• 144 syf.
    ·3 günde
    Ocak ayı deyince insanın aklına birçok şey gelir. Yeni yılın başlangıcı, zemheri ayının bitişi, vergilere harçlara gelen zamlar…
    Benim aklıma bir de Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği gün geliyor: 24 Ocak 1993. Bugün de tarihler yine 24 Ocak’ı gösteriyor. Sene ise 2020. 27 sene geçmiş aradan. 27 senede, neler olmadı ki bu ülkede? Post-modern darbeler ile beraber bir de darbe girişimi, terör olayları, seçimler, yolsuzluklar, ekonomik krizler… Yani sizin anlayacağınız değişen bir şey yok.

    Aslında var. Haksızlık etmeyelim. İleriye değil de, geriye doğru gidiyoruz. Hani mehter gibi iki ileri bir geri gitsek yine şükür edeceğiz. İki geri bir ileri gitmekten devamlı geriye gider olduk. Üstüne bir de ortak paydalarda buluşacağımız yerde, kutuplaşmalarımız arttı. Bu süreçte ülkenin “aydın” kesimi de, kendi ekmeğine bakar oldu. Dini sömüremeyen, Atatürk’ü sömürür oldu. Tabii bizim Atatürkçü gezinen kesimimiz de çanak tutunca dünü arar hale geldik. Bunu neden söylüyorum, Mumcu gibi yazarları neden –daha çok– okumamız, aslında okumamız da değil anlamamız gerektiğini açıklamak adına.

    Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş adlı bu eserinde TİP Genel Başkanlığı ve Milletvekilliği yapmış Behice Boran ile uzun bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstelik de Behice Boran sürgünde olmasına rağmen bunu başarıyor. Behice Boran kimdir, nedir sorusuna cevap vermeden önce isterseniz şöyle bir mütareke dönemine, 1900’lerin başına doğru bir geri dönelim.

    Mütareke dönemi, malumunuz 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile başlayıp, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona eren bir dönem. Yaklaşık 4 yıl süren bu dönemde, Türkiye toprakları önce işgal edildi, ardından da Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verildi. Bu incelemede uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatacak değilim. Bahsedeceğim konu bu aradaki dönemde kurulan iki sosyalist parti: Şubat 1919’da “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Eylül 1919’da “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”.

    Bu partilerden ilki, yani “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Hüseyin Hilmi Bey’in liderliğinde kurulan ve 1922’de kapanan partidir. Hüseyin Hilmi Bey’in önce partiden uzaklaştırılması, ardından da şüpheli bir cinayete kurban gitmesi ile parti tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. İkinci parti, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen sosyalistler tarafından kurulan partidir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında doktor yüzbaşı olarak görev yapan Şefik Hüsnü Bey de bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Bu iki sosyalist parti ile beraber 1920 yılında ilk yasal komünist siyasi parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur.

    Mütareke döneminden, Cumhuriyet dönemine geçelim. Cumhuriyet’in ilanından sonra çok partili hayat denemeleri gerçekleştirilse de kalıcı olmamıştır. 1946 yılındaki genel seçimlere kadar tek parti olarak devam eden dönem, 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler ile iktidar ilk kez el değiştirmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması ile Demokrat Parti iktidardan düşürülmüş ve Cemal Gürsel başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur. Bu sürecin devamında 1961 Anayasası’nın kabulü ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anayasanın getirdiği ortamda, 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuştur. Kurucu üyeler 1962 yılında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet etmişlerdir. Mehmet Ali Aybar konusuna, yine Mumcu’nun bir eseri olan Aybar ile Söyleşi eserinde daha uzun değineceğim için konuyu doğrudan kitabın konusu olan Behice Boran’a getirmek istiyorum.

    Behice Boran, nüfus kâğıdında yazdığı kadarıyla 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya gelir. Annesinin dediğine göre mayıs ayında değil de, kasım ayında dünyaya gelen Boran, 1890’larda Çarlık Rusya’sının Kazan yöresinden göç eden Bursalı bir ailenin kızıdır. Behice Boran, Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle beraber Bursa’dan İstanbul’a göç eder. 1931 yılında Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’ne devam ederken, kolejde öğretmen vekili olarak görev yapar. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapmaya başlar. Marksizm ile de sosyoloji bölümündeki profesörlerden birinin yine sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi olan oğlu sayesinde tanışır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, 1938 yılında yurda döner. 1948 yılına kadar akademisyen olarak görev yapan Behice Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. 1950 yılında Kore Bildirisi’nden dolayı 15 aya mahkûm olur ve memuriyet hayatı sona erer. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur. 1965 yılında Şanlıurfa’dan milletvekili seçilir. 1969 yılında Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Parti iki tane genel başkan değiştirdikten sonra, 1971 yılında Boran genel başkan seçilse de 12 Mart 1971 muhtırası ile partisi kapatılıp, tutuklanır. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kalır. 1975’te tekrar kurulan TİP’in genel başkanlığına seçilir. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yurtdışına çıkan Boran, 1981’de vatandaşlıktan çıkarılır. 10 Ekim 1987 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeder. Behice Boran’ın Bir Uzun Yürüyüş’ü kısaca böyledir.

    Behice Boran’ın hayatından bahsederken, Kore Bildirisi olayını tek bir cümle ile geçiştirmek doğru olmaz. Konuyu biraz daha açarsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında bir savaş patlak verir. Bir tarafta Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği; diğer tarafta Güney Kore, ABD, İngiltere ve Birleşmiş Milletler vardır. Burada bizi ilgilendiren kısım, DP’nin TBMM onayı alınmaksızın Kore’ye asker yollamasıdır. Bu duruma karşı çıkan Behice Boran ve arkadaşları Türk Barışseverler Cemiyeti’ni kurarlar. Askeri birliğin gönderilmesini protesto eden Cemiyet yöneticileri hakkında 161. maddesinin 6. fıkrası gereğince dava açılır. Behice Boran 15 ay, diğer sanıklar da 6-10 ay arasında değişen cezalara çarptırılırlar. Boran ve arkadaşlarına dava açılan 161. maddenin 6. fıkrası 1962 yılında antidemokratik bulunarak kaldırılır.

    Kore Bildirisi olayından sonra TİP dönemlerine geri dönelim ve partinin genel başkanlığını yürüten Aybar ile Boran’ın arasındaki ilk anlaşmazlığa değinelim. Uğur Mumcu, Aybar ve Boran arasındaki anlaşmazlıkların bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden dolayı kaynaklanmadığını söylüyor. İlk anlaşmazlık, 1968 yılında, senato seçimlerinden önce MYK’de seçim propagandası için ana teması hakkında çıkar. Aybar, halkın horlanmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirir ve ana temanın bu olmasını ister. Boran ve arkadaşları karşı çıkarlar. Aybar, sınıfsal bazdan ayırarak özgürlük ve horlanma konularını işlemeye başlayınca anlaşmazlık büyür. Aynı yıl “güler yüzlü sosyalizm” konusunu işlemeye başlar. Boran ve arkadaşları sosyalizmin güler yüzlü olanı olmayanı gibi bir ayrımı olmadığını, parti yayınlarında da yer almadığını savunur. Boran’a göre, Aybar oy toplama hesaplarına gereğinden fazla önem veriyordur ve yine ona göre önemli olan işçi/emekçi kitlelerinin bilinçlendirilmesidir. Sürecin devamında anlaşmazlıklar çözüme kavuşmaz, Aybar genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

    12 Mart döneminde TİP yöneticileri hakkında yine dava açılır. Boran, 141. madde gereğince 15 yıla mahkûm olur. 1974 yılında ilan edilen genel afla serbest kaldıktan sonra, 1975 yılında ikinci kez kurulan TİP, 12 Eylül 1980 ihtilali ile son bulur. İhtilal sonrasında yurtdışına çıkan Boran, ölümünden birkaç gün önce TKP ile TİP’in birleştiğini duyurur.

    Kitabın içeriğine dönecek olursak; kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Uğur Mumcu ile Behice Boran’ın soru cevap niteliğinde olan konuşmalarından, ikinci bölüm ise Uğur Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. Behice Boran, açık yüreklilikle ve Mumcu ile bazı konularda tamamen ters düşmesine rağmen karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerini oldukça güzel dile getiriyor. Sovyet rejimi, Avrupa komünist partileri ve Türkiye’deki sosyalist hareketler konusunda güzel tespitlerde bulunuyor. Bazı görüşlerine ve yaptıklarına katılmamış olsam da, Behice Boran Türk siyaset tarihinin önemli bir ismi olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Uğur Mumcu ile ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Her zamanki gibi açık, dürüst ve tarafsız bir şekilde Behice Boran’ın verdiği cevapları yayınlamaya çalışmış. Çalışmış diyorum çünkü o dönemdeki sansürleri düşünürsek, yaptığı iş kesinlikle büyük bir başarı sayılabilir.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.

    İncelemenin Aybar ile ilgili kısmını da okumak isterseniz: #60647426
  • Türkiye’nin karanlık yılları..
    Kardeşin kardeşe kırdırıldığı yıllar..
    CIA’in ortadoğu şefi Paul Henze‘nin ABD başkanı Jimmy Carter’a “Bizim oğlanlar yaptı” dediği 80 darbesine daha bir yıl var.. 1979 yani.. Karadeniz’in şirin ilçesi Fatsa’da belediye seçimleri yapılacak. Bağımsız aday Fikri Sönmez farklı şeyler söylüyor.. Herşeyi halkla yapacağım.. Belediyeyi halkla yöneteceğim.. Özellikle gençlerden kendisine büyük destek var.. Diğer partiler rahatsız.. Ankara’nın baskısıyla seçim iki kez erteleniyor. Sonunda Fikri Sönmez 3096 oyla belediye başkanı oluyor. CHP’nin oyu 1150.. Adalet Partisi’nin 850..
    MHP ve MSP’yi de eklesen, Fikri Sönmez’in yarısı etmiyor.. Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez bir terzi.. O nedenle Terzi Fikri diyorlar…
    Devrimci, sosyalist biri. Seçimden bir gün sonra Fatsa’da halk örgütleri kuruyor. Halkın direkt yönetime katılmasını sağlıyor.. En önemli sorun çamur.. Halkla bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yollarını yeniliyor.. Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgileniyor. Aracıların, komisyoncuların önünü kesiyor.. Kooperatifleşme çalışmaları yapıyor.. Karaborsacıların üzerine gidiyor..
    İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirliyor.. Ulaşımı ve suyu ucuzlatıyor.. Fatsa’da küçük bir sosyalist düzen kuruyor. Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek veriyor. Ancak, Fatsa’nın halkla yonetilmesi Ankara’daki karanlık odaları rahatsız ediyor..
    Önce ilçeye mazot göndermiyorlar..
    Moskova’dan alsınlar diyorlar. Gazeteler hergün Fatsa’yı kötülüyor..
    Süleyman Demirel Çorum katliamını unutturmak için “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyor. Ülkenin tüm sorunları bitmiş gibi, fındık kadar bir ilçe sürekli manşetlere çıkıyor.
    Özellikle Tercüman ve Hürriyet’te.

    “Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
    “Devlet Fatsa’da yok..”
    “Dinsizler dini yasakladı..”
    “Halk mahkemeleri kuruldu.”
    Öyle akıl almaz, öyle gerçek dışı şeyler yazılıyor ki.. Sonunda Fatsa’nın, CHP, AP ve MSP örgütleri bile isyan ediyor.

    “Biz burada huzur içinde yaşıyoruz. Burada komünist iktidar yok, kan yok, halk var.” Fatsa kaymakamı bile önce valiye, sonra Ankara’ya mesaj geçiyor. “İlçede bir sorun yok”
    Ama hemen görevden alıyorlar..
    Sonra bir köşe yazarı çıkıyor ortaya. Oktay Ekşi. O günlerde Hürriyet’in başyazarı. 10 Temmuz 1980’de şöyle diyor köşesinde. “Fatsa bir nifak merkezi. Tehlikeli bir örnek Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek. Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı” Bunları yazan Oktay Ekşi sonrasında CHP milletvekili oldu. Ve 12 Temmuz 1980’de ordu Fatsa’ya el koyuyor.. Silahlı Kuvvetler 12 Eylül’ün ilk provasını Fatsa’da yapıyor.. Terzi Fikri görevden alınıyor.. Yüzlerce insanla birlikte cezaevine konuyor.. İşkence tezgahlarında sabahlıyorlar. Kenan Evren “Fatsa’da taş taş üstünde bırakmadık” diyor..
    Netekim! 4 Mayıs 1985'de Cezaevinde ağır işkencelere dayanamayan Terzi Fikri öldü. Cenaze namazını yarıda kestiler. Komünistti dediler cenazesini yıkamadılar. Dinsiz bu adam dediler, salasını okumadılar. Öylesine gömüldü. Terzi Fikri ve binlerce Fatsalı..
    Fatsa’yı “Sınırsız ve duvarsız bir kardeş sofrası” gibi açmışlardı..
    Kısa sürdü. 9 aylık rüya kanla bitti. Ama Terzi Fikri’nin şu sözleri hiç unutulmadı. “Ben ne yaptıysam, halkım için halkımla yaptım”Yüreklerini betimsiz sevdalarla dolduranlara ölümün hükmü yoktur. Terzi Fikri için de ölümün hükmü yoktu. ve Can Baba’nın Terzi Fikri üzerine yazmış olduğu sözler; "Her seçim döneminde Göğünü yitirmiş bir ay gibi Karadeniz’e düşerim. Ilık bir düş vaktine dönüşür Fatsa. Gözlerimin tuzu Karadeniz’e, Karadeniz gözlerime dolar, Ağzım dilim dudaklarım arar. ben Fikri’yi ararım"



    Okuduğunuz için teşekkür ederim; alıntıdır..
  • Kim olduğumuzu hatırlama partisi. Sahi kimdik biz? Orta Asya steplerinden gelip bu toprakların uygarlıklar kurmuş halklarıyla karışarak yeni bir imparatorluk kurmuş bir milletin kendini kaybetmiş çocukları. Kendini kaybetmiş... Şu kaybettiğimiz kendimiz neydi acaba? Irkımız mı? Dinimiz mı? Onurumuz mu? Aklımız mı? Hafızamız mı? Toplumsal psikojenik füg... Bir toplumun geçici olarak hafıza kaybı... Geçici olduğundan pek emin değilim ama bir hafıza kaybımız olduğu muhakkaktı. Çünkü her gelen hükümdar, her gelen iktidar, tarihi kendi çıkarına göre yeniden yazdırıyordu. ' Çıkarlara göre yazılan tarihin gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.'
  • Komünist diye bir şey yok. Ama düzenbaz insanların her zaman zararlı, tehlikeli bir parti uydurmaları gerekir. Eski bir oyundur bu. Hayır, senin ve benim gibi bağımsız insanların oluşturacakları bir iktidar partisi gereklidir.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 407 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • ...İşte bütün bunları bize Kızıl Ordu'yla bir araya geleceğimiz 1 Mayıs Bayramı hatırlatacaktır. Orada şunu ilan edeceğiz: İktidarı ele geçirdik ve bundan asla vazgeçmeyeceğiz ve bu iktidar bizim için bir amaç değil bir araçtır: Tüm hayatı yeniden inşa etmek, bütün zenginlikleri oluşturmak, tüm mutluluk olanaklarını yaratabilmek ve bunların hepsini halk için erişilir kılmak gibi başka büyük bir hedefe götürecek bir araç. Yeryüzünde ilk kez öyle bir düzen kurmalıyız ki, bir yandan, yamuk ve ezik insanı ortadan kaldırsın, öte yandan da arkadaşının sırtına bineni; ortak bir kooperatif iktisadi sistem, ortak bir emekçi partisi kurulsun ki bütün bunların hepsi tüm insanların dürüst ve şefkatli bir ailede yaşaması gibi bir kamu yararına hizmet etsin.
  • N. Oğuzbeyi, bu sıfatın Türkçü bir genel
    başkana, milliyetçi bir lidere, gerçek bir öndere layık görüldüğünün altını çiziyordu.
    Şükrü Kayalar ise Türklüğün en büyük ihtiyacının bir “başbuğ” olduğunu söyleyerek
    Türkeş’e dikkat çekiyordu: “32 milyon Anadolu Türk’ünün bile bir tek ruh, bir tek kalb
    hâline getirecek bir başbuğumuz yok. Bütün Türklüğe ışık tutacak bir başbuğu bekliyor
    ve istiyoruz. Bu başbuğ bizim bilmediğimiz bir yerde çırasını yakmak için bekliyor.
    Belki de kibritini çakmıştır bile. Biz o başbuğun önderliğinde yükselmek, dünya
    milletlerinin önünde yerimizi almak, sönükleşmiş olan Türk ismini parlatmak istiyoruz.
    Biz o başbuğu ruhumuz coşarak alkışlamak istiyoruz.”

    Türkçülerin, Türkeş’e gösterdikleri teveccühün sebebini anlamak çok da zor
    değildir. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkeş, Türkçülere “iktidar olma ümidini”
    vermişti. Bu bağlamda, 1965 yılında yapılan seçimler de bu teveccühün açık bir
    göstergesi oldu. Atsız dahi Türkeş’e oy istiyordu. Hasan Oraltay’a yazdığı 21 Temmuz
    1965 tarihli mektubunda, Oraltay’dan çevresindeki Kazaklara Türkeş’e oy vermeleri
    yönünde telkinde bulunmasını, eğer Türkeş 30 vekille meclise girerse 1969
    seçimlerinde bu sayının 100’e ulaşacağını ve belki de iktidara geleceğini yazıyordu.
    CKMP bu seçimlerde 30 milletvekili çıkaramamış olsa da Türkçülerin ümidi
    sönmemişti. Parti, meclisteki partiler içinde en az milletvekili çıkaran parti olsa da,
    aldığı oy bile memnuniyet verici olarak kabul ediliyordu. Zira CKMP dışındaki bütün
    partiler, çeşitli sebeplerle hem kendi seçmeninin oyunu kaybetmiş, hem de başka
    partilerden oy devşirmişti. Oysa CKMP böyle değildi. Onun aldığı 208.000 oy yalnızca
    “Türkçülerin” oyuydu. Bundan dolayı, kısa süre önce yeniden teşkilatlanan bir partinin
    bu kadar oy toplayabilmesi 1969 seçimleri için ümit vericiydi. Türkeş, partisi ve
    Türkçüler için bu “ilk sınav” kısmen de olsa başarılıyla atlatılmıştı demektir bu. CKMP
    listesinden meclise giren her milletvekili, partiye oy veren her fert “Türkçü” kabul
    ediliyordu. Bu, dediğimiz gibi, belki de Türkçülük için bir sınavdı. Yıllarca ortalama bir
    rakam verilerek tahmin yürütülebilen Türkçülerin sayısı belki de açık seçik belirmişti:
    208.000.