“Önemli olan dış güzellik değil, iç güzelliktir.”
Halbuki dünyada bundan daha yanlış bir cümle yoktur.
Gerçekten böyle olsaydı çiçekler, arıların dikkatini çekmek için neden onca çaba gösterirdi?
Peki yağmur damlaları, güneşle buluşunca neden gökkuşağına dönüşür?
Doğa, güzel olmayı arzu ettiği için elbette. Bu arzusunu tatmin etmesinin tek yoluysa başkalarını, güzelliğine hayran bırakmaktır.
Dış güzellik, iç güzelliğin görünür kısmıdır… ve her insanın gözlerindeki parıltıda kendini belli eder. Kişinin hırpani giyimli olması, şık kabul ettiğimiz şablonlara uymaması veya yanındakileri etkileme kaygısı taşımaması önemli değildir. Gözler ruhun aynasıdır ve esrarengiz gibi görünen her şeyi dışarı yansıtır.
Ama gözlerin ışıldamaktan başka bir özelliği daha vardır; ayna vazifesi görürler.
Kendilerine hayranlıkla bakanların görüntüsünü yansıtırlar. Dolayısıyla bakan kişi, ruhu karanlık olduğu takdirde, baktığı gözde de kendi çirkinliğini görecektir; çünkü gözler de tıpkı aynalar gibi bize kendi yüzümüzü yansıtır.
Dağların değişmediğini düşünenler yanılmaktadır; dağlar depremlerden doğar, rüzgar ve yağmurlarla aşınır ve her geçen gün farklılaşır; gözlerimiz bütün olayları görmese de böyledir. Dağlar değiştikçe mutlu olur ve “İyi ki aynı dağlar değiliz,” derler birbirlerine.
Ağaçların değişmediğini düşünenler yanılmaktadır. Ağaçlar kışın çırılçıplak kalmayı, yazınsa kat kat giyinmeyi kabul etmek durumundadır. Ayrıca dikili oldukları topraktan çok daha uzaklara ulaşırlar, çünkü kuşlar ve rüzgarlar, tohumlarını dört bir yana yayar.
Ağaçlar mutlulukla, “Ben kendimi tek bir ağaç sanıyordum, oysa bugün birçok ağaçtan meydana geldiğimi keşfediyorum,” derler etraflarında filizlenmeye başlayan yavrularına.
Doğa bize, “Değiş!” der.