• 1

    Ben “Özel mülktür girilmez!” yazısının asılı durduğu dikenli telleri keserken, Scully de el fenerini tutuyordu. Ay son dördün halindeydi. Ama yağmur bulutlarının arkasına gizlendiği için neredeyse zifiri karanlıktaydık. Dikenli telleri kesip içeriye girdikten sonra, arabayı bıraktığımız yerde başlayan çürümüş et kokusu gittikçe artmaya başlamıştı. Scully kusmamak için burnunu paltosuyla kapatırken, ben de mümkün olduğunca nefes almamaya çalışarak iç cebimden maske çıkartmaya çalışıyordum.

    Scully maskesini takarken: “Kahretsin Mulder! Havadaki çürümüş et kokusu gittikçe dayanılmaz bir hâl almaya başladı. Buraya değil maskeyle, oksijen tüpüyle bile zor girilir. Açık havada nefes alamıyoruz!” dedi.
    Maskemi ağzıma geçirip, bir nebze de olsa burnuma gelen kokuyu azalttıktan sonra: “Bu da doğru iz üzerinde olduğumuzu gösteriyor,” dedim.
    “Sen bu yaratığın…”
    “Yaratık değil, köstebek.”
    “Yaratığın! Geceleri avlandığından emin misin?”
    “Elbette ki yüzde yüz emin değilim. Ama köstebeklerin görme duyuları, diğer duyularının aksine çok zayıftır. Gözleri de ışığa karşı çok hassas olmalarına karşın ancak ışığı hissedebilirler. Bu yüzden geceleri daha rahat avlandığını düşünüyorum.”
    “Bu yaratığın ısrarla köstebek olduğunu neden iddia ediyorsun? Elimizde tamamen parçalanmadan ulaşılan tek bir ceset var, o da bir köpeğe ait.”
    “İzler, Scully. İzler.”
    “Ne izleri Mulder?”
    “Köpeğin bulunduğu yerdeki izler. Topraktaki tümsekler, köstebeklerin yeri kazarken oluşturduğu tipik tümseklere benziyor.”
    “Tek bir farkla!”
    “Evet, tek bir farkla. İçine 15-20 cm boyundaki bir canlının sığabileceği gibi değil de, 170-175 boylarında bir insanın sığabileceği büyüklükte.”
    “Yani köstebek aslında bir insan mı?”
    “Toprak altında köstebek gibi yaşayabilen bir insan olduğundan şüpheleniyorum.”
    “Mulder koku gittikçe artmaya başladı ve bu maske bile bir işe yaramıyor.”
    “Bence işin sonuna yaklaşıyoruz. İzleri buraya kadar takip etmeyi başardık. Bu köstebekadam buralarda bir yerde olmalı.”
    “Mulder! Dikkat!”
    “…”

    2 (Flashback)

    Scully olay yerinde bulunan köpeğe otopsi yaparken, ben de köstebekler hakkında birkaç ekstra bilgi edinmiş olarak içeriye girdim.

    Scully ağız maskesini ve gözlüklerini çıkartarak: “Köpeğin otopsi sonucuna göre, boğazındaki ve vücudundaki tırnak daha doğrusu pençe izleri köstebek ile eşleşiyor. Ayrıca diş izleri de köstebek ağzına uygun.” dedi.
    “Sana bunun bir köstebek olabileceğini söylemiştim.”
    “Bu yaratık her neyse köstebek olamaz Mulder. İzler eşleşmesine rağmen bunun bir köstebek tarafından gerçekleştirilebileceğine inanmıyorum.”
    “Neden ama?”
    “Çünkü köstebekler insan boyutunda olamazlar Mulder.”
    “Ama ya…”
    “Mutasyon geçirdi ise, mi diyecektin?”
    “Kesinlikle.”
    “Peki, ama neden köstebek olsun bir insan?”
    “Belki de mecazi anlamda olamadığı için, gerçek anlamda olmayı tercih etmiştir!”
    “Mulder, şakanın sırası değil. Üstelik de çok yorgunum.”
    “Peki öyleyse. Soruna cevap vereyim. Olmaması için de bir neden yok çünkü. Mesela Ninja Kaplumbağalar. Onlar da böyle insan olmamış mıydı? Ya da Splinter Usta, nasıl bir fareye dönüşmüştü?”
    “Mulder, bahsettiğin şey bir çizgi film ve tamamen bilimkurgu. Ayrıca sen bu kanıya nasıl vardın?”
    “Çizgi filmlerde olan şeyler gerçek hayatta da olabilir. Bu kanıya nasıl vardım, güzel soru. Çünkü bir kere köstebekler çok keskin ve güçlü tırnaklara sahip, tıpkı bu zavallı hayvana saldıran da olduğu gibi. Ancak bir farkla, burada sadece toprağı kazmak için değil öldürmek için de kullanıyor.”
    “Başka?”
    “Onlar da bizim gibi memeli hayvanlar. Bizden ilk temel farkları, biz primatlar takımına dâhilken, onların böcekçiller takımına dâhil olmaları.”
    “İşte bu yüzden köstebek olamaz. Böcekçil takımına dâhil olduklarını kendin söyledin.”
    “Belki de böcek sevmeyen bir köstebek olduğu konusunda ısrar ediyorum.”
    “Böcekçil ama böcek sevmiyor?”
    “İki nedenden dolayı. Bir, bu canlının mutasyon geçirdiğini unutuyorsun. İki, muhtemelen insan boyunda olan bir köstebeğin küçük böcekler ve solucanlarla karnını doyurması için oldukça fazla uğraşması gerekir.”
    “Yani böcek ve solucan yemiyor mu?”
    “Belki de atıştırmalık olarak yiyor olabilir. Hani senin film izlerken yemeyi çok sevdiğin krakerlerden atıştırman gibi.”
    “Mulder, iğrençsin!”

    3

    “Mulder! Mulder? İyi misin?”
    “Kahretsin neredeyse boğazıma tırnaklarını saplıyordu!”
    “Yüzüne el feneri tutmayı nereden akıl ettin?”
    “Çünkü gecenin bu karanlığında el fenerini tutmadan başka türlü ateş edebileceğimi sanmıyordum.”
    “Ateş eden sen değildin zaten, bendim.”
    “Teknik detaylara takılmayalım yine de.”
    "Karanlığın içinde kayboldu."

    El fenerlerimizle etrafı taramamıza rağmen hiçbir iz göremiyorduk. Yağmur yağmaya başlamıştı. Bu da tamamen bizim dezavantajımıza olan bir durumdu. Geldiğimiz yerden çıkmak için geri dönmeye karar verdik. Tam kestiğimiz dikenli tellere yanaşmıştık ki, etrafımız bir anda onlarca asker ile çevrildi. Gözaltına alınarak, hızlıca bölgeden uzaklaştırıldık ve o canlının akıbetini öğrenemedik. Buna rağmen emin olduğum tek bir şey vardı. O canlı mutasyona uğramış bir insan veya köstebekti.

    4

    “Oldukça ilginç bir vaka, değil mi? Bay, ee isminiz neydi? Fakat bir dakika, bu alanda sigara içilmesi tamamen yasaktır.”
    “Sizden sigara içmek için izin istemedim, tek istediğim bu adam hakkında bildiklerinizi anlatmanız.”
    “Evet, her neyse. Adamın adının James Wallace olduğunu, yıllarca kimyasal deneyler yapan bir laboratuvarda çalıştığını ve mutasyon sonucunda bu hâle geldiğini biliyoruz. İnsan içgüdülerini neredeyse tamamen kaybettiği anlaşılıyor. Avlanma ve hayatta kalma içgüdüleri de tamamen bir köstebeğinkine dönmüş. FBI ajanlarının ettiği ateş sonucu hafif yaralanmış olduğu anlaşılıyor ancak ölümcül bir yarası yok.”
    “Olabilir. Fakat bu köstebekadamın derhal yok edilmesini istiyorum.”
    “Fakat nasıl olur? Bu adam çok önemli bir kanıt ve denek olabilir.”
    “Çünkü bu adam bizim gizli çalışmalarımız sonucunda bu hâle geldi. Bu yaratığı bulduğunuz yerde yakalanan FBI ajanları bir daha bu yaratıktan veya bu konudan bahsetmemeli. Sizin de çenenizi sıkı tutmanız kendi faydanıza olur. Verdiğim emir derhal yerine getirilsin.”
  • 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Kibir gibi bir canavarın içine hapsolmuştu intikam yeminleri edilen bir cumartesi günü yaptıklarından hicap duyarak geri geldi sanki başka bir gezegenden gelmişçesine yaklaştı
    Ve bana baktı sen de kimsin dedi aşağılayarak hatta küçümseyerek sonra isterik bir kahkaha patlattı arkasını döner gibi yaptı hemen sağ kolundan yakaladım bir balığın ağa takılması gibi çırpınmaya başladı bunca yıl sonra ona bir soru sorma hakkına sahip olduğumu düşünüyordum kendimce sebeplerim vardı evet en azından bir soru bu benim hakkımdı hakkım olanı almalıydım. sert ve hayıra ihtimam vermeyecek şekilde yani keskin bir ifadeyle dur! dedim. Dur böylece gidemezsin yılların telafisi bir kahkaha hatta küçümseme olamaz sen bu olamazsın, hem ben bu kadar değişimi kaldıracak güce sahip değilim. Kadınlık gururu diye diye yıllarca içime işlenen toplumsal baskılanmış içerden çıkmayı bekleyen teorik duygusallıklar birden çıkmak istediler öylesine güçlüydüler ben onları bile bastırdım o an; o ana dair iyi şeyler hatırlamak pişmanlıklar duymamak için elimden geleni yapacaktım. tekrarladım az önceki ifadeyi daha yumuşak davetkar ve talepkar bir cümleyle, ben kalmanı istiyorum konuşacaklarımız olabilir... belki bana anlatacağın bir kaç güzel hikayen vardır dedim, sonrası aptallara has bir yüz ifadesiyle bana baktı, başta yüzünde belirmeyen gizlenmiş o maskemsi şey düştü, tanıdığım adam geri mi geliyordu ne, sonucu görmeden içim bir tuhaf oldu bir yandanda eski duygularımın canlanmasından ürperdim, çok derinlere gömmüştüm üzerlerine ağırlıklar koymuştum gün yüzüne çıkmasınlar diye oysaki sadece bir anı beklemişim yıllarca, fırsat bu fırsat diyerek fırladılar derinliklerimden neyseki karşımdaki canlı pişmanlık duymuş olacakki en azından o an teklifimi reddetmedi hemen ilk bulduğum oturabilecek durumdaki yere oturup konuşabilmekti amacım şuraya oturalım dedim olur dedi umursamıyormuş gibi ama umursadığını biliyordum, oturduk bakışlarımızı buluşturmaya gayret ettikçe o kaçırıyordu sonunda şunu kesermisin artık lütfen diyerek bu saçma oyuna bir son verdim soğuk savaş sancılarıydı bunlar o kadar yıldan sonra yaşanacaktı pekte umursamadım söze giriş yapmam gerekiyordu artık ve olabilecek en saçma şekilde girdim söze neden dedim neden, anlamamış gibi yapıyordu ne neden anlamadım deddi
    Ve devam etti oyununa, Oynamayı bırak ege bu kadar yıl ne oldu neden gittin niye hiç aramadın o sustu ben devam ettim. ben sen gittiğinden beri ben olamadım yıkıldım yıprandım yıllarca sorguladım ulaşamadım erişemedim sana aradım sordum bir kez olsun dönmedin, bir kez olsun bir cümlelik bir açıklama bile yapmadın ben sana ne yaptım bu derece nefret ettin benden...
    Öfkelenmiştim evet evet öfke nöbetiydi bu hemen bir sigara isteği belki daha ağır maddesel şeyler kullanmalıydım, üzerine atlamamak için. gönül dediğimiz aslında olmayan şey bunu seçmeseydi en azından bir beş yılımı daha huzur içinde yaşayabilirdim diye geçirdim içimden
    konuşmayamı karar vermişti yoksa oturduğu yer mi rahatsız etmişti ya da huzursuz olacağı şeylerin ilk bölümümü başlamıştı henüz bilmem bir hareketlendi, üzeri başı o bıraktığım şekildeki gibi de değildi üstelik berduştu beş yıl öncesi beş parasızdı hem işsizdi hem meteliksiz gözüm ondan başkasını görmediği için ya da maddesel varlıkların bendeki yerinin olmayışından şimdi yeni yeni aklıma geliyor bu benim içinküçük insanlık için büyük ayrıntılar
    bu kadar beklemeden sonra tek bir kelime çıktı ağzından “haklısın” o ana ait; ayrıca son kelimesiydi sert bir hareketle yerinden kalktı bir miktar para baktı masaya, nezaketi çay parası ödemek sanıyordu. bir ukala bakış daha fırlattmayıda eksik etmeden uzaklaştı,
    şaşırmadım tabiki yılların yokluğunda tanımıştım biz kadınlar intikam merhamet şevkat sevgi gibi duyguları çok yoğun yaşarız bu sefer yaşadığım aldanmışlıktı daha önce tatmadığım bir melankoliydi gel gitler çıkmazlıklar sonsuzluklar hükmetti hayatıma.
    bu hikayenin henüz başıydı ogüne dair hatırladıklarım yaşadıklarıma bir başlık bulmam gerekirse bunlara tecrübe ismini koyabilirdim...


    Vakit olanlardan dönüt alabilirim...
  • 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar parmaklarıma boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? Öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kimin ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse toprak tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'ten uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narkissos'a da gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
    Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
    bir su birikintisinin de deniz olmasını.
    Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
    Herşey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.

    Çocuk henüz çocukken hiçbirşey hakkında fikri yoktu.
    Alışkanlıkları yoktu
    Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
    Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
    ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

    Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
    Neden ben benim de sen değilim,
    Neden buradayım da orda değilim.
    Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
    Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
    Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

    Gerçekten kötülük var mı?
    Gerçekten kötü insanlar var mı?
    Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım...

    Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
    ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

    Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
    Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
    Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
    Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
    Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

    Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
    şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.

    Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
    Bu bugün de böyle.
    Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
    Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

    Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzulardı hep,
    Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
    Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
    Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
    Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
    bugün de yaptığı gibi.

    Çocuk daha henüz çocukken
    zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
    bugün hala titrer çomak o ağaçta.


    Yazan: Peter Handke
    Çeviren: Oruç Aruoba
  • dalgın bir adam eli saçlarında
    geçip içinden telaşlı
    yetişmek için düzlüklere
    dünyaya, dünyada
    bakıp kalmak bulutun ardından
    Şafak Çelik
    Sayfa 39 - Şule Yayınları 3. Baskı
  • İsa değilim ayağımda çivi
    yok göklerden çağırılmadım
    çıkamam bu kuyudan çiviliyim
    Şafak Çelik
    Sayfa 21 - Şule Yayınları 3. Baskı