• 590 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.

    " Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.

    Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.

    Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.

    Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen, Tanrı için yapılmış bu mabedi, kendisini devirmek isteyen isyancıları bir meydanda toplayıp yaktıktan sonra inşa ettirmiş. 'İnsanın içinde yaşatmış olduğu tezatlık olsa gerek hem tapındığı Tanrı uğruna yapılıyor mabet hem de Tanrı'nın kullarını -30 bin insan- gözünü kırpmadan öldürüyor' diye düşündüm. Hem Allah diyorsun hem de eziyet ediyorsun.

    Hagia Sophia'yı İstanbul'un yedi tepesinden birinde seyreylerken, yine bir sarsıntı geçirdim ama bu seferki çok farklıydı, daha önce olmayan bir sarsıntı deprem gibi ama deprem değildi. Toplar, gülleler, kılınç sesleri, kesif kan kokusu, taşların yıkılışı... ve kulağımda bir çınlama, derinden gelen bir ses 'Konstantinopol bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.' Peygamberimizin hadisine mazhar olmuş bir hükümdar ve zekasıyla hayranlık uyandıran,Fatih Sultan Mehmet. Onu Ayasofya'dan içeri girerken gördüm ve öyle bir yürüyordukşi ihtişamından çekindim.

    Hemen karşısında Sultanahmet Camisini yapmış ecdat, ama o ihtişamlı yapıya gelmeden önce Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış Süleymaniye Camisi vardır. Caminin mimarı Koca Sinan'dır. Nezat Başkomiser başladı anlatmaya. Mimar Sinan yaklaşık 100 senelik ömrü hayatında 375 tane eser inşa eder ama konu aşka gelince dünyanın kralı olsa da aşk ferman dinlemez. Mimar Sinan ile ilgili şunlar anlatılır. Gariplerin dertdaşı Mimar Sinan bir türlü sevdiği kıza -Kanuni'nin kızı Mihrümah Sultan'a- kalbini açamazmış. Rivayet odur ya Üsküdar'da Mihrümah Sultan'ın da istemesiyle Koca Sinan 'Mihrimah Sultan' adında bir cami yapar. Sultan ikinci kez cami yapılmasını isteyince bu sefer Mimar Sinan camiyi bilerek Edirnekapı'ya yapar çünkü bu iki caminin Mihrümah Sultanın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. Mihr, güneş demek, mah ise ay. ilginç olan şudurki, senenin belli zamanlarında Üsküdar'dan doğan güneş Edirnekapı'da batar ve Koca Sinan güneşin doğduğu yere bir cami ayın doğduğu yere bir cami yaparak Mihrimah Sultana olan sevgisinin bir bakıma hiç bitmeyeceğini de eserleriylen yansıtmış olur." dedi Nevzat başkomiser peki kimdir bu Nevzat biraz da onunve arkadaşlatını inceleyelim.

    Kitabın kurgusundan ayrı bir kurguda sadece genel tarihten bahsetmeye çalıştım. Tarih, çok şey demek. Din, bilim, felsefe, sanat, teknoloji, tıp, kimya, fizik, simya... hatta kocakarı ilaçları bile tarih demektir çünkü insanın yaşanmışlıklarıdır onu insan yapan ve anlaşılmasının yoludur tarihi öğrenmek, anlamak ve anlatmak. Tıpkı
    tarih felsefesindeki Hans-Georg Gadamer'in de dediği gibi
    "Tarih bize ait değil, biz ona aitiz." Hele ki tarih İstanbul ile ilgiliyse ayrı bir tatlı oluyor diyelim ve

    Gelelim bazı karakterlerin incelenmesine:

    Çok zordur sıradan, standart bir insan olmak. Başkarakter Nevzat başkomiser de çok sıradan bir insan, görevine bağlı, hiss-i muhasebesini her daim içinde yaptıktan sonra söylevlerini ağzından döken ve her zaman hüsn-ü zan ile hareket etmeye çalışan biri hatta ve hatta kitabın sonlarına doğru olayların sır perdesi açılmaya başlayınca, istemediği bir sonuç çıkacağını anlayan Nevzat Başkomiser kendi iç hesaplaşmasında, kendinden kaçıyor ve şöyle bir cümle söylüyor " 'Sarayburnu' dedim. Bunu Nevzat'a karşı çıkarak, kendime karşı çıkarak söylemiştim."

    Başkomiserin ekibinde bulunan Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep, kurgunun anlatıcısı olan Nevzat Başkomisere göre bariz bir şekilde birbirlerinden hoşlanıyorlar. Zeynep'in cinayet hakkındaki teorilerine her seferinde karşı çıkan bizim garip yol arkadaşımız Ali, çoğu sefer de sağlam bir kadın mantalitesinin bu olaylardaki hayal kurma ve gerçeği algılayabilme yeteneğini unutuyor ve Zeynep ile aralarındaki rekabette kaybeden taraf olmayı başarıyor. Başarıyor diyorum belki de kalbi aklının gerisinde kalıyor ve sevdiği kişiyi yenmeyi göze alamıyor ve belki de böyle yaparak aşkta kazanmayı umuyor. Bunu hep birlikte göreceğiz.

    Zeynep ile Ali aşk çemberinin etrafındayken Başkomiser Nevzat ne halde? Başkomiserimiz dertli, neden mi? Ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Çok sevdiği kızını ve eşini...
    Ve birçok insan gibi hayatın sunduğu acıları istemeden de olsa tatmış biri, çaresiz olmaktan bile çaresiz, düşmüş olduğu girdapta ve kimsenin yardım elini kabul etmiyor, Ve bir anda hayatındaki kara bulutları güneşe çeviren bir kadın, Evgenia. Kibar, alımlı ve müşfik. Konuşmasıyla sempatik, mezeleriyle eli tatlı bir melek yardım elini Nevzat'a uzatıyor dahası Nevzat'ın bir türlü çıkamadığı girdaba onun için müdahil oluyor ve Nevzat'ın hayatı yıllar sonra bir anlam kazanıyor.

    Nevzat Başkomiser: tecrübeli, mantıklı
    Evgenia: sevgi dolu, müşfik, kibar
    Ali: öfkeli, aceleci, aşık
    Zeynep: zeki, nazlı

    Not: İlk incelememdi belki biraz karışık olmuş olabilir. Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • 520 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bazı kitaplar vardır ya hani, okurken bitmesinden korkarsınız. Mustafa Kemal de onlardan birisi... Yavaş yavaş hazmederek okuyayım dedim. Hatta hemen bitmesin diye araya başka kitaplar sıkıştırdım. İçimden bir his beni sürekli dürtse de yavaş yavaş, düşünerek, hissederek, her bir cümleyi kalbime ve zihnime kazıyarak okudum. Lakin hazmedemedim. Bazı sayfaları iki hatta üç kez okudum. Anladım ki değil üç kez, üç bin kez de okusam hazmedemem. Ne Mustafa Kemal’i dünyaya getiren annesinin, cami avlusunda göçmenler arasında, battaniyeye sarılarak uyumasını hazmedebildim. Ne türlü iftiralar ile zindana atılan Mustafa Kemal’in küf ve nem kokan odalarda kuru ekmeğe, soğuğa ve işkenceye mahkum edilmesini hazmedebildim. Ne de Mustafa Kemal’e berduş, katil... gibi türlü hakaretler eden İngiliz yandaşı Ali Kemal’in, 2000 yılında, Mustafa Kemal’in Türkiyesi’nde, basın şehidi ilan edilip, ilk kuşunu sıkan Hasan Tahsin ile aynı listeye konmasını hazmedebildim.

    Dirisine de anısına da yeterince sahip çıkamadık. Atatürk’ün “Cumhuriyet’imizin ilk parasıdır” diyerek özenle kasada sakladığı 5 kuruşun, onun ölümünden sonra, bu para tedavülden kalkmıştır denerek Merkez Bankası’na gönderilmesi ve akabinde kaybedilmesi gösteriyor ki bize geleceğimizi bağışlayan adamın 5 kuruşuna bile sahip çıkamadık.

    Bu kitaptan öğrendiğim pek çok şeyi, bu yaşta öğreniyor olmaktan utandım. Oysa hepimiz 10 seneden fazla tarih eğitimi(!) almamış mıydık? Gelin görün ki tarihin yönünü değiştiren, bir milleti baştan yaratan Ulu Önder’imizi yeterince iyi tanıyamamışız. Hepimiz Çanakkale Savaşı’nı okuduk. Sormak istiyorum. Kaçımız bu başarının geri planındaki hazırlığı biliyorduk?

    Kısa bir alıntı:
    “Üç bin yıl önce Truva Savaşı’nın yaşandığı yerleri dolaştı. Karadan ve denizden saldırı noktalarının o günkü konumlarıyla bugünkü şartlarını harita üzerinde karşılaştırdı. Harabeleri gezdi. İlyada’yı okumuştu. Homeros’un destanındaki yer tariflerini keşfetmeye çalıştı. Achilleus’un mezarı olarak bilinen tümülüsü ziyaret etti. Milattan önce 334 yılında Asya seferine çıkan Büyük İskender, 35 bin kişilik devasa ordusunu Çanakkale Boğazı’ndan geçirmişti. O geçiş güzargahını adım adım inceledi, notlar tuttu.”

    Çanakkale Savaşı sadece topun tüfeğin, cesaretin değil, itina ile hazırlanmış, edebiyattan beslenmiş, nice tecrübeleri süzgecinden geçirmiş, deha timsali bir planın zaferiydi. Bilmiyorduk! Bilseydik, sınavlarda savaş tarihlerini ezberlemek yerine, onun penceresinden bakmayı biraz olsun becerebilseydik, belki bugün daha aydın bir toplum olabilirdik. Şanslıyım ki bu kitap sayesinde birçok şeyi öğrendim ancak ülke nüfusunun yarısından fazlası tüm bunlardan bi haber yaşayacak. Kızgınım, kırgınım ve utanç içindeyim.

    Fransa’da 3 dönem başbakanlık, 3 dönem meclis başkanlığı yapan, kendisine Uluslararası Barış Ödülü verilen Edouard Herriot bile, Mustafa Kemal’in sofrasına oturabilmek, onun fikirlerini dinleyebilmek için sekreteri olmaya razı olduğunu söylerken, bizler Atatürk’ün ismine bile sahip çıkamadık.

    Okuyun bu kitabı dostlar ve çocuklarınıza okutun. Okutun ki, sistemin çarkına kapılıp, ATA’larının hayatını “1881’de Selanik’te... annesi Zübeyde Hanım...Şemsi Efendi İlkokulu...” gibi 100 kelimeden ibaret sanmasınlar. Sadece Atatürk’ü değil, Mustafa Kemal’i de tanısınlar.
  • Arzuhalci ...
    Eski, çok eski dönemlerde kazançlı işlerden biriydi arzuhalcilik. Zamanla yaldızları dökülen yazı emekçiliğinin İstanbul'dan Anadolu kentlerine, kasabalara yayılması Cumhuriyet'in ilanından sonra olur. Anadolu'daki arzuhalcilerin en ünlüsü Kemal Sadık Gökçeli'dir..

    Komünizm propagandası yaptığı iddia edilen bir çocuğun işkencede adını vermesiyle, Kemal Sadık partinin kurucu üyelerinden biri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınır. Daktilosunun arkasında boş kaldığı zamanlar öyküler yazan arzuhalci Kemal Sadık üç ay hapis yatar.

    Oysa çocukla birbirlerini hiç tanımazlar. Neyse ki olayın, arzuhalcinin doğru sözlü, zulüm karşısında boyun eğmeyen, ezilen inanların haklarını savunan kişiliğinden rahatsız olanlardan kaynaklandığını anlayan yargıç, beraat kararı verir. Kemal Sadık, adliyeden çıkarken yanına gelen bir görevli, yargıcın kendisini odasında beklediğini söyler.

    Arzuhalciyi karşısına oturtan, kahve ikram eden yargıç, onun hayatını değiştirecek konuşmasını yapar : "Sizi mahkûm edeyim diye çok baskı yapıldı bana. Çukurova'da kalmayın. Hemen İstanbul'a gidin. Orada, Yeni Cami'nin arkasında da arzuhalcilik yapar, hayatınızı kazanabilirsiniz.

    Sizi burada öldürecekler. Yazık olacak öldürülürseniz. 'Bebek' hikâyenizi ben de okudum, karım da okudu. Çok sevdik. O edebiyattan iyi anlar. Hattâ merakından bugün sizi görmek için mahkemedeydi. Kadınların içinde. Ben fazla anlamam, ama Türkçeyi kullanma ustalığınıza hayran oldum.

    Bana söz verin, buralarda durmayacağınıza dair.."
    "Bebek", Kemal Sadık'ın ekmeğini kazandığı daktilosunda yazdığı öyküdür ve yayımlanmamıştır. Hakimin sözlerinden, öykünün mahkemeye jandarma tarafından delil olarak sunulduğunu anlar. Hakimin karısı belki de onun yeteneğini ilk keşfeden okurudur. Ama ne okur ! Sevdiği yazarı görmek için mahkemeye giden, kocasına suçlananın çok yetenekli bir yazar olduğunu, özgürlüğü verildiğinde edebiyatın en büyük kalemleri arasına gireceğini söyleyen bir okur.

    Ve düşüncelerinde yanılmayan .... Kemal Sadık Gökçeli'yi bizler "YAŞAR KEMAL" olarak tanırız...

    Whatsap mesajlarim
  • 56 syf.
    ·1 günde
    Türkiye, İstanbul Aşığı bi Fransız Yazar 'dan; Ooo güzelim Bursa, Bursa Halkı ve Yeşil Cami hakkında hoş şeyler okumak çok güzeldi.

    Bi kaç ay evvel gidipte ömrümde ilk kez gördüğüm,
    Ve gördüğüm gibi de aşık olduğum ender bi kaç şehirden biri "Bursa' yı" sanki bu kitap ile tekrar yaşadım.

    Eski Bursa tabi ki daha güzelmiş.
    Yemyeşil.

    Şehrin ortasına saçma sapan yüksek bina dikip şehrin estetiğini bozan AHMAKLARA, betona sevdalı yandaş vurguncu zihniyete rağmen Bursa hâlâ güzel.

    Bi yanda Bursa ve Türkler için yüreğiyle yazan gerçek Türksever bi kaç Avrupalı yazar ve gezginden biri olan Pierre Loti.

    Diğer yanda ise Türk-Müslüman olduğuyla övünüp şehirlerimizin güzelliklerini katleden gözü para hırsı bürümüşler...

    Bana kalırsa asıl memleket sevdalısı şehirleri betona boğanlar değil, memleketin güzelliklerini yazan Pierre Loti gibi insanlar..

    Neyse.
    İyi Okumalar. Bursalı olan ve de Bursa 'da yaşayan herkese de Selamlar ‍️
  • Arzuhalci...

    Eski, çok eski dönemlerde kazançlı işlerden biriydi arzuhalcilik. Zamanla yaldızları dökülen yazı emekçiliğinin İstanbul'dan Anadolu kentlerine, kasabalara yayılması Cumhuriyet'in ilanından sonra olur. Anadolu'daki arzuhalcilerin en ünlüsü Kemal Sadık Gökçeli'dir..

    Komünizm propagandası yaptığı iddia edilen bir çocuğun işkencede adını vermesiyle, Kemal Sadık partinin kurucu üyelerinden biri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınır. Daktilosunun arkasında boş kaldığı zamanlar öyküler yazan arzuhalci Kemal Sadık üç ay hapis yatar.

    Oysa çocukla birbirlerini hiç tanımazlar. Neyse ki olayın, arzuhalcinin doğru sözlü, zulüm karşısında boyun eğmeyen, ezilen inanların haklarını savunan kişiliğinden rahatsız olanlardan kaynaklandığını anlayan yargıç, beraat kararı verir. Kemal Sadık, adliyeden çıkarken yanına gelen bir görevli, yargıcın kendisini odasında beklediğini söyler.

    Arzuhalciyi karşısına oturtan, kahve ikram eden yargıç, onun hayatını değiştirecek konuşmasını yapar : "Sizi mahkûm edeyim diye çok baskı yapıldı bana. Çukurova'da kalmayın. Hemen İstanbul'a gidin. Orada, Yeni Cami'nin arkasında da arzuhalcilik yapar, hayatınızı kazanabilirsiniz.

    Sizi burada öldürecekler. Yazık olacak öldürülürseniz. 'Bebek' hikâyenizi ben de okudum, karım da okudu. Çok sevdik. O edebiyattan iyi anlar. Hattâ merakından bugün sizi görmek için mahkemedeydi. Kadınların içinde. Ben fazla anlamam, ama Türkçeyi kullanma ustalığınıza hayran oldum.

    Bana söz verin, buralarda durmayacağınıza dair... ""Bebek", Kemal Sadık'ın ekmeğini kazandığı daktilosunda yazdığı öyküdür ve yayımlanmamıştır. Hakimin sözlerinden, öykünün mahkemeye jandarma tarafından delil olarak sunulduğunu anlar. Hakimin karısı belki de onun yeteneğini ilk keşfeden okurudur. Ama ne okur ! Sevdiği yazarı görmek için mahkemeye giden, kocasına suçlananın çok yetenekli bir yazar olduğunu, özgürlüğü verildiğinde edebiyatın en büyük kalemleri arasına gireceğini söyleyen ve düşüncelerinde yanılmayan bir okur...

    Arzuhalci Kemal Sadık Gökçeli zaman içinde "YAŞAR KEMAL" olur...
  • 200 syf.
    ·1 günde·8/10
    inceleme, iki bölümden oluşacaktır; birinci bölümde kitabı özetleyeceğim, ikinci bölümde eser hakkında kısa yorum yapacağım.

    1. köprülüler
    kitap iki bölümden oluşmaktadır:

    - köprülü mehmed paşa
    - köprülüzade fazıl ahmed paşa

    1.1. köprülü mehmed paşa

    köprülü mehmed paşa, osmanlı devleti'nin çöküşünü, dağılmasını ve yıkılmasını durduran bir veziriazamdır. köprülü, sultan dördüncü mehmed zamanında görev yapmıştır. köprülü'den önce, padişahın sekiz yıllık saltanatı sırasında on beş sadrazam değiştirmesinin üstünde durmak gerekir:

    sultan ibrahim'in oğlu olan sultan mehmed, çocuk yaşta tahta çıkmıştı ve önce babaannesi kösem sultan, sonra da validesi turhan sultan'ın kontrolünde kalmak zorunda kaldı. bu esnada istanbul'da patlak veren sipahi isyanları çok kanlı sonuçlar doğuruyordu. meşhur vaka-i vakvakiye de bu dönemde yaşanmıştır. sadrazamlar ya beceriksiz ya da çıkarcı olduğu için uzun süreli iktidar söz konusu olamıyordu.

    köprülü'yü turhan sultan'a öneren ise kasım ağa'dır. köprülü ile görüşen turhan sultan, devlet-i âliyye-i osmaniyye'nin geleceği için köprülü'nün şartlarını kabul etmek zorunda kalmıştır.

    köprülü hiç zaman kaybetmeden istanbul'daki isyanları kanlı yolla bastırmış, ege'de işgal altında bulunan adaları kurtarmış, ayaklanan erdel beyi'nin üstüne yürümüş ve sorunu çözmüş, hiç zaman kaybetmeden anadolu'daki celali isyanları üzerine çalışmıştır. bu isyanları sindirmek de kolay olmamıştır, kanlı bir sürecin ardından anadolu'da da geçici huzur sağlanmıştır.

    yabancı devletlerin elçileri ile de gereğince görüşmüştür.

    maliyeyi toparlamaya çalışmıştır. gerçek ulemalarla dost olmuş, sahte ulemaların ise kellesini almıştır. bilim adamlarına kıymet vermiştir.

    divan yolu'nda kütüphane, cami vb. yaptırmıştır.

    hulasa; köprülü mehmed paşa, acımasız ve hızlı yollarla adaleti, düzeni sağlama yolunu seçmiştir; fakat osmanlı'nın iktidar ve gerileme sorununa çözüm bulmuştur.

    ve hasta iken, kendisini ziyarete gelen sultan mehmed'e de oğlu fazıl ahmed'i önermiştir. cenazesi vasiyet buyurduğu üzere defnedilmiştir.

    1.2. köprülüzade fazıl ahmed paşa

    köprülüzade, seyfiye sınıfına mensup değildir, ilmiye sınıfındandır. genç yaşta sadrazamlık görevini üstlenmiştir. göreve geldiği ilk yıllarda babası gibi sorunlara şiddetle çözüm getirse de, ilerleyen yıllarda daha soğukkanlı ve sağduyulu olmayı başarmıştır.

    ilk yıllarında, avusturya ile savaşan orduyu yönetmiştir. avusturya karşısında başarılı siyaseti sayesinde türkiye lehinde barış antlaşması imzalanmıştır. avusturya adı altında batıdaki (erdel, macaristan) sorunları çözmüştür, sırada uzun yıllardır alınamayan girit adası vardır. bütün hıristiyan devletlerin yardımlarına karşın venedikliler, osmanlılar'a; serdar-ı ekrem köprülüzade fazıl ahmed paşa'ya mağlup olmuştur.

    paşa'nın dış siyasette bu başarıları ona itibar kazandırıyordu hiç şüphesiz.

    aynı başarısını polonya savaşında da sürdürdü, yapılan barış antlaşması yine olumlu maddeler içermekteydi.

    dış siyasette cepheden cepheye koşması, saray, sultan ve iç siyaseti idare etmesi onu yordu, hasta düşürdü. günden güne daha da kötüye gidiyordu. yine de devlet işlerinden kendini alıkoyamıyordu. henüz kırk iki yaşındayken, dinlenmek için girdiği yataktan bir daha kalkamadı.

    2. kitap hakkında

    ahmed refik'in geniş kapsamlı araştırmaları ve çapraz okumaları, kendine has üslubuyla birleşince ortaya muazzam bir kitap çıkmış. kitabın ilk sayfaları köprülüler'den önce osmanlı iç siyaseti hakkında bilgi veriliyor.

    mehmed paşa ve oğlu ahmed paşa, hiç şüphesiz osmanlı'nın en zor zamanlarında sadrazamlık görevini üstlendiler. iç isyanlar, dış siyasetteki alaya alınma, girit savaşında ordunun başarısızlığı devleti olumsuz manada etkilemişti. önce mehmed paşa, isyanları sonlandırıyor, dış siyasette yeniden itibar kazanıyor; sonra yerine gelen ahmed paşa içteki rahat ortamdan dış siyasetle daha çok ilgileniyor ve neticesinde avusturya, girit ve polonya meselelerini çözüyor. ancak ahmed paşa'nın erken vefatı yüzünden yine bir iktidar sorunu ortaya çıkıyor.

    isyanlar bir süre sonra yine ortaya çıkıyor: bunun nedeni de iki sadrazamın sorunlara kalıcı sorunlar değil de, geçici sorunlar bulmasından; halkı eğitememesinden kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.

    200 sayfalık bu eser, 17. yüzyıl osmanlı tarihine ışık tutuyor, her kütüphanede bulunmalıdır.

    ahmed refik'in diğer eserlerini de okumanızı tavsiye ederim.
  • Kur'ân kelimesi, yaygın görüşe göre "okumak” anlamındaki karaa kelimesinden türetilmiştir. İbnü'l-Arabî kelimenin "toplamak” anlamındaki karae'den geldiğini belirtir. Bu durumda Kur'ân, ’’toplayıcı kitap” demektir.
    Bu anlamın ilk çağrıştırdığı şey ise Âdem Fassında göreceğimiz gibi kevn-i câmî, "toplayıcı varlık”tır.
    Toplayıcı varlık, insan demektir ve bu toplayıcılık esasta birbirine zıt hakikatlerin bir şeyde toplanması ve bir araya gelmesine
    gönderme yapar. İnsan genel anlamda toplayıcı varlıkken özel
    anlamda bu isim yalnızca Hz. Peygamber için kullanılabilir.