• Evlilik sürekli dip dibe duracak, yan yana yürüyecek bir şey değildir. Nefes alacak, aldıracaksın.
  • 540 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle ilk okuduğum Osmanlı ve Yakın Tarihi içine alan Türkiye Tarihi kitabı olduğunu belirtmek isterim. O nedenle kıyaslama yapmak konusunda yetkin değilim. Ancak yabancı bir yazar tarafından yazılması nedeni ile objektif olabileceği düşüncesi ile bu kitaptan başladım. Kitabı bitirdiğimde, kitabın geneli açısından bakıldığında, yazarın objektifliğinde yakın tarihimiz açısından şüphelerim mevcut. Osmanlı Tarihi ve 1970 sonlarına kadar dış etkenleri de gözönüne alınarak yapılan değerlendirmeler, yakın tarihte aynı şekilde inceleme yapılamamış diye düşünüyorum. Bunda kendi ülkesinin hakim güç olarak coğrafyamız üzerinde etkilerinde ne kadar objektif olabilir? Ben de bir soru işareti bıraktı.

    Ancak 19. yy'dan başlayarak günümüze kadar dini örgütlenmelerin devlet üzerine etkileri ve toplum hayatındaki değişikliklerin edebi eserler üzerinden gelişme seyrini açıklamasını çok beğendim. Gülen hareketi ile yazdıkları üzerine 2 farklı açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum. Kitabın ilk basım yılı yanılmıyorsam 2010. Ak Parti ile mücadelesine girişmeden önce ve sonrası bu kitabı okuyan bir kişi, harekete karşı görüşleri olumlu olabilecekken günümüzde aynı şekilde bir yargıya sahip olabilecek mi? Ayrıca bu kitap, yazarın ülkesinde de yayınlanması nedeni ile ülkesi sınırları içerisinde bize göre devletimize karşı suç işledikleri düşünülen kişilere nasıl bir bakış açısı oluşturmakta? Yazarın bu konuda hakkını vermeden geçemeyeceğim düşüncesi " Tarih, bir Türk dini liderinin devletle sorun yaşamadan büyük bir takipçi kitlesine ulaşma şansının çok düşük olduğunu göstermektedir. ( sayfa 386)" gerçekleşmiş olmaktadır. Tabi bu konu da bakış açısına göre farklı değerlendirmeler yapılabilir.

    İstanbul'da yaşam konusunda farklı milletten olan kişilerin aynı mahallelerde yaşadıklarına dair bir cümle okumuştum. Fakat İlber Hoca'nın Osmanlı'da Aile Kitabı'nda farklı bir düşünce mevcut.

    Dışarıdan bakış açısını görmek açısından okunmaya değer bir eser. Tarih meraklılarına tavsiye ederim. Bu kadar emek verilmiş bir esere saygı duymak gerektiğini de belirtmeliyim. Ayrıca yazar Türkiye Bilimler Akademisi üyesi olarak düşüncelerine saygı gösterilmeyi haketmekte.
  • 288 syf.
    Önce şu fotoğrafı şuraya iliştirip, küçük çaplı bir hava atayım :)))

    https://i.hizliresim.com/mMpBN4.jpg

    Hoca'nın pek çok kitabını okudum, sitede etkinlik olacağını görünce, zaten okumayı planladığım Bir Ömür Nasıl Yaşanır? ile katılayım istedim. Ancak o kadar güzel bir rastlantı oldu ki, kitapla hocayı bir arada bulabildim ve imzalı kitap kaptım. :)

    Şimdi gelelim değerlendirmeye...

    Prof. Dr. İlber Ortaylı, popülarite ile akademik ciddiyet arasında, çok doğru bir konumda yer tutabilmiş ender kişilerden birisidir. Bunun yanı sıra, taklit edilemeyecek kadar şahsına münhasır, sıra dışı bir isimdir. Kendine has bir üslubu olduğu bir gerçekken ayrıca gerçek bir tarihçi ve eskilerin tabiriyle tam bir ilim deryasıdır. Ülke içinde tabiri caizse yerel bir kahraman gibi görünüyor ve sempati duyuluyorsa da bilhassa Osmanlı tarihi konusunda dünyaca ünlü bir uzmandır. Çok sayıda lisan bilen ve uluslararası üniversitelerde oldukça saygın bir yeri olan bir hoca…

    Son kitabı bir nehir söyleşi. 71 yaşındaki bu bilgi deryasının hayatından kesitler var. Bizlere tavsiyelerde bulunuyor. Bir nevi bir aksakal gibi yani. Kitap sayesinde sanki İlber Hoca karşımızdaymış da bize özel bir sohbet yapıyormuşuz gibi hissedebiliyorsunuz.

    Tabii ki şunu unutmamak lazım. İlber Ortaylı da bizler gibi bir insan. Kutsal bir varlık değil. Dolayısıyla beğenileri, beklentileri, becerileri farklı birisi. İnsani meselelerdeki reçeteler herkese uymaz. Onun beğendiklerini biz beğeneceğiz diye bir kaide yok. Kaldı ki, kitapta bahsi geçemese bile o da bize göre pek çok hata yapmış, yanılmış, bazı arkadaşları ile yollarını ayırmış, bazılarını yanlış tanımış. Bunlar olağan şeyler. Ben Hoca’yı seven ve önemseyen birisi olarak pek çok tavsiyesini kulağıma küpe ettim. Kırk yaşından sonra ne kadar işe yarar bilemiyorum tabii 

    Kitap gayet akıcı, çabuk okunabilen, başarılı bir eser olmuş. Ben kitaptan bağımsız olarak Hoca’nın belli başlı birtakım özelliklerinden söz etmek niyetindeyim. Malum, etkinlik İlber Ortaylı okuma etkinliği…

    Mesela televizyon performansı… Malumunuz, bir şeyi bilmekle onu anlatabilmek farklı şeylerdir. Yani, bildiğini aktarabilmek, bir pedagojik vakadır. Hoca bu anlamda engin bilgisini, eşhasa aktarabilmek konusunda hayli mahir; üstelik bunu sadece ders ortamında değil, konferanslarında, sohbetlerinde ve dahası televizyon programlarında da fazlasıyla yapabiliyor. Bu nedenle katıldığı televizyon programları çokça izleniyor, hatta sonrasında video sitelerine yüklenen bölümler de takip ediliyor.

    İlber Ortaylı, ‘bu konuda hiçbir fikrim yok’ dese bile insana güven telkin edebilen bir bilim adamı olarak görülüyor. Herhangi bir akademik becerisi olmayan, ideolojik ve çakma tarihçileri onunla kıyaslamayı zul sayıyoruz zaten lakin pek çok akademisyenle bile mukayese edildiğinde tarzı, üslubu ve mütebahhir bilgisi ile ön plana çıkan bir kişi. Öyle ki, ‘bu konuda İlber Hoca ne diyor?’ diyerek görüşüne başvurulan ve pek çok kesim tarafından otorite kabul edilen bir hoca aynı zamanda. Kimilerine göre ise tarihi sevdiren adam!

    Devam edeyim… Hocanın bir başka tarafı ise seyyahlığıdır. Onun biyografisi olan ‘Zaman Kaybolmaz’ adlı kitapta bu seyahatlerinden epeyce söz etmiştir. Sonrasında ise birkaç farklı seyahatname yazarak ‘coğrafya, tarihin tornavidasıdır’ sözünü somutlaştırmıştır. Bu kitabında da seyahatler önemli bir bölümü kapsıyor.

    Hocanın tarihçiliğe getirdiği bir diğer önemli bakış açısı ise mukayeseli tarihçilik. Yani, mesela 16. asırda Osmanlı’da aile hayatı şu şekilde iken, kadınların durumu bu şekilde iken, acaba mesela İngiltere’de nasılmış, Rusya’da nasılmış? Hatta Osmanlı Türk toplumundaki ahval ile Ermeni toplumundaki nasılmış gibi sorular üzerinden tarihçilik yaparak, meseleleri daha iyi kavramamıza yol açmıştır.

    Tabii onun tarihçilik çizgisinde ve tarzında merhum hocası Halil İnalcık’ın da büyük bir tesiri vardı.

    İlber Hoca denince akla gelen şeylerden birisi de elbette hafızadır. Hocanın, Allah vergisi bir tarihçi hafızası vardır. Zaten ona göre, klasik tabirle söylersek, tarihçi olunmaz tarihçi doğulur!

    Hoca’nın bahsedeceğim son özelliği için nasıl bir ad bulacağımı tam bilemedim aslında. Ancak en nihayetinde buna değerleriyle barışık olmak dedim. Nedir bu değerler? Osmanlı ve Atatürk... Hoca, tarih bilgisinin eşliğinde, özgüveni yüksek bir profil çiziyor. Öyle ki, onu televizyon ekranlarında sık olarak görmeye başladığımız dönem, Osmanlı’nın 700. Kuruluş Yıldönümü devresi idi. 28 Şubatın etkisiyle Osmanlı’yı savunmanın nispeten güç olduğu bir dönemde o, kimseden çekinmeden tarihȋ hakikatleri savunuyor ve ‘bir saniye durun bakalım’ O iş öyle değil, böyledir’ diyerek Osmanlı’yı savunabiliyordu. Aynı Ortaylı’nın rüzgârın esişinin değişmesiyle birlikte bu sefer Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmanın prim yapabildiği bir dönemde bu sefer de, yine tarihçi namusuyla ‘Atatürk’ü’ anlatıyordu. Yani Osmanlı’yı sevmenin Atatürk karşıtlığı, Atatürkçü olmanın Osmanlı düşmanlığı olması gerektiğini savunan radikal kesimlere karşı toplumu aydınlatıyordu. Yani, tarihi anlatması güncel politikaya ve politikacıların keyfine göre olmuyor; hakikat neyse o oluyor.

    Hasıl-ı kelam, Bir Ömür Nasıl Yaşanır? Hoş bir kitaptı. Tavsiye ederim…
  • 204 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Nerelerden başlasam kalaylamaya?
    Kalaylamak kelimesini pek bir kullanır oldum, aslında peşkeş çekmek daha çok hoşuma gidiyordu ama maalesef aynı anlamda değilmiş, çok geç öğrenmiş oldum.
    İlkin kitabın diliyle ilgili İlber Ortaylı'nın (her ne kadar kendisini artık dalkavuk bulsam bile) yorumunu şuraya bırakıyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=4

    Sonrasında da Sayın Akpınar'ın hem kitabın dili hem Pamuk'un varoluşsal yorumunu
    şuraya iliştiriyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=3

    Ve son olarak Şık'ın sorgulayıcı yorumunu ekliyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=2

    Eveeeet, şimdi bu üç kişilik, genel kitlenin sevdiği tipler diye düşünüyorum, yanılıyor olabilirim çünkü artık bu ülkenin davranışlarından asla emin olamıyorum.
    Biri Türkiye'nin profili için önemli bir tarihçi, bir diğeri senelerce benim kuşağımı hem güldürmeyi hem ağlatmayı başarıyla becermiş bir oyuncu ve öteki haksız yere içeri tıkılmış bir gazeteci. Baktığımız zaman toplumsal basamakları birbirinden farklı insanlar ve bir şekilde Nobel ödüllü bu yazarı eleştiriyorlar. Eleştirmelerinin sebebi bu Kürt, Ermeni probleminden çok dil ve cesaret problemi aslında. Açıkça konuşmak gerekirse Pamuk'un takındığı bu tavrı veya Türkiye'yi dünyaya nasıl gösterdiğiyle pek ilgilenmiyorum. Evvelden de sevmezdim kendisini.
    Pamuk Fransız gazetesi olan Le Monde'da şöyle demiş: " Türkiye'de 1 milyon Ermeni ve 30.000 Kürt öldürüldü ve bu ülkede bundan söz edebilen tek kişi benim!" Bu demece baya bir güldüm ve benim gibi okuyan birçok Türk'ün veyahut Türkiye'de yaşayan insanın güldüğünü düşündüm. Bir etnik kökeni savunmasam bile Pamuk'un Türkiye'de dönen olaylardan haberdar olup ondan sonra bu cümleyi kurmasını dilerdim. Zira Türkiye sadece onun söyledikleri sayesinde var gibi konuşmayı kendine görev edinmiş. Bu sığlık İsveç'in gözünde başarılı olmuş ve tüm dünyaya başarısını duyurmuş bir yazar için inanılmaz aciz bir durum.
    İsveç'in gözü demişken, Nobel Edebiyat Ödülü'nü veren İsveçli aile o sene kötünün iyisini seçtiklerini söylediler ama bunu kimse takmadı. Peynir ekmek gibi sattı Pamuk.
    Ben neden bu kitabı okudum? Üniversitedeyken tüm sınıf Pamuk'a karşı sadece bir önyargı değil aynı zamanda da nefret besliyorduk. Çok ilginçtir ki biz edebiyatçılar olarak utanmadan kitabını okumamış, havadan sudan yorumlara kulak asarak yazarı eleştirmiştik. Hocalarımızdan biri bu tutumumuzu görüp elinde beyaz kaplı bir kitapla sınıfa girdi ve açtığı sayfayı arkadaşlardan birine okuttu. Okuduğu pasaj Pamuk'undu, yani birçoğuna göre güzel, bir çoğuna göre yavan bir yazarındı. Hoca kitabı kaplayan A4'ü çıkardığında kimin karakterinin ve düşüncelerinin asla değişmeyeceğiyle ilgili aramızda şakalar yaptık. O, bize Pamuk'u sevdirmek için yapmıştı bunu, ama yarı yarıya etkili olabilmişti, etkilenen diğer yarının Çağrı hocanın etkisiyle beğendiğini düşünüyorum çünkü o bir edebiyat hocasıydı ve kötü olan bir kitabı okuyun diye bize denetmezdi. Tabi psikolojik bir testten de geçmiş olduk böylece.
    Pamuk ile olan alengirli hikayem işte böyle başladı. Sonra gene üniversiteden çok çok sevdiğim ve inanılmaz yakın olduğum bir arkadaşım bu kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okunması gerektiğini söyledi. Onun zevklerine güvenir, bilmediğimiz bir yere yemeğe gittiğimizde verdiği siparişin aynısını verirdim. Kitap bittikten sonra onun bir kızıl fetişi olduğunu ve bu yüzden Pamuk'u sevmeye başladığını düşünmeye başladım. Ne yazık ki bunu ona itiraf ettirip, bilincine girmek benim için zor olacak ama daha fazla zehirlensin istemiyorum.
    Kitapla ilgili hikayelerim bu kadar. Buraya kadar kafa şişirdim, biraz düşüncelerimi söyleyeyim; dili çok kötü. Poposu primalı (bu bir reklam değildir.) dünkü Emrah Serbes'in Türkçesi bile bu heriften daha düzgündür yahut o uzun cümleler kurmaya çekindiğinden daha doğrudur diyeyim. Ki sevmediğim o hoca var ya, Teke Tek programında kuru pastaları löp löp götüren, der ki: "İlla okuyacaksanız çevirisini okuyun, çünkü orjinal dilden ikinci dile çeviri yapılırken yazım yanlışları, anlam kaymaları vb. şeyler muhakkak düzeltilir." Ben de tercümanları kelimeleri ve cümleleri ameliyat eden doktorlar gibi görmeye başladım ve bu bakış açısı inanılmaz hoşuma gitti. E-Kitap falan bulduk bir şekilde İngilizcesini. Karşılaştırıyorum; kesinlikle okunacaksa Türkçe'den okunmamalı.
    Gelelim temaya ve menopozlu bir kadında bile olmayan Pamuk'un gelgitlerine. Şu "babalık" mevzusu Türkiye'de biraz "Höt! Sus! Otur!" gibi işliyor. Babalarımız ne kadar sıcak insanlar olsa bile "baba" sıfatını taşıdıkları için bir yerden sonra saygı çizgisini çektiğimiz insanlar. O yüzden bizler bu konudan söz etmeyi çok sevmeyiz. Daha doğrusu bu korkuyu veyahut hissi yaşayan insanlar söz konusu babalık olduğu zaman bir adım geriden gider ve BENCE kelimelerini özenle seçerler. Ne kadar tanıdığım erkek arkadaşım varsa mutlaka akıllarında kalan bir baba fırçası var. İnsanlara babanla ilgili anılarınızı anlatın dediğim zaman azar yedikleri anıları anlatırken, anne ilgili konularda bu anlatı 2. seçim oluyor.
    Şimdi Pamuk bunların yaşandığı ülkede çok güzel bir konuya parmak basmış. Babalarımızla aramızdaki ilişkiyi kavrayabilme konusu ve bu konuyu o kadar çok yönlü anlatmış ki, illa ki o çok yönlü karakterlerden birinde kendinizi buluyorsunuz. Mesela ben babamın sürekli uzakta olmasını ortak bir yön olarak gördüm ve bu yüzden ona öfkeleniyordum. Şimdiiii, bu biraz faydacı bir tutum. Kitap bir yerden tutmazsa başka bir yerden tutar kafası. Benim çok hoşlandığım bir tutum değil, çünkü kitabı satma kaygısını hissediyorum ve çok ticari buluyorum. Bu tarz davranışlar işin içine girince, kitaptaki ticari kaygıyı hissettiğiniz vakit yazarın samimi olmadığını anlıyorsunuz.
    Gel gelelim şu destan, mit veyahut efsane konularına. İki adet efsaneyi alıp Doğu ve Batı olarak ayırdıktan sonra arasında ayrım yapmak Pamuk gibi evrensel Nobel Ödüllü bir yazara yakışmadı diyeceğim ama zaten ticari kaygı güttüğün her an taraf ne olursa olsun bir yerlere geçirmekten çekinmiyor. Bir gün Kürt haklarını savunurken, başka bir gün kitabında tüm Kürtleri kötü bir sıfat altında toplayabiliyor. Bu kitapta buna şahit olacaksınız. Pamuk size Cem'in üniversiteden arkadaşı olan "Doğulu" Murat'ı, tüm doğulular gibi kurnaz ve kolaycı olarak tanıtacak. Doğu ve Batı olgularını ele aldığında da yaptığı şey farklı değil. Bu kitabında Batı'nın "ahlaksız" efsanelerini eleştirirken, Batı'nın verdiği para ödülünü gönül rahatlığıyla harcayabiliyor. Neden mi? Ben size hemen söyleyeyim savunmasını; çünkü Batı'da insan haklarına önem veriliyor. İki gün sonra Almanya'nın almadığı Suriyeliler'den söz ederken iki kuruşluk para gibi Avrupa'nın İnsan Hakları'nı harcayacak ama, demedi demezsiniz. Buraya yazdım.
    Cinsiyetçiliğin hat safhada olduğu, kadının bu kadar aşağılandığı bir kitap olarak ele aldığımda, Pamuk'un kafa sağlığından şüphe ediyorum. Sorsak: "Neden bu kadar sapkın yazdınız?" desek, "Türkiye'nin gerçekleri" der. Bilmiyorum tabi tüm kırmızı saçlı kadınlara orospu item'ı atamak Türkiye'nin kaderinde mi vardı? Ayıbı örtmek mi gerekti? Yoksa açığa çıkarmak mı? Bunları Nobel'i alan adama sorduğumuzda Le Monde gazetesine verdiği demeçteki gibi cesur davranacak, ama Montaigne'nin 16.yy'da her şeyden korktuğu gibi dizleri titreyecek.
    Pamuk'u kesinlikle cesur bulmuyorum. Tamamen yararcı ve ticari kaygısı olan bir yazar olarak görüyorum. Eğer cesur birilerinden söz edecek olursa Duygu Asena'nın adını anmayı tercih ederim. Orhan Pamuk'un oluşturduğu Türk kadını portföyünün aksine Asena çok cesur bir kadın.
    Bir yazar ülkeyi daha ne kadar yanlış tanıtabilir kıvamındaki sorular kafamın içinde dönerken, iyi ki Nobel'i veren adamlar kitabı İngilizce'den okumuş ve benim çektiğim baş ağrılarını çekmemiş diyorum.
    Camus ve Sartre'ın okura fark ettirmeden yaptığı bir şey vardır; onlar yazılarına verdikleri duygusuzluk problemlerini çaktırmadan metne işlerler ve sizi varoluş felsefesi kulvarında sınava tabi tutarlar. Maalesef Pamuk bunu becerememiş. Oğlun ya da babanın duygusuzluğunu anlatmış ama hep alttan bir Türk fırlayıp "Ama o senin baban/oğlun!" demiş. Bu yüzden sizi o kulvara bir türlü sokmayı beceremiyor be Pamuk'un edebiyat felsefesindeki girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyor.
    Bir Pamuk kitabı daha okuyacağım çünkü istediğim eleştiri yapabilme seviyesine gelmek için bir tane daha okumam gerekiyor. Eğer öneriniz varsa seve seve denerim, ama Pamuk'a sadece bir kitaplık daha vakit ayırabileceğim.
    Genel hatlarıyla beğendiğim iki şeyi itiraf etmem gerekiyor. Biri Pamuk'un kitaplarında ölen meslekleri konu alması -ki bunda kuyuculuktu.- bence güzel bir yaklaşım. Bir radyoda kitap söyleyişinde duymuştum ve bunu devam ettirmeyi düşündüğünü söylediler. Diğer bir konu ise hikayenin yaratıcı olması ama benim gözümde kezban olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Klişeler olsa bile çizdiği ana hat güzel sadece ara hatlar hikayeyi klişeleştiriyor. Cezaevinde kitap yazan suçlu ya da babasını hiç tanımamış ama ilk gördüğünde öldüren masum çocuk gibi.
    Sadece bir paragrafta överek rekor kırmış ve ilk defa bu kadar uzun bir inceleme yapmış olabilirim ama inanın bana bu 10 gün çok zor geçti. Genel bir okurun seveceğini ve edebiyatçıların fazlasıyla eleştireceğini düşündüğüm bir kitap. Gerçi burada eleştirecek ya da sevecek kişinin dini ve ideolojik görüşü önemli. Ne yazık ki, bizler Türkiye'de bu iki olguya göre kitap alıyor ve okuyoruz çünkü yazarlar bu iki olgu işin içine girmeden para kazanılmayacağını düşünüyorlar.
    Şimdiden keyifli okumalar güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
  • 320 syf.
    Daha önce İlber Hoca'nın "İmparatorluğun Son Nefesi" isimli kitabını paylaşmıştım. Çok sevdiğim ve geniş bakış açısı ile dünyanın tamamını görebilen tarih anlayışını örnek aldığım bir aydındır. Bu kitapta da Türk tarihini anlatırken, dünya tarihi ile kıyaslamaları yapar. Aynı dönemde yaşanan diğer olaylara vurgu yapar. Genel anlamda, hocanın diğer kitapları gibi okunup bilgi edinilebilecek, yeni araştırma konuları yaratabilecek bir çalışmadır. Fakat İlber Hoca ile yapılan röportajların kitap haline dönüştürülerek yayınlanmasına karşıyım. Kendi yayınları ulaşılabilir durumdayken, sadece güncel konulara yönelik sorular ve cevaplarını görmek bu konuyu fazla popüler hale getiriyor. Bu ticari mesele bir hatadır.
  • 480 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı sıradan bir okuyucu olarak incelediğimde son yıllarda iyice tırmanan yalan yanlış tarihçilik anlayışına ve türeyen bir kaç zırvacıyı bu kitapla tokatlamak gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca nasıl bir zihniyet nasıl bir bakış açısı kendi ülkesinin kurtarıcısı ve büyük devlet adamına kin tutabilir anlamak gerçekten çok zor. Her neyse kitaba odaklanalım. İlber Hoca kitabı klasik bir ders kitabı olmaktan çıkarıp akıcı üslubuyla hiç bilinmeyenlere ve bilinenlerin de hiç bilinmeyen noktalarına ustaca değinmiş. Kitaba büyük bir emek harcandığı belli çünkü diğer kitaplarında olduğu gibi sohbet değil de Hoca kendisi yazmış, gözden geçirmiş. Özellikle olaylara geniş açıdan bakışı ve o günkü dünya görüşünü, dönemin kozmopolit yapısını, olayları etkileyen bir çok faktörü göz önünde bulundurarak tahlil edişi ortaya böyle muazzam bir eser bırakmış. Başvuru kaynağı bir kitap olduğu açık. Atatürk hakkında okunabilecek bir çok biyografi var ve bu kitap onların arasında kendine sağlam bir yer edindi. Kitapta altını çizdiğim bir çok yer var özellikle "tartışmalı" konularda Hoca'nın yorumunu merak ediyordum bu konularda aydınlandım diyebilirim. Mütareke Dönemi, On iki Adalar, Sevr, Lozan, Harf İnkılabı, Laiklik gibi konularda yazılanlar dikkatlice okunmalı.

    Bir insanı "o insan" yapan çok fazla etken var. Coğrafya ise onlardan biri. Hoca şöyle diyor;

    "Selanik'in bir diğer özelliği ise liman ve demiryolu bağlantısı ile Avrupa'nın ticari ve fikri tesirine de oldukça açık bir şehir olmasıydı. Dolayısıyla Gazi'nin dünya görüşü, meselelere bakışı, hatta karakteri üzerinde Selanik gibi bir şehirde doğup, büyümüş olmak etkili olmuştur. Uzak bir Anadolu köyünde doğup büyüse belki bu imkanlara sahip olamayacağı için köyde kalır veya tamamen farklı bir meslek edinirdi."