• "Henüz yaşım genç; ileride nasıl olsa yaparım" diyerek kandırır insan kendini. Şeytanda boş durmaz, "Acelesi yok; daha ömrün çok" gibi süslü sözlerle destekler hemen kişiyi. Şüphesiz bu yanılgı ve gaflet şeytanın insana kurmuş olduğu tuzaklardan biridir.
  • Bir anda tükeniverir ömür sermayesi.Koca bir ömür dediği şey o kadar boş uğraşlar içinde geçer ki insanın,örneğin 60 yıl yaşadığını sanan biri günde 8 saatten 20 yıl uyur.Kalan 40 yılda da ayakta uyur.Ömür dediğin;işte budur !
  • Sanki ölümün yaşı varmış ve her gün pek çok genç,gözlerimizin önünde ölüp gitmiyormuş gibi,”Henüz yaşım genç,ileride nasıl olsa yaparım” diyerek kandırır insan kendini.Şeytan da boş durmaz,”Acelesi yok;daha ömrün çok” gibi süslü sözlerle destekler hemen kişiyi.Şüphesiz bu yanılgı ve gaflet şeytanın insana kurmuş olduğu tuzaklardan birisidir.
  • Oysa farkında değildir çoğu insan; su misali boşa akıp giden ömrün faturası kabarık olur.
  • Henüz yirmisinde olan genç bir çoban… Bir kıza gönlünü kaptırmış, o derece aşık olmuş ki, sevdiğinden başka bir şey düşünemez, derdini kimseye anlatamaz olmuştu.

    –Ne haldesin, sana ne oldu? diyenlere mahzun bir tebessümle bakar, hiçbir şey söylemezdi. Onun bu hali çevresinde bulunan herkesi merak içinde bırakmıştı. Onun derdini birlikte çobanlık yaptıkları yakın arkadaşından başka kimse bilmezdi. İki arkadaş gündüzleri köyün koyunlarını güder, geceleri de kaldıkları tek oda bir kulübede yaşarlardı.

    Günlerden bir gün, günlük işlerini yapmış, kulübelerine dönmüşlerdi. Aşık olan çoban her zamanki gibi kulübelerinin az ilerisindeki bir kaya parçasının üzerine oturmuş, yaşlı gözlerle güneşin batışını izlemektedir. Diğer çoban da akşam yemeği için hazırlık yapmaktadır. Tam bu esnada kulübelerinin önüne gelen bir ihtiyarın sesi duyulur.

    –Hey delikanlı!
    Aşık çoban ihtiyarı duyacak durumda değildir. İhtiyar birkaç defa seslenir ama aşık çobanın duyacağı yoktur. Dışarıdan gelen sesi işiten diğer çoban kulübeden dışarı çıkınca ihtiyar bir adam karşılaşır.
    –Buyrun efendim! Bir şey mi istediniz?

    İhtiyar:
    –Evladım! Ben yolcuyum, susadım, bana içecek biraz su verir misin?
    Genç içeri girer, su kabını eline alarak ihtiyara verir. İhtiyar bir yandan suyu yudum yudum içerken, bir yandan da ileride duran genci görmüş ve dikkatini çekmiştir. Birkaç defa seslenmesine rağmen sesini duyuramadığından sağır mıdır diye de merak eder.

    İhtiyar sorar:
    –Arkadaşın hasta mıdır?

    Genç:
    –O gecelerini uykusuz geçirmektedir. Kendine bakmıyor, yemesi, beslenmesi çok düzensiz… Kızdan başka hiçbir düşüncesi yok. Uykusu kız, yemesi kız, içmesi kız, çevresi kız, onun her şeyi kız olmuş… Aşk bu olsa gerek.

    Genç çobanı dikkatle dinleyen ihtiyar sorar:
    –Arkadaşın kime âşık olmuş?

    Çoban:
    –Padişahın kızına.

    İhtiyar şaşkındır, az ileride konuşmalardan habersiz bir kaya parçasının üzerinde oturan gence baktı. Saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf çelimsiz bir genç hali vardı.

    Aşık çobanın arkadaşı:
    –Efendim! Ben ona çok söyledim. Sen kim, padişahın kızı kim? Senin neyine padişahın kızına âşık olmak, ama dinletemedim.

    İhtiyar:
    –Çağır bakalım şu âşık çobanı da bir de onunla konuşalım.

    Genç çoban arkadaşının yanına gider ve birlikte ihtiyarın yanına dönerler. Aşık çoban ihtiyarın yanına gelince, durumun çok daha vahim olduğu gözlerden kaçmamıştır. Genç çobanın ayakta duracak takati yoktur.

    İhtiyar:
    –Evladım bu halin nedir? Üzülme, çaresi olmayan dert, şifası olmayan hastalık yoktur, dedikten sonra derin düşüncelere dalar gider. Kısa bir sessizlikten sonra, ihtiyar, çobanlara yere oturmalarını söyledikten sonra anlatmaya başlar.

    Kapılarına kadar gelen bu alim zat, devrin padişahının danışmanlarından biriymiş. Uzun yıllardır, padişah her sıkıntıya düştüğü meselede ilk danıştığı bu ihtiyar alim olurmuş. Padişah bu ihtiyarı çok sevmiş, onu kendine danışman yaparken bir istekte bulunmuştu: “Benim danışmanım olduğunu kimseye söylemeyeceksin, falanca dağın eteğinde bir kulübede yaşayacaksın, ben seni çağırınca geleceksin.” O zamanlar genç olan bugünün ihtiyarı, padişahın talebini kabul etmiş ve yılladır dağın eteğindeki kulübesinde tek başına yaşıyor, boş zamanlarını da gül satarak geçiriyordu. Padişahın onu sevdiği gibi o da padişahı çok seviyordu. Bu yaşantıya sırf padişahı sevdiği için katlanmıştı.

    İhtiyarı dinleyen gençler şaşkındır, hele aşık çoban şaşkınlıkla birlikte içinde ümit ışıkları yanmaya başlamıştır. Nihayet padişahla yakınlığı olan birine rastlamıştır.

    Aşık genç sorar:
    –Benim derdime bir çare bulabilir misin?

    İhtiyar alim:
    – Dediklerimi harfiyen yaparsan elbette demiş.

    Aşık genç hemen:

    – Elbette demiş her şeyi hemde ne istersen her şeyi yaparım demiş, çok zayıf olan ümitlerinin yeşermesiyle sevinçten birden canlanmış, yüzüne tekrar renk gelmiş ve can kulağı ile dinlemeye başlamış.

    İhtiyar alim:
    –Benim kaldığım kulübenin üst kısmında bir mağara var, sen oraya çekileceksin. Kırk gün hiç dışarı çıkmadan Allah, Allah diye zikirde bulunacaksın. Ne duyarsan duy, ne görürsen gör vazgeçmeyeceksin, sana gelenlere itibar etmeyeceksin, hatta padişah bile gelse, dünyayı sana teklif etseler dahi itibar etmeyeceksin işte o zaman muradın gerçek olacak.

    Her şeyi yapmaya hazır olan aşık genç iyice şaşırmıştır, bu iş bu kadar kolay mıdır?

    Aşık genç:
    –Gerçekten bu kadar kolay mı? Ben şimdi elime tespihimi alacağım, mağarada kırk gün Allah lafzı celili ile zikir çekeceğim, sonra sevdiğime kavuşacağım, öyle mi?

    İhtiyar alim:
    –Evet, bana inan ve dediklerimden çıkma yeter demiş sadece.

    Çoban sabahı beklemeden, arkadaşıyla vedalaşarak ihtiyarla birlikte hemen yola koyulur. Birlikte yol alırken çobanın morali yükselmiş, yüzüne renk, ayaklarına kuvvet gelmişti. İhtiyar, çobana mağaranın kapısına kadar eşlik eder. Kapıda çoban ile ihtiyar vedalaşırlar. Çoban hemen içeri girer ve Allah zikrine başlar. Niyetini padişahın kızına, dilini de Allah’ın zikrine yöneltir.

    Aradan birkaç gün geçmiştir, çoban zaruri ihtiyaçlarının dışında sadece zikirle meşgul olmaktadır. Çoban mağarada zikirle meşgul olurken, civar köylerde bir söylenti kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştır bile. Herkes birbirine şöyle diyordu: “Şu dağdaki mağaraya keramet ehli bir derviş yerleşmiş, gece gündüz zikirle meşgul olmaktadır.” Söylenti artarak devam etmiş, sadece yakın köylere değil, zamanla kasabaya, oradan da ülkenin her tarafına yayılmış. Söylenti her yayılışta, bire bin katarak abartılıp çobana birçok kerametler izafe edilir.

    Çobanın mağaraya çekilmesinin üzerinden bir ay geçmişti ki, bir gün arkadaşı çoban onu ziyarete gelir. Mağaradaki kendini zikre o kadar vermişti ki, arkadaşının geldiğini fark etmemiştir. Seslendikten sonra ancak kendine gelebilmiştir. Kısa bir hasret gidermeden sonra, arkadaşı mağaradan ayrılır ve çoban zikre devam eder.

    Kırk günün dolmasına üç–beş gün kalmıştı ki, çobanın şöhreti bütün ülkeye yayıldı. O kadar duyuldu ki; sarayda bile konuşulur olmuştu. Derken padişah da derviş haberini duyar. Bir gün padişah vezir ile bu meseleyi konuşur.

    Padişah:
    –Böyle Allah dostlarının yanımızda olması bize çok büyük faydalar sağlar.

    Vezir:
    –Sultanım! Elimizi çabuk tutalım, zikir ehli bir yerde fazla durmaz, onlar dünyayı dolaşırlar, bu dervişi saraya alıp, burada ikamet ettirelim.

    Padişah:
    –Güzel düşündün, var git dervişi al saraya getir.

    Padişahtan talimatı alan derviş doğruca dağın yolunu tutar. Yanındakilerle birlikte çobanın yanına varır. Durumu çobana anlatır, çoban teklifi kabul etmez. Çoban direkt olarak padişahın kızını kendisine teklif edileceğini bekliyordu. Vezir, çobanı padişaha götürmek için her ne teklif yaptıysa, kabul edilmez. Üzgün bir şekilde saraya döner.
    Padişah, vezirinden olanları öğrenince üzülür.

    Vezir:
    –Sultanım! Allah dostları dünya malına değer vermez. Derviş Efendi de bunun en güzel örneği oldu, der.

    Vezirini dinleyen Padişah, bir de kendisi gitmeye karar verir. Hazırlık yaptırır ve yola çıkarlar. Padişah dağdaki çobana giderken ihtiyar danışmanına haber salmış, onu da yanına almıştı. Padişah mahiyeti ile çobanın bulunduğu mağaranın kapısına gelir.

    Tevafuk bu, padişahın mağaraya geldiğinde çoban inzivadaki kırkıncı gününün içindeydi. Padişah, zikir halindeki çobana tekliflerini yapar. Çoban sessizce dinler, padişah bitirince, çoban zayıf ve kısık bir sesle “hayır istemem” der.

    Padişah da, mahiyeti de şaşkındır. Bu teklifler öyle kolay kolay reddedilecek teklifler değildir. Orada bulunanların hiçbiri bu işe bir anlam veremez. Herkes bu durumu aşık çobanın maneviyatının yüksekliğine bağlar. Padişahı reddetmesi, çobanın itibarını kat kat arttırmıştır. Orada bulunanların içinde işin özünü bilen, sadece ihtiyardır.

    İhtiyar danışman padişaha der ki:
    –Padişahım! Bu derviş Efendiyi kızınızla evlendirirseniz, amacınıza ulaşırsınız.

    Padişah:
    –Kabul eder mi?

    İhtiyar:
    –Edebilir, bir deneyelim, der.

    Dünya malına meyletmeyen böyle bir dervişi kendi tebasına almak fikri padişahın hoşuna gider. O sırada padişahın mağaradaki dervişi ziyaret ettiği haberi çevre köy ve beldelere ulaşmış, haberi duyan dağa akın eder. Kısa zamanda dağda kalabalık bir insan topluluğu meydana gelir.

    Padişah ile ihtiyar danışmanı arasında bu konuşma geçerken, gün akşam olmuş, güneş batmak üzeredir. Aşık çobanda huşu içinde zikrine devam etmektedir. Padişah ve danışmanı dervişe doğru ilerlerler.

    Padişah bu teklifi yaparken, aşık çobanın çoban arkadaşı da mağaranın kapısına kadar gelebilmiş, sevinci yüzünden okunuyordu. Arkadaşı kaç yıldır hasretini çektiği sevdiğine kavuşacaktı. İhtiyar da umutluydu, çobanın bu mağaraya hangi gaye için kapandığını biliyordu.

    Mağaranın kapısında çobana öneriyi yapar:
    –Derviş Efendi, seni kızımla evlendireyim.

    Bunu duyan çobanın arkadaşı da, alim ihtiyarda çobanın hemen kalkıp teklifi kabul etmesini beklerken, çok farklı bir durum olmuştu.

    Çobandan gelen ilk tepki bu sefer çok yüksek bir sesle Allah (c.c) lafzı duyulmuştu ve çoban ayağa fırlamıştı. Padişah bu teklifi yaptığında güneş batmış, ufukta batan güneşin bıraktığı kızıllık vardı. Bu sesle Padişah da dahil herkes teklifi kabul ettiğini düşünmüştü ama çoban elindeki tespihi yavaşça cebine koydu ve yerine oturdu.

    Herkes pür dikkat ne diyeceğini beklerken,

    Çoban:
    –Hayır padişahım, kızınızla da evlenmek istemiyorum.
    Şaşırmak sırası, ihtiyar danışmanda ve çobanın arkadaşındaydı. Nasıl olur? Çoban bu mağaraya padişahın kızını alabilmek için kapanmıştı.

    Dağ derin bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes hayret içindeydi, bu dervişin gerçek manada Allah dostu olduğuna kimsenin şüphesi kalmamıştı. Çünkü ona yapılan teklifleri kimse reddedemezdi. Hele çobanın arkadaşı bu işe iyiden iyiye bu işe şaşırmıştı. Öyle ya Padişahın kızını elde edebilmek için neler çekmişti, neredeyse hayatını kaybedecekti. Şimdi ise bunu elde etti, ama kabul etmiyordu.

    Aşık çoban üzgün bir eda ile kafasını iyice eğerek. Ben sadece kırk gün padişahın kızına kavuşmak için Allah dedim. Rabbim ise buna rağmen zikrinin hürmetine padişahı, mahiyetini ve hayal edemediğim kadar mal varlığını, ayrıca şu kadar insanı ayağımın önüne serdi.

    Ben ne yanlış yoldaymışım. Keşke ben padişahın kızı için değil de, Allah için Allah demiş olsaydım demiş ve bir kaç defa daha yüksek sesle Allah Allah diye zikrederek son nefesini verdi.

    Çok küçükken bir Abim anlatmıştı o dönemler bizim dini öğreten abilerimiz vardı.
  • Ne zamandan beri okumayı düşündüğüm ama her seferinde başka zamana bıraktığım “Hakkari’de Bir Mevsim”i okumaya başlıyorum. Edgü’yü kendime çok yakın hissediyorum. O kadar sade ve içten yazıyor ki… Aidiyet duygusunu kaybetmiş bir yolcunun, benliğini arayışıdır bu kitap. Ben de her kitapta böyle yaparım. Her bir sayfada bir başka ben olurum. Karanlık dehlizlerin, örümcek ağlarıyla dolu yollarında benliğini bulmaya çalışan ama her seferinde farklı bir yoldan bunu başarmayı deneyen bir ben. Çatlak, kavruk, dokununca insanın midesini kaldıran duvarları yoklaya yoklaya ilerlerim. Bilirim, kitabın sonunda, teker teker denediğim bu yollardan birinin sonunda, bu benlerden birini bulacağım. Sarıp sarmalayacağım sonra onu, yapıştıracağım üzerime ve her kitaptan sonra yaptığım gibi daha da ağırlaşmış olarak devam edeceğim yoluma.

    Odama girdiğimde, yatağına uzanmış bir kişiyle karşılaşıyorum. Selamlaştıktan sonra, daha adlarımızı öğrenmeden, söylenmeye başlıyor. Eğitim sistemi, hükümet, sosyal yaşam, işsizlik… Dinliyorum dakikalarca. İçi dolmuş, belli. İnsan bazen sadece kendini dinleyecek birini ister. Aklına gelen her şeyi söyleyebileceği, bunlar için kendini yadırgamayacak birini. Böyle insanlar çok az artık. Konuşmasının çoğunu anlayamıyorum, çok yorgunum. Dün geceden beri uyumadım ama bir yandan da arkadaşın sözünü kesmek de istemiyorum. Düşüncelerime tezatlık oluşturacağını bilsem de kesiyorum sözünü ve yatmak istediğimi belirtiyorum. Anında uyuyorum. Kırdığım insan sayısı artıyor.

    Kitabı o kadar güzel bir zamanda okuyorum ki, neredeyse şimdiye kadar okumadığıma sevineceğim. Kars, Ani Harabeleri’ne gidelim diyorlar, yol dört saat sürüyormuş. Gündüz yolculuğu yaparak kitap okurum diyerek kabul ediyorum teklifi. Şansıma en önde yer buluyorum. Belli bir süre etrafıma bakınıyorum ama aklım kitapta. Açıyorum kitabı, başlıyorum okumaya. Doğu’da yolculuk yaparken, buralarda çalışmış bir insanın yazdıklarını okumak, tarifsiz bir okuma zevki veriyor bana. Geçtiğimiz her köy, gördüğüm her insan ve hayvan, kitabın içinden fırlamış, otobüsün sağına soluna serpiştirilmiş sanki. Onlarca hayvanı küçücük bedeniyle otlatmaya çalışan ve bu işi zahmetsizmiş gibi yapan, soğuk yanıklı suratıyla otobüse bakan çocuğu anlayabiliyorum. Fakirliğin, soğuğun, tezek ve ıslak koyun yünü kokusunun, açlığın, terörün, askerin, devletin ve daha nice sıkıntının, çocuğun surat ifadesinde katmer katmer belirdiğini görebiliyorum. Bu ifadenin zamanla yok olmasını ve daha iyi bir Doğu'nun oluşmasını diliyorum. Buraların insanı bunu hak ediyor. Bunca sıkıntıya sessizce direnen, güler yüzünü hiç eksik etmeyen, varını yoğunu misafirine ikram eden, yatağını sana verip yerde yatan bu insanların hak ettiği yaşam bu olamaz.

    Edgü yazdıklarıyla, dediklerimin bin fazlasını hissettiriyor okura. Acıyla, yoklukla nasıl başa çıkılabileceğini ve zamanla bunlara nasıl alışılabileceğini gösteriyor bizlere. Farklı dilleri konuşsak da anlaşabilmenin onlarca çeşidini, soğuk ve karanlık gecelerin insan zihnine katkısını, ölen bebeklerin vicdanlarda açtığı derin yaraları gösteriyor ve bunları o kadar yalın bir şekilde yazıyor ki… Kendisini yazar olarak görmüyor belki ama okuduğum çoğu yazardan daha iyi bir yazıma sahip, insanın yüreğine işleyen cümlelerin sahibi bir yazar.

    Kitabın çoğu bitti. Ani Harabeleri’ne gelmek üzereyiz, ileride gözüküyor. Yol kenarındaki köyleri harabeler sanıyorum çünkü bütün taşlar harabeden alınmış çok belli. Harabelere vardığımızda bizi, üzerindeki üniformanın eğreti durduğu, esmer, cana yakın bir görevli karşılıyor. Rehberlik yapmayı teklif ediyor, hemen kabul ediyoruz. Bir anda suratı ciddi bir ifadeye bürünüyor ve kendisinden beklenmeyen çeviklikle anlatmaya başlıyor. Ani müthiş bir yer. Buraya şimdiye kadar neden gelmemişim diye kızıyorum kendime. Ermenistan sınırını belirleyen ırmağın etrafında, sekiz kilometre karelik bir alana inşa edilmiş kutsal şehir. Onlarca farklı medeniyetin ve dinin tahribatına rağmen hala bir kısmı ayakta duruyor. Elbette her yer, insan ırkının çirkinlikleriyle dolu ama bunlar bile şehrin atmosferini yok etmeye yetmiyor. Rehberimizin insan zihnini şaşkına çevirecek bilgi birikimiyle üç saatlik tur, on dakika gibi geliyor insana. En son ekliyor, “Hocalarım, bu dediğimi kimse bilmez, bizler de dedelerimizden öğrendik. Zamanında buraya Adnan Menderes gelmiş, bakmış ki şehir tam sınırda, korkmuş. Ermeniler bizden hak talep eder diye şehrin dağıtılmasını istemiş. Çünkü Ani Ermeniler için kutsal bir şehirdir ve her sene binlerce Ermeni buraya ibadet için gelir. Gördüğünüz köylerin bütün taşları buradan alınma, devlet kendi eliyle verdi onlara bunu, yoksa gariban köylü girebilir mi buralara. Kentin böyle harap edilmesi Menderes’in suçudur. ”

    Çıkışta, otobüsün yanında, yan yana dizilmiş dört çocuk görüyorum. Ellerinde, kendi yaptıkları lifler, patikler… O kadar masum bir ifadeye sahipler ki, insan iki çift lafı bir araya getirip de konuşamıyor onlarla. Saatlerce izleyesi geliyor insanın bu çocukları. Ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin bu masum ifadeyi bozmasından korkuyorum. Erkek olanı çok uyanık. Patikler küçükmüş diyen birine, “esniyir agabey bunlar,” diyerek çekiştiriyor patiği. Cebime bakıyorum para yok. Ben alamıyorum ama ürünlerinin bir kısmını zorla da olsa satıyorum öğretmenlere. Paraları alınca, suratları gülüyor, parayı sevdiklerinden değil, yokluktan... Başka bir yerde görsem hiçbir duygu oluşturmayacak ifadeler, burada çığ gibi doluyor yüreğime, sarıp sarmalıyor içimi. Her şeyi küçültüp içime atasım var.

    Dönüş yolundayız. Tiz bir ıslık sesi duyuyorum. Sağımızda beyaz bir kısrak beliriyor. Toptaş’ın kitabındaki gibi bir at. Yelesi dalgalanıyor, burun deliklerinden dumanlar yayılıyor etrafa. Bir zaman sonra yavaşlıyor, bizleri uğurluyor sanki. Gözden kayboluyor sonra.

    Kitap bitti. Eserin edebi boyutu falan hiç ilgilendirmiyor beni ve böyle düşünüyor oluşuma şaşırmıyorum bile. Sanırım değişiyorum ve bu kitap da katkı sağlıyor buna. Son sayfayı kapattıktan sonra uzun bir süre çantama koyamıyorum kitabı.

    Eminim sizler de bu kitabı okuduktan sonra uzun bir süre etkisinden kurtulamayacaksınız. Belki siz de benim yaptığım gibi, sırf daha fazla kişi okusun diye, ilk tanıştığınız kişiye hediye edeceksiniz kitabı.