1.

Mevlâna;
Sen ruhuma cemre diye
Damlamadıktan sonra
Ben bu bedende neyleyim...
Aşk da SEN
Hasret te SEN
Ben de SEN

2.

Kitap Okumak
İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir...

~ Descartes ~

3.

İçimizdeki Şeytan
"(...) Daha dünyaya gelişimizden çok çok önce, yaratılan tüm ruhların elest meclisinde bir araya gelip Rabbimize söz verdikleri vakit aşığın gözü bir aralık kendisine bakan bir çift gözle karşılaşmıştır. Bu öyle bir karşılaşmadır ki aşık onu bir daha asla unutmaz ve dünyaya geldikten sonra da hep onu arar durur..."

Sabahattin Ali'nin bu kitabı ile ilgili yazımız aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

https://1cay1kitap.wordpress.com/...3/icimizdeki-seytan/

4.

Kendi kalemimden..
Hayat ağlamak için çok adaletsiz.
Yaşamak için fazla düzenbaz,
Sevmek için çok yalancı..
Gülmek içinse neden yok..
Ama hepsinden biraz...
Ne az ne çok hepsinden biraz...

5.

Uzaktan seviyorum seni ,kokunu alamadan, boynuna sarılamadan yüzüne dokunamadan
Sadece seviyorum

6.

Hikmet Anıl Öztekin
Ve herkesin sımsıkı sarılmak istediği bir insan,
Deli gibi gitmek istediği bir şehir,
İçinde kaybolmak istediği bir kalp vardır..

7.

Mekan,her zaman bulunur da
Huzur veren insan her zaman bulunmaz...

8.

Ruhumuzun gıdası müzik olsaydı,
Mezar taşımızda Ruhuna Fatiha yazmazdı..

9.

Kırmızı
Sıcaktı… Terlediğimi hatırlıyorum. Ankara-Kırıkkale yolunda, iğrenç kokan bir şehirler arası otobüste kafamı cama yaslamış, camın titreşim halindeki darbelerine, başımın kronik migren noktalarına masaj yaptırmakla meşgulüm ve de terlemekle. Sigara içme özgürlüğünün kapalı alan, otobüs, devlet dairesi tanımadığı, yazların yaz gibi kışların kış gibi geçtiği yıllardı. Pazar günlerinin kapalı, daha doğrusu sisli-kapalı geçtiği, pazar pazarı alışverişi görevinin ifa edilmesinin gerektiği ve bunun sıkıntısının yaşandığı, karanlık Ankara günleriydi. Boğuktu Ankara, griydi Ankara, yaşlıydı Ankara...

Ama o gün sıcaktı ve otobüs pis kokuyordu. Kusmuk kokusuyla nikotin kokusunun harmanlandığı, bedenimi ve zihnimi ürperten bir kokuydu bu. Kimsenin alamadığı kokuları alan burnum, bu durumu bir maharet sayıyor ve görevini en iyi şekilde yapmış olmanın coşkusuyla zihnimi daha da zorluyordu. Bütün kokuları birbirine karıştırıyor, ortaya bana has bir tarif çıkarıyordu. Kokular, fark edilmeyen nesnelerdir; bizler onları yok sayarız ama evreni saran en büyük kütle onlardır. Kokuları hissettiğimiz an, evrendeki küçüklüğümüzü de anlarız.

Dozajını tarif edemeyeceğim bir şiddette çıkan çığlık sesiyle irkildim. Sonu gelmeyen, yarım kalan bir çığlık… Hamam böceğinin üstüne basınca çıkan çatırdama sesine benzeyen bir sesti. Bir çuvalı ezmişiz gibi yarım saniyeliğine havalandı otobüs. Ayaklanıp otobüsün arkasından baktım. İç organlarım parçalandı sanki. Asfaltta yatan kadını ve bebeğini gördüm. Dondum kaldım öylece. Kırmızı griye hakim oldu, bebeğini dünyadan korumak isteyen bir anneye aitti bu kırmızılık. Kadının elleri yanlara doğru yavaş yavaş inmeye başladı. Dert edinecek hiçbir dünyevi sorunu kalmadığından rahatlamıştı sanki. Öldüğüne sevinir bir hali vardı, bir yandan da bebeğinin, bu düzende tek başına yaşayamayacağı korkusu hakimdi bedeninde. Bu bir sondu. Sonun zor olan kısmı bitmişti. Geriye teslim olmak kalmıştı. Kadının gözlerinin ölmeden önce gördüğü son şey neydi? O büyük ve karmaşık duygulara sahip gözlerin üzerine yansıyan son görüntü otobüsün görüntüsü olamazdı. Hayatın anlamı bu kocaman gözlere yansıyan görüntüdeydi, eminim. Çocuk annesinin ölümünü sezmiş olacak, ağlamaya başladı. Bu ağlayışta bir masumiyetlik saklıydı. Kendisini sarıp sarmalayan eller gevşedikçe hissettiği sıcaklık da giderek azalıyordu. Kendi ölümü de yakındı… Bebekler ölüyorsa, hayatın yaşanılır tarafı kalabilir miydi?

Öylece geçildi gidildi griden kırmızıya, bir gıdım hız kesmeden. Ben şokumu yaşarken, bütün yolcular güvence içinde koltuklarındaydılar. Ölüm onlarla ilgili bir şey değildi. Yolcular, kadını ezmemiz sonucu otobüste oluşan sarsıntıya kızıyordu. Dikkatsiz bu yolcular canım, bu kadar da vurdumduymazlık olmaz ki! Gözlüklerinin esrarlı, siyah camları ardındaki şoför, tepkisiz ve rahattı. Ezdiğimiz bir kadın değildi sanki, alelade bir nesneydi. N’oluyor? Herkes manyaklaştı mı? Aman tanrım ailem de burada.

- Baba kadını ezdik gördün dimi?
- Evet, yazık oldu. Dikkatsiz bu şoförler.
- Ne? Anne sen gördün, kadın öldü, bebek de ölecek.
- Hı hı! Dikkatsiz dikkatsiz, ama sen dikkatli ol emi oğlum yoldan geçerken.

Derken gene sonu gelmeyen, yarım kalan bir çığlık... Ezdiğimiz şey bir çuval değil elbet. Koştum arkalara, baktım, gene kırmızı. Döndüm koltuğuma. Herkes geriye yaslanmış, hayatları güvende, rahat ve mutlular. Otobüsün sarsıntısından dolayı söylenen yolcu sayısı şimdi daha az.

Aman Tanrım! Neler Oluyor?

Ve bunu söylerken dışarıdaki insanları gördüm, yolun kenarındakileri… Onlarca ceset, yan yana yatıyor. Üzerleri açık çoğunun. Üstlerini örtecek gazete kağıdı yetmemiş. Kadın, erkek ve çocuk... Arabalar sürekli olarak birilerini ezip geçiyorlar ya da intihar eden yunuslar gibi benzin kokulu, altları sıcak, yağlı metallere bırakıyorlar kendilerini. Ölüm meleği orada mıydı? Bu durumu nasıl hazmedebiliyor, meleklik hüviyetine nasıl sığdırabiliyordu bunca şeyi?

Ben içerisinde ailemin de olduğu, yaşam garantisi bulunan insanların arasında, şoförün bizi dikizlediği aynaya bakıyorum. Şoför kullandığı otobüsün bir parçası olmuş, makineleşmiş. Ağzındaki sigara bir türlü bitmiyor. Nikotinin sonsuz, özgür olduğu çağlardı nasıl olsa. Anladım zaten olan biteni. Gözlerinin önündeki siyah esrarlı cama baktım. Bana bakıyordu, evet bana bakıyordu. Hem de kahkahalarla gülerek. Bu gülümseyişi, ağzının kenarından akan bir salya takip ediyordu. Kıllı kolları plastik kokulu direksiyona yapışmış, son sürat sürüyordu otobüsü. Şoför güldükçe çirkinleşiyor, kollarındaki kıllar vücudunun her yerine yayılıyordu. Bütün vücudu kıllarla ve pis gülümseyiş ardından gelen salyalarla kaplanıyordu. Vücudu eğrilmiş, insan silüetinden uzak bir hale girmişti. Kara, kıllı bir kütle sürüyordu otobüsü şimdi.

Anlıyordum her şeyi. Şoför bu yüzden gülüyordu, dikizlediği aynadan bana bakarak. Ölen insanlar ve buna gülen insanlar... Çağın moda rengi kırmızı. Ben otobüsümdeyim, koltuğuma yaslanmışım, canım pek bir güvende. Ölüme de ölene de uzağım, melek bizzat gelmedikçe. Ölenler ve Olimpos dağının hiç önemsemeyen insanları… Her yerdeler. Ama ben güvendeyim. Böyle diyordu kaptan-ı asfalt dikizlediği aynadan bana bakarak.

- Otur yerine benim güvencemdesin. Sana bir şey olmayacak. Yaslan geriye iyice. Üstünsün çünkü sen benim yolcumsun. Şu ezilenler bu otobüse binmediği için bu haldeler. Ne kadar da şanslısın. Böyle diyordu şoför görünümlü yeni yaratık bana, ben arkama yaslanırken. Bana bakıyordu yola değil, gülüyordu. Bir çığlık daha koptu, bu sefer sonu gelebilirdi ama yine yarım kaldı. Bir çuvalı ezdik paldır küldür eminim. Ezdik ayaklarımızla. Bakmadım arkaya. Hala bakıyordu bana, gülüyordu.

Kara bir engerek yılanı vıcık vıcıklığında, ya da tüylü bacaklarıyla bir örümcek suretindeydi her şey. Ezebilirsin her şeyi, güçlüsün, boğarsın da...Tek dişi kalmış canavarın müsaadesini almışsındır. İğrençlik hiç olmadığı kadar legal şimdi. Moda kırmızı renk ama bizim insanımızın kırmızısı olmadığı sürece. Camı açmayalım arkadaşlar çünkü dışarısı içeriden daha kötü kokuyor. Her şey olup biterken bunları şöminenin kenarında, pamuk minderine kurulmuş, tatlı sıcakta mayışan, sevimli mi sevimli, okşanılası İran kedisi zilletinde izliyorduk.

10.

Zaten ağırlık yapıyordu.
Aklımı başımdan aldığın iyi oldu.