hiçbiri, bir alıntı ekledi.
15 May 18:17

Oruç Tutmanın Hakikati
Pârisa ağır ağır doğrulup başı önünde minbere çıktı.Mutad duaları okuduktan sonra, hiç de alışıldık olmayan bir şekilde hutbeye geçti.

Cami hocalarının, hep aynı meselelerden, benzer şekilde bahsetmelerinden oldukça şikayetçi olan Mirza Şahruh, bu ilk sözleri duyar duymaz mutlulukla toparlanıp dikkatli bir şekilde dinlemeye başladı.

“Şehir kelimesiyle kastedilenin topluluk ve toplamak olduğu Arapça bilenler için malumdur. Ay manasına gelen Kamer’in, Güneş’e göre, dünyamızdan izlenen hallerinin toplamına şehir denilir ki, bu temsili isimlendirme, Güneş’in karşısındaki durumuna göre Ay’a ışık vurur ve dünyadan görülen her bir haline de “hilletun” denir.İşte tüm bu hilaller toplanınca şehri meydana getirir.”

Çok sakin bir şekilde konuşuyordu.En aka sıradakiler, sözlerini duyabilmek için nefes dahi almıyorlardı.

“Kasabaların büyüklerine de şehir denilmektedir.Bu da, içinde yaşayan insanların hayat tarzlarını topladığı içindir.Fakat bu manada, her büyük kasabaya şehir denilemez.O halde kalabalık nüfuslu yerlerin şehir adını almaları, insana dair bütün halleri toplamalarından ve onlara hayat hakkı tanımalarından ötürüdür.”

“Savm etmek, oruç tutmak, varlıktan rızıklanmaktan kendini alıkoymak demektir.Böyle olunca, yöneliş, batın yoluyla Kur’an’ın inzal olduğu tarafadır.Dolayısıyla, konusu zahir lezzet ve iştah olan rızıklanma hususunda, varlık aleminden kesilmiş olmakla, rızıklanma ancak batın yönünden ve ancak Hakk’ın zatınden beklenir.Nitekim Hak: ‘Savm benim içindir ve onun karşılığı bana aittir’ buyurmuştur. Her savm edenin, sadece zahir lezzet ve şehvetten geri durmakla, batın yönünden ve doğrudan Hakk’ın zatı tarafından rızıklandırılmadığı da açıktır.Bunun için gerekli olan, dünyevi lezzet ve şehvetten de uzak durmaktır.Ruhun savmı olan siyam için, yani tam bir temizlenme için, ruhun, ruhubiyetinin gerektirdiği şeylerin dışındaki ilgilerden de kesilmesi zorunludur.”

Başını minberin basamaklarını kaldırıp kısa bir an için cemaate baktı.

“Ey cemaat, siyam, bakan kişinin başkaları hakkında zandan ve hüküm vermekten kendini sakınması değil midir? Zira kim kendisine şahit olabildiği kadar başkalarına şahit olabilir? Hal böyle olunca kim zandan kurtulabilir? Hz. İsa ise kötü bir fiil işlerken gördüğü iki kişiye, akşam buluştuklarında bunu neden yaptıklarını sorduğunda, inkar etmeleri üzerine: ‘Ben sizi tasdik etmeyi, kendimi doğrulamaya tercih ederim’ demiştir. Ey Allah’ın aksa kıldığı mesccidler, ey Mescid-i Aksalar olan sizler, size haram olan mescide bakmak yerine, size uzak kılınmış mescidler hakkında zanda bulunup da, siyama muhalefet etmeyin.”

En arkalardan bir yerden “Allahu ekber” diye bağırıldığı duyuldu.

“Ramazan şehrinde savm ve siyam ile sakin olanlar için şehrin gecesi Kadir’dir.Böyle bir Ramazanın olduğu şehirde, böyle bir Kadir vardır ve kadrini bilirseniz böyle bir şehirde olmak, böyle olmayan bin şehre sahip olmaktan hayırlıdır.”

Mirza Şahruh, bu sözü herkesten çok anlamış gibi başını salladı. Samimi olduğundan kimsenin kuşkusu yoktu.Hoca Muhammed Pârisa cübbesini düzeltti.Gözlerini bir iki saniye kadar kapattıktan sonra, yarım aralayarak, latif bir şekilde konuşmaya devam etti.

Ahrar, Rafet Elçi (Sayfa 398)Ahrar, Rafet Elçi (Sayfa 398)

Yavuz Bahadıroğlu
"Sultân Abdülhamîd Han, Câmi yaptırdığı her yere aynı zamanda okul yaptırmıştır. 200 olan okul sayısı Sultân Abdülhamîd zamanında 9347'e yükselmiştir. Ve aynı zamanda ülkedeki ilk üniversite ve ilk tıp fakülteside onun zamanında açılmıştır. Gel gör ki târih onu gerici ve eğitim düşmanı olarak yazmıştır."

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler…
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Şükrü ERBAŞ

DEDEMİN SAATİ
Tek katlı ve bahçelerinde her tür ağacın bulunduğu o güzel mahallemizde çocuk olmak dünyanın en mutlu olayıydı. Sabah kuş cıvıltıları ile uyanır annemin hazırladığı yer sofrasında ki kahvaltımıza oturur sanki babam değil de ben işe geç kalacakmışım gibi acele ile kahvaltımı yapardım. Bardağımda ki sütü içerken mutlaka üzerime dökerdim çünkü en sona onu bırakır ve çabucak içip dışarı çıkmaya uğraşırdım. Dedem ise her gün başımı okşayarak bana yavaş olmamı söylerdi. Mıstık ve sokak kaçmıyordu ya. Ama ben yine de acele eder bir an önce mahallede ki arkadaşlarımın arasına karışmak isterdim.

Henüz okula gitmiyordum. Kardeşim yoktu. Annem ve babam benim onlara verilmiş bir armağan olduğumu söyler ve üzerime titrerlerdi. Ama en çok dedem o bembeyaz sakalı ile bastonunu yanına koyup benim boyumun hizasına kadar eğilip gözlerimin içine baktığında sanki dünyanın bütün yeşillerini onun o güzel ve derin bakan gözlerinde görürdüm. O öyle bir andı ki çocuk kalbime ılık ılık bir şeylerin aktığını hisseder ve onu can kulağı ile dinlemeye çalışırdım. Babaannem öldükten sonra sanki sakalı daha da beyazlamıştı. Mıstık bana inanmazdı beyaz daha çok nasıl beyazlanır derdi ama ben bilirdim beyazlamıştı işte. Dedemin en çok hoşuma giden yönü ise sanki her an biri gelecekmiş gibi cebine zincir ile bağlı olan saatini çıkarıp çıkarıp uzun uzun bakması olurdu. Çocuk aklımla ona neden bu saate bu kadar sık baktığını sorardım. O ise yüzünde geniş gülümsemesi ile bana saate bakınca gençlik yıllarının ne çabuk geçtiğini söyler ve yaşlılığında ise saatinin kendisi ile inatlaştığını yinelerdi. Bu cümlenin ne anlama geldiğini o yaşlarda anlamasam da önemli olduğunu hissederdim. Çocukluk işte.

O yaz dedemin her akşam mahallede ki çocuklar ile beraber bana da aldığı şekerler için akşam ezanını beklemek daha da keyif vermeye başlamıştı. Hepimiz bilirdik ki dedem cebinde bir avuçtan fazla akide şekeri ile yanımıza gelecek ve hepimizin başını okşayarak ellerimize birer tane o canım akide şekerlerinden verecekti. Mahallede ki bütün çocuklar dedemi çok severdi. Onun yüzü hep güler ve insanlara karşı hep yardımsever davranırdı. Köpek ve kedilere bir insan gibi davranmamızı öğütler onlarında tıpkı bizim gibi canının yandığını bıkmadan anlatırdı. Yaz akşamları evimizin bahçesinde mahallenin tüm çocuklarını toplar ve sabırla bize dünyada ki tüm kötülükleri yenecek olan sevgiden bahsederdi. İnsan vatanını, bayrağını sevmeliydi. Onlara sahip çıkmanın söz ile değil ilim yolunda ilerleme ile olacağını küçücük kalplerimize nakış nakış işlerdi.

Dedem çok şey bilirdi o kadar ki yıldızlardan okyanuslara kadar her konuda anlatacağı masalları vardı. Bizlere bilginin azı çoğu olmaz her şeyi öğrenin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Okula giden arkadaşlarımıza yaz tatili de olsa parası oldukça kitap alır ve bizlere bu yaz akşamlarında okumaları için teşvik eder hepimiz ile tek tek ilgilenirdi. Bir gün sabah kahvaltıya kalktığımda annem dedemin acil olarak köyüne gitmesi gerektiğini söyledi. Bu beklenmedik olay karşısında o kadar çok şaşırmıştım ki ağlamaya başladım. Ne sütümü içtim ne de Mıstık’ı düşündüm. Bütün gün annemi sıkıştırdım. Dedem ne zaman geri gelecek diye. Annem ise dedemin kardeşinin çok hasta olduğunu anlatıp durdu fakat ben yine de mızmızlandım. O ilk gün o kadar zor geçti ki, mahallede ki bütün çocukların neşesi de sanki dedemle birlikte gitmişti. Her zaman yürüdüğü sokak başına gözümüzü dikip belki gelir diye bekledik ama dedem o gün gelmedi. Ne oyunların ne de Mıstık’ın babasının getirdiği şekerler bize keyif vermemişti. Bizim ile hiç kimse dedem gibi konuşamaz onun gibi sizi keratalar diyemezdi. Akşam kendimce çabuk gelsin diye dua ettim ve ağlayarak uykuya daldım. Rüyamda dedem çok yüksek bir dağın başındaydı ayağının önünde ki uçurumu görmüyordu, bense aşağıdan ona bağırıp geri gitmesini söylüyordum fakat o beni duymuyor ve uçuruma doğru ilerleyerek geliyordu. Ayağının altında ki taşlar kayarak önüme yuvarlanmaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Sonra dedem birden bire yok oldu. Taşlar gelmeye devam ederken dedemin saatini de taşların arasında görmeye başladım. Ona bir şey olmasın diye o kadar hızlı koşuyordum ki sanki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birdenbire avucumun içinde bir şeyin olduğunu anladım tam avucumu açacaktım ki bana çok yakın uçan kocaman bir kuş üzerime doğru uçmaya başladı. Yine de avucumda ne olduğuna bakmak için açtım ve dedemin saatini gördüm ama camı ortadan ikiye çatlamıştı. Rüyamda ki üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ağlıyordum dedeme kötü bir şey olmuştu biliyor ve bunun için ağlıyordum. Annemin yumuşacık sesi kulağıma ninni gibi ama çok uzaktan geliyordu. Mehmet uyan oğlum diyordu ve ben uyandığımda annemi karşımda görüp hemen avucumun içine baktım. Boştu. Ağlamamı durduramıyordum. Anneme gördüğüm rüyayı anlattım o ise sadece başımı okşayarak geçtiğini söyleyip durdu. Onun kucağında ne zaman uykuya daldım hatırlamıyordum.

Sabah uyanır uyanmaz dedemi sordum. Babam hemen geri dönemeyeceğini söyleyince ona beni neden götürmediğini sorup durdum. Babam ise elinden geldiğince bana hasta ziyaretini anlatmaya çalıştı ama ben anlamamakta direniyordum. Hem o benim dedemdi, kardeşi hasta ise onun yanında ona bakacak bir sürü insan vardır diye babama kendimce bir şeyler anlatmaya çalıştım o ise sadece gülümsedi ve başımı okşayıp işe gitmek için yola koyuldu. Ben ise ne kadar uğraşsam da dedemin bahçede ki yerini evin içinde dolaşmasını aklımdan çıkaramıyordum. Anneme köye nasıl gidileceğini sorduğumda yüzünde beliren bakışı daha önce hiç görmemiştim bana endişeli bir şekilde bunun imkansız olduğunu söyleyerek sabırlı olmamı, dedemin en fazla iki gün içinde geri döneceğini söyledi. Oysaki ben dedemi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir düşünceye sahiptim bunu Mıstık’a söylediğimde bana güldü ve dedeme hiçbir şey olmayacağını söyleyerek misket oynamaya devam etti. Benim canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece dedemin bembeyaz sakallarının beni öperken yüzümü gıdıklamasını ve bastonunun çıkardığı sesleri duymak istiyordum. Arkadaşlarımın oyunlarını seyrederken annemin sözü aklıma geldi iki gün; iki gün çok uzun ama kısaydı da, o an karar verdim dedem bahçenin temizliğini benim yapmamı isterdi. Hemen koşarak eve gittim, bahçede ki ağaçların altlarına düşen yaprakları topladım, dedemin tahtalardan yaptığı çardakta ki minderleri onun istediği gibi düzeltip bahçenin evin kapısına kadar olan taş yolu hortum ve süpürge ile temizleyip yıkadım. Bahçemizde ki elma, armut ve erik ağaçlarını suladıktan sonra çardağın yanında annem için diktiği gülleri de sulayıp hortumu topladım. Evimizin yan tarafında ki küçük ardiyenin önünde ne varsa hepsini içeriye taşıdım. Annem yanıma gelerek ne yaptığımı sordu ben ise ona dedemin gelişine hazırlık yaptığımı söyledim o geldiğinde mutlaka bana öğrettiklerini öğrendiğimi göstermek istiyordum. Annem yorulmuş ve açıkmış olabileceğimi düşünerek ekmeğin arasına koyduğu küp peyniri ve bir domatesi bana uzatırken geri kalan işleri yarın yapmamı söyledi. Oysa benim işim henüz bitmemişti. Dedem bize mahallemizin büyüklerine yardım etmemizi söylerdi. Ekmeğimi hemen yiyip yan komşumuz olan ve çocukları hiç sevmeyen Nezahat teyzenin bahçesine koşarak gidip kapısına yavaşça vurdum. Kapıyı açar açmaz kadının asık ve korkunç yüzü biraz daha asıldı ve ne istediğimi sordu. Bense ona yapabileceğim bir işi var mı veya çeşmeden su getirmemi ister mi, ekmek için fırına gidebileceğimi bir çırpıda söyledim. O ise bana bir adım daha yaklaştı, ne kadar korktuğumu anlatamam ve birden kocaman elini bana doğru uzatınca geri adım attım ama eli o kadar büyüktü ki hemen başımı bulmuş ve saçımı okşamaya başlamıştı. Bir şey istemediğini ama akşamüstü uğramamı istedi. Ben ise deli gibi atan küçücük yüreğim ile iki ev ilerimizde olan Hasan dedeye gidip aynı soruları sormaya başladım. Çeşmeye gidip küçük bidonuna su doldurup getirdim, bahçede ki yaban otlarını temizlemesine yardım ettim zaman o kadar çabuk geçmişti ki anlamamıştım. Akşam ezanı okununca Hasan dede camiye ben ise eve gittim.

İki koca günü bu şekilde geçirdim fakat dedem gelmedi. Anneme her sorduğumda aynı cevabı aldım dedem gelecekti. Ertesi sabah erkenden kalktım ve bahçe kapımızın dışında ki küçük taşın üstüne oturup dedemi beklemeye başladım. Ve bu bekleyişim tam bir hafta daha sürdü ve bir sabah annem telaş ile beni uyandırıp köye gitmek için hazırladı. Uyku mahmurluğu ile o kadar çok sevindim ki annemin göz yaşını ve telaşını fark edemedim. Babam işe gitmemişti, telaşla evden çıkıp garaja gittik ve köye gitmek üzere yola çıktık. Annem otobüsün camından dışarı baksa da gözünden akan yaşı görebiliyordum. Babama kaç kez nedenini sordum bilmiyorum ama o hep annemin biraz rahatsız olduğunu söyleyip durdu. Ben ise dedemi göreceğim için yolun biran önce bitmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. İki saatlik yolculuğumuzdan sonra köye yakın bir yerde otobüsten indik. On dakikalık yolumuz vardı, ben çocuk yüreğimle önden koşmaya başladım. Büyük amcanın evini biliyordum ama babamın yavaş olmamı söylemesi ile önce yavaşladım sonra ise durdum. Bir şeyler yanlıştı sanki ne annem ne de babam her zaman ki gibi neşeli değil aksine çok üzgünlerdi. Annemin gözyaşlarına sessiz hıçkırıklar da eklenmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dedeme kesin bir şey olmuştu yolculuk boyunca ne annem ne de babam tek kelime etmemişlerdi. Yanıma geldiklerinde babama bağırarak ne olduğunu sordum. Aklım ve dilimde dedemden başka bir şey yoktu. Babam toprağa diz çökerek bana dedemin artık hiç gelmeyeceğini söylemesi ile nasıl koştuğumu bilmeden büyük amcanın kapısının önünde buldum kendimi. Evin kapısı açık ve içerisi kalabalıktı. Kuran okunuyordu. Evin sağ tarafında kalan odadan büyük amcayı görebiliyordum hemen onun yanına koştum. Odada bulunan divanın üzerinde biri yatıyordu ve beyaz çarşaf ta başının üzerine kadar çekilmişti. Büyük amcamın elinde ki saat hiçbir şey sormama izin vermedi. Çünkü o dedemin geçmek bilmeyen saatiydi. Dedem köye geldikten sonra hastalanmış ve ölmüştü. Hayatımda gördüğüm ilk ölümdü ve acısı bugün bile hiç kimse ile kıyaslayamadığım kadar derindi…

Bugün ise ben evimin salonunda yetmiş bir yaşında elinde dedesinin geçmeyen saati ile ona kavuşacağı anı beklemekte olan o küçük çocuğum…
Nurhan Işkın

Ceyda BİLEN, İlk ve Son Söz Aşk'ı inceledi.
09 May 11:55 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitapla ilgili paylaşacağım en kıymetli cümleler yine kitabın kendisinden olacak.
"
Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman günün birinde Mimarbaşı Sinan'ı huzuruna çağırarak bir cami yaptırmak istediğini ve onu bu işle görevlendirdiği söyler. Ne var ki k Kanuni ,caminin nereye yapılacağı konusunda kararsızdır ve istihare yapar. Rüyasında Efendimizi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i görür ve Peygamber Efendimiz (Sav) Kanuni'yi boş bir arsaya götürecek caminin oraya yapılmasını isteyerek camiyi tarif eder. Ertesi sabah Mimar Sinan'ı tekrar huzuruna çağıran Kanuni, onu rüyasında kendisine gösterilen boş arsaya götürerek caminin oraya yapılmasını buyurur .
Mimar Sinan aldığı buyruk üzerine yapacağı caminin planını Kanuni'ye anlatmaya başlar ki,Kanuni hayretler içerisinde kalır.Zira Mimar Sinan'ın tarif ettiği cami,Kanuni'ye Hz.Peygamberin (Sav) anlattığı caminin birebir aynısıdır.Kanuni'nin,Mimarbaşı,sanki önceden caminin planlarını hazırlamışsın gibi anlatıyorsun" sözüne Sinan'ın yanıtı şöyle olur: "Evet Sultanım,Efendimiz sallallahü ve sellem size tarif ederken bende arkanızdaydım..." --İşte o günün mimarı Efendimiz'den(sav) talimat alacak imana sahipti. --

Mine Arapoğlu, Beş Şehir'i inceledi.
 08 May 00:33 · Kitabı okudu · 11 günde · Puan vermedi

Beş Şehir, Tanpınar'ın Ankara, Konya, Erzurum, Bursa ve İstanbul şehirlerini birer kahraman edasıyla ilmek ilmek işlediği kitabı. İçimizdeki mazi gülünü harekete geçiren kitaplardan biri belki de.

Şehirlerden dördünü gezme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissedenlerdenim hatta Bursa gezimi kitabı okurken yaptığım için kitabın tazeliğiyle Yeşil Cami'de Tanpınar bakışlarını da aradım. Tanpınar'a Hüdavendigâr Camii'nde gülümseyen çocuk yüzüne benim Emir Sultan türbesinin pencere kenarına oturduğum vakit yanıma oturan sıcak tebessümlü bir çehrede rastladım. Mekânların ve kişilerin tarihleri Tanpınar'ın anlatımıyla hikâyeye dönüşmüş ve bu da okumayı bir lezzete dönüştürüyor.

Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan ilki yoldaşı olduğum için Bursa kısmıydı ama bir diğeri de İstanbul. Gönlümün Payitahtı İstanbul.Yıllar boyu taşına bastığımız, havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz ama bir türlü tam manasıyla tanıyamadığımız İstanbul. İstanbul'u sevmek için tanımak, tanımak için de emek vermek gerekiyor. Gerçekten emek istiyor İstanbul'u sevmek, şöyle bir fotoğraf çekeyim de elâleme göstereyim değil de taşına, çiçeğine, çeşmesine, camisine kulak vermek gerekiyor.

Kitabın 214. sayfasında şöyle yazıyor: "En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede nasıl bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız, hepimiz Hamlet'ten daha keskin bir "olmak ya da olmamak" davası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha çok sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir."

Mazi ile nereden bağlanacağımızı bilmediğimizden dilimizden hep şikayetler dökülüyor:"Nerede o eski günler" serzenişlerini duymuyor musunuz siz de? Asıl işin ilginç yanı bunu diyen insanların yalnızca şikayetten ibaret kalmaları beni şaşırtıyor, üzüyor. Örneğin hayatında hiç gül fidanını toprakla buluşturmamış olan kişi çıkıyor "Eskiden ne güzel çiçekler vardı, şimdi her yer beton" diyor. Evet, büyük şehirler için özellikle de artık her bir gökdeleninin saçlarına düşmüş aklar olduğunu düşündüğüm İstanbul için beton asla azımsanmayacak kadar çok ama bizler kendi bahçelerimizden, balkonlarımızdan, cam kenarlarımızdan başlayabiliriz annelerimiz gibi ya da büyükannelerimiz gibi çiçekler yetiştirmeye, en azından serzenişlerimiz şikayetle kalmaz. Eski bayramları özlüyorsak onları o en özlediğimiz haliyle yaşamaya çalışalım unutulmamalıdır ki her dönemde yaşayan insan geçmişini özlüyordu Tanpınar: "Niçin geçmiş bizi bir kuyu gibi çekiyor?" cümlesini 1946 yılında söylemiştir.

Savaş Ş. Barkçin Gelenekten Geleceğe adlı programının ilk bölümünde şöyle bir cümle kurmuştu: "Şikâyetten vazgeçip hikâyete geçelim."

Unutmayın; kendi özlerimizle beslenerek köklerimizi güçlü tutabiliriz.
Türküleri, dağ kekiğinin kokusunu, gelinciğin zarafetini, Ankara'nın pusunu, Erzurum'un dağını, Konya'nın bozkırını, Bursa'nın yeşilini, İstanbul'un erguvanını ve insanı hep sevin.

Okur/ Denemeler / İnsan Olmak, Olabilmek.
Belki de bilmediğim bir yolda yürüyorum şuan da, belki doğru yürüyeceğim, belki de yanlış kelimelerle savrulup duracağım neler söyledigimi bilmeden.
İnsanoğlu hep bir kargaşa, korku, hüzün, sevinç, delilik, çılgınlık, günahlara boğulmuş çırpındıkca batar yorulur düşer kalkar çok azı varmak istediyi noktaya varır. Bir çogumuz hep isyan ederiz. Bazen aile fertlerinden şikayet eder dururuz. Bazen onlara karşı o kadar hiddetle bahsederiz ki, fırsatımız olsa öldürmeye meyl ederiz. Ufak bir kesim de cinnet geçirdik piskolojimi bozdular, beni bu günlere koydular da bu günlere geldik deriz. Bazılari kendince haklıdır (Bu bir insanın canına kıymayı gerektirmez).
Kimse kendinden başkasına asla kötülük edemez. İnsanlar en büyük kötülüğü kendisine yapar. Yada kimse kendinden baskasının yaptığı kötülüğün bir üstünü yapamaz. Biz degilmiyiz insana en özel durumlarimizi anlatan. Biz değilmiyiz ki sevgilimizle gecen münasebetleri bir bir çekinmeden utanmadan dile getiren. Gunah olan mahremi bir adım öne taşıyan. Karşımızda ki acaba ister miydi iki kişi arasında gecen sohbetin, muhabbetin, münakasanın bir üçüncü kişinin bilmesini.
Eşlerimize yalan söylemezmiyiz mesela. Biri ak paktır diğeri ise günah keçisi gibi hep bir ezici üstünlük sağlamaya çalışırız. Hiç utanayız kendimizden hatta ve hatta bırak kendimizi yön verdiyimiz insanlardan bile utanmayız. Sen yuları tut elinde işi sağlama al. Peki ya bu söz bir yuva yıkıyorsa sonunda napariz o zaman. Ögle ya o bunu hak etmişti deriz vicdanımızı sorgulamadan. İnsanlar herkezi kendisi gibi görüp kendi yuvalarında ki yaşanan hayatı bir başkasına uygun görürler. Kişinin kendi ev hayati bile bir diğerinin ev hayatı asla bir biri ile aynı degildir olamaz da. Her insan kendi karakterine uygun ev düzeni kurr kurmaya çalışır ve üçüncü bir kişi mutlak bir direk daha koymak yerine o direği söker atar ve arkasını döner gider. Arkasını dönüp bakan da kolayca sıyrılır bu yıkıntıdan. Acaba vijdan bunu kabul ediyormudur.
Bu konu da biraz daha derinlere dalmak gerekir neler olduğunu bulmak için . İki ayrı çiftin cinsi münasebeti bir değildir belki biri diğerinden daha hoyrattır. Biri diğerinden dah doyurucudur. Bu da iki çift aileyi bir birine ele alıp vurmak gerekirse biri dik durmaya diğeri ufak bir kıvılcımda yanmaya mahkum olması demektir. Öyle ki üçüncü kişiler hiç bu işte yoktur. Birinci çift her şekil de istediyini aldırirken, ikinci çift ise bir naz yokuyla ya istekleri karşılar ya da herşey aksine geri teper. Bu bir koltuk takımı aldırmak ta olabilir. Bir dolap bor masa da. Bir tencere yemekte. Ne olduğu önemli değildir. Bir de şöyle birşey vardir ki . Onda var bizde yok mutsuz etmek için biz insanlar elimizden gelenin en iyisini yapar kendimizi ve etrafimızda ne kadar insan var ise mutsuz etmeyi başarır ve bunu da karşımızda ki insana atmayi çok iyi bir şekilde başarırız. Keşke tam tersini yapabilirdik.
Yollar dört nala giden arabalarla doludur. Bazıları insan hayatını hiçe sayıp uzerinden geçercesine elinden gelen herşeyi yapmaktadır. Yagmurlu bir hava da yoldan karşıya geçmekte olan yayaya yol vermek varken. O fren devriyaj gaz kısmı ile pek savaşmayı sevmeyiz ve dimdirek geçer gideriz. Sen kuru araçta otururken karşıya geçmeye uğraşıp ıslanan insanı umursamaz hatta insana bir yukarıdan bakm dürtüsü ile o burnumuzun dikine doğru dümdüz devam ederiz. İşte kendimize olan saygımızı da bu şekil de ortaya koymuş oluruz. Acaba yirmi saniye de kim bilir neler kazanacağız. Belki ileri de olabilecek bir kazadan insana hürmetten sadaka yerine geçecek saygıyı kaderimizde bir değişikliye gitmiş olabiliriz. Neyse biz saygısizlığımızın kurbanı olup kazamızı da yapalım paramızda çokca cebimizde insanları da umursayalım. Biz nasıl olsa o yoldan karşıya geçerek bir bankamatik'e bile uğramayacağız ya. Yol vermeyen adama da dönül el kol hareketi ile de bi Dünya sövmeyeceğiz. Napalım ettiyimizi buluyor görüyoruz , etme bulma Dünyası diyip kulak ardı ederiz her bir hareketimizi.
Cami den çıkarız belki hiç girmeyiz girenleri de öteleriz yüruyüşünü, giyimini, tavrını, tarzını bazen de Camii içinde ki hal ve hareketini. İnsanları hep bir süzer kendimizi süzmeyi unuturuz. Yanımizda secde eden insanları bir seçer bir aşşağılarız. Nasıl bir duruş etrafa bu nasıl bir bakış. Neden düzgün durmaz kafası sağa sola çevrilir diye minnet ederiz. Peki biz bu durumu nasıl görürüz. :) Biz epey bir cahiliz aslında .
Bir yerler de az da olsa kişi kiliseye gider bunh bir hanım olarak görelim. Başinda yarım yamalakta olsa başında bir örtü vardir. Evet bir örtü yanlış değil bu söylemim. Bir mabede giren hıristiyan yada yahudi bir ortülü hanim. Biz Müsliman iken etrafimızda ki başı kapali kadınlara birseyler söyleriz bazen de görürüz hakaretler savrulur dinini başına gecirmistir ona göre lakin bir Hıristiyan'ın yada Rahibe nin basinda ki ortüye diyorum ben görmez es geçeriz. Bazen de giymegi bilmeyiz başımızı örter alttan da tay kot giyer vücut hattimizi insanlara sere serperiz. Bir insanin bor helali vardir oda eşi dir. Bunun dışında bir kadının veya bir erkeyin mahremi haramdır. İste olay da esasen bursa başlar aile de. Eşine süslenmeyip dısarıya eşi ile çikarken (gezmek, yemege gitmek, yürüyüş düğün nışan vs.) Öyle bir boyalardan elbiselere parfümlerden rujlara nelere bürünürüz. Peki bunu eşinize kac defa yaptınız onun sizin gözünüzde büyüttünüz kendisine değer kazandırdık.
Hayvanlar sessiz varlıklardır. Bizim için sessizdirler. Bir derdinizi size hareketleri ile anlatmaya çalışırlar. Size su istediyini söyleyemezler, Acıktıklarını bir yerde bir ihtiyaç görmek iatediklerini. Köpekleri çok severiz lakin onu o kadr çok severiz ki evimize alır besler bazen iş yerlerinde güvenlik olarak tutar. Sıkılınca da o sevdiyimiz varlığı önce arabamıza alir o gezdirdiyimiz bir yerlere gittiyimiz arabamizla onu tenha bir yerlerde bırakırız. Peki bu varlik gittiğiniz gezdiyiniz herleri onu gezmeye göturdüyünüz yerleri bilir de . Onu son defa arabaya aldığınızı bir herler de bırakmayacağımizı bilmez mi. Bazı zamanlar biz nasıl bir varlık olduğumuzu unutuyoruz.
İnsanoğlu meleklerden üstün varlık olarak yaradılmışlardir Allah (C.C.) tarafından ve eğer insanın olması gerektiği. Vijdanın insanlık botti dediğimiz yerde hayvandan daha aşsağı varlık olduğunu bire bir ispat etmiş oluruz..

K.TATAROĞLU
Benden bu kadar , umarim ilk Deneme yazımı begenirsiniz. Bir kusurumuz olduysa cahilliyime bağışlayınız. Okurlarıma Selam olsun,
Sevgi ve Saygılarımla...

Melayê Cizîrî Divanı ve Kürt Tasavvufu :
Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.

Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.

Yazarı: Mela Ahmedê Cizîrî
Yayınevi: Nubihar Yayınları
Kürtçeden Çeviri: Osman Tunç
Sahife: 584

sleepsleeslesls, bir alıntı ekledi.
04 May 09:27

sanki beyaz gömleğinin yakasındaki kola ayakta tutuyordu onu, gömlek biraz daha eskise, bir kerecik daha yıkansa, ya da pencere camı biraz aralık kalsa da içeri akşam rüzgarı dalsa, yedeğinde, yeşeren otların, ilk kabak kızartmalarının, nanenin kokusu getirip bıraksa, yaşamanın üstüne bunca varmasına dayanamayacak, yıkılıverecekti.

Dizboyu Papatyalar, Tomris Uyar (Sayfa 38 - yky)Dizboyu Papatyalar, Tomris Uyar (Sayfa 38 - yky)

Mizah
*Mizah yönü kuvvetli bir milletiz*

Doğrudur, mizah morali, performansı, yaşama sevincini artırır. Ama çalışan, üreten insan olmak gerek önce. Yoksa leyleğin ömrü laklakla geçer, durumuna düşeriz.
Yıl 1978, lise 1. sınıftayım. Gazeteleri yoğun bir şekilde okurdum. Halen yazar adları hatırımdadır.
Hangi gazete olduğunu hatırlamıyorum.
Fakat tabutlu bir haber dikkatimi çekmişti.
O kadar ilginç bir başlığı vardı ki, 'ölümden öte bir şey bu, ilginç bir konu olmalı" merakıyla dikkatlice okumuştum.
Dört kafadar, bir tabutun içine insan ağırlığı kadar kum doldurur, üzerine de yeşil bir örtü örterek sokağa çıkarlar. Tabutu gören araçlar durup şöförler yola inip saygı gösterirler.
Tabutun arkasında, ölünün akrabası olmayan gönüllü kalabalık bir cemaat oluşur.
Bu arada tabutu taşıyanlar yorulur, omuzlar değişir. Taşıyanlar üç dört tur el değiştirince biri merak eder sorar:
"Hangi camiye veya kabristana gidiyoruz, cenaze yakınları kimdir" arkadaki kalabalıktan ses çıkmaz. Bu arada tabutu ilk taşıyanlar ortadan kaybolmuştur. Belki de uzaktan gözlemleyip, iştahla gülüyorlardır.
Kalabalık ve taşıyanlar şaşkın bir şekilde donup kalırlar.
Birinin aklına, bir görevli çağırmak gelir.
Tam hatırlayamıyorum, bir cami görevlisi veya zabita gelir. Tabutu açınca işin rengi değişir.
Adamlar bir kilometre boyunca, gönüllü bir hayır için kum dolu tabut taşımışlardır.
Kızar mısın, güler misin, ağlar mısın?
Bu mizahi senaryoyu hazırlayanlar, farkında olmadan aslında ilginç bir sosyolojik deney yapmışlar. Buradan çok farklı şeyler çıkarılabilir.
Önce bir gülme arası verip anlatayım.
Demek ki, canlı da olsa, ölü de olsa, sanal da olsa, reel de olsa, önünü- arkasını gözlemlemeden, tartmadan, sorgulamadan,
iyi niyetli görünse de biraz irdelemeden, anlık ve kalıcı, bağlayıcı karar vermemek gerekiyor.
Birileri gibi, bugün söyleyip, tepkilere göre, "yanlış anlaşıldım" diye geri adım atmayı alışkanlık haline getireceksek, o ayrı mesele tabi.
03.05.2018
*Ali Rıza Malkoç*
#armozdeyis