• İbn Haldun Arap dünyasından çıkan en büyük mütefekkirlerden olup tarih felsefesinin ve sosyolojisinin kurucusu kabul edilmektedir. 1332 yılında Tunus'ta doğmuş, bir ilim beldesi olan Endülüs ve daha sonra tekrar Tunus'ta yaşamıştır. Yazarı olduğu yedi ciltlik bir tarih kitabı olan Kitabü'l İber ve özellikle onun önsöz ve giriş bölümünden oluşan Mukaddime ile haklı bir şöhretin sahibi olmuştur. Mukaddime'nin önemi daha önce hiç kimsenin uzerinde arastırma yapmayı düşünmediği bir bilim alanı olan ve yazarın ümran ilmi adını verdiği sosyolojiyi temellendiren bir kitap olmasıdır. Mukaddime iki cilt altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci cilt ilk üç bölümü içermektedir ve şimdi bu ciltle ilgili notlarımı ve görüşlerimi maddeler halinde çok özet olarak açıklamak istiyorum.

    1) Yazara göre tarih; efsaneler, mitler ve hurafelerden arındırılmalıdır. Akıl yürütmeye sıklıkla basvurularak tarihi rivayetler kritik edilmeli ve böylece hakikate ulaşmaya çalışılmalıdır.

    2) Yazar her olayın ve halin kendine mahsus bir tabiatı oldugunu ve olayların içtimai (sosyal) hayatın tabiatına uyup uymadığının, böyle bir şeyin gercekleşme ihtimalinin olup olmadıgının incelenmesi gerektiğini söylemektedir.İste bu inceleme ancak yeni bir bilimin konusu olabilir ki bu bilim sosyolojidir.

    3) Yazara göre her beşer için içtimai hayat bir zorunluluktur yoksa insanlar en temel ihtiyaçlarını gideremeyecekleri icin yaşayamazlar. İnsanlar yaşamak için toplumsal yardımlaşmaya muhtaçtırlar.

    4) Yazar, ictimai hayat kurulduktan sonra insanların kendilerini birbirlerinin saldırganlığından korumak için bir yöneticiye ihtiyaç duyduklarını belirtiyor. Hükümdarlığa ihtiyacın insanlar için tabii bir özellik oldugunu dile getiriyor.

    5) Yazara göre iklimin insan karakteri üzerinde önemli bir etkisi vardır. Ilıman iklimde yaşayan insanlar en mukemmel insanlar olup uygarlık bakımından da oldukca gelişmiştirler. Ilıman iklimlerde yaşamayan insanlar hem insanlık hem de uygarlık bakımından geridir. Tabi bu görüşlerin günümüzde geçerliliğini kaybettiğini belirtmeliyim. Günümüz Kuzey Avrupası'nın gelişmişliği ve ılıman kuşakta yer alan birçok ülkenin geri kalmışlığı iklimin etkisinin eski önemini kaybettiğini göstermektedir.

    6) Yazara göre beslenme tarzı da insan karakterini etkiler. Bol gıdaya sahip olan verimli ülkelerde yaşayan milletler daha azla yetinen milletlere gore zihinsel olarak geride kalmıştır. Cünkü fazla beslenme vücudun dengesini bozar ve beyni kuvvetsizleştirir. Tabi bu konu da tartısmaya oldukca acıktır.

    7) Yazar ilginc bir sekilde madenlerin bitkilere, bitkilerin hayvanlara ve hayvanların insanlara dönüsebilme potansiyelleri oldugundan ve hatta bunun derece derece gercekleştiginden bahsetmekte ve gününüz evrim nazariyesine yakın görüşler öne sürmektedir. Yazara göre nasıl hayvan icin bir sonraki aşama insanlıksa insan icinde bir sonraki ulasılacak asama melekliktir. Her şey bir tekamül halindedir.

    8) Yazar asabiyete (akrabalığa) büyük onem vermekte, onu toplulukları birarada tutan en güçlü unsur olarak görmektedir. Yazar soy ve akrabalık baglarını daha iyi korudugunu düşündüğü bedevileri(göcebeler) hem asalet, hem cesaret hem de zihinsel bakımdan neseplerinin bozuldugunu düşündüğü hadarilere (şehirlilere) üstün tutuyor. Yazarın eserinde sıklıkla hadarileri eleştirmesi ve bedevileri övmesi dikkat çekiyor.

    9) Yazar tüm siyaset teorisini asabiyet (akrabalık) üzerine kurmakta, devletlerin ancak asabiyet sayesinde kurulup büyüyebileceğini ve asabiyet bağları zayıflarsa yıkılacağını bildirmektedir. Ama bu görüş günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen ülkelerde asabiyet eski önemini kaybetmiştir.

    Mukaddimenin birinci cildindeki İbn Haldun'a ait teoriler incelendiğinde bazılarının çağının oldukça ilerisinde olduğu ve günümüzde de geçerliliğini koruduğu ama bazılarının günümüz modern dünyasında geçerliliğini kaybettiği görülmektedir. İbn Haldun'un Mukaddime'sinin ilk cildini okumak bu büyük düşünürün daha önce yüzeysel olarak aşina olduğum bazı fikirlerine derinlemesine nüfuz etmemi ve İbn Haldun'un büyüklüğüne bizzat şahit olmamı sağladı ve oldukca faydalı bir okuma oldu. Sosyoloji ve tarihe ilgi duyan herkese Mukaddime'yi okumalarını tavsiye ederim.
  • GAZZALİ’NİN FETVALARI

    “Birisi dese ki; (Tehafüt el-Felâsife’de) filozofların görüşlerini ayrıntılı olarak açıkladınız. Şu durumda kesin bir biçimde onların kâfir olduklarına ve onlar gibi inananların öldürülmesi gerektiğine hükmeder misiniz?

    “Deriz ki; üç sorunda onların kâfir olduğuna hükmetmek kaçınılmazdır. İlki, evrenin ve bütün cevherlerin öncesiz (kadim) olduğuna dair görüşleri; ikincisi, Tanrı’nın önceli olan (hadis) tekil ve bireyselleri bilgisiyle kuşatamadığı görüşü; üçüncüsü ise, bedenlerin (cesed) diriltilmesi ve haşrini inkâr etmeleridir. Bu üç sorunda filozofların görüşleri hiçbir suretle İslam ile örtüşmez. Filozoflara inanan kişi, peygamberlerin yalancı olduğuna inanmış olur. Zira onlara göre peygamberlerin söyledikleri şeyler, maslahat icabı halk kitlelerine sorunları anlatabilmek için gerçekle ilgisi olmayan temsillerden ibarettir. Oysa bu, hiçbir Müslüman grubun inanmadığı açık bir küfürdür. Bu üç sorunun dışında kalan Tanrının sıfatları konusundaki tasarrufları ile bunların birliğine (tevhid) inanmalarına gelince, bu sorunlardaki görüşleri Mutezile’ye yakındır. Tabii nedenlerin zorunluluğu hakkındaki görüşleri de Mutezile’nin tevellüd (doğuş) görüşüyle aynıdır. Onlardan naklettiğimiz diğer görüşlerinin hepsi de, İslam mezheplerinin birinin ileri sürdüğü görüşe benzer. Yalnız bu üç esas sorun böyle değildir. Bidat ehlini kâfirlikle suçlayan kişi, bu üç sorunun dışında pek çok sorundan dolayı da filozofların kâfir olduğuna hükmeder. Onlara (bidatlerinden dolayı) küfrü nispet etmeyen kişi ise, filozoflara yalnızca bu üç sorunda küfrü nispet eder. Bize gelince, biz kitabın amacının dışına çıkmamak için şu anda bidat sahiplerinin tekfir ve onların doğru olan ve olmayan görüşlerini incelemeye geçmeyeceğiz. Doğruya ancak Tanrı ulaştırır.”

    (Gazzali, Tehafüt el-Felâsife, s.204.)

    “Burada felsefenin kötü olan ve olmayan kısımları hangileridir; filozoflar hangi sözlerinde tekfir edilirler, hangilerinde edilmezler, hangi hususlarda bidat ehlinden sayılırlar, hangilerinde sayılmazlar; hakikat ehlinin sözlerinden çalıp batıl iddialarını kabul ettirmek için kendi sözlerinin arasına kattıkları nelerdir; halk onların hakikat diye iddia ettikleri bu sözlerden nasıl nefret etmiştir; hakikat sarrafı olanlar, onların sözlerinden saf hakikati, sahtesinden nasıl ayırt etmişlerdir gibi sorulara yanıt bulmaya çalışacağım. (…) Felsefeyi anladıktan sonra, bir seneye yakın bir zaman, tekrar ederek gaye ve derinliklerini araştırdım, devamlı düşündüm. Nihayet desise, hakikat ve hayallere şüphe bırakmayacak bir şekilde bilimlerine muttali oldum. İşte şimdi, filozofun ve bilimlerinin hikayesini dinle:

    “Onları birkaç sınıf, bilimlerini de, birkaç kısım halinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında hakka yakınlık ve uzaklık farkı gözetmeden küfür ve sapkınlık (ilhad) damgası vurmak gerekir. Filozoflar, fırkalarının çokluğuna ve mezheplerinin çeşitliliğine rağmen üç kısma ayrılırlar. Dehirler, Tabiatçılar ve İlahiyatçılar.

    “Dehriler, en eski filozoflar zümresidir. Evreni idare eden ve her şeye muktedir olan bir yaratıcının varlığını inkar etmişlerdir. Evrenin bir yaratıcı tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının spermden, spermin de canlıdan meydana geldiğini, böylece ebedi olarak devam ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bunlar zındıktırlar.



    “Tabiatçılar, en çok doğal evreni, hayvan ve bitkilerin dikkate değer taraflarını araştıran filozoflardır. Onların en çok uğraştığı konu, hayvan uzuvlarının cerrahisidir. Bu çalışmaları sırasında, canlılarda Tanrı’nın yaratışının, kendilerini yaratan, hakim, hadiselerin gaye ve maksatlarına muttali kadir bir Tanrı’nın varlığını itirafa zorlayan eşsiz hususiyetlerini, hikmetinin yüksekliğini gördüler. Anatomi bilimini ve kısımlarını, faydalarının hikmetlerini tetkik eden her insanda, hayvan ve bilhassa insan vücudunu yaratan Tanrı’nın kemaline dair zaruri bir bilgi meydana gelir. Şu kadar var ki, bu filozoflar, tabiatı pek fazla incelediklerinden, mizaç itidalinin, hayvan kuvvetinin teşekkülü üzerinde büyük bir etkinin olduğunu düşündüler. Sonra insanın akıl yetisinin mizaca bağlı olduğunu, mizacın bozulmasıyla bozulduğunu; yok olursa tekrar var olamayacağını zannettiler. İddia ettikleri tarzda hareketle nefsin öldüğüne ve dönmeyeceğine inandılar ve sonuç olarak ahireti inkar ettiler. Cenneti, cehennemi, kıyameti ve hesabı da inkar ettiler. Onlara göre ibadet için sevap, günah için azap yoktur. Nihayet bağlarından çözülüp hayvanlar gibi şehevi arzulara daldılar. Bunlar da zındıktır. Çünkü iman esası Tanrı’ya ve ahret gününe inanmadır. Hâlbuki onlar, Tanrı’ya ve sıfatlarına inanmışlarsa da, ahret gününü inkâr etmişlerdir.

    “İlahiyatçılar, filozofların sonraki grubudur. Aralarında Sokrates, Platon ve Aristoteles vardır. Aristoteles, onlara mantığı yazan, bilimleri geliştiren ve istifade edilir kılan kişidir. Böylece bilgileri anlaşılır hale gelmiştir. Bu filozofların hepsi, anılan iki grubun yani Dehrilerin ve Tabiatçıların görüşlerini reddetmişler ve rezaletlerini başkalarına bırakmayacak şekilde ortaya koymuşlardır. Onları birbiriyle çarpıştırarak Tanrı savaş hususunda müminlere yardım etti mealindeki ayete göre, müminlerin onları reddetmelerine gerek kalmadı. Sonra Aristoteles Platon’u, Sokrates’i ve ondan önceki filozofları, hepsinden uzaklaşıncaya kadar tam manasıyla reddetti. Ancak onların küfürlerinden ve bidatlerinden kötü taraflar kalmıştı; kendilerinden tamamıyla sıyrılmaya güç yetiremedi. Bu nedenle, onları ve İslam filozoflarından Farabi ve İbn Sina diğerleri gibi onları takip edenleri de tekfir etmek lazımdır. Şu da eklenmeli ki, İslam filozoflarından hiçbirisi Aristoteles’in felsefesini bize Farabi ve İbn Sina gibi doğru nakledememiştir. Bu iki filozofun haricindekilerin naklettikleri şeyler, inceleyenlerin kalplerini rahatsız eden hata ve karışıklıklardan salim değildir. Anlaşılmayan bir şey nasıl ret ya da kabul edilir? Aristoteles’in Farabi ve İbn Sina’nın nakillerine göre bilinen bütün felsefesi üç kısma ayrılır; bir kısmı küfrü gerektirir; bir kısmı bidat içerir; bir kısmı da özde inkârı gerektirmez.”

    (Gazzali, el-Munkiz Min ed-Dalal, s.11-13.)

    “Filozofların kitaplarını okumak, içlerinde bulunan desise ve tehlike nedeniyle yasaklanmalıdır. İyi yüzemeyeni nehir kıyısında dolaşmaktan menetmek gerektiği gibi, halkı da bu kitapları okumaktan alıkoymak gerekir. Yine çocukları yılanlardan korumak icap ettiği gibi, kulakları da bu sözlerin tehlikelerinden uzak tutmalıdır.”

    (Gazzali, el-Munkiz Min ed-Dalal, s.16.)

    “Bunların bu şekilde tekfir edilmeleri, küfrün -mesela köle ve hür olma hali gibi- şer’i bir hüküm oluşundandır. Çünkü bir kimseyi tekfir etmenin manası, o kimsenin öldürülmesinin mübah olması ve ahrette cehennemde ebedi kalacağına hükmedilmesidir. (…) Zira tekfir, tekfir edilenin malının alınması, kanının dökülmesi, cehennemde ebedi kalınmasına hükmedilmesi gibi önemli neticeler doğuran şer’i bir hükümdür.”

    (Gazzali, Faysal et-Tefrika Bey el-İslam ve ez-Zendaka, s.137.)


    İBN SALAH’IN FETVASI

    “Soru: (…) İbn Sina’nın eserleriyle uğraşmak, kitaplarını incelemek caiz midir? Yine onun ulemadan olup olmadığına inanmanın hükmü nedir?

    “Cevap: Bu caiz değildir. Kim bunu yaparsa, dinini yitirir ve büyük bir fitneye maruz kalır. O ulemadan değildir; aksine insan şeytanlarından bir şeytandır. (…)

    “Soru: Mantık ve felsefe öğrenimi ve öğretimi ile uğraşanlar hakkında ne dersin; mantık biliminin özlü ve ayrıntılı bir biçimde öğrenimi ve öğretimi şeriat açısından mübah mıdır; sahabe, tabiun, selefi salihten müçtehid imamlar felsefe ve mantık öğrenimi ve öğretimi konusunda neler söylemişlerdir; şer,i hükümlerin ispatında mantık biliminin terimlerini kullanmak caiz midir; şer’i hükümlerin buna gereksinimi olup olmadığı konusunda ne diyorsun; mantık ve felsefenin açıkça öğretimini yapanlar karşısında gerekli olan nedir; bir sultan, kendi döneminde kimi şehirlerde (bilâd) kimi şahısların felsefe eğitim ve öğretimiyle uğraştıklarını, kitaplar tasnif ettiklerini ve medreselerde ilim öğrettiklerini görürse ne yapmalıdır; sultanın, bu şehirlerdeki felsefecileri azletmesi ve insanları onların şerrinden koruması gerekir mi?

    “Cevap: Felsefe aptallığın ve çözülüşün temelidir (üss es-sefeh ve el-inhilal). Tüm sapıklıkların, başkaldırının, zındıklıkların ve yanlışlıkların nedenidir (madde). Felsefeyle uğraşan kişi, şeriatın güzellikleri ve açık kanıtları karşısında kör olur; felsefe öğrenen ve öğreten sapıtır ve haktan uzaklaşıp şeytanı önder edinmiş olur. (…) Mantığa gelince, o da felsefenin girişidir; şerrin girişi de şerdir. Dolayısıyla, onun öğrenim ve öğretimiyle uğraşmak da şer’i olarak caiz değildir. Ne sahabe, ne tabiin ne selefi salihin ne de müçtehit imamlar onu mübah saymışlardır. (…) Şer’i bilimlerdeki araştırmalarda mantık terimlerini kullanmaya gelince, şer’i bilimlerin -Tanrıya hamdolsun ki- mantık ve terimlerine gereksinimi yoktur. Mantıkçıların tanım ve kesin kanıtla (burhan) ilgili iddiaları geçerizdir. Şeriat ve şer’i bilimler tamamlanmıştır; şer’i bilimlerin öncüleri, ortada ne mantık ne de felsefe varken, gerekli olan bilimi bütün derinliği ve ayrıntısıyla ortaya koymuşlardır. Bir yararı olduğunu düşünüp felsefe ve mantıkla uğraşanların, onu öğrenen, öğreten ve bu konuda kitaplar yazanların şerrinden Müslümanları korumak sultana düşer. Sultan bunlarla uğraşanları soruşturup medreseden çıkartmalı, hâlâ aynı şeyle uğraşanlar varsa, onları takip ettirmeli, filozofların inançlarına bağlı olduğunu söyleyenleri ise, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlamalıdır.”

    (İbn Salah, Fetavâ İbn Salah, s.94-97.)



    İBN TEYMİYE’NİN FETVASI

    “Felsefecilere gelince onların durumu, Yahudiler ile Hıristiyanların durumundan da kötüdür. Çünkü onlar, berikilerin cehalet ve sapıklığı ile ötekilerin facirlik ve zalimliklerini bir araya getirerek cehalet ve zalimlik alanında Yahudileri ve Hıristiyanları geride bıraktılar. Nedenine gelince onlar, mutluluğu, sadece gerçeği bilmeye bağlı saydılar, insanın varlık alemi ve akıl prensipleri ile uyum içinde bilgi sahibi olmasını mutlu olması için yeterli gördüler. Arkasından da Tanrı’nın zatı, isimleri, sıfatları, melekleri, kitapları, peygamberleri, yarattıkları ve emirleri hakkında çok zayıf bilgilerle yetindiler. Böylece cahillikleri bilgilerinden daha büyük ve sapıklıkları hidayetlerinden daha baskın oldu. Başka bir deyişle, basit cehaletle katmerli cehalet arasında dönüp dolaşır oldular. Çünkü onların tabii bilimler ile matematik alanında söyledikleri sözler nefsin kemalini sağlayamaz, bu konuda yararlı da değildir.”

    (İbn Teymiye, İman Üzerine, Salih Uçan çevirisi, s.189.)



    “Filozoflar, Müslüman değildirler; onlar Yahudi ve Hıristiyan da değildirler; aksine müşriklerin durumu bile onlardan daha iyidir. (…) Kelamcılar, açık sapıklıkları (ihad) ve İslam’a muhalefetleri nedeniyle, evrenin öncesiz olduğu, tanrının tikellere dönük bilgisini yadsıdıkları ve ahreti reddettikleri için onları reddettiler. Bu üç meselede Ebu Hamid el-Gazzali, Tehafüt el-Felasife’de dinsizlikle suçladı.”

    (İbn Teymiye, er-Redd alâ el-Mantık, s.244.)



    İBN HALDUN’UN FETVASI

    “Felsefenin boş ve yararsızlığı hakkında:  (…) Felsefî bilimler şehirlerde çok yayılmıştır. Bu bilgilerin dine olan zararı büyüktür (…) Bununla beraber, hikmet ve felsefe bilgileri okuyacak olan kimse, ilk önce tefsir (Kuran yorumbilimi), fıkıh (İslam hukuku) ve diğer dini bilgileri hakkıyla öğrenmeli ve ancak bundan sonra, felsefî bilgileri öğrenmeye başlamalıdır. İslamî bilgileri bilmeyen kimse, bu bilgileri öğrenmeye yanaşmamalıdır. Çünkü dini bilgileri bilmeyenlerden, bu bilimlerin ölüme götüren hallerinden sağlamca kurtulanları azdır.”

    (İbn Haldun, Mukaddime, cilt: III; Z. K. Ugan çevirisi, s.112-113.)
  • Şüphe ve Depresyon,
    Akıl ve Duygu nun birbirinden ayrılmasıdır
    Ve bu hal ile insanda ikilik hasıl olur ki, felâket bununla başlar.
    Yani VİCDAN BİRLİĞİ olmadan hayat olmaz.
    Bu çekişme, çatışma Aklın veya Duygunun üstünlüğü ile sona erer.
    Hislerin irade ile ilgisi fazla olduğundan,
    Akıl ve İlim mağlup düşer.
    Artık İnsan, hayvanlaşmaya başlar,
    Hayvan ve Havai,
    Her an, değişebilen – göçebilen- sebatsız – güvensiz – mecalsizdir.
    Eğer Akıl,
    hisleri mağlup ederse,
    iradeyi, hislerin tasallutundan kurtarabilirse,
    insan, Aklını kullanan insan olur ki,
    Akıl bakımından tatmin olma, Duygu bakımından lezzet ile
    İç birlik sağlanmış olur.

    Psikoloji günlükleri
  • .. Bundan sonra putperestlik Mekke'de yayılmaya başladı. Her kabilenin de kendisine âit putları vardı.
    Kureyş, en büyük put olarak Uzza'yı kabul eder ve ona hürmet ederdi.
    Evs ve Hazreç Kabilelerinin taptığı put, Menat adını taşıyordu. Bu put, Mekke ile Medine arasında Müşellel denilen yerde bulunuyordu. Sonraları bu iki kabîle Menat'tan başka, Lat ve Uzza putlarına da tapmaya başlamışlardı.
    Kelb Kabilesinin putu Ved idi ve Dûmetû'l-Cendel denilen mevkide bulunuyordu.
    Huzeyl Kabilesi, Suva putuna tapar ve bu put Gatafan mevkiinde idi.
    Hemdan Kabilesinin bir kolu olan Hayvan boyu, Yauk putuna tazim ederdi. Bu put, Hemdan civarında bulunuyordu.
    Tayy ve Mezhiç Kabilelerinin putu, Yağus idi; Himyerîlerinki ise, Nesr…
    BekrOğulları ve Kinane Kabilelerinin putu ise, Sa'd idi.

    İşte, yukarıda saydığımız kabileler, adlarını verdiğimiz bu putlara tapar, onlardan yardım diler, yağmur ister, zafer taleb ederlerdi.

    İtikadlarınca, cansız, ruhsuz, taştan veya ağaçtan olan bu cisimler, isteklerini yerine getirme güç ve kuvvetinin sahibi bulunuyorlardı.

    Hâlbuki, her aklı başında insan bilir ve kabul eder ki, cansız, ruhsuz cisimlerden insana ne zarar gelir, ne de fayda… Onlarda insana yardım edecek ne güç vardır, ne de kuvvet…

    Ne var ki, o zamanın Arapları bu gerçeği düşünemeyecek kadar muhakemeden mahrum bulunuyorlardı.

    İşte, Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.), inanç yönünden böylesine cehalet ve dalâlet içinde kıvranan bu insanları ilim ve hidâyet nuru ile kurtarmaya geliyordu. Onlara nur ve huzur vermek vazifesini yüklenecekti.
  • 'Farklı Türleri Keşfet' etkinliği için seçtiğim Bilim-Kurgu türündeki ilk kitabımı okumanın keyfiyle elimde bulunan bu türdeki kitapları okumaya devam edeceğim. Fakat ondan önce henüz okuduğum ilk bilim kurgu kitabı olan Pierre Boulle'den Maymunlar Gezegeni hakkında bıdı bıdı yapıp gideceğim.

    Normalde Bilim-Kurgu türünde okuma meraklısı biriyimdir. Fakat cesaretim yoktu. Farklı Türleri Keşfet etkinliği sayesinde ilk adımı attım. İyiki de atmışım.

    Maymunlar Cehennemi isimli filme ve daha birçoğuna ilham kaynağı olan bu kitapta tabiri caizse tersine dönmüş bir kainat imparatorluğu bulunmakta. Ve bu kurguyla birlikte insana öyle ince mesajlar veriyor ki şaşırmamak elde değil. Yazarın yapmış olduğu nokta atışları sayesinde düşünmeye sevk eden paragraflarla birlikte olmasına ihtimal bile verilmeyen bir dünyanın içinde gezindim.

    Üç bilim insanı ve bir maymunun uzay aracı ile içlerindeki keşfetme ve bilgi ihtiyacı ile farklı bir gezegene rastlarlar. Karşılarına çıkan bu gezegende başlarından geçen serüven insanlık aleminin tepetaklak olduğu bir atmosferdir.

    Kitabın adından yola çıkarak konusuna ufak ayrıntılarla değinmek gerekirse keşfedilen bu gezegende insanlara hayvan manası verilirken hayvanlara insan manası verilir. Hayvan derken tabiki maymunlardan bahsediyorum. Gezegene hakim olan maymunlar, insan gibi konuşup düşünürken, okuyup ilim irfan sahibi olurken, kıyafet giyip zarafetten(!) haberdar olurken insanların bir hayvandan farkı yoktur. Konuşamayan, kıyafetsiz, içindeki vahşi dürtüyü ortaya çıkaran, tüm çirkinliğiyle maymunların karşısında bir mahluktur.

    Her şeyin tersine döndüğü bu evrende çağın ileri görüşlülüğü altında vahşetler, katliamlar yapan maymunların sarsıcı bir şekilde bizim statümüze getirildiği bu kitap ağır ironiyle kafamıza atılan bir tuğla misali delip geçiyor.

    Seni sevmek isterdim fakat çok çirkinsin sözünü okuduktan sonra daha çok kafama değen tuğlaları elimle toplayıp kitabın dünyasını tersine çevirmek isterdim.

    Ama ben bu kitabı çok sevdim. :) Biliyorum ki bu türü daha çok seveceğim. Sırada okumayı elimle ötelediğim Zaman Makinesi var.

    Kaynak: https://www.instagram.com/p/BhbZWH0HAgJ/
  • - Ömer Hayyam ’ın asıl çekindiği kalabalıklardı, kalabalıkların içindeki öz saygı duvarını yıkmasıydı.(Sf17)
    - Kadı nın boş kitabı Hayyam’a vermesi ünlü rubailerinin günümüze ulaşmasına vesile olan ilk harekettir.
    - Birçok şehir İslam topraklarında kendilerinden daha misavirperverinin bulunmadığını iddia eder, ama sadece Semerkant sakinleri böyle bir ünvana layıktır.
    - Dört şehir; Semerkant, Mekke, Şam ve Palermo isyan yıldızı altında doğmuştur . Yöneticilerine asla kendiliklerinden boyun eğmezler ,olsa da zorla hizaya sokulurlar. Kılıç ile çizilmedikçe hak yoluna girmezler. Peygamber Mekkelilerin kibrini kılıç zoruyla alt etti,ben de Semerkantlıların kibrini kılıç zoruyla yeneceğim , (Nasır Han konuşması sf 33)
    - Saray hayatı bana göre değil , benim tek düşüm günün birinde bir gülistanın içine kurulmuş bir rasathane ye sahip olmak ve elimde kadehim yanımda bir dilberle kendimden geçmiş bir halde gökyüzünü seyre dalmak.. (Hayyam sf 41)
    - Eskilei ele alalım; hepsi de bu dallarda bol bol eser yazmış , …Benim ilim alemimde asıl büyüleyen en yüce şiiri orda bulmam, matematikte sayıların o başdöndürücü sarhoşluğunu ; astronomide kainatın muammayı andıran mırıltısını , ama allah aşkına bana hakikat lafı etmeyin (hayyam sf 42)
    - Bana göre hayat erkeklerden daha önemli ; ve ben bir başkasının veya hiç kimsenin karısıolduğum sürece , hükümdar şiirlerim ve kahkahalarımda divanında boy göstermemi hoş karşılıyor. Benimle evlenmeyi aklından geçirirse ilk işi beni kapatmak olur(cihan, hayyam ile hükümdar lar hakkında konuşma sf 44)
    - Canları sıkılan eşleri , itaat eden cariyeleri bedenlerini satan veya kiralayan sokak kızlarını, iç geçiren bakireleri çıkarırsak , geriye kaç kadın kalır, bu gece kaç kadın kendi seçtiği erkeğin koynuna girecek, ? aynı şekilde kaç erkek sevdiği bir kadının yanında uyuyacak… kim bilir ,belki de Semerkant’ta bu gece bir tek seven kadın ve bir tek aşık erkek vardır.Niye sen , niye ben mi diyeceksin ? Çünkü Allah nasıl ki bazı çiçekleri ağılı yaratmışsa , bizi de aşık yaratmış ta ondan (Ömer -cihan arasında konuşma sf 47)
    - Allah bu kibrime ,bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini , yenilmiş, esir düşmüş bir adamı ,bir idam mahkumunu karşıma çıkardı ,o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan ,aldı canımı (Alparslan sf 61)
    - Hiçbir şeye şaşırma , hakikatin de insanların da iki yüzü vardır(kadı nın hayyama tavsiyesi sf 63)
    - Bir ilişkinin başlangıç dönemlerinde hassas sorunlardan kaçılır genellikle , bin bir itinayla henüz o kırılgan yapının yıkılacağından korkulur. Ama bana sorarsan seninle bu kadın arasındaderin, temelden bir fark var…hayata bakışınız aynı değil ( kadı ile hayyam arasındaki cihan ile ilgili sohbet sf 66)
    - Hayyam ile cihan, hem birlikteydiler, hem farklıydılar.dokuz yıldır sevgili, dört yıldır evliydiler. Ama düşleri hala aynı çatı altında değildi. Cihan zamanı oburca yiyip tüketiyor, Ömer , ağır ağır yudumluyordu. Cihan dünyaya hükmetmek istiyordu, onun Terken hatunsa sözü geçiyordu, terkenin de Melikşah a…… Ömer için yaşam çok farklıydı,ilmin zevkine ve zevkin ilmine varmaktı gayesi . Yataktan geç kalkıyor ,aç karnına geleneksel sabah kadehini dikiyor, sonra çalışma masasaına oturup yazıyor, şekiller çiziyor ve gizli kitabına birkaç şiir kaydediyordu.
    - Soyunu sürdürmeyi reddetmesinin nedeni , varoluşun ona taşınamayacak kadar ağır bir yük olarak gözükmesiydi . ne mutlu dünyaya gelmemiş olana deyip dururdu(hayyam sf103)
    - Görüldüğü gibi ikisinin bir can yaratmayı istemem nedenleri farklıydı.Cihan aşırı hırslı , Hayyam ise aşırı ilgisiz olduğu için böyle davranıyordu.
    - Hayat yangın gibidir,Yoldan geçenin unuttuğu alevler ,rüzgarın önüne katıpsavurduğu küller , işte bir insan ömrü gelip geçmiştir (hayyam sf122)
    - Bizde erkekler savaşır, ama onlara kiminle savaşacaklarını kadınlar söyler(Melikşah ın karısı Terken sultan sf 127)
    - Düşmanlarımız öldürmek yetmez. Biz cani değiliz., verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz.Eylemlerimiz ibret olsun diye halka açık yerlerde ,herklesin içinde gerçekleştirmeliyiz. Böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. Bununla birlikte dehşet saçıp infaz etmek te yetmez, ölmeyi de bilmek gerek, Çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimizde işlere girişmekten caydırır iken , en cesur biçimde ölerek te kalabalığın hayranlığını kazanırız. Ve bu kjalabalıklarıdan çıkan insanlar gelip bize katılır. Ölmek öldürmekten daha önemlidir. Kendimizi savunmak için öldürüyor , ama insanları ikna etmek ,kazanmak için ölüyoruz. İnsan kazanmak bir amaç , kendini savunmak ise sadece bir araçtır(hasan sabbah sesleniş sf 131)
    - Kargaşa devri gelip çatınca kimse onun seyrini durduramaz. Kimse ondan kaçamaz. Ama bazıları onun kullanmayı becerir. (Semerkant yazması ana fikir sf 148)
    - Ben sevmeyi bilmiyorsam şayet, neye yarar güneşin doğması ve batması? Diye sorarım. Hasan Sabbah ise adamlarının aşktan,musikiden ,şiirden ,şaraptan,güneşten uzak durmasını şart koşar. (hayyam sf 157)
    - İranlılar geçmişte yaşıyor; çünkü geçmiş onların vatanı, çünkü şimdiki zaman hiç bir şeyin onlara ait olmadığı yanancı bir ülke. Bizim gözümüzde modern yaşamın,insan özgürleşmesinin simgesi olan her şey onlara göre yabancı eğemenliğinin ve baskısının simgesi .
    - Rivayete göre , bir Semerkant hanı her insanın düşlediği şeyi gerçekleştirmek istemiş.,ölümden kurtulmak.. Ölümün gökten geldiğine inandığı ve asla kendisine ulaşmaması için gereken her şeyi yapmaya niyetli olduğundan , kendine yer altında bir saray inşa ettirmiş. Demirden yapılan bu sarayında tüm giriş çıkışlarını kapattırmış. Dillere destan bir servete sahip olan Han, sabah doğup akşam batan ve hem onu ısıtani, hem de günlerin akışından haberdar eden bir de yapay güneş yaptırmış.Heyhat ölüm tanrısı hükümdarın tüm tedbirlerini aşıp görevini yerine getirmek üzeresaraydan içeri sızmayı başarmış. Gücü veya serveti ,ustalığı veya kibri ne olursa olsun ,hiçbir canlı nyaratığın ölümden kurtulamayacağını kanıtlaması gerekiyormuş. Böylece Semerkant , insanla kaçamayacağın yazgısının yollarınınkesişmesinin simgesi haline gelmiş.(sf 286)
    - Yarı deli kıral Nasreddini eşek çaldığı için idama mahkum etmiş . Tam idam edilecekken Nasreddin haykırmış; Bu hayvan aslında benim kardeşimdir. Bir büyücü onu bu kılığa soktu, bir yıllığına bana teslim edilirse bizim gibi konuşmayı öğretirim ona !! aklı karışan hükümdar sanığa vaadini yinelettirmiş ,sonra da hükmü vermiş. -Öyle olsun, ama günü gününe bu eşek bir yıl içinde konuşmazsa idam edileceksin.. Oradan ayrılırken karısı Nasreddinin yakasına yapışmış, böyle bir şeyi nasıl vaad edebildin?. Bu eşek konuşmayacak, biliyorsun. Tabiki biliyorum diye cevap vermiş hoca ,ama bir yıl sonra kim öle kim kala…bir yıl içinde kral da ölebilir,eşekte , ben de ölebilirim .
  • MUHAMMED KURAN’I BİLGİNLERDEN ÖĞRENDİKLERİYLE Mİ OLUŞTURDU? (Bilinç Sizsiniz•27 Ağustos 2016)

    Nahl 103

    Muhammed henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekke’nin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra, muhalifler ona karşı, “Hayır, bu bilgileri daha önce kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allah’la ilgisi yoktur” gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi’nin 103.ayeti ortaya çıkıyor.
    Nahl-103. Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: “Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.
    Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:

    1-Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor:
    “Mekke’de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, “Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de adı geçen kölelerden almıştır. Allah’ı ise işini sağlama almak için kullanıyor” demeye başladılar. Bu yüzden, nahl Suresi’nin 103.ayeti cevap olarak indi.”
    2-Carullah Zamahşeri’nin “el-Keşşaf….” adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle deniyor:
    “Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhalif olanlar, “Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi’nin 103.ayeti indi.

    3- İmam Suyuti, Lübabü’n-Nükul adlı eserinde, Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle diyor:
    “Mekke’de Bel’am adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke’de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler, “Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allah’tan değil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor” demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl Suresi 103.ayeti indi.”

    4- Kadı Beydavi, Envarü’t Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor:
    “Mekke’de Amr bin Hadremi’nin bir kölesi vardı. Adı Cebr-i Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb’ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, “Muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allah’ı ise toplumu etkilemek için kullanıyor” şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl Sures’nin 103.ayeti indi.”

    5- Nesefi, “Medark …” adlı tefsirinde şöyle diyor:
    “Huveytıb’ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi’nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran’ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammed’in aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi.”

    6- Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor:
    “Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am diyor. Muhammed, sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde ‘Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır’ demeye başladılar. Kimileri de, ‘Aslında Kuran’ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed’e öğretiyor; fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammed’i öne çıkarıyor, yani Kuran’ın baş aktörü Hatice’dir’ diyorlardı. İşte, bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.

    7- Bazı kaynaklar da, “Nahl Suresi’nin 103.ayetinde kendisinden söz edilen ve Muhammed’i etkileyen kişinin aslında Selman-ı Farisi olduğunu, ayetin de bu iddiaları reddetmek için indiğini” yazıyorlar.
    Acaba, iddia edildiği gibi, Selman-ı Farisi olsun, diğerleri olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuran’ı ortaya çıkarabilecek bilgi birikimi var mıydı ya da Muhammed’e aktardıkları bilgiler Muhammed’in bildikleri, ürettikleriyle birlikte mi Kur’an’ı oluşturmuştu? Yoksa bu görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar:
    Selman-ı Farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi Iran’da Zerdüştilik’te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak’a geçmişti. Bu süreç içerisinde en az on Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini “din”ler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. Daha sonra Muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet Islamiyet’e geçmişti.
    Öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında Medine’de meydana gelen Hendek savaşı’nda; “Medine’nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım” fikrini ortaya atarak, müslümanların savaşı kazanmalarını sağlamıştı.
    Hz.Ali, onun hakkında “Selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi” demiştir. Selman’ın arkadaşları da kendisi için, “Selman lokman hekim gibiydi” diyorlardı. Ebu Hüreyre, “Selman, hem Kuran’da hem de İncil’de uzman bir insandı” demiş. Selman-ı Farisi, başarılarından dolayı, Medayın’a vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, “Selman’ın kavradığı bilgiler için en az ikiyüzelli yıllık bir zamana ihtiyaç vardır, halbuki Selman 70-80 yıl yaşamıştır” diyor. Muhammed de onun hakkında, “Selman-ı Farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır” demiştir.
    Muhammed’in sık sık Selman’la geceleri uzun saatler bir arada kaldığı ve Selman’ın engin bilgisinden yararlandığı rivayet edilmektedir.
    Turan Dursun’un “Din Bu” adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel’am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler.

    8- İlhan Arsel’in Şeriat’tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed’in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm’ın adları geçer.
    Muhammed, katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret’in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit’e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.
    Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer’in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbn-i Sa’s gibi kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı Farisî, Iranlı bir “Mecusî” iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye’ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi’ye satılmış ve onun tarafından Medine’ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed’e başvurup da onun tarafından satın alınmasıyla İslam’a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed’e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed’e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede’e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.

    Abdullah İbn-i Selam’a gelince, Tevrat’ı en iyi bilen yahudilerden birisiydi. Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Hz. Muhammed’e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Hz. Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, “Cennetlik olan on kişinin onuncusu” olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari … c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.)

    Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, “kıssa”ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran’ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.
    Bu yolla Tevrat’tan aktarılan bilgilerde zaman zaman hata yapmış, Yahudilerin ve Hristiyanların itirazlarıyla karşılaşmıştır. Örneğin İsa’nın annesi Meryem’le, Musa’nın kızkardeşi Meryem’i karıştırmış, İbrahim’in babasının adını Terah yerine Azer yazmıştır. Buna benzer birçok konuda yaptığı hatalar nedeniyle Yahudi ve Hristiyanlar başta olmak üzere bölge halklarının büyük çoğunluğu peygamber olduğuna inanmamıştır.

    Muhammed’in peygamberliğini ilan etmezden önceki döneminde bir hazırlık safhasından geçtiği bilinmektedir. Bu hazırlık öncesi, çocukluk döneminde daha 12 yaşlarında iken Rahip Bahira ile yaptığı görüşmeden kaynaklanan bir şartlanmayı belirtmekte fayda var. Ardından ekonomik sıkıntılar yaşaması, çobanlık yapmak zorunda kalması, amcasının kızıyla evlenme isteğinin reddedilmesi gibi olaylar onu kamçılamış ve düzene karşı bir pozisyona getirmiştir. Bu dönemde Mekke’de putperestlerden sonra güçlü olarak hanifler bulunmaktaydı.

    Hanifler, putlara karşı çıkıyor ve tek Tanrıya ve İbrahim peygambere inanıyorlardı. Muhammed de haniflerin etkisi altında kalmış ve onlarla birlikte olmuştu. O dönemde bizzat hanif olarak zikredilen pek çok kişinin isimleri geçmektedir. Bunlardan bazıları, Kus b. Saide el-İyadi , Zeyd b. Amr b. Nüfeyl , Umeyye b. Ebi’s-Salt, Erbab b. Riab, Süveyd b. Amr el-Müstalaki, Ebu Kerb Es’ad el-Himyeri, Veki’ b. Seleme el-İyadi, Umeyr b. Cündeb el-Cüheni, Adi b. Zeyd el İbadi, Ebu Kays Sırme b. Ebu Enes, Seyf b. Züyezen, Varaka b. Nevfel el-Kureşi, Amir b. Zarb el-Udvani, Abdüttabiha b. Sa’leb, İlaf b. Şihab et-Temimi, Mütelemmis b. Umeyye el-Kenani, Züheyr b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan el-Absi, Abdullah el-Kudai, Abid b. Ebras el-Esedi, Ka’b b. Lüey gibi zatlardır.
    Cahiliye döneminin kayda değer hanif şahsiyetlerden ve Kureyşin hanifliği yaşatanlarından Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş bilhassa zikredilmesi gerekenlerdendir. O günün içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından önem arz etmektedir. Varaka b. Nevfel eski kitapları okuyan alim bir kimseydi.

    Bu dönem haniflerinin ortak özelliklerini şöylece özetlemek mümkündür: Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları kavmin yanlış adet ve inanışlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan kaldırılması için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından kurtarmak için onlardan uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı düşünmektir. Tarihçiler, haniflerin bazılarının kutsal kitapları, sayfaları ve Zebur’u okuduklarını, bir çoğunun İbrahim’in dini üzere yaşadığını, bir kısmının da onun kelimelerini aradıklarını, bu uğurda çeşitli sıkıntılara katlandıklarını, yolculuklara çıktıklarını, rahip ve hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak aradıklarını bulamadıkları için Yahudilik ve Hıristiyanlığa girmediklerini, İbrahim’ın dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedir.

    Hanif kelimesi en eski kullanımı itibariyle Sami dil ailesine giren dillerde görülmekteydi. Ancak Kur’an’da kast edilen mananın dışında bir anlam taşımaktaydı. Kur’an’da müspet bir anlam yüklenen Hanif kelimesi, söz konusu dillerde menfi anlamda kullanılmakta olup, İslam literatüründe cahiliye tanımlamasına hemen hemen denk düşmektedir. Mesela; ahlaksız, dinden dönen, müşrik, kaba ve yalancı vs…anlamları da verilmiştir. Diğer taraftan Hanif kelimesi, ahlaksız, dinsiz; Süryanice de ise murdar anlamlarında kullanılmıştır. Hanif kelimesine yalancı, iki yüzlü ve müşrik manaları da verilmiştir. Hristiyan Süryaniler, “hanif” kelimesini ayrılıkçı Hristiyan mezheplerini nitelemek için de söylemişlerdir. Arapça da ise sapıklıktan doğru yolu bulmak anlamında olan “hanefe” den türediği söylenmektedir. Açıkçası putlardan uzaklaşarak tek İlaha inanan kimse demektir. (Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara 1997- Sa.99, dipnot 31)

    Arapların putperestliği zayıflamaya yüz tutmuş, hristiyanlık birbirine karşı fırkalara bölünmüş, Yahudilik ise dindeki hakimiyetlerini muhafaza için, Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumuna gelmiştir. Diğer taraftan tevhid anlayışı Mecusilikten alınma zıt unsurlar sebebiyle zayıflamaya yüz tutmuştur. Kaynakların ifadesinden de anlaşılacağına göre aynı bölgelerde beraber yaşamış olan Sâbîîlik ve onun istihalesi durumunda olan putperestlik, Haniflikle karşı karşıya gelmiştir.

    Araplar çoğunlukla ifrat derecesine varan bir hayat yaşamışlardır. Özellikle yol kesmek, yağma ve çapulculuk, mağlup olan kabilelerin hürriyet hakkı ile beraber kişisel haklarının da galibin eline geçmesi, savaşta yenilen kabile hakkında her türlü haksızlığın serbest olması gibi anlayışlar, ataların geleneği sayılmıştır. Hatta aynı ırktan olan kabileler, sürekli birbirlerini boğazlamaktan geri kalmamışlar ve bundan zevk alır hale gelmişlerdir.

    Bütün Arap yarımadası cehalet ve anarşi kabusları altında eziliyordu. Şiir, edebiyat ve diğer teşkilatlar bakımından nispeten ileri olan Araplar, iman, fikir ve ahlak bakımından çok geri kalmışlarıdır. Hatta bu şiirlerden bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında söylenmiştir:
    “Ey insanlar!
    “Allah’a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış,
    Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din var.
    Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın üstüne düştü.
    Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun.
    Ona muhalefet edene yazıklar olsun.
    Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren milletlere yazıklar olsun.”
    diyerek tabiri caizse İsa’ya yol açan Yahya rolü üstlenmiştir. Kuss b. Sâide bu şiirini okurken Muhammed’in onu dinlemesi de ayrı bir anlam taşımaktadır.

    Arap Yarımadasına komşu olan devletlerin Hristiyan, Yahudi ve Ateşperest olmaları, yöneticilerin zalimane hareketleri, bu halkların başka bir din aramalarına sebep olmuştur. Hristiyanlar, Yahudiler ve Farisilerin dini görüş, fikir ve inançları beklenen ıslah edici bir peygamberin gelişi için zemin hazırlamıştır. Bundan sonra Arapların o zeminde karşılaşacakları peygamber Muhammed ve din de İslamiyet olacaktır.

    Hilful-Fudul ve Muhammed Üzerindeki Etkileri:

    Muhammed’in gençlik dönemindeki Kureyş’de düzen çok bozulmuş, başıbozuk bir kaos ortamı oluşmuştu. Haram aylar denilen savaşılması günah kabul edilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında dahi kabileler arasında savaşlar oluyordu. Bu kuralı çiğneyenlerden biri de Muhammed’in amcası Kureyş-Kinane ittifakının komutanı Zübeyir bin Abdülmuttalip idi ve 18-20 yaşlarında iken Muhammed’de bu savaşa katılmıştı. Son 4 Ficar savaşı ile birlikte Mekke’de karışıklık iyice arttı.

    Haksızlıklar, hırsızlıklar, gasp, despotluk, güçsüz olanların ezilmesi, hukuksuzluk had safhaya varmıştı.
    Öyle ki Mekke’ye hacca veye ticarete gelenler dahi soyuluyor, taciz ve tecavüze uğruyordu. Bunların hakkı, hukuku gözetilmiyordu. Son olarak Yemen’li bir tacirin mallarının parası ödenmeyince, tacir Hilful Ahlaf denilen oluşuma müracaat etti ama yardım alamadı. Bunun üzerine feryat edip Mekke’de mağduriyetini dile getiren şiir okuyarak sesini duyurmaya çalıştı.

    Bu durumdan etkilenenler Mekke’li zenginlerden Abdullah b. Cudan’ın evinde biraraya gelerek toplandılar ve Hilful-Fudul adlı sivil örgütü kurdular. Bu oluşumun içinde yer alanlar arasında Ebu Bekir ve Muhammed de vardı.

    Hılfılfudul adıyla anılmasının nedeniyse; araplar arasında bu isimle anılan birçok antlaşmanın daha önce yapılmasıydı. Bunlardan en meşhuru; Curhum kabilesinin Kureyş’ten önce böyle bir antlaşma ve dayanışma yapmasıydı. Bunlar; Fadıl b. Fudale, Fadıl b. Vedea ve Fadıl b. Haris isimli Curhum kabilesinin ileri gelen kişileridir. Bu kişilerin isimleri fadıl olduğundan bu harekete de Fadılların ittifakı anlamında hılfılfudul adı verilmiştir.

    Toplantıda ettikleri yemin ise şöyleydi:
    “Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 129)

    Bu oluşuma katılanların ilk işi, As b. Vail’e giderek Yemenli’nin malını ondan almak ve Yemenli’ye teslim etmek oldu. O günlerde, Has’am kabilesinden Yemenli bir tacir, kızı ile birlikte hac için Mekke’ye gelmişti. Şehrin despot kişilerinden Nübeyh b. Haccac’ın, kızını zorla elinden alması üzerine tacir, Hilfu’l Fudul’a gitti. Hilf mensupları hemen Nubeyh’in evini kuşattılar ve kızı alıp babasına teslim ettiler.
    Eraş kabilesine mensup birinden mal satın alan Ebu Cehil, parasını ödemedi. Muhammed’le birlikte Ebu Cehil’e gidildi ve hiç bir itiraz olmadan parası alındı.
    Sümale kabilesine mensup bir tacir Mekke’nin ileri gelenlerinden Übey b. Halef’e mal satmış, fakat parasını alamamıştı. Çaresiz kalan tacir Hilfu’l-Fudûl’a başvurdu. Teşkilat mensupları ona Übeyy’e gidip parasını tekrar istemesini, vermediği takdirde kendilerinin bizzat alacaklarını bildirmesini söylediler. Bunun üzerine Übey, parayı hemen ödedi. Bu sivil insiyatifin olumlu girişimleri Mekkeliler arasında takdirle karşılandı, örgüt mensuplarına karşı güven ve saygı oluşturdu.
    Bu örgütün, Muhammed’in kişiliğinin oluşturmasında, çevresiyle ilişkilerinin geliştirmesinde, itibar oluşturmasında etkisi büyük olmuştur. Peygamberliği ilan ettikten sonraki dönemde dahi Hilful Fudul’dan övgüyle söz etmiş ve “Yine çağrılsam gider katılırım.” demiştir. (Müsned, I, 190, 317)

    Hatice ve Varaka:

    Hatice binti Huveylid b. Abdul Uzza’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Milâdi 555. yılında olabileceği söylenmektedir. O, Arapların Kureyş kavminin Hâşimiler boyundan olup babası Huveylid, annesi Fâtıma’dır.
    Muhammed ile evlenmeden önce üç evlilik yapmıştır. Hatice ilk önce Varaka ibn-i Nevfel’e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale olan İbn-i Nebbaş ile nikahlanır. Ebu Hale’nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik’in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O’nunda ölümü üzerine dul kalır. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları doğmuştu:
    Ebu Hale’den Hind isimli oğlan çocuğu.
    Atik’den yine Hind isimli kız çocuğu
    Sayfi’den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
    Hatice’nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen künyeside Ümm-i Hind olmuştur. Hatice çok zengindi ve ticaretle uğraşmaktaydı. Ücretle tuttuğu adamlarla Şam’a ticaret kervanları düzenlerdi. Muhammed’le tanıştı ve ondan hoşlandı, ona ticaret ortaklığı önerdi ve onun başkanlığında bir ticaret kervanını Şam’a gönderdi. Aynı zamanda hizmetkârı Meysere’yi de onunla beraber gönderdi. Hatice bu ticaret kervanından çok memnun oldu. Daha önce gönderdiği ticaret kervanlarına nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti. Hatice, Muhammed hakkında Meysere’yi de dinleyince, ona olan itimadı ve sevgisi daha da arttı. Ona anlaştıkları ücretten fazlasını verdi ve Muhammed ‘e evlenme teklifinde bulundu. Hatice, Muhammed ile 4. evliliğini yaptığında 40 yaşlarında, Muhammed ise 25 yaşlarında idi.
    Evliliklerinden 4 oğlu oldu; Kasım, Tayyip, Tahir, Abdullah dördü de vefat ettiler. 4 de kızı oldu; Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb, Fatima. 40 yaştan sonra 8 çocuk..! (Bazı kaynaklara göre Tayyip ve Tahir, Abdullah adlı oğlunun lakabları olarak belirtilir.)
    Hatice, Muhammed’i amcazadesi Varaka Bin Nevfel ile tanıştırdı. Varaka Hıristiyandı ve bilimle ilgiliydi..! Aynı zamanda Nasturi rahibi olan Varaka Mekkenin de rahibi ve vaiziydi..! Tevrat ile İncil’i de iyiden iyiye incelemiş ve arapçaya tercüme etmişti. Çok fazla bilgili ve filozof bir adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu..! O araştırmaları sonucunda puta tapıcılığı bırakıp hıristiyanlığı kabul etmişti.
    Varaka Bin Nevfel Muhammed’i sevdi. Onun dini konulara olan ilgisi hoşuna gitmiş ve yakınlık duymuştu. Bilgili olduğu için Muhammed’de ona saygı ve ilgi gösteriyordu. Varaka’yı her zaman ziyaret ediyordu. O da Ona Tevrat’ı baştan başa okuyup açıkladı. Adem’den İsmail’e kadar bütün Peygamberlerin menkıbelerini en ince ayrıntılarına kadar anlattı. Musa’nın dinini nasıl kurduğunu..! İsa’nın Hıristiyanlığını da izah etti..! Vahdaniyet-i ilahiye’yi derinden derine anlattı, fikir ve halvet yollarını gösterdi.

    Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo’ya göre, Muhammed 15 sene boyunca Varaka bin Nevfel tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil’de yer alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir. Kaynak: İbni Hişam, Sîre: 1/254; İbni Kesîr, Sîre: 1/404
    Yemen’li Rahman- Müseylimetül Kezzab
    Muhammed zamanında Yemen’de çok önemli bir kabile reisi vardır ve peygamberliğe soyunmuştur. Adı Yemame Rahman’i’dir. Bu Yemame Rahman’i oldukça kültürlü, zeki ve saygın bir kişidir. Araplar arasında oldukça nüfuzludur, Muhammed’in bu kişiyle diyalogları olmuş, ona büyük saygı duymuştur. Hatta onunla ilişkisi öyle bir dereceye gelmişti ki, Mekkeli inanmayanlar, “Bize ulaşan bilgiye göre, Yemame’deki şu adam, Rahman denen kişi öğretiyor sana müslümanlığı. Kuşkun olmasın ve yemin ederiz ki, biz hiçbir zaman Rahman’a inanmayız.” demişlerdir. Kaynak: (Siratu Ibn Ishak,Muhammed Hamidullah 180/254)

    Rahman insanlar arasında kullanılan bir isimdi. Ve ilginçtir ki, Arab dilindeki birçok kelime Sankstritcedir, çok tanrılı Hint bolgesi diline aittir..! Mekkeli Araplar, Muhammed’in islam kelimesini bile Bu Rahman denen kişiden aldığını iddia ediyorlardı..!

    Bu Yemameli Rahman, peygamberlik savında bulunduğu zamanlar bir diğer adı da “Müslim” di. Yani, İslam oluşturulmadan önce adamın bir adı da Muslim..! Tabii, daha sonra peygamberlik savında Muhammed başarılı olunca, müslümanlar alay etmek için “Müseylime” ve “çok yalancı” anlamında “Kezzab” ismini de eklerler. Daha sonra da İslamın tarihi derlenirken, bu Rahman ile ilgili bilgilerin büyük çoğunluğu imha edilmiştir, ilerde sorun çıkmasın diye..! Yine de elde kalabilen bu kadar bilgi bile durumu gayet iyi açıklayabilmektedir.

    Yemen, o zamanlarda Mısır dahil ortadoğu ve Hindistan’a kadar ki uygarlıklar için önemli ticaret noktalarından biriydi. Aynı zamanda din olarak da musevilik, hristiyanlık ve müslümanlığın temeli olan sabiilik vardı. Bunun yanında musevilik ve hristiyanlık da sonradan yerleşmişti, tıpkı Medine’de yahudiliğin yerleşmiş olması gibi. Yemen bu yüzden ticari olduğu gibi bir dinsel merkezdi de aynı zamanda.

    Rahman denen kişi Yemen’in Ezd kabilesinden, bilgelik ve nüfuzuyla saygı gören bir başkandı. Muhammed, peygamberliğini ilan etmeden önce, karısı Hatice tarafından ticari amaçlı olarak Yemen’e de gönderilmişti. Yemen’de o zamanlar çok önemli olan Hubase mesiresine katılmıştı. Zaten Rahman’la da burada tanışmıştı. (Kaynak: Muhammed Hamidullah, Islam Peygamberi 1/61)

    Muhammed’in içinden çıktığı Evs ve hazrec kabileleri de, o zaman ki Arap kabileler topluluğundan bir çoğunu içine alan Ve Rahman isimli kişinin de içinden çıktığı Ezd kabilesinden ayrılmaydı.

    Yani kısacası, Muhammed ve Rahman uzak da olsalar sonuçta akrabaydılar. Yemen kökenli bu Ezd kabilesi Muhammed için çok önemliydi. Buna örnek olarak çok sağlam iki hadis aktarayım size: “Emanet Ezd’dedir.” -Tirmizi, Sunen, no 3936-

    “Ezd kabilesinden olanlar, Allah’ın yeryüzündeki arslanlarıdırlar. İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları yükseltir. Öyle bir zaman gelecektir ki, kişi hep ‘keşke babam bir Ezd’li olsaydı, keşke anam bir Ezd’li olsaydı’diyecek” -Tirmizi, no:3937

    İşte bu yüzden, bu Yemen ve Ezd kabilesi sevgisinden Muhammed, “İman Yemenlidir, hikmet de Yemen’lidir” demiştir. Sadece sevgisinden değil tabii, Yemen’in o zamanlar bir dinsel merkez olması, bütün dinlerin kaynağı olan sabiiliğin orada merkezi din olmasıdır. Muhammed’e göre iman dolayısıyla dini oluşturan herşey, ibadetlere kadar Yemenlidir, Sabiilik kökenlidir. Bu nedenle Rahman hiç de önemsiz bir insan değildir Muhammed için. Nitekim, peygamberliği Muhammed’e kaptırmak istemeyecek, kendisi de peygamberliğini ilan edecek, başarılı olamayınca 148 yaşında olmasına rağmen Muhammed’e peygamberlikte ortaklık dahi teklif edecektir. Evet, bazı bilgiler gerçekten şaşırtıyor insanı. Ama olmayacak birşey de değil, neler olmuyor ki şu dinlerin içinde..

    Üstelik bazı kaynaklara göre, Muhammed’den 20 yıl önce peygamberliğini ilan etmiş.
    Hicret’in 10. yılında Muhammed’e şu satırlarla ortaklık teklif ettiği rivayet edilir;
    “Tanrı elçisi Müseylime’den,Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana esenlikler dilerim.
    Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize, yarısı Kureyşlilere aittir, fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler.”

    Peygamber’in,Yemame halkına öğretmen olarak gönderdiği Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu. Ve Tanrı’nın Müseylimeyi, Muhammed’e ortak ettiğine tanıklık ediyordu. Margoliuth’a göre ise Muhammed peygamberlikte Yemenli Rahman’ı taklit etmişti.

    Rahman’dan Örnek Ayetler:
    “Allah yüklü deveye in’am etti. Ondan koşan bir yavru çıkardı. Sifak (alt deri) ile hasa (barsak) arasindan.”
    “Salih insanlar gecelerini uyumadan, ibadetle geçirirler, gündüzleri de gökteki bulutların ve yağmurların kuvvetli tanrısı için oruç tutarlar.”
    “Tanrıyı her eksikten tenzih ederim ki, O dirilme zamanı geldiğinde, acayip bir biçimde diriltir. Sizi göğün katına yükseltir. O sizin hardal tanesi kadar da olsa işlerinizi ve gönlünüzden geçeni bilir. İnsanlar bu yüzden ziyana uğrar ve lanete katlanırlar.”
    “Renkleri kara olduğu halde sütleri beyaz olan koyunlar üzerine and içerim ki.”
    “Ektiğiniz yerleri koruyunuz; yoksul olanları yurdunuza kondurunuz, azgınları yurdunuzdan uzaklaştırınız.”
    Kaynak: (Bahriye Üçok’un “Dinden Dönenler ve Yalancı Peygamberler” kitabından)

    Yemameli Rahman Müslim’den birkaç ayet daha;
    Tohum ekerek, Ekin yetiştirenlere, Ekinleri biçenlere, Buğdayları savuranlara, Sonra öğütenlere, Onlardan ekmek yapanlara, Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak, Et suyunda ıslatanlara, Ve bunların üzerine, Sade yağ dökerek yiyenlere, Şerefine and içerek temin ederim ki; Siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan, Daha meziyetlisiniz.
    Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
    Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt, Ve yaşına basan, Çatal tırnaklı hayvan adına andolsun ki; Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş olduklarını teyit ederim.