• ...tarih boyunca insanlar,yaşadıkları dönemin öncekilerden daha kötü olduğuna ve dünyanın gidişinin hiç de iyi olmadığına inanmışlardır.
  • Beyni yok ama beyin fırtınası yapıyor!

    Uçağın havalanmasını beklerken yan koltuktaki yolcu adama dönmüş , "Bir yerde okumuştum eğer yolculuk esnasında yanınızdaki ile sohbet ederseniz, seyahat süresi daha kısa geliyormuş insana. Sizinle sohbet edelim mi?" diye sormuş.

    Okuduğu kitabı yavaşça aşağı indiren adam, gözlüklerinin üzerinden bakmış, "Tabi ki… Hangi konuda sohbet etmek istersiniz mesela?" diye sormuş.

    "Bilmem. Nükleer enerji konusunda konuşabiliriz."

    "Hımm" diye başını sallamış adam. "Bu ilginç bir konu olabilir ancak nükleer enerji konusuna girmeden önce size başka bir soru sorayım.

    Bir at, bir inek ve bir keçi, üçü de ot yiyerek beslenmelerine rağmen, keçi misket şeklinde, inek sıvı şeklinde, at ise kurutulmuş ot şeklinde dışkılar. Sizce bunun nedeni ne olabilir?"

    Sohbet etmek isteyen adam, ehem ühüm kem küm etmeye başlamış:

    "Yani bu konuda bir bilgim yok. Neden acaba?" diye sormuş hayretle.

    Adam kitabını usulca kaldırıp okumaya hazırlanırken söylenmeye başlamış: "Hem bir b.k bildiğin yok, hem de nükleer enerji konusunda sohbet etmek istiyorsun!"

    Dünden beri Akkuyu Nükleer Santrali'nin yapımına yönelik yapılan komik eleştirileri görünce aklıma bu fıkra geldi.

    Durum hakikaten tam da bu yani!

    Bi b.k hakkında bilgisi olmayan mercimek beyinli çapulcular Aziz Sancar ile Prof. Dr. Bilge Demirköz'e hakaret üstüne hakaret yağdırıyor.

    Niye?

    Akkuyu Nükleer Santrali'nin tanıdım filminde oynadılar diye...

    Allah cahil cesareti versin dedikleri bu herhalde. Eleştirdiklerinden biri Nobel Ödülü almış dünyaca ünlü bir profesör, diğeri ise Unesco ödülü almış, Cern'de çalışan bilim kadını...

    İşleri sabah akşam atom parçalamak olan iki insandan bahsediyoruz. Hani karşımıza geçip yüzümüze bir kerecik üfleseler var ya!

    Resmen aydınlanacağız yani, öyle insanlar!

    Bunlar eleştiriliyor işte! Hem de hocalarda olan beyin hücrelerinin binde birine sahip olmayan bakteriler tarafından...

    Biri, "Türkiye herhalde Nükleer sızıntı istiyor" diyor. Diğeri, "Çevreye zarar vermeyecek o kadar enerji varken neden doğaya zarar verecek Nükleer Enerji'yi övüyorsunuz" diye Greenpeace ağzıyla konuşuyor.

    Önlerine eşek yüküyle bilgi belge koyuyorsun:

    "Dünyada şu anda 31 ülkede aktif 437 nükleer reaktör bulunuyor. 14 ülkede 68 nükleer reaktörün inşaatı devam ediyor. 2030 yılına kadar 164 nükleer reaktörün yapılması planlanırken, ülkelerin nükleer programlarındaki reaktör sayısı ise 317’yi buluyor" diyorsun, olmuyor.

    "Nükleer santrale sahip 31 ülkeden 7’si net enerji ihracatçısı konumunda bulunuyor. Yani onlardan enerji alıyoruz" diyorsun anlamıyor.

    Bak canımın içi...

    "ABD 104
    Fransa 59
    Japonya 55
    Rusya 33
    Güney Kore 23
    Kanada 20
    Hindistan 20
    Çin 16
    İngiltere 19
    İsveç 10
    Almanya ise 17 nükleer reaktöre sahip. Bak bunlar dünyanın önde gelen ülkeleri ve dünya bu ülkelerden enerji ithal ediyor" diyorsun.

    Yok anam yok, kafa basmıyor.

    "Ya bu ülkeler ya da biz çok salağız. Sence hangisi?" diye soruyorsun, "Bilmiyorum ama istemiyorum" diye diretiyor.

    Yani tam da fıkradaki durum.

    Hem bir b.k bilmiyor, hem de nükleer enerji konusunda ciddi ciddi ahkam kesiyor. Hem beyni yok hem de beyin fırtınası yapıyor!

    Tam Nobellik
  • 201 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    '' Eğer Dünya'da son 1 kitap kalacak olursa o kitapta Fahrenheit 451 olurdu.'' Hakikaten de okuduktan sonra bu hisse çok kolaylıkla kapılabilirsiniz. Ray Bradbury, 1950 yılında kaleme döktüğü bu eserde yine diğer tüm ütopyalar gibi geleceği başarıyla görebilmiştir. 1950'de televizyon daha ilk günlerini yaşarken bu adam bu kitapta televizyonun bir bağımlılık olacağını ve kitabın değerini azaltacağını, insanların duvara bağımlı yaşayıp kitaplardan kaçan bir toplum olacağını gözler önüne sermiştir. Zaten günümüzde de öyle değil mi? İnsanlara tv programlarını sorduklarında patır patır biliyorlar da kitap eserleri sorulduğunda çoğu tepkisiz kalmıyor mu? O zaman bu başarılı bir öngörüdür. Ray Bradbury'yi bu yönden kutluyorum.
    Bu ütopyada normal dünya değişik bir şekilde kurgulanmıştır. Örneğin itfaiyenin görevi evleri söndürmek değildir, kitapları ve onların yanında evleri de yakmaktır. Kitaplar birer boş icattır ve kafa patlatmaktan ve kendini üzmekten başka bir şey değildir. O yüzden ülkede görülen tüm kitaplar bazen sahibiyle beraber diri diri yakılır.
    Kitabın çok özgün bir konusu vardır. 1984, insanlar için bir uyarı çığlığıysa Fahrenheit 451'de kitaplar(kitap sevgisi olan insanlar) için bir uyarı çığlığıdır. Kitapta hayal aleminden olan bir Mekanik Tazı vardır. Bu bir ceza yöntemidir. Ne canlıdır ne ölü ve elektriksel bir mekanizmadır. Böcek araçlar var falan güzel bir ütopya dediğim gibi.
    Kitabın ismi de kitabı okuyanların bildiği üzere 451 Fahrenheit'in kitap kağıdının tutuşup yanma sıcaklığı olmasından gelir. Bu klasik bilgiden sonra artık edebi yoruma geçelim.
    Ray Bradbury, ilginç yazı diline sahip fakat özgün bir yazar diyebilirim. Garip ses tekrarları var kitabın bazı bölümlerinde. Aynı zamanda akıcı bir yazardı kitap hiç zorlanmadan 2 günde bitirilecek bir kitap fakat başta da dediğim gibi bu Dünya üzerinde kalan son kitap olmaya aday.
    Teşekkürler:))
  • Suç ve Ceza

    Dostoyevski Suç ve Ceza'da, hakikaten iltifata tabii bir kişilik analizi yapmış. Özellikle başkahraman Raskolnikov'un ve diğer karakterlerin koşullar karşısında değişen ruh hallerini bize ustalıkla tasvir etmiş, tabii ki, okurken tüm bu psikolojik analizlere insanın hayran kalmaması mümkün değil. Diğer yandan kitapta, okuyucuyu, sadece olay örgüsüyle ve tasvirlerin estetiğiyle yetinemeyecek okuyucuyu üzerine saatlerce düşündürecek, araştırma yaptıracak sorularla doldurmaktadır. Okuyucuyu; suçun ne olduğunu, toplumlardan topluma, kişilerden kişilere, zamandan zamana, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka suçun anlamının değişip değişmeyeceğini, ahlaki kuralları sorgulatacak kadar ileriye götürmektedir. Ben diğer kitaplarında olduğu gibi, Suç ve Ceza'da da inanın ki, hem tasvirleri olsun, hem olay örgüsü olsun, hem kişilik analizleri olsun, hem de bazı ahlaki kavramlar üzerine uzun uzun düşündürücü niteliği olsun, ustamıza bir kez daha şapka çıkartıyorum. Önceki kitaplarında olduğu gibi Suç ve Ceza'da da, yine ezilen insanların, yoksullukların, bataklıkların, kararmış hayatların, derin derin acıların örneklerini bolca görebiliyorsunuz.

    Kısacık kitabı özetlemem gerekirse:

    Romanın başkahramanı Raskolnikov,hukuk fakültesinden ayrılmış, içine kapanık, kalabalıkları sevmeyen, kimle olursa olsun karşılaşmaktan kaçınan, herkesten kopmuş; üzerindeki yırtık pırtık kıyafetlerle sokakta dolaşacak, odasının kirasını ödeyemeyecek, günlerdir ağzına tek lokma koyamayacak kadar fakir; kiraladığı dolabı andıran, basık rezil bir odada derin bir iç sıkıntısıyla düşüncelere gömülerek yaşayan, giderek psikolojisi daha da dibe vuran,özünde yardımsever ve duyarlı genç bir öğrencidir. Raskolnikov aylardır tüm ezici koşullarının verdiği hastalıklı ruh halleriyle daracık odasında boğuşmaktadır. Ve tüm bu süreç içerisinde; sadece çoğalmak ve geçerli yasaları korumak için yaşayan sıradanlar, boyun eğenler,köle ruhlular ve yeni bir söz söyleyebilmek için yasaları çiğneyebilecekler, yüce ve soylu ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökebilecekler, yasa koyucular şeklinde insanları ikiye ayıran bi teori oluşturmuştur. Bu teoriye göre de, ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökmek gibi önünde duran her türlü engeli kaldırmak konusunda olağanüstü insanlar kendilerince haklıdır ve bu onlara göre suç değildir. Sözgelimi, zamanında boğazlanarak öldürülmüş kimi dehaların, başka bir zamanda heykelleri dikilmiştir. Kahramanımız öğrenimini tamamlamak, yoksul ailesine yük olmamak ve onlara bulundukları ezici koşullardan kurtarmak, insanlığa yarar sağlayabilmek gibi soylu, yüce amaçlar taşıyordur. Ancak, bu amaçları gerçekleştirebilmesi için bir miktar paraya ihtiyacı vardır. Ailesinden yadigar bazı eşyaları; faizle rehin alan tefeci bir kocakarıya satmaktadır. Bu tefeci kocakarı da, kitabın tanımladığı üzere, hastalıklı, kötü, sürekli kız kardeşine eziyet eden, neden yaşadığını kendisi de bilmeyen, yoksulları soyan, kimseye yararı dokunmadığı gibi zararlı olan, sermayesini de öldükten sonra manastıra bağışalayacak, zaten kendiliğinden geberip gidecek aşağılık bir bittir. Öte yandan, sokaklar destek göremediği için yok olup giden, insanlığa yarar sağlayabilecek yoksullarla, yoksulluklarla doludur. Bu yaşamasıyla sadece diğerlerine eziyet eden aşağılık kocakarıyı öldürüp paralarını insanlığın faydası için kullanmak doğrusu akıllıcadır. Raskolnikov da, bir aydır bu tefeci kadını nasıl halledebileceğini düşünmekte, onu öldürmeyi aşağılık bulmakla beraber kendisini bu amaçtan alıkoyamamaktadır. Nihayet bir gün paltosununa içine diktiği ilmikten çıkardığı baltayla kocakarıyı öldürür ve bir takım mücevherler çalıp kaçar. Kocakarıyı eli ayağına dolanarak soymuştur ama kendisini bundan sonra altüst edecek, halisünasyonlarla, kabuslarla, titreme nöbetleriyle dolu hastalıklı zor bir hayat beklemektedir. İster istemez pişmanlık nöbetleri geçirip suçunu itiraf etmek zorunda kalır; çünkü hristiyan ahlakıyla büyümüş masum kişiliğini öldürmüştür, kendini öldürmüştür. Dolayısıyla da teorisine göre kendini bir bit saymış, sıradan insan olarak görmüştür.

    Alıntılarım(Alıtnıları toparlayıp bilgisayara geçirmek uzun sürdüğü için sayfalardan bulabildiklerim):

    "Her şey insanoğlunun elindedir ama yine de sırf korkaklığı yüzünden her fırsatı elinden kaçırıyor... Bu artık bilinen bir gerçek... Acaba insanlar en çok neden korkarlar? Doğrusu ilginç bir soru. İnsanlar en çok atacakları yeni adımdan, söyleyecekleri yeni sözden kısacası alışkanlıklarını terk etmekten korkarlar..."

    "Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek..."

    "İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içimiz rahat olmadı mı gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!"

    "Konuşmak istediler ama, konuşamadılar... Gözleri yaşlıydı, ikisi de solgun, ikisi de bitkindi; ama bu hastalıklı, solgun yüzlerde, daha şimdiden yenilenmiş bir geleceğin, yeni bir yaşam için dirilmenin şafağı parlamaktaydı. Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreğine tükenmez bir hayat kaynağı olmuştu."

    "İnsanlar basit ve üstün olarak ikiye ayrılırlar. Basit olanlar, yalnızca insan cinsini üretmeye yarayanlardır, diğerleri de yeni bir şey söyleyebilmek isteğiyle doğmuş, üstün insanlardır. Toplum muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip, onlara tapıyor… İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve nüfusu çoğaltırlar. İkincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler."

    "Sonra herkesin akıllı olmasını beklemenin çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini."

    "Öyle bir sınıra gelirsin ki, onu aşamazsan, mutsuz olursun, o sınırı aşarsan, belki o zaman daha da mutsuz olursun!""

    "Ancak büyük insanlar büyük acılara katlanabilirler."

    "Ne demektir şapka? Ben gidip bir şapkayı satın alabilirim, değil mi? Ama, ya şapkanın altında duran şeyi? İşte onu hiçbir yerden satın alamam!"

    "Ben kaftanımı yarıya bölüp komşuma versem, ikimiz birden yarı çıplak kalırız... Bilim ne diyor: Dünyada herkesten çok kendini sev çünkü dünyada herşey kişisel çıkara dayanır. Eğer bir tek kendini seversen , işini gerektiğince yaparsın, kaftanın da bölünmeden bütünüyle senin üzerinde kalır. Ekonomi bu bilimsel gerçeğe şunu ekliyor: Toplumda ne kadar insanın işleri yolund aolursa, diğer bir deyişle kaftanlar ne kadar bütün kalırsatoplumun temelleri de o kadar sağlam ve genel gidiş o kadar yolunda olur. Böylece ne oluyor. Yalnız kendim için kazanmakla herkes için de kazanmış oluyorum...""(Kapitalist Ahlak)

    "“Hepiniz birer gevezeden ve farfaracıdan başka bir şey değilsiniz! Küçücük bir acınız olsa, on paralık yumurtası için ortalığı birbirine katan tavuklara dönersiniz! Üstelik burada bile başka yazarların düşüncelerini çalansınız! Ruhlarınızda bağımsız bir yaşamdan iz bile yok! İspermeçten yapılmış yaratıklar! Damarlarınızda da kan yerine serum dolaşıyor! Hiçbirinize inanmıyorum! İlk işiniz, ne pahasına olursa olsun insana benzememektir.”"(razumihin)

    ""Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?"

    "Estetik kaygısı, güçsüzlüğün en önemli belirtisidir!.."

    "Dünyada açık yüreklilikten daha zor ve övmeden daha kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilik gösterirken içten olmak zorundasınız daima, ama birini överken içten olmadığınız fark edilse dahi yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü sözlerinin en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve toplumun her sınıfından insanlar için bu değişmez. Överek, her kızı baştan çıkarabilirsiniz, namus simgesi olarak nitelendirebileceğiniz birini bile."

    "İnsanlar ne tuhaf varlıklar! Kimse, içinden mucize olduğuna inansa bile bunu itiraf etmez! Siz bile tesadüftür diyorsunuz! Kendilerine ait düşüncelere sahip olmak onları müthiş korkutuyor!"

    "İnsan boğulmamak için nasıl da saman çöpüne bile sarılabiliyor!"

    ''Ağlayan birine ağlaması için ortada bir neden bulunmadığını mantık yoluyla anlatır ve kanıtlarsanız, artık ağlamaz... Öyle değil mi ?
    O zaman yaşamak çok kolay olurdu., dedi Raskolnikov."

    "Böylesine çok sevilmek, ona tuhaf bir acı vermişti. Gerçekten de çok tuhaf, korkunç bir duyguydu bu."

    "O zaman şunu anladım, Sonya. İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir."

    "Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların kesinlikle aptal olduklarını biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra şunu anladım ki Sonya, herkesin akıllı olmasını beklemek çok uzun sürecek...Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara o hükmedecek, bunu biliyorum. Bunu biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, ataksa haklı olan da odur. Aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koruyucu olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeğin farkında olmayan kördür!"

    "Bir tek şey için çağırdım seni ve bir tek şey için geldim buraya, beni bırakmaman için. Beni bırakmayacaksın değil mi Sonya?"

    "Ben bir düşünceyi, yani tohumu ekerim.. Bu tohumdan, bir gerçek filizlenir."

    "Oysa herkesin, mesela kadınların, konuşacak çok şeyi vardır. Yine sosyeteden insanlar, salon adamları her zaman konuşacak bir şey bulurlar, bizim gibi orta hallilere , yani düşünen, aydın kişilere gelince; nedense hep utanırız, bir türlü konuşamayız. İlgi alanlarımız mı farklı, yoksa birbirimizi aldatamayacak kadar dürüst müyüz?"

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği bütün acıların önünde diz çöktüm."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Pyotr Petroviç, toplum içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı. Böyleleri bulundukları ortamlarda, kendilerine uygun olmayan en küçük bir olayda, ellerindeki bütün kozları kaybeder ve ortamı şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler."

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Kadınların hiç hoşlanmıyor görünmelerine rağmen, bazen aşağılanmaktan çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi insan denen varlık genellikle aşağılanmaktan çok, pek çok hoşlanır. Ama kadınlar için bu, özellikle böyledir. Hatta yalnızca bunun için yaşadıkları bile söylenebilir."

    ''Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.''
    Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi ''Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.''"

    "Vicdanı olan, hatasının da bilincindeyse, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır."

    "İnsanları doğru değerlendirebilmek için ilk önce önyargılarımızdan kurtulmamız lazım."

    "Rodion Romanoviç'in yazısında insanlar 'olağanüstüler' ve 'sıradan olanlar' diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur. Çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Olağanüstü insanlara gelince, bunların her türlü suçu işlemeye, kanunları çiğnemeye hakkı vardır. Çünkü onlar olağanüstü insanlardır."

    "Canlı varlık için yaşam gereklidir, canlı varlık makinelere boyun eğmez, canlı varlık kuşkucudur, canlı varlık gericidir. Oysa bunda bir ölü kokusu var, istersen kauçuktan da yapabilirsin böylesini. Ama cansızdır, iradesizdir. Köle ruhludur, hiçbir zaman isyan etmez."

    "Genel olarak yeni tanıştığınız biri, anlatacaklarınızı gereğinden fazla bir ilgi ve ciddiyetle dinlemeye kalkarsa, hele anlatacaklarınız size göre, karşınızdakinin gösterdiği derin ve ilgi ve ciddiyetle karşılaştırılamayacak kadar basit ise, bu durum sizi fazlasıyla tedirgin eder."

    "O akıllı bir adam, ama akıllıca davranabilmek için yalnızca akıl yetmez ki..."

    "Ah sizi aşağılık insanlar! Nefret eder gibi seviyorlar. Ah, hepsinden nefret ediyorum!"

    "Şimdi bütün bunlar sanki bir başka dünyaya ait şeyler... Hem de uzun zamandan beri... Zaten etrafımdaki her şeyde, aslında bu dünyaya ait değillermiş gibi gelen bir şeyler var."

    "Evet, belki namuslu bir insansın; ama namusluyum diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan... Hem böyle olmakla birlikte, (kendin de hatırlıyorsun bunu) senin de ufak tefek bazı numaraların olmadı mı? Gerçi bunlar öyle namussuzca işler değildi, ama olsun! Oysa kafandan neler geçiyordu."

    "Ben yalanı severim! Yalan, bütün diğer varlıklara karşı insanı üstün kılan tek özelliktir! Yalan söyleyerek gerçeğe ulaşırsın! Ben yalan söylediğim için insanım. Önceden on dört kez, hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır ve bu kendine göre onurlu bir iştir. Oysa biz kendi aklımızla bile yalan söylemeyi beceremeyiz! Bana bir yalan söyle, ama bu yalan kendi yalanın olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendi söylediğin bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insan, ikincisinde ise bir papağan olursun! Biz neyiz şimdi? Biz istinasız hepimiz; bilimde, ilerlemede, düşüncede, buluşta, istekte, liberalizmde, akılda, tecrübede, her şeyde, her şeyde daha kolej hazırlık sınıfındayız! Başkalarının aklıyla yetinmek hoşlarına gidiyor, alışmışlar bir kere!"

    "Güç gerek bana, güç! Güçsüz hiçbir şey olmaz! Oysa güç bile ancak güçle elde edilebilir."

    "Denginiz değilim efendim, dengesizim...''"

    "Ama kardeş, tabiata yön veren biz insanlar değil miyiz?! Öyle olmasaydı insanoğlu kör inançlar okyanusunda boğulur giderdi. Bir tek büyük adam ortaya çıkmazdı. 'Vicdan, ödev' gibi bazı laflar ediliyor. Bunlara karşı bir şey söylemek istemiyorum, ama bu kavramları nasıl anlamalıyız?"

    "İnsan sevdikleri için bunu yapabilir, kendi hayatını boş verir! Yeter ki sevdiği varlık mutlu olsun."

    "Ayrıca birini tanıyabilmek için ona son derece dikkatli, ön yargılardan sıyrılarak yaklaşmak lazım, aksi takdirde daha sonra düzeltilmesi güç bazı yanlışlara düşülebilir."

    "İnsanoğlu denen aşağılık yaratık her şeye alışıyor!
    Dalıp gitmişti. "Ya yanılıyorsam?!" diye haykırdı elinde olmadan. "İnsanoğlu aşağılık bir yaratık değilse? O zaman her şey ön yargıdan, boş bir korkudan ibaret demektir ve hiçbir engel yok, böyle de olması lazım!""

    "Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama bu, hayaletlerin başkalarına değil de yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil."

    "Ayrıntılar çok önemli!.. Ayrıntılar mahveder her zaman her şeyi..."

    "Sevgili dostum fakirlik ayıp değildir doğru. Ama sarhoşlukta erdem değildir. fakat sefalet ayıptır efendim ayıptır. İnsan fakir de olsa ruhundaki asaleti koruyabilir. Sefalete düşen birini sopayla toplumun dışına atmazlar daha da alçaltabilmek için süpürürler."

    "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!"

    "Dünyada açıkyüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur."

    "Yalan sevimli bir şeydir, çünkü insanı gerçeğe ulaştırır. Hayır, burada insanın canını sıkan şey, yalnız yalan söylemeleri değil ama kendi yalanlarına kendilerinin de inanmalarıdır."

    vs vs...
  • 250 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Aslında kitabı okurken yazacağım inceleme kafamda az buçuk belliyken bitirdiğimde yazmak istediklerimin komple değiştiğini fark ettim. Biraz fikirlerim olgunlaşsın diye bekledim. İncelemem iki kısımdan oluşacak; birinci kısımda genel olarak kitaptan bahsedecek olup ikinci kısımda kitabın gidişatı ile ilgili ayrıntılı bir yorum yapmaya çalışacağım. İkinci kısım yalnızca kitabı okumuş olanlar içindir.

    Öncelikle romanın milli mücadeleyi ilk anlatan kitap olduğu ve henüz şavaş devam ederken yazıldığını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla savaşa bizzat tanıklık etmiş olan birinin ağzından olanları kurguyla karışık okumak güzeldi. Örneğin; kendisi Sultanahmet Mitinginde konuşma yapmış birinin, bunu kitabında bir olay döngüsü içerisinde anlatması oldukça ilginç geldi bana. Değişik bir keyifle okudum.

    Kitabın dili başlarda oldukça ağır geldi. Aslında ben kitabın dili ağırdı yorumlarını görmezden gelen biriyimdir, şimdiye dek birçok dili ağır denebilecek kitap okuduğum için, özellikle de tarih kitapları, açıkçası yorumlara burun kıvırırdım. Ama bu kitabın dili hakikaten ağırmış. Başlarda bazı paragrafları anlamaya çalışırken zorlandığım oldu. Şişli hanımları ile İstanbul hanımlarının karşılaştırıldığı bölümde ufak bir kafa karışıklığı hasıl oldu mesela. Her ne kadar arkada sözlük varsa da sürekli orayı açıp bakmak biraz sıkabiliyor. Ama sonraları alışıyorsunuz, kelimelerin çoğunluğunu anlamdan çıkarabiliyorsunuz. Bir de yanılmıyorsam kitabın dili sonlara doğru biraz daha hafifliyor gibi ya da bana öyle geldi. Bu söylediklerim sizi korkutmasın, dediğim gibi başta biraz zorlasa da sonradan rahat bir biçimde okumaya devam edebiliyorsunuz.

    Kitabın milli mücadele kısmı beni yer yer memnun etse de yer yer daha çok ayrıntıya yer verilseydi demedim değil. Kitap bir nevi bir aşk anlatımı, fonda milli mücadele var. Ya da tam tersi de olabilir; konu milli mücadele fon bir aşk hikayesi de olabilir. Bakış açısına bağlı olarak değişebilir.

    --İncelemenin bundan sonrasında içerik ile ilgili konuşacağım. Sürprizi bozacak çok şey yazacağım, hatta kitabın sonundan bahsedeceğim direkt. O yüzden kitabı okumamış olanların, gerisini okumaya devam etmemesini istiyorum. –


    Kitabın sonsözünde Halide Edip’in yaşananları bir kabus gibi nitelediği, bu yüzden de aslında her şeyin Peyami’nin yaralanması sebebiyle ona oyun oynayan belleği olarak nitelendiği şeklinde bir yorumlama var. Evet, olabilir, hatta öyledir. Ama sonsözü okumadan önce ben kitabın sonunu çok daha farklı yorumlamıştım. Birkaç inceleme de okudum ama, benim gibi düşünmüş birilerini de göremedim. Peki nasıl mı yorumladım ben, hemen anlatıyorum:
    Ayşe; kitap boyunca herkesin ayrı bir sevgi duyduğu, hatta birkaç kişinin birden kendisine aşk hisleri beslediği, kitleleri peşinde sürükleyen, aynı zamanda korunup kollanmaya çalışılan bir karakter olarak tasvir edilmiş. Oysaki kendisi de vatanın kurtuluşu, özellikle de İzmir’in kurtuluşu için durmadan uğraşan, tek ideali bu olan biri olarak yansıtılmış. Bu durum bana sanki sembolizmi çağrıştırdı. Yani Ayşe aslında Peyami’nin dimağında kurtarılmaya çalışılan vatanı, hatta belki de İzmir’i yansıtıyor. İhsan ise Ayşe’yi delicesine seven, onun için her şeyi yapabilecek biri. İzmir’e girmeyi de Ayşe için daha bir ayrı arzuluyor. Bu durum da bana İhsan’ın aslında Peyami’nin kendisi olduğunu çağrıştırdı. Daha doğrusu evrak işlerini bırakıp vatan için her şeyi yapmaya hazır durumdaki Peyami’nin kendisi. Çünkü biliyoruz ki Peyami’nin yıllar önce Ayşe ile evlenmesi mevzubahis olmuş, fakat o bunu istemeyip sırf bu sebeple yurtdışına gitmiş. Fakat Ayşe’nin eşi ve oğlu öldürülüp de Ayşe İstanbul’a gelince Peyami de kendisine karşı farklı hisler beslemeye başlıyor. Yani, az önce dediğim teoriye dönersek ve Ayşe’yi İzmir’in sembolü olarak düşünürsek İzmir işgale uğradığında Peyami pişmanlık duyuyor ve o andan sonra Peyami, İhsan oluyor; biz de İhsan’ın Ayşe’ye duyduğu aşkı okumaya başlıyoruz.

    Kitabın son cümlesini okuduktan hemen sonra sonsözü okumadım, önce kendim düşündüm. Bunlar beliriverdi zihnimde. Sonra sonsözü okuduğumda oldukça basit bir şekilde açıklandığını gördüm. Dediğim gibi ben bayağı saçma da düşünmüş olabilirim. Olay benim anlattığım gibi komplike olmayabilir, ama ben bu şekilde düşünmek istedim. Yorumlara da açığım.

    Herkese iyi okumalar dilerim…
  • 168 syf.
    ·8/10
    ACABA DİYORUM İNSAN DENİNCE HATIRLANIYOR MUYUZ?

    “ her fikir yansızdır ,ya da öyle olmalıdır;ama insan onu canlandırır,alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona ;saflığını yitirmiş ,inanca dönüştürülmüş fikir ,zaman içindeki yerini alır,bir olay çehresine bürünür .Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur ..ideolojiler ,doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.”

    Bir kitaba anca bu kadar güzel ve derin başlanabilirdi.Kaçıncı defa okudum anlamak için bilmiyorum .Felsefenin en sevdiğim yanı da her okunuşunda akla yeni yorumlar getirmesi .

    Çürümenin kitabı;insanlığın bir özet kitabı,varoluşçuluk,insan ,tanrı ,
    İnanç,iyilik ve kötülüğün tezatlığı,hayat ve ölüm ,daha bir çok konu üzerine derin bir düşünce kitabı.

    DİKKAT!!!

    Kitaba başlayacaklar için birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum.
    1-Kitabı okurken yalnız olduğunuzdan ,sessiz ve sakin bir ortamda bulunduğunuzdan emin olun çünkü bu kitap kalabalık bir ortamda ayak üstü okunabilecek bir kitap değil.
    2-Kitabı okurken yanınızda mutlaka bir kalem ve bir not defteri bulundurmanızı öneririm .
    3-Beğendiğiniz ve not aldığınız alıntıları kitabı bitirdikten sonra bir daha okumanız ,verilmek istenen mesajı daha iyi algılamanızı sağlayacak .
    4-Son olarak asla bir ön yargıyla başlamayın ve kesinlikle bırakmayın .


    Her cümlesi çok kıymetli ,her kelimesi çok çarpıcı kitaptan beni en çok sarsan insan,tanrı,ölüm ,hayat
    Üzerine olan tespitleriydi.Kitabın bütününden çıkardığım varsayımlar şöyle ki:

    İNSANA DAİR
    “İdeal bir şekilde zihni açık ,yani ideal bir şekilde normal insan ,içindeki “hiçlikten” başka hiçbir şeye tutunmamalıdır..”

    Oysa bizler varoluşumuzu dahi bir şeylere tutundururuz .Benliğimizi arzularımıza ve ihtiyaçlarımıza kaptırırız.Bir süre sonra ruhumuz ve algılarımız bu yönde şekillenir.
    İyilik ve kötülüğe dair algılarımız bile bize göre şekillenir bu sayede .

    Doğru yada yanlışı ayırt edemediğimiz bir hal aldığında benliğimiz ,ki insan belli bir yaşa geldiğinde herşeyi farkına vardığı ve hayatı anladığı kanısına varır .Bu yüzden ;” Vaaz verme çılgınlığı içmizde öylesine yer etmiştir ki ,korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar.Her insan ,kendinin bir şey önereceği ânı bekler :Ne önerdiği önemli değildir.Bir sesi vardır ya ,o yeter .Ne sağır ,ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz ...”

    TANRIYA DAİR
    Tanrı :Ürküntülerimizin üzerine dosdoğru düşüş;hiçbir ümide kanmayan arayışlarımızın ortasına yıldırım gibi inen selâmet ;tesellisiz kalmış ve zaten teselli edilmek de istemeyen kibrimizin dolambaçsız bir biçimde geçersizleşmesi;bireyin kızağa çekilme yolunda ilerlemesi;endişe noksanlığı yüzünden ruhun işsiz kalması..

    E.M.Cioran ‘ın yazdıklarından şu çıkarımlarda bulunuyorum kendimce .Onun anlattıklarından yola çıkılarak şu sorular cevaplanmalı asıl .İçimizdeki korku mu bizi bir tanrı inancına götürür?
    Yoksa insan bir hiçten yaratılma düşüncesini fazla mı basit bulur ?
    Yada bir Tanrı tarafından yaratılmış olmak onu daha üstün mü kılar? Bir hiçten varolmak şüphesini bitirmek için en kestirme çözümdür belkide tanrı.Şüphe insanı kemiren en kötü duygudur çünkü .Öldüğümüzde bizi karşılayacak kimsenin olmayacağı korkusu,beraberinde karşılayan ve yargılan birinin olma düşüncesi hayat boyu kemirir içimizi.
    “Yanılmak,kandırılmış olarak yaşamak ve ölmek ;insanların yaptığı budur.Ama bizi Tanrının içinde yok olmaktan koruyan ve bütün anlarımızı ,hiç etemeyeceğimiz dualara dönüştüren bir haysiyet de vardır .”
    Asla Tanrı tanımaz değil ,ancak tamamiyle tanrı bağımlısı da değil.

    HAYATA -ÖLÜME DAİR
    İnsan ile “insan “arasında bir ince çizgi vardır .Tıpkı hayat ile ölüm arasında olduğu gibi .Biri mutlak ve kesin ,diğeri belirsiz ve süresiz .
    Çoğumuz ölümden korkarız.Çünkü bir son olduğuna inanırız .Buna sahip olduğumuz dinler ve inançlar bile engel olamaz .İnsanın yaşadığı en büyük ironi belkide budur .Herkes öldükten sonra bir yaşam ümidiyle yaşar ama asla ölmek istemez .Çünkü her ne kadar zor ,sıkıntılı ve kısa olsa da ;hayat daha keyifli ve çekicidir .Bu yüzden ölüm daha sert ve korkunç gözükür .
    “Hiçbir şeye dayanmadığı için bir gerçeğin gerekçesi bile bulunmadığı için ,hayata sebat ederiz .Ölüm fazla kesindir ;bütün sebepler onun tarafında bulunur.”

    Oysa Emelie ye göre asıl korkunç olan hayattır .Çünkü:” Hükümsüz sırları biriktire biriktire ,anlamsızlığı tekeline ala ala,hayat ölümden fazla ürküntü verir .Büyük meçhul odur.”


    EN BEĞENDİĞİM ALINTI
    “Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan insan arasında ,iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ;bununla birlikte ikisi de ölür ;fakat biri ölümünden habersizdir ,ötekiyse bunu bilir ;biri sadece bir anda ölür ,ötekiyse sürekli ölmektedir.”

    BENİ EN ÇOK SARSAN ALINTI
    Hayatla dolup taştığı için,Şeytan’ın hiçbir sığınağı yoktur:İnsan kendini Şeytan ‘da çok fazla bulduğu için O’na tapamaz;ondan bilerek nefret eder;-kendinden-yüz çevirir ve Tanrı’nın yoksul vasıflarını ayakta tutar.Ama Şeytan bundan şikayetçi değildir ve bir din kurmaya hiç heveslenmez:Zayıflatılmamasını ve unutulmamasını temin etmek için burada değil miyiz biz?”

    KÜÇÜK BİR ELEŞTİRİ

    İnsan ,varoluşçuluk ve daha birçok konudaki görüşleri hakikaten okunmaya ve düşünmeye değerdi .Ancak bir çok konunun sonunda Tanrı’ya eleştirisel bir yaklaşımda bulunması ,hatta çok sert ifadeler kullanması gereksiz tekrarlara düştüğünü hissettirdi.Örneğin;”Niçin Tanrı o kadar soluk,o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir?Niçin ilginçlik ,tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer ?Bundan daha az insanbiçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır?”

    KÜÇÜK BİR SİTEM

    Yazılabilecek konuşulabilecek hemen her konu üzerinde felsefik bir yaklaşımla bir fikir beyan eden yazar niçin kadına dair yıkıcı eleştirileri tercih etmiştir .Filozofların bir öz kimlik arayışı cinsiyet ayırımı gözetmeli midir ?Yani savunacağı tezi kadınları aşağılayarak yapan birinin savunduklarını kendi elleriyle çürütmesinden başka nedir bu ?
    Kadını bu kadar ucuz,tüm günahların suçlusu,kendi deyimiyle “yosma “şeklinde tanımlaması kadın düşmanlığından başka bir şey değildir .


    ........................&................................

    Felsefecilerin hep bir tanrı tanımaz yanları varmış gibi gelir bize .Belki de herşeyi bu kadar irdelemeleri ,karşı çıkmaları bizi bu düşünceye sevk eder.Çürümenin kitabı doğrusu ,yanlışıyla çok yönlü bir kitap kesinlikle .Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim .Kendinize bir şans verin ve mutlaka okuyun derim .

    Kayıp gitmemiz yakındır ,ama kaçınılmaz değildir.İlginç bir kazadır ,ama hiç yeni değildir;korkularımızın ufkunda şimdiden bir tebessüm doğmaktadır ..duanın kucağına hiç düşmeyeceğizdir...Zira sonunda O kazanmamalıdır;büyük harfle yazılan ismini lekelemek ,istihzamıza düşer;saçtığı titremeleri dağıtmak da yüreğimize..
  • Adam üzerine yıkılan suçtan dolayı mahkemeye düşmüş. Mahkeme öyle bir safhaya gelmiş ki artık adama ceza verilip verilmeyeceği bile tartışılır olmuş. Son karar olarak ya beraat ya idam verilecekmiş. Hakim: "İki kağıt alıp birine idam, birine beraat yazacağını" söylemiş. Adamın çektiği kağıtta ne yazıyor ise o karar uygulanacakmış.
    Zaten suçsuz olan adam, bu suçun kendisinin üzerine yıkılması işinde hakimin de olduğundan şüphelenmiş. Eğer hakim de işin içinde ise iki kağıtta da "idam" yazacağını biliyormuş.
    Hakikaten de adam şüphelerinde haklıymış. Hakimin ikisine de "idam" yazdığı, iki kağıt rastgele karıştırılıp adamın önüne sunulmuş. Adam kağıtlardan birini alıp ağzına atmış, hemen çiğnemeye başlamış. Çiğnerken de demiş ki: "Seçtiğim kağıt budur!". Adama kızacak olmuşlar ama adam demiş ki:
    * Eğer yediğim kağıt idam ise diğer kağıtta beraat yazacaktır, fakat eğer yediğim kağıt beraat ise diğer kağıtta idam yazacaktır!
    İki kağıtta da idam yazdığından, adam salıverilmiş...