“Allahım! Bizi doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazabına uğrayanların ve sapanlarınkine değil.” Âmin, “kabul et” mânâsına gelen bir ism-i fiil (fiil mânâsına gelen isim)dir. Âmin demeye de te’min (emniyet hissi vermek) denilir. Bu Kur’ân nazmının bir parçası değildir. Bunun için Mushaf’a yazılmaz. Fakat Buhârî ve Müslim’de de rivayet edildiği üzere Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki: “İmam 0 veleddâllîn dediği zaman hepiniz âmin deyiniz. Çünkü melekler âmin derler. Âmin demesi, meleklerin âminine rastgelenin geçmiş günahları affedilir.” (1)
Diğer mevkuf bir hadiste de: “Dünya halkının saflarının hizasında göktekilerin safları bulunur.” Bundan dolayı yerdeki “âmin” gökteki “âmin”e rastgelirse ibadet edenin günahları affedilir. (2) buyurulmuştur.
Sanki besmele bir taç, Kur’ân en mükemmel bir vücut, Fâtiha onun başı, الحمد bu baştaki çehre, (Fâtiha’da geçen) rahmet ve hidayet (doğru yolu bulma) bu şehrin göz bebekleri, dünya ve âhiret dış yüzüyle içyüzü, kulluk ve yardım dileme dili, Allah’ın birliğine inanma ise ruhudur. O şekildedir ki vücudun bütün gizli tarafları onun açık seçik konuşan dudağından çıkarken o taçdan, o çehreden, o süzgün bakışlardan da onun ruhu okunur. O çehre, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in çehresi, o vücud Allah’ın tecellisidir. Söz Allah’ın sözüdür.
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى
“Allah’tan başka ilâh olmadığına Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.”