• Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya; ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti, savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuştuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye: -“Bu sizinmiş” denip, sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile “ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler “benimde şuyum eksik” demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım, savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı Çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı Çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala “vatan” der başka bir şey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan Yılbaşı Çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen; dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. “Ah... Ah… Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin”. “Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu”.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener, fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela, sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış, Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim: -“Amca” dedi. “Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?”
    Babam: -“Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.”
    -“Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?”
    -“Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.”
    -“Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.”
    Biz çocuklar hep beraber başladık: -“Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım”.
    -“Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...”
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve ailece, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine: - “Mama, hindiyi nerden bulacağız?” dedi.
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine “Mama” diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -“Ne hindisi oğlum? Hindi olmazsa olmaz mı?”
    -“Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.”
    -“Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?”
    -“Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.”
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -“Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?”
    -“Hayır olmazmış. Rusuhi, Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.”
    -“Bu yılbaşı dediğiniz de ne?”
    -“Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?”
    -“Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.”
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı. Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti:
    -“Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün” dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk da hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Bizde ise gurur son haddindeydi. Öyle ya, ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -“Bunun adı neydi Rusuhi?”
    -“Tombala yengem, tombala.”
    -“Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?”
    -“Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.”
    -“Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.”
    -“Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.”
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -“Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?”
    -“Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.”
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle: -“Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...”
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -“Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?”
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -“Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.”
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri Yılbaşı Çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek: -“Muallim bey, muallim bey! Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.”
    -“Ne diyorsun sen Yılbaşı Çavuşu? O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?”
    -“Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.” “Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin.” “Keşke sizi gâvurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.”
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı Çavuşu, bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı: -“Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.”
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -“Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?”
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.”
    -“Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?” “Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirseydi.”
    -“Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.”
    -“Gâvur diploma verir mi insana. Gâvur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.”
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi: -“Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Bir de onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -“Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kâğıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.”
    Rusuhi ağabeyim; -“Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?” dediğinde Yılbaşı Çavuşu;
    -“Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken, ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken, beni görenler kaçıyor. Sen gâvurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gâvurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın-kız, bebe demeden katlediyorlar” dedi.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. İlk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -“Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?”
    -“Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim. Gece gündüz ‘gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım’ dedim. Muharebe ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım. Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: -“Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir” dedi.
    -“İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı: -“Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.”
    -“Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.”
    -“Benden, kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.” “Geri döndüm: -“Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız” dedim.”
    -“Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.”
    -“Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.”
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman Yılbaşı Çavuşu...
    Affet ne olur...
  • Gazi, 30 Ekim 1923 sabahı İsmet Paşa’yı davet etti. Misafir salonuna aldı.
    Genel durum hakkında Bakanlıklara incelemeler yaptırmış, Türkiye’nin röntgenini çektirmişti. Raporlar sehpanın üzerindeydi.
    “Sevgili paşam...” dedi, “...Cumhuriyetin ilk başbakanı olara seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Sorunlarımız ne kadar çok, imkanlarımız ne kadar az, bilmeni istiyorum.
    Bize yazık ki geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz.
    Dört mevsim kullanabilir karayollarımız yok denecek kadar az. Kışın batağa döndüğü için geçilmesi çok zor. 4000 km kadar demir yolu var Anadolu’da. Bir tanesi bile bizim değil. Üstelik yetersiz bir demiryolu ağı. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart.
    Denizciliğimiz acınacak durumda.
    Köylümüzü her halde topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz. Sen de ben de o cephede çalıştık. Durumu yakından gördük. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.
    Her yerde tefeciler halkı eziyor.
    Çok az tarım mühendisimiz var. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.
    Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434. 150 kadar ilçede doktor yok. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısını hasta denebilir. Bebek ölüm oranı %60’ı geçiyormuş.
    Nüfusun %80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun oldukça önemlice bir bölümü yerleşik değil, göçebe.
    Telefon, motor, makine yok denecek düzeyde. Teknolojiden yoksun bir ülkeyiz. Bütün sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal etmekteyiz. Avrupa’nın her çeşit malı için pazar halindeyiz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
    Düşmanların tümüyle yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400000’i geçecek. Göçmenlere ordunun yiyecek stoklarından yardım ediyoruz.
    İktisat hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı bir halde. İktisatçımız da çok az. Çoğu bilip okuduğu kurumların dışına çıkamıyor. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi ise hiç çözülmemiş bir sorun olarak duruyor. Oysa Cumhuriyeti yaşatmak için onun insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. İki yıl önce Milli Eğitim Bakanlığında bir hars (kültür) şubesi kurmuştuk. Bu şube Anadolu kültürü ile ilgili eşyaları, belgeleri topluyordu. Ödeneği yükseltemediği için bu hizmet gelişemedi. Birçok kültür eseri dışarı kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediyor.”
    Raporların kopyalarını İsmet Paşa’ya verdi:
    “Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler...”
  • Mutlaka okuyun ❗okutun❗dostlar 👇🏻👇🏻👇🏻👇🏻👇🏻👇🏻👇🏻
    Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendi’nin yazdığı aşağıdaki hikâye ÇINAR dergisinde 1998 yılında yayınlanmıştır. Yılbaşını en güzel anlatan ve mutlaka okunması gereken bir hikâye olduğunu düşünüyorum.
    Not: Bu hikâye yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir.

    YILBAŞI ÇAVUŞU
    Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya; ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti, savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuştuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye: -“Bu sizinmiş” denip, sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile “ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler “benimde şuyum eksik” demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım, savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı Çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı Çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala “vatan” der başka bir şey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan Yılbaşı Çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen; dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. “Ah... Ah… Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin”. “Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu”.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener, fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela, sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış, Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim: -“Amca” dedi. “Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?”
    Babam: -“Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.”
    -“Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?”
    -“Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.”
    -“Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.”
    Biz çocuklar hep beraber başladık: -“Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım”.
    -“Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...”
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve ailece, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine: - “Mama, hindiyi nerden bulacağız?” dedi.
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine “Mama” diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -“Ne hindisi oğlum? Hindi olmazsa olmaz mı?”
    -“Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.”
    -“Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?”
    -“Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.”
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -“Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?”
    -“Hayır olmazmış. Rusuhi, Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.”
    -“Bu yılbaşı dediğiniz de ne?”
    -“Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?”
    -“Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.”
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı. Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti:
    -“Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün” dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk da hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Bizde ise gurur son haddindeydi. Öyle ya, ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -“Bunun adı neydi Rusuhi?”
    -“Tombala yengem, tombala.”
    -“Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?”
    -“Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.”
    -“Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.”
    -“Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.”
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -“Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?”
    -“Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.”
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle: -“Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...”
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -“Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?”
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -“Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.”
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri Yılbaşı Çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek: -“Muallim bey, muallim bey! Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.”
    -“Ne diyorsun sen Yılbaşı Çavuşu? O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?”
    -“Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.” “Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin.” “Keşke sizi gâvurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.”
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı Çavuşu, bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı: -“Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.”
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -“Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?”
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.”
    -“Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?” “Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirseydi.”
    -“Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.”
    -“Gâvur diploma verir mi insana. Gâvur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.”
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi: -“Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Bir de onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -“Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kâğıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.”
    Rusuhi ağabeyim; -“Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?” dediğinde Yılbaşı Çavuşu;
    -“Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken, ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken, beni görenler kaçıyor. Sen gâvurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gâvurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın-kız, bebe demeden katlediyorlar” dedi.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. İlk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -“Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?”
    -“Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim. Gece gündüz ‘gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım’ dedim. Muharebe ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım. Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: -“Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir” dedi.
    -“İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı: -“Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.”
    -“Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.”
    -“Benden, kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.” “Geri döndüm: -“Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız” dedim.”
    -“Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.”
    -“Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.”
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman Yılbaşı Çavuşu...
    Affet ne olur...
    😟😟😟😟😟😟😟😟
    Sohbet ilim Eğitim Merkezi Derneği siemder
  • 302 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ah Momo... öyle güzel bir kitapsın ki hayatımın belli dönemlerinde tekrar tekrar okumak istiyorum seni.

    1990'ların çocuğuyum ben. 8 yaşına kadar küçük bir ilçede sokakta çamurdan pastalar yaparak, Çelik çomak oynayarak, ip atlayarak sahiden topaç çevirerek büyüdüm. O zamanlar büyükler akşamın geç vaktine kadar sohbetler eder, Işıklar kesildiğinde küçüklere hikayeler anlatarak geçirirlerdi zamanlarını. 8 yaşıma geldiğimde büyükşehire taşındık. Sanki bir çok şey o zaman değişmeye başladı. Tv girmeye başladı her eve. İnsanların ellerini telefonlar sarmaya başladı. Sokaklardan çocuklar el ayak çekmeye başladılar. Siz de bilirsiniz ki büyükşehirlerde kimse birbirinine güvenmez. Tıpkı çocuk depoları gibi okullara bıraktılar bizi. Sonra hayallerimizi köreltmeye başladılar. Doktor olmamızı, avukat olmamızı istediler. Sistem öyle bir işlemeye başladı ki üst versiyonlarını yaratmış, daha iyi konumlara sahip şen olduğunu düşündüğümüz kahkahalar atarak anlarını paylaşan sanal insanları gördük. Sistem bize: işte bak sende onlar gibi olmak istiyorsan zamanını boşuna alan herşeyden kurtulup daha çok çalışmalısın dedi . Kendimizi sanki beyni uyuşmuş makinalar gibi işleyip duran çarkın birer parçası olarak bulduk. Sevdiklerimizle geçirdiğimiz hoş sohbetleri aldı sistem bizden herkesinki birbirinden farklı olan düşlerimizi... Asık suratlı, öfkeli, aceleci insanlar olduk.Yaşıyorduk fakat ruhumuz geride kalıyordu.Sahte başarılarımızı, sahip olduğumuz, üzerimize yük olan bir çok gereksiz eşyamızı gurula paylaşır olduk. Biraz sohbet ederiz de mutsuzluğumu anlar diye nerde tanıdık görsek yol değiştirir olduk. Kırk yılda bir boş kaldığımızda ne yapacağımızı şaşırır, sevdiklerimizle vakit geçirmek için buluştuğumuz kafelerde içimizdeki o bir şeyler yanlış gidiyor hissini duymamak için yüreğimizin sesine kulaklarımızı tıkayıp sohbet etmek yerine başımızı telefona gömer olduk. Tek tip evlere tıkıştırıp tek tip güzellik algısı sundular. Tek tip haline getirdikleri hayallere kavuşmakla avuttular bizi. Gelecekte çok mutlu olacağımızı düşündürerek şimdimizi çaldılar bizim. 1990'ların çocuğuyuz Biz ne 1980'lerdeki gibi samimi ve özgür nede 2000 lilerin Milenyum çağı gibi hızlı ve doyumsuz büyüdük 1990'ların çocuğuyuz biz geçmişin ve geleceğin arasında sıkışmış, her şeyi olup bittiğince görebilen fakat yine de  sistemin bir parçası haline gelen son sokak çocuklarıyız biz

    Kitabı okurken Çok Film Hareketler Bunlar filminde geçen bisikletin kısa tarihi sahnesi canlandımıştı aklımda. İzlemeyenler için https://youtu.be/y4MXSAmXSgQ
    Cümlelerimi kitaptan bir alıntıyla sonlandırmak istiyorum:  ' Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.'
  • Kızın yaşını yanlış hesaplamışız. Ben gidip ilçede nüfus memurluğundan sordum. Resmiye onyedi değil, yirmiiki yaşında. Hesaplattım: Sen bana ikiyüzaltmışsekiz
    koyun vermeliymişsin. Beni kandırmışsın. Daha senin bana ellidokuz koyun borcun var. Ya ellidokuz koyun daha verir Resmiye’yi alırsın, ya bu işten dönersin.
  • 74 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Gregor Samsa, bir sabah kendini böcek olarak bulup hayatımıza girdiğinden bu yana hakkında öyle çok şey yazıldı çizildi ki, görünüşte hacmi küçük olan bu kitap her yıl kütle kütle büyüdü ve üstümüze her okunduğunda başka bir taraftan yığılıyor.

    Kitap, Gregor’un kendini sorgulamadan kabullenişi ile başladığında kendi hayatımıza sorgulamadan yaşadığımız ne varsa dönüp bakmamız gerekiyor. Daha ilk cümlesiyle okurunu derin bir düşünce silsilesine salan Kafka, aslında kontrolsüz bir kontrol kurgulamış kitapta.

    Gregor Samsa’nın hayatının yalnızca bir bölümünden bir kesit sunan kitap aslında durum öyküsü niteliğinde ilerlese de içindeki metaforik ögelerle tam bir olay karmaşası yaşatıyor. Dev bir böcek görünümlü insan, sıkışıp kaldığı bir oda, odadan açılan aydınlık bir pencere, bir resim, sırtına yediği bir elma… tüm bunlar olayı katmanlı bir hale getiriyor ve başlangıçtan sona kadar bize Samsa’daki bu değişimi sorgulatıyor.

    Peki neden?

    Her insan bazı zorunlulukların peşinden gitmeye mecbur bırakıldığı bir toplumun parçası. Sabah kaçta uyanacağımızın kesin belli olmasıyla uyanıyor ve güne başlıyoruz. Toplumun yüklediği rolleri sırtımıza alarak devam ediyoruz. Gitmemiz gereken iş, okul, konuşmaya mecbur olduğumuz insanlar, saygı göstermek zorunda olduklarımız, sorumluluklarımız… sıkıştığımız ne varsa içinde her gün dönüp duruyoruz. Tıpkı Gregor’un odada dönmeye çaba harcaması gibi. Bunaldığımız ve işin içinden çıkılmaz bir hal alan zamanlar ve durumlar da oluyor çoğu kez. İsyan bayrağını çekip yolumuza gitmek istiyoruz ama gittiğimiz yolda bu defa bir başka yapının dayatması olabilir korkusu taşıyoruz. En çok bilinmeyenden korkuyoruz.

    Gregor, ailesinin, çalışmaya mecbur bırakıldığı işinin ve patronunun kölesiydi. Ama mücadele edip oradan kurtulmayı hiç düşünmedi. Bazen çark sen istemesen de seni tıpkı Gregor gibi alışılagelmişin dışına atar. O böceğe dönüştü ve bir anda tüm dayatmalardan kurtuldu, peki tam anlamıyla özgür olabildi mi? Ya da özgürleştiyse eğer neden daha sevimli bir böceğe dönüşmedi, neden uçamadı, neden yaşam şartlarını kendine uyduramadı?

    Bazı durumları sorgulamadan kabullenmek bizleri özgür, rahatlamış ya da aydınlık yapmıyor. Olabilecek tüm şartlar sağlansa da bazen o memnun olmadığımız ne varsa ona görünmeyen zincirlerle bağlıyız. Risk almak istemiyor, korkuyor, ya da çaresizce boyun eğmiş olmaya alışıyoruz. Özgürlüğünün, kendi yolunun peşine düşüp kaybolmaktansa o odada ömrü yettiğince yaşamayı seçen Gregor da o eve böyle görünmeyen zincirlerle bağlı. O zincirlerin adı: sorumluluklar.

    Varlığını kanıtlamak için kaldırılmasına izin vermediği duvarda asılı duran resim, yemekten kaçındığı yiyecekler, direnç gösterdiği bir anda bir elmayla yediği darbe ve bir gün eski Gregor olmaya olan özlemi hep sorumluluklarından. Belki bu yüzden birçok ayağı olan bir böceğe dönüşüyor. Her bir ayak belki onun işleri, yükümlülükleri, mecburiyetleri. Varlığını korumaya çalışsa da giderek daha çok dönüştüğü o böcek olma durumundan kurtulmasının imkanı yok. Ama ne Gregor ne de böcek hali özgürlük.

    Çünkü birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerininki son buluyor.
    Kitaptaki sıklıkla değişen aydınlık, karanlık algısı ya da böceğimizin dev bir böcek olması ama ara ara perspektif açılardan yanılgı yaratması da hep bunlardan ibaret.

    Kitabı bu yıl Balıkesir/Sındırgı da oluşturduğumuz kitap okuma grubumuzda okuduk, üzerine konuştuk. Ben de naçizane söylenenlerden yola çıkarak buraya not düşmek istedim. Şimdilik sadece ilçede okumaya, konuşmaya devam edeceğiz. Kim bilir katılmak, destek olmak isteyen kitap dostları olursa onları da aramıza bekleriz. 

    Keyifle okuyunuz…