Geri Bildirim
  • Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

    Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

    İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
    Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

    Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

    Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

    “…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

    Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

    Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

    Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

    Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

    Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.
  • --------------------------------------------------
    Mayıs ayı hikaye etkinliği sona ermiştir. Katılan herkese çok teşekkür ediyorum. Etkinlik hatıra kitabını aşağıdaki linkten indirebilirsiniz. Haziran'da görüşmek üzere.

    https://yadi.sk/d/xiW6R9jv3WZL7C
    --------------------------------------------------

    Etkinliğin son gününü bugün olarak belirlemiştik, ama bazı mesajlarda ay sonuna kadar yazabilirsiniz demiştim soranlara, bol keseden sallayarak. Ay sonuna kadar başka yazan olur mu bilmiyorum ama listenin altına ekleyeceğim hikayelerini.

    Şu an için 33 hikaye mevcut - hep yazanlar, ilk kez yazanlar, henüz cesaretini toplayamayanlar- epey bir takip oldu bu dönemde. Katılan, destekleyen ve izleyen herkese çok teşekkür ediyorum şimdiden. Katılmayı düşünüp işlerinin yoğunluğu yüzünden hikaye yazamayanları da önümüzdeki aya bekliyorum. Haziran için katılım artar mı azalır mı bilmiyorum ama yine benzer bir anket yapmayı düşünüyorum. Tema ve Kavram önerilerinizi bu linkin altına eklerseniz ankete dahil ederim- yoksa kendim bir şeyler bulacağım sadece:)

    Hikayeler bittikten sonra toplu bir versiyon oluşturmayı da düşünüyorum. Hikayelerin olduğu ileti üzerinden adresini vereceğim. Onun dışında başka ne yapılabileceği ile ilgili fikri olan varsa yine yorumlar altında bekliyorum.

    Bugün Cuma ve yağmur yağıyor. O zaman ilk konu önerisi benden gelsin Haziran için (yaza fazla uymasa da) ;YAĞMUR. İyi geçsin hafta sonunuz.

    ---------------------------------------------------------------------
    Etkinliğe katılan arkadaşlar hikayelerini yayınladıktan sonra yorumlara eklerlerse sevinirim. Bütün hikayeler #29329048 no'lu iletide link olarak paylaşılacak ve arşiv oluşturması bakımından 1K Hikaye Ekleme kullanıcısında toplanacak. Umarım kafanızı karıştırmamışımdır bu kadar fazla girdiyle. Sorusu olan varsa cevaplandırabilirim.
    ---------------------------------------------------------------------
    Evet- en fazla 56 kişi oy kullanmış ve KAYBETMEK konusu açık ara Mayıs ayında yazacağımız hikayenin konusu olmuş. Kullanacağımız anahtar kelimeler ise PİYANO, RIHTIM ve ÇAY- İki kelime dedim ama sonuçlar birbirine çok yakın olduğu için bu ay üç kelimeyi de kullanalım diye düşünüyorum.

    Şimdi sıra geldi etkinliği nasıl yapacağımıza. Etkinliğe katılmak isteyen arkadaşlar (Herhangi bir sınırlama yok, isteyen herkes katılabilir), 25 Mayıs'a kadar "Kaybetmek"le ilgili ve yukarıdaki anahtar kelimeleri içeren EN FAZLA İKİ hikaye yazacaklar ve kendi hesaplarında yayınlayacaklar. Daha önce bahsettiğim gibi isminin yayınlanmasını istemeden hikaye yazmak isteyenler için mesajla bahsettiğim kullanıcının şifresini paylaşabilirim ya da ben kendim hikayelerini yayınlayabilirim.

    İşte ilk ay böyle oldu, biraz hazırlıksız bir şekilde, önümüzdeki aylar için farklı düşüncelerimiz var ama şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Herkese başarılar, umarım etkinliğimiz amacına ulaşır.
    ----------------------------------------------------------

    İyi günler tekrar, #29235157 no'lu iletide bahsettiğim hikaye oluşturma etkinliğini yapmaya karar verdik. Verdik derken Necip Gerboğa ve Semih'den de fikir aldım epey.

    İletiye cevap yazanlardan 4-5'i katılabileceğini söylese de benim düşüncem, katılım sayısının bundan daha fazla olacağı yönünde. Gelen görüşlerde; Kayıp Rıhtım'da olduğu gibi seçilecek bir konu hakkında yazılması, ama çok da katı kurallar konulmaması görüşü hakimdi. Uğur'un belirlenecek bir resim ile ilgili hikaye yazma fikri de (Kayıp Rıhtımda kendilerinin uyguladıkları başka bir yöntem) oldukça güzel, ama yeni başlayan bir grup olarak şimdilik basit düşünmenin daha iyi olacağını değerlendiriyoruz.

    Kayıp Rıhtımın hikaye seçkisinden ufak da olsa bir farkımız olması için konunun yanında iki anahtar-kilit (atık ne derseniz deyim) kelimenin de hikayeye eklenmesini düşünüyoruz. Bu kelimeleri isterseniz detaylı olarak kullanın hikayede, isterseniz sadece bir ayrıntı olarak bulunsun hiç fark etmez. Bunlar bir nevi şifre görevi görecek Necip'in belirttiği gibi yazarlar arasında.

    Hikayeyle ilgili site kuralları dışında başka bir kural koymayı düşünmüyoruz. Yani ;din, dil, ırk, cinsiyet ayrımcılığı yapmamak vb. şeyler.Hikaye dedim ama isteyenler deneme de yazabilir bu ilk ay için, sonrasında belki değişik şeyler düşünürüz. Kayıp Rıhtım gibi 250 ile 5000 kelime arası düşünmüyoruz, kelime hesabı yaptırmamak için size. Ama çok uzun olmazsa iyi olur, hepsini okumayı düşünüyoruz çünkü:)

    Bir de istekli ama cesaret edemeyen arkadaşlar için bir şey yapayım dedim. Eğer varsa, kendileri yazdıklarını mesaj olarak bana gönderebilirler. Ben de bir iletinin altında isimsiz olarak yayınlarım hikayelerini. Gelen tepkilere göre hareket ederler ileride. Yoksa tabi böyle birileri, ben de bir şey yazmam:)

    Yine bu ilk ay için bir kaç konu, bir kaç da tema kelime belirledik ve aşağıda oylamaya sunduk. Çoğunluğu Mayısla ilgili konular, fark edeceğiniz gibi. Yarın oylama bitince genel talebe göre mayıs ayının etkinliğini başlatmayı düşünüyoruz.(OYLAMA BİTMİŞTİR)

    Şimdiden herkese iyi Mayıslar.
  • Bu sabah site içerisindeki kitap okuma etkinlikleri listesine bakmak için Haruni ‘nin şu #28280902 listesine baktım. Gerçekten de 1000K yönetiminin yapamadığını arkadaşımız tek başına yapmakta. Kendisi ile takipleşmesek de bu listeyi görmek ve süreleri kaçırmamak için sürekli arkadaşımızın duvarına giriyorum. Vermiş olduğu “kamu hizmeti” için öncelikle şahsım adına kendisine teşekkür ederim.

    Biz de üniversitedeyken, tıpkı Haruni’nin burada yaptığı gibi, bir “kamu hizmeti”ne imza atmıştık. Koskoca İstanbul Üniversitesi’nin yapamadığı bir hizmeti 3 arkadaş bir süreliğine başarmıştık. Ülke çapında birçok öğretim görevlisinden yapmış olduğumuz işi destekleyen mesajlar almış ve başka üniversiteden arkadaşlarımıza da örnek teşkil etmiştik. Şimdi size bu kamu hizmeti olarak adlandırdığımız hizmeti nasıl gerçekleştirdiğimizi müsaadenizle hikayeleştirerek anlatmak istiyorum. Merak etmeyenler elbette yazının devamını okumayabilir.

    Üniversitenin ilk üç senesi haytalık yapıp derslere girmemiştik. Yanlış anlaşılma olmasın, istisnasız her gün okula gidiyorduk; ama derslere girmiyorduk. Dolayısıyla son sınıfa geçtiğimizde hepimizin alttan birçok dersi vardı. Mesela benim toplam 16 dersim vardı ve yıllık olan bu dersleri 2 aylık bir sınav döneminde vermek zorundaydım. Yoksa okulum 5 seneye uzayacaktı.

    Fakültemizin tabii bir de kütüphanesi vardı. Dünya’nın en sessiz ortamlarından biriydi. Açıkçası bayılıyordum kütüphanemize. Bütün sınavlara orada çalıştım. Yanlış hatırlamıyorsam, mevcut olarak 200 kişilikti. Fakülteye her sene 800 kişinin alındığını düşünürseniz, 200 kişilik bir kütüphanenin biz öğrenciler için oldukça yetersiz kalacağını anlarsınız…

    Bu kütüphanenin en büyük problemi ise, içeriye girip çantasını veya kitabını masaya koyup giden ve 5 saat boyunca geri gelmeyen öğrenci arkadaşlarımızın yerine oturamamamızdı. Düşünsenize, birisi sabah 08:00’de geliyor ve eşyasını 78 numaralı masaya koyup çıkıyor. Akşama kadar gelmese onun yerine oturamıyorsunuz. O sorumsuz arkadaşlar yüzünden kütüphaneye geldiğinde yer bulmak için dolaşıp dolaşıp umutsuzca geri dönen arkadaşlarımız oluyordu. Biz sabah en erken gelenlerden olduğumuz için yer bulmakta zorlanmıyorduk ve sorumsuz arkadaşları rahatlıkla görebiliyorduk. Ama yine de soruna kulağımızı kapatmadık, sonuçta hukukçu olacaktık… Birkaç defa dilekçe verdik, şikayet ettik, çözüm bulun buna dedik. Ama yönetimden yapıcı hiçbir çözüm gelmedi. Tek yapılan şey duvarlara, 30 dakika içinde geri dönmenin zorunlu olduğuna dair bir yazı asılmasıydı. Ancak ne bir yaptırım ne de bir denetim vardı. Yaptırımı ve denetimi olmayan kural, kural değildir...

    Bu arada sene 2013’tü ve o zamanlar Twitter çok meşhurdu. Gerçi belki hala meşhurdur. Ben uzun süre önce hesabımı kapattığım için benden sonraki durumundan haberdar değilim. Neyse, sonuç itibarıyla o zamanlar hepimizin birer twitter hesabı vardı ve aklımıza bir çözüm önerisi geldi. Hemen Kütüphane Bekçisi(https://twitter.com/kutuphanebekcsi) adında bir twitter hesabı oluşturduk ve soruna çözüm bulmaya çalıştık. İlk tvitlerimiz şu şekildeydi:

    “Şu andan itibaren kütüphanedeki yer sorununa el atmış bulunmaktayız. Bu bir amme hizmetidir. Kütüphanede yerinden ayrılıp 30 dakika içinde geri dönmeyenlerin masa numaralarını burada açıklayıp, yer bulmanıza yardımcı olacağız. Önemli olan 20 Dakika'da hapishaneden kaçabilmek değil, 30 dakika içinde kütüphanedeki yerine geri dönebilmektir...”

    Sonraki hizmetimize ilişkin örnekler ise şu şekilde:

    “144 numara 08.42'den beri, yaklaşık 1 saattir boş. Dileyen gönül rahatlığıyla oturabilir.”

    “157 ve 158 numaralar yemek yemeye Taksim'e gittiler herhalde. Zira 1 saati geçti. Gönül rahatlığıyla yerlerine oturabilirsiniz.”

    “3 saattir kütüphane çevresinde dahi görülmeyen 157 numaranın ölmüş olmasından korkuyorum :( Hiç düşünmeden gidip oturunuz.”

    “Bu dünya Sultan Süleymana kalmadı, o tuttuğunuz yerler size mı kalacaktı?”

    “Sakın ümitsizliğe kapılmayın. Bekçi iş başında. Bekçi varsa oturacak yer de her zaman vardır...”

    Tabii zamanla espriler yapmaya ve hukuki dilde ifşalar yapmaya başladık. 3 kişi olduğumuz için kütüphanede kim kalktı, ne kadar süredir gelmedi vs. hepsini rahatlıkla görebiliyorduk. Bu arada bakmayın Twitter hesabının şu an çok basit göründüğüne, eskiden 2000 civarında takipçi sayısına ulaşmıştı ve müthiş geri dönüşler alıyorduk. Zaten hesabı incelediyseniz 5 senedir aktif olmadığını fark edersiniz. Hatta hesaptaki komik yazıların da hoşunuza gideceğine eminim.

    Kütüphane Bekçisi’nin fakülte çapında tanınması ile öğrenciler artık 30 dakikayı geçirmeden yerlerine dönmeye başladılar. 30 dakikayı geçirenler ise yerlerine başkalarının oturduğunu görünce sessizce eşyalarını alıp kütüphaneden çıkmak zorunda kaldılar. Kütüphaneye gelen birçok kişi atacağımız ifşa tvitlerini ellerinde telefonları ile bekliyorlar ve tvit atılınca direkt gidip o masaya oturuyorlardı. Böylece kütüphane içinde 30 dakikalık kuralın denetimi ve yaptırımı sağlanmış oldu.

    3 kişi olarak kimliğimizi hiçbir zaman açıklamadık. Birçok defa fakültedeki öğretim görevlileri bizimle tanışmak istedi; ama yakın arkadaşlarımıza dahi Kütüphane Bekçisi’nin biz olduğumuzu söylemedik. Çünkü amacımız belliydi ve daha fazlasını istemiyorduk. Bizim fakültede yaptığımız bu uygulamadan sonra başka fakültelerdeki öğrenci arkadaşlar da benzer hesaplar açtılar ve onları duyurmamız için destek istediler.

    Sonuç itibarıyla koskoca İstanbul Üniversitesi’nin veremediği hizmeti biz 3 arkadaş farklı bir yolla verdik. Uzun süre bu hizmeti sürdürmemiz mümkün olmadığından bizim için hoş bir anı olarak kaldı. Şimdi ise, Haruni’nin hizmetini görünce ister istemez bu anı aklıma geldi ve koskoca 1000K’nın yapamadığını yapan Haruni’ye teşekkür borcumu ödemek istedim.
  • İlk romanınız Marslı kadar güzel, orijinal ve etkileyici olursa, değil Artemis gibi bir ikinci kitabınız, yazacağınız yirminci kitabınız bile ilk romanınız olan Marslı ile kıyaslanır ve her seferinde Marslı üzerinden de puanlanır. Aslında yazarların kendi kitapları arasında kıyaslama yapmayı pek sevmem ama dediğim gibi ilk roman Marslı olunca ister istemez böyle durum gerekiyor, hele ki ikinci kitap da Artemis gibi kötü olunca bu durum daha da çok gerekiyor. Marslı farklı, farklı olduğu kadar da eğlenceli bir kitaptı. Aslında farkını ortaya koyan en büyük etkenlerden biri de eğlenceli olmasıdır diyebiliriz. Marslı’nın bir başka büyük başarı ise içinde fazlasıyla, çok da teknik şekilde olmak üzere fiziksel, kimyasal ve botanik ile ilgili terimler olsa da okurken en ufak bir şekilde okuru sıkmamasıdır. Aksine bu saydıklarım ile beraber Marslı okuru kendine bağlayabilmiştir. Marslı için denebilecek olumsuz tek şey sanırım “Kahretsin” diye başlayan sollerin “Neyse ki” diye bitmesiydi.

    Artemis ise maalesef Marslı’nın verdiği etkiyi en ufak bir şekilde veremeyen, aslında adı bilim kurgu olan ama basit bir ABD aksiyon filmi havasında olan bir kitap. Mark’ın esprileri ciddi ciddi insanı güldürürken Jazz’ınkiler ise insana ukalaca geliyor, aslında Jazz’ın bizzat kendisi de biraz ukalaca ve sevimsiz bir kişilik. Merak ediyorum acaba Weir bilerek mi böyle bir karakter oluşturmak istedi yoksa Mark’ın üstüne birkaç ekleme yapınca ortaya bir karakter mi çıktı? Jazz ukala olduğu kadar haliyle de sevimsiz bir karakter ama Jazz hakkında tek merak ettiğim konu ise Trond’un dediği gibi sandalyeye ters oturduğu zamanki görünüşü. Sonuçta Trond kitapta geçen bu kısımda yerden göğe kadar çok haklı.

    Artemis’i bilim kurgu romanı yapan en büyük hatta tek faktör Artemis isimli Ay’da kurulan ilk şehir ama kitabın ana konusu genel olarak bilim kurgudan uzak, yan faktörlerle desteklenmiş bir konu, yani hiç de tatmin etmeyen türünden. Yazar ilk başlarda da bu şehrin tanıtımına fazlası ile yer ayırmış ve tam da buralarda, bu yaptığı giriş ile yarım bırakma ihtimali yüksek bir kitap oluşturmuş. Ay’da veya farklı bir başka gezegende zaten yaşamak fazlası ile monoton olur. Kısa bir süreden sonra eminim ki bu monotonluk da çekilmez hale gelir, onun için de kitabın bu uzun ve sıkıcı giriş kısımlarına bu monotonluk çok uyumlu olmuş. Hatta o kadar monotonluk var ki insan oğlu Ay’a gitmiş ve orada da suç işleme, kural tanımama üzerine varını yoğunu ortaya koymuş. Hani bir laf vardır ya “Millet Ay’a gitti biz nelerle uğraşıyoruz” diye, işte kitabın bazı kısımlarında bu sözü Müslümanlara söyleyecek şekilde görüyoruz ama yazar kitabın sonunda da İslam’ı doğru anlattığını yazmış ve bana göre ya bu kısımda bir ikilemde kalmış ya da bu ikilem üzerinden bazı insanlara taşlar atmış. Kitabı beğenmiş olsam bu kısımları araştırır, tekrardan okur üstüne düşünürdüm ama dediğim gibi kitabı beğenmedim ve sıkıcı olduğu için hiç gerek yok, sadece ortalarda biraz tempo artıyor ve sonradan yine Ay yerçekimi gibi insanı zorlayıcı bir hâle geliyor. Marslı bildiğimiz üzere problem çözme üzerine, her bir probleme karşı algoritmalar üretme üzerine bir kitaptı. Yazar yazılımcı olduğu için de bariz bir şekilde algoritma üretme konusunda başarılı olduğu görülüyor. Basit bir konuda bile en ince ayrıntısına kadar farklı farklı algoritmaları dökebiliyor ortaya. Marslı’da bu problem çözme kısımlarının anlatılması, Mark’ın çözümleri üretirken anlatması çok başarılı ve çok akıcıydı ama yine gelin görün ki Artemis’de bu kısımlar da maalesef çok abartı bir şekilde ayrıntılaştırılmış ve sıkıcılık boyutuna bir yenisini eklemiş. Yazar okuru ya salak görmüş ya da kendisinin anlatamayacağını düşünmüş olacak ki sol elini anlatırken diğer elini de detaylandırıp sağ eli olduğunu belirtip ve sağ elinin parmaklarını da ayrı ayrı detaylandırmış ve bu durumlar kitabın temposunu düşürdüğü kadar okunabilirliğine de çok büyük zarar vermiş.

    Kitapta şaşırmadığım bir başka husus ise İthaki sayesinde. Yahu İthaki bir kere olsun şaşırt ya, kitap baştan sona, birkaç sayfada bir yazım hataları ile doluydu, devrik cümleler bağımsızlığını ilan etmek istiyordu artık.
  • Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html
  • Tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar görülen tüm toplumlar, soylarının devamı için birbirlerinden farklı olmakla birlikte evlilik sistemleri ve akrabalık bağları
    oluşturmuşlardır. Evlilik, ergenlik dönemine girmiş erkek veya kadınların üremek, çocukların yetişmesini sağlamak,
    toplumsal ve iktisadi olarak yeni bir bütünlük oluşturmak için içinde yaşanılan toplum tarafından kabullenilmiş ve
    onay verilmiş birliktelik biçimidir. Buna bağlı olarak akrabalık ise soy ve evlilik yoluyla kültürel olarak kabul
    edilmiş toplumsal ilişkiler ağı olarak tanımlanabilir. Bu ilişkiler tüm toplumlarda evrensel bir önem taşımaktadır.
    Öte yandan evlilik ve akrabalık evrensel bir olgu olması yanında onlara yüklenen anlamlar, ilişkili adlandırmalar, tanımlama ve sınıflandırmalar farklılık gösterebilir.
    Cinsiyet de biyolojik olarak evrensel bir gerçeklik olmakla birlikte insan toplumlarının cinsiyetlere kültürel anlamlar
    yüklemeleri ve onlardan toplumsal, kültürel ve iktisadi rollere göre hareket etmesi beklenmiştir. Bu nedenle
    antropoloji cinsiyete bakarken onda biyolojik değil toplumsal bir yan görür.

    Evlilik ve Aile

    İnsan toplumları, kadınla erkek arasındaki ilişkileri rastlantısal cinsellik ve ilişki biçimlerinin ötesinde bir kurallar, normlar ve değerler sistemine bağlamıştır.
    Evlilik, soyun devamını sağlamak ve diğer temel cinsel ve iktisadi ihtiyaçları gidermek için erkek ile kadın arasında
    toplumun onayladığı bir birlik olarak tanımlanabilir.
    Evliliğin kurumsallaşmasına dayanak teşkil eden asıl etken insan yavrusunun uzun süreli bağımlılığıdır. Bunun yanında cinsel rekabet sorununu gidermesi de evliliğin
    diğer bir işlevidir. Evlilik yoluyla kurulan iktisadi birlik ve ilişki biçimi evlilik kurumunun en önemli işlevlerinden biridir.
    Evlilik yoluyla kurulan birliktelikle çiftler, yeni iktisadi olanaklara, yeni dayanışma ilişkilerine ve siyasal bağlantılara açılabilirler. Bu yolla iş bulmak, yeni statüler edinmek, yeni barınma olanakları sağlamak ve borç para
    bulma gibi birçok şey kolaylaşabilir.
    Bizim toplumumuzda dayısını bulmak, dayısı olmak gibi deyimler adı kayırmacılık(kliyentalizm) denilen ilişkilere vurgu yapar.
    Çeyiz, drahoma(kadının ailesinin erkek tarafına verdiği düğün hediyesi), nişanlılık armağanları, başlık parası bu mübadele ilişkisinin iktisadi araçları olarak değerlendirilebilir. Levi –Strauss, evliliğin bir mübadele
    ilişkisi olduğunu ve evlenen tarafların evlilik yoluyla karşılıklı hak ve ayrıcalıklar yaratan bir kaynak ve kişi mübadelesi içerisine girdiklerini belirtir. Ayrıca, Levi- Strauss yaptığı tespitlerde grupların başka hangi gruplarla
    evlilik ilişkisi kurup kuramayacağını belirleyen basit ve karmaşık sistemlerin, belirli bir grubun bir başka gruba kız alıp verdiği doğrudan takas sistemleri ve kadınların sadece belli bir yöne doğru takas edildiği dolaylı(asimetrik) takas sistemlerinin bulunduğunu belirtmektedir.
    Kişinin kendi grubu içinde yaptığı evliliğe
    içevlilik(endogami), dışarıdan bir gruptan yapılan evliliğe ise dışevlilik(egzogami) denir. İçevlilik, grup içinden evlilik olduğu gibi grubu dışarıya kapalı tutar ve mülk, servet, kaynak ve soy dağılımını önler. Dış evlilik ise iç
    evliliğin getirdiği kapalılığı önler ve grupları evlilik yoluyla birbirine bağlar. Kültürler kişilerin kimlerle evlenip kimlerle evlenemeyeceğini belirlemektedir. Belirli bir zaman diliminde tek bir erkeğin ancak tek bir kadınla evlenmesine izin veren sisteme tekeşlilik(monogami) adı
    verilir. Bu sistemde ikinci bir eşle evlenmek; boşanmak veya eşin ölümü sonunda mümkün olabilmektedir. Kadının veya erkeğin aynı zaman dilimi içerisinde birden
    çok eşle evlenmesi durumuna ise çokeşlilik (poligami) denilmektedir. Çokkarılık(polijini) ve çokkocalılık (poliandri) olmak üzere çokeşliliğin iki türü vardır.
    Evlilik biçimleri, eşlerin yerleştikleri yere göre farklılık gösterir. Modern toplumlarda en yaygın görülen durum evlenen çiftlerin yeni bir ev açmasıdır. Buna yeniyerli(neolokal) evlenme denir. Erkek egemen
    toplumlarda kadının kocanın ailesinin yanına yerleşmesine babayerli(patrilokal) yerleşme olarak adlandırılır.
    Anasoylu toplumlarda ise genellikle yerleşim anayerlidir (matrilokal). Evlilik iki kişinin özel bir tercihi olmasının ötesinde toplumsal bir kurum olup bir toplumsal ağa ve
    belirli toplumsal süreçlere dâhil olmak anlamına da gelir.
    Örneğin eş seçme seçeneklerinin kültür tarafından belirli mecralarla sınırlandırıldığı evliliklere tercihli evlilik
    denilir. Toprağın veya malların bölünmesini ve evin dağılmasını önlemek ve aileye yeni iş gücü kazandırmak için evliliğin dışarıdan değil içeriden veya yakından yapılması tercihli evlilik modelinin temel ilkesidir. Evli eşlerin erkek ya da kadının ebeveyninin yanına yerleşme
    konusunda özgürce seçim yaptıkları uygulamaya ambilokal denir. Erkeğin ve kadının ebeveyninin yanında sırayla ikamet etme uygulamasına çiftyerlilik(bilokal) denir.
    Süreç olarak evliliklere baktığımızda; içevlilik
    uygulamalarında en sık karşılaşılan biçimler paralel ve çapraz kuzen evlilikleridir. Bu evlilik biçimleri akraba evlilikleridir. Amca ve teyze çocukları gibi aynı cinsten kardeşlerin çocukları arasındaki evliliğe paralel kuzen
    evliliği, hala ve dayı çocukları gibi ayrı cinsten kardeşlerin arasındaki evliliğe ise çapraz kuzen evliliği denir. Bir başka tercihli evlilik biçimi evlenecek iki erkeğin
    birbirlerinin kız kardeşleriyle evlenmesi biçiminde işleyen berdel veya berder evliliği biçimidir.
    Yeniden evlenme örüntüleri olarak modern toplumlarda eşin ölümü veya eşlerin boşanması durumunda, kişinin
    yeniden evlenmesi büyük ölçüde kişinin kendi tercihlerine bağlıdır. Daha geleneksel ve kapalı toplumlarda ise dullar için bu seçim kurumsallaşmıştır. Bu kurumlardan biri
    levirattır. Levirat uygulamasında erkek eş öldüğünde, karısı kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlenir
    böylelikle ilk evlilikten doğan çocuklar için baba soyunu sürdürmek mümkün olur. Bir başka biçim ise sorarat uygulamasıdır. Sorarat, levirat uygulamasının tersidir.
    Karısı ölen erkeğin, onun kız kardeşlerinden biriyle evlenmesi durumudur. Toplumlar karmaşıklaştıkça ve genişledikçe akrabalık sınırlarının ötesine geçen evlilik
    eğilimleri artar, öte yandan dış evlilikler yoluyla
    kimliklerini yitireceklerini düşünen etnik ve dinsel gruplar, kimi zaman da cemaatler grup içinden evlenmeyi teşvik edip sürdürme eğilimi içerisinde olabilir.
    Türkiye’de görülen bir başka yeniden evlenme örüntüsü taygeldi evlilik biçimidir. Taygeldi evliliği, çocuklu dul bir erkekle çocuklu bir dul kadının kendilerinin ve çocuklarının evlenmesi biçiminde ortaya çıkan bir evlilik
    biçimidir. Bazı toplumlar ve kültürler ise yeniden evlenmeyi uygun bulmaz ve bunun en uç örneklerinden biri dul kalan kadının kocasına öte dünyada hizmet
    edeceği düşüncesiyle intihar etmesi veya öldürülmesi uygulamasıdır.
    Evlilik kurumu iktisadi mübadele biçimlerini de içeren bir yapıya sahiptir. Evlenen kişilerin evlenme karşılığında kendi grubuna veya içine girdiği gruba kazandırdığı
    iktisadi bir değer vardır. Örneğin başlık parası uygulaması gibi evliliğin gerçekleşmesi noktasında erkeğin kadına veya kadının ailesine mal veya para biçiminde bir ödeme
    yapması buna bir örnektir. Evlilik kurumu belirli prosedürler ve törenler içeren bir
    özellik de göstermektedir. Kültürden kültüre değişiklik gösterse de toplumca tanınmış bir törenler dizisi söz konusudur. Evlenecek çiftlerin ailelerinin veya grupların
    birbirinden söz alıp vermesiyle başlayan bu süreç beşik kertmesi şeklinde olabileceği gibi, nişanlılık biçiminde de olabilir.
    Ebeveyn ve çocuklardan oluşan en küçük akraba-temelli toplumsal birime aile denir. Bu kavram içine günümüz modern toplumlarındaki anne, baba, çocuktan oluşan
    çekirdek aile yanında daha geniş akrabaları ve ilişki biçimlerini içine alan geniş aile formu da girmektedir.
    Aile kurumunun en önemli işlevleri üremenin sağlanması ve türün devamını sağlayıcı fonksiyonları yerine getirmesidir.

    Akrabalık ve Soy

    Akrabalık, soy ve evlilik yoluyla kültürel olarak kabul edilmiş toplumsal ilişkiler sistemi olarak tanımlanabilir.
    Akrabalık kurumu insan toplulukları için iki temel işlevi yerine getirmektedir. İlki, statü ve mülkiyetin bir kuşaktan
    diğerine aktarılmasıdır. Bir diğer işlevi, toplumsal grupları oluşturması, insanlar arasında dayanışmanın sağlanması
    ve grup sürekliliğinin sağlanmasıdır. Bu süreklilik akrabalık sistemleri içerisinde ortaya çıkan otorite mercileri tarafından yerine getirilir. Bu otorite soyun izlenme ilkesine göre sistem içerisinde bulunan en büyük
    kadının veya erkeğin elinde bulunabilmektedir.
    Akrabalık kategorileri olarak birbirinden ayrı olan ama karşılıklı ilişkisi bulunan iki akrabalık türü söz konusudur.
    Bunlardan biri biyolojik temelli soy akrabalığı olan kandaşlık, diğeri ise evlilik yoluyla edinilen hısımlıktır.
    Ancak her toplum kandaşlığı farklı biçimde
    tanımlayabilmektedir. Örneğin bazı toplumlarda çocuk yalnızca anasıyla kandaş sayılırken, bazılarında ise
    yalnızca baba kandaşlığı kabul edilmektedir.
    Bütün akrabalık sistemlerinde ebeveynlerle çocuklar ve kardeşler arasındaki ilişki olmak üzere iki temel ilişki vardır. Bunlar en yakın biyolojik ilişkiler olmasının
    yanında biyoloji yalnız ilişkilerin temelini oluşturur;
    tanımlamalar ise kültüreldir.
    Modern batı toplumlarında biyolojik baba, toplumsal ve yasal olarak tanınan baba ve annenin kocası olmak üzere
    üç farklı statüden bahsedebiliriz. Buradaki üç statü aynı kişide toplanacağı gibi farklı kişilerde olabilir. Örneğin
    çiftler boşanıp yeniden evlendiğinde kategorilere açıklık getirmek üzere üvey baba ve gerçek baba kategorileri kurulur ve yukarıda belirtildiği üzere iki farklı statü ortaya
    çıkmış olur. Yeğenlik ve kuzenlik de temel akraba sistemlerindendir.
    Akraba adlandırma sistemleri olarak çok sayıda adlandırma düzeni söz konusudur.

    • Hawai Sistemi, en az sayıda terimi kapsayan en sade akrabalık sistemidir. Aynı kuşakta yer alan ve aynı cinsiyetten olan bütün akrabalar aynı adla anılırlar. Bütün kadın kuzenler kız kardeş, bütün erkek kuzenler ise erkek kardeş olarak anılır.

    • Eskimo Sistemi olarak adlandırılan sistemde
    kuzenler, erkek ve kız kardeşlerden ayırt edilerek isimlendirilmekte bütün kuzenler ise aynı akrabalık kategorisi içerisinde değerlendirilmektedir.

    • Sudan Sistemi, bütün sistemler içerisinde en fazla ayrımı içeren sistemdir. Burada bütün kuzenlere farklı bir ad verilmektedir.

    • Omaha Sistemi, babayanlı soyla ilintili bir
    niteliktedir. Aynı kuşaktan birkaç akraba için
    aynı terim kullanılır. Örneğin baba ile amca anne ile teyze aynı adla anılır.

    • Crow Sistemi, Omaha sistemindeki anayanlı
    örüntüye benzemektedir. Babanın anasoyundaki akrabaları (baba, amca, hala oğlu ile hala ve hala kızı) cinsiyetlerine göre aynı adla anılırken ana yanındaki akrabalar arasında kuşak farkları gözetilmektedir.

    • Iroquis Sistemi, Crow ve Omaha sistemlerine
    benzemektedir. Bu sistemde kişinin babası ve
    amcası aynı adla, annesi ve teyzesi aynı adla anılmaktadır.
    Akrabalık temelli gruplar, yardımlaşma, saldırma ya da savunma, törensel birlikler oluşturma, siyasal bir grup,
    lobi grubu veya idareci bir klik olma türünden işlevler ve amaçlar yüklenebilirler.

    Soy kavramı, kişiyi atalarına bağlayan toplumsal ve kültürel olarak tanınmış bağlara işaret eden bir kavramdır.
    Bu kavram, ortak bir erkek ya da kadın ataya dayalı akrabalık grubu olarak tanımlanabilmektedir. Belirlenmiş
    soy ilkelerine göre tanımlanmış belirli soy türleri vardır.
    Örneğin tek hatlı soy, sadece erkeğin ya da sadece kadının soy çizgisinin izlendiği bir özellik göstermektedir. Erkek
    soy çizgisine babayanlı, kadın soy çizgisine anayanlı soy denir. Bazı kültürlerde ise soy her iki taraftan izlenir ve
    buna çift hatlı soy denilmektedir. Bazı toplumlarda ise hangi soyun izleneceği bireyin takdirine bırakılmıştır ve buna paralel soy çizgisi denilmektedir.
    Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet
    Erkek ve kadın cinsiyetleri biyolojik oluşumlar olarak nitelense de ona yüklenen toplumsal ve kültürel anlamlar ve beklentilerle bu durum biyolojik temelden daha öteye
    taşınır. Buradan hareketle cinsiyetin toplumsal anlamda nasıl kurulduğuna ilişkin özellikle feminist antropologların yaptığı çalışmalar sonunda bir çalışma alanı ortaya çıktı.
    Bu alana da toplumsal cinsiyet adı verilmiştir. 1970’lerde yoğunlaşan çalışmalar kültürel bazı farklar olsa da her toplumda inşa edilen toplumsal cinsiyetin aynı zamanda
    kadın-erkek eşitsizliğinin de temeli olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle bu çalışmaların yoğunlaştığı alana başlangıçta feminist antropoloji adı verilmiştir. Böylece,
    ev içi alan-kamusal alan, doğa-kültür gibi karşıtlıkların eleştirilmesi ve sorgulanmasının yolu açılmıştır.
    Bu çalışmalarla birlikte kadınlık rollerinin sorgulanması ve bunun biyolojik bir kader olduğuna dair hâkim yargı temelinden sarsıldı. Özellikle sosyalleşme ve kültürlenme
    süreçlerinde kız ve erkek çocuklarına aktarılan roller, bu süreçlerin toplumsal olarak inşa edilen ve kurulan yapılar olduğunu göstermektedir.
    Cinsellik temelde biyolojik bir güdü olmakla birlikte insanların denetlediği ve koşulladığı bir dürtüdür. Cinsel ilişkilerde kişisel tercihlerle birlikte toplumsal ve kültürel kaygılar da önem taşır. Bu güdünün yol açabileceği
    düzensizlikler, rekabet ve çatışmaları önlemek için bütün toplumlarda cinsel ilişkiler belirli kurallara bağlıdır. Bu durum, toplumsal cinsiyetin şekillenmesinde etken
    olmuştur. Zira cinsellik toplumsal hayatta kullanılan stratejik bir kaynak olarak değerlendirilmiştir. Eskimo’lar
    erkek için eşinin cinselliği, diğer erkeklerle anlamlı ve kalıcı bir toplumsal bağ kurması açısından bir araçtır. Bu çerçevede toplumlar cinselliğe ilişkin belirli kısıtlamalar
    getirmiştir. Bunlar cinsel ilişkinin tamamıyla yasaklandığı manastır hayatından evlilik öncesi ve evlilik dışı ilişkiyi olağan karşılayan tutumlara kadar çeşitlilik göstermektedir. Bazı toplumlarda cinsellik, sadece üreme
    amacına hizmet etmesi amacına yönelik bir etkinlik olarak değerlendirilmiştir.
    Pek çok toplum cinselliği evlilik düzeyindeki serbestlikle sınırlandırmış ve bekâret kavramını evlilik töreninin ve
    kurumunun önemli bir parçası olarak nitelemiştir. Bu durum toplumun ölçeğiyle de ilişkilendirilebilir. Küçük ölçekli tarım toplumların evlilik öncesi cinsel ilişkilere,
    geniş ölçekli toplumlara göre daha fazla hoşgörüye sahip olması buna örnektir. Cinsellik kısıtlamalarına ilişkin
    evrensel bazı tutumlardan da söz edilebilir. Örneğin ensest tabusu, yani yakın akraba olarak tanımlanan kişilerle cinsel ilişkinin yasaklanması, evrensel bir kural kabul
    edilebilir. Bunun yanında bazı akrabalar arasında cinsel ilişki yasaklanırken bazı toplumlarda özellikle küçük ölçekli ya da tarım toplumlarında belirli akrabalar arasında
    evlenmeler teşvik edilmektedir.

    Alıntı
  • "Hayvanlar eşittir, bazı hayvanlar daha eşittir."

    Hayvanlarımız bir devrim yapıyor ve efendisi insanları çiftlikten kovuyor. İlk zamanlarda çiftlikte altın çağ yaşanıyor; herkes daha iyi besleniyor, daha iyi şartlar altında yaşıyor ve daha büyük verim elde ediliyor. 7 basit ve temel kural katran kaplı duvara yazılıyor ve Beylik Çiftliğinin adı; Hayvan Çiftliği olarak değiştiriliyor, kendilerine has bir bayrak göndere çekiliyor.

    İşler gayet güzel giderken çiftlik, komşu çiftlikler ve kendi çiftliğinden kovulan Bay Jones tarafından saldırıya uğruyor. Saldırı başarıyla püskürtülüyor, şehitler gömülüyor, nişanlar takılıyor ve savaşa "Ağıl Savaşı" adı veriliyor.

    Zamanla çiftlik; olaylar zinciri eşliğinde tam bir diktatör rejimi altına giriyor, eski kurallar sürekli değişiyor, doğru bilinen yanlış,dost bilinen düşman - ve hatta hain - ilan ediliyor.

    Yaşadığı dönemdeki rejimi ve olayları ustaca betimleyerek, sağlam bir kurguyla Hayvan Çiftliğine dönüştürüyor. Günümüze bile ışık tutan bu eser; aslında değişen pek bir şey olmadığını, karakterlerin ve tarihin değiştiğini fakat durumun aynı olduğunu, 1984 adlı romanında olduğu gibi tekrar okuru aydınlatıyor.