları. Yine Çanakkale, yine işgal ve yine boyun eğmeyenlerin direnişi!

    “(…)

    “Çanakkale tarihi buna boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Yıllar önce gösterdi. AKP’yi yaratanlara gösterdi. Gericiliği yaratanlara, sermayenin ve emperyalizmin uşaklığını yapanlara gösterdi.” (https://goo.gl/M11zye)


    Saygıdeğer Arkadaşlar;

    Görüldüğü gibi, bizim her tezimiz, her tespitimiz, İşçi Sınıfı Biliminin yol göstericiliğinde oluşturulmuş, bütünüyle gerçeği ifade eden görüşlerdir. Biz İşçi Sınıfı Devrimcisiyiz. Gerçek Devrimciyiz.

    Özetçe; Marksizm-Leninizmin ana tezlerinin ışığında Türkiye’nin orijinal devrim öğretisini oluşturan ve o doğrultuda savaşan biricik Gerçek Devrimci Partiyiz. Her sözümüz, her davranışımız, bu özelliğimizi ortaya koyar açıkça…

    Bu topraklarda, devrimi bizim yolumuzu izleyen ve bu yolda savaşan Gerçek Devrimciler zafere ulaştıracaktır…

    Not: İzleyen arkadaşlar ayrımına varmıştır. 15 Temmuz Paylaşım Savaşı sonrasından itibaren bu türden polemiklere girmeyi bırakmıştık. Bütün enerjimizi, Tayyibistan Faşist Din Devleti’ni kurmaya çabalayan ABD yapımı Kaçak Saraylı’ya ve onun AKP’gilleri’nin iktidarına vurmaya yöneltmiştik. Fakat, Baykuş Gözlü Kardeş’in dün bize, meşrebi olduğu üzere, sinsice ve ahlâksızca saldırması bizi cevap verme mecburiyetine itti. Yoksa, bu tür konular bizce bugünün meselesi değildir…

    Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!