• İlk görüşte aşktı, benim yaşadığım... O kadar harika bir insandı ki... Daha ilk buluşmamızda tamam demiştim; benim evleneceğim erkek bu…
    Onu tanımadan geçen yıllarıma bakıyorum da meğer ne kadar da yaşanmamışlıklar vardı, ne kadar boşmuş her şey... Nefes alıp vermeyi yaşamak sanıyor, kendimi aldatıyormuşum meğer…
    O da beni sevdi. Hem de çok... Konuşurken hep gözlerime bakıyor, gülümsüyordu. O kadar mutluydum ki yanında, dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşünüyordum.
    O gün... Bana evlenme teklif ettiği gün... Nasıl da heyecanlanmıştım, nasıl da ayaklarım yerden kesilmişti. Evet, dedim sadece... Yüzlerce, binlerce kez evet diye haykırmak istiyordum. Herkes duysun, şahit olsun istiyordum bu mutluluğa…
    Kısa zaman sonra evlendik.
    Bir prensesmişim gibi davranıyordu bana... Yüreğinin, evinin kraliçesi olduğumu söylüyordu. Kölesi olmaya dünden razıydım oysa...
    Bana şiirler yazıyor, her gün tek bir gül ile dönüyordu eve... Üstelik sürprizler yapmayı seviyor, sürekli şaşırtıyordu. Böylesine harika bir erkeği karşıma çıkardığı için tanrıya dua ediyordum. Her günümüzü balayı tadında yaşıyorduk.
    Aradan aylar geçmişti. Bir gün;
    --Sana bir sürprizim var Koray, dedim
    Gülümseyen gözlerle yüzüme baktı. Meraklanmıştı.
    Böylesine bir sürprizi basit bir şekilde paylaşmayı düşünmüyordum. Bir koltuğa karşılıklı oturduk. Elimi karnıma koydum.
    --Bir misafirimiz gelecek, dedim.
    Bir insanın sevincine tanık olmuşsunuzdur. Ben de öyle... Ama böylesine değil.
    Önce bir şok geçirdi.
    --Yoksa...?
    Evet anlamında başımı salladım.
    Heeyytt...!! diye o bağırışını asla unutamam. O kadar garip hareketlerde bulunuyordu ki… Koltuğundan ayağa kalktı ve salonun ortasında dönmeye başladı. Bir ara bana sarıldı. Hatta kucaklayıp havaya kaldırmayı düşündü sonra vazgeçti. Defalarca beni sevdiğini söyledi. Onu ilk kez bu kadar coşkulu görüyordum. İyi bir kocaydı. İyi bir baba olacağından emindim.
    Sonraki günler eve daha erken geliyor ve bana her konuda yardımcı oluyordu.
    --Sakın ha, ağır bir şey kaldırma. Sakın ha kendini fazla yorma. Yapılacak bir şey varsa ben yaparım.
    Gündüzleri defalarca beni arıyordu. İş yerinden fırsat bulduğunda sadece beni görmek için geliyor, kısa bir süre sonra da rahatlamış vaziyette gidiyordu.
    Geceleri baş başa kaldığımızda sadece bebek üzerine konuşuyorduk.
    --Galatasaraylı olacak, bebeğimiz... En iyi okullarda okuyacak. Onun hayatını kolaylaştırmak için var gücümle çalışacağım. Göreceksin, Bahar; ona çok iyi baba olacağım.
    --Bundan eminim, sevgilim.
    --Her zaman iki çocuğum olsun istemişimdir. Şimdi düşünüyorum da üç çocuk bile az bana…
    Onun heyecanını anlayışla karşılıyor, sadece gülümsüyordum.
    Oğlumuz doğduğu gün şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bunu bereket olarak değerlendirmiştik. Daha öncesinde çeşitli isimler düşünsek de o günün anısına Yağmur ismini verdik.
    Koray o kadar mutluydu ki, bebeğimizin her şeyiyle ilgilenmek istiyordu. Daha şimdiden Yağmur’un odasını oyuncaklarla doldurmuştu. Bu gereksiz harcamalara karşı çıksam da “benim oğlum her şeye sahip olsun. Ona bir şey aldığımda ben mutlu oluyorum, lütfen bana karışma”, diyordu.
    Deli adam... O kadar sempatikti ki…
    Yağmur çok uslu bir bebekti. Pek fazla ağlamıyordu. Koray bu durumu dostlarımıza övünerek anlatıyordu. Ama ben onun kadar rahat değildim. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
    Zaman geçtikçe kuşkularım artıyordu. Diğer bebeklerin kucağa alındığında gösterdiği mutluluk refleksini Yağmur ağlayarak gösteriyordu. Yüzüne bakarak onunla sürekli konuşuyordum. Bana boş gözlerle bakıyordu.
    Bir yaşına geldiğinde hala tek başına yürüyememesi ve anlamlı tek kelime etmemesi canımı sıkıyordu.
    Koray bu durumdan hiç de şikayetçi değildi.
    --Ne var yani… Ben de geç konuşmuşum. Ben de geç yürümeye başlamışım. Demek ki bana çekmiş, aslan oğlum... Hem bu durumdan ne diye şikayet ediyorsun ki; bak, evin içinde kırılan dökülen tek bir eşya bile yok.
    Oysa Yağmur etrafını tanımak için hiçbir çaba göstermediği gibi benimle göz temasında bile bulunmuyordu. Kucağıma aldığımda direniyor, sonra da ağlamaya başlıyordu. Eline bir şey verdiğim zaman bir süre elinde tutuyor sonra da bırakıyordu.
    Yerde sürünmeyi hiç sevmedi. Ancak 15 aylıkken kendi kendine yürümeye başladı. Ona seslendiğimizde karşılık vermiyor, sanki bizi duymuyordu. İki elin parmaklarını geçmeyen kelimeleri vardı. Bunların içerisinde defalarca tekrar ettiğimiz halde o iki kelime; anne ve baba yoktu. Birşeyler söylüyordu ama daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
    Koray zamanla her şey düzeleceğini düşünüyordu. Ona göre ikimizde sağlıklı insanlardık, bebeğimizin en küçük bir sorunu olamazdı.
    Ben onun kadar rahat değildim. Yağmur’un bilmediğim, tanımadığım bir sorunu vardı. Daha fazla dayanamazdım, Koray’ın karşı çıkmasına rağmen bir doktora götürdüm.
    Çocuk doktoru yaptığı muayeneden bir sonuca varamadı. Beni çocuk psikiyatrına yönlendirdi. Şaşırmıştım. Daha doğrusu buna hazır değildim yine de... İki yaşında bir çocuğun psikiyatrda ne işi olabilirdi ?
    Dediğini yaptım, hem de fazlasıyla... Üstelik de çocuk nörologlarına hatta pedagoglara bile gösterdim.
    Koray’a göre ben parayı sokağa atıyordum. Bu doktorlar sadece para kazanmak için bir şey yapıyor görünüyorlardı. Yağmur’un hiçbir sorunu yoktu. Olsa da zamanla düzelecekti.
    Kısa bir zaman sonra doktorlar teşhisini koydu.
    Benim yavrum; Otistik’di.
    Anlamsız gözlerle doktorun yüzüne baktım. Şaşkındım. Neydi bu otistik denen şey, tedavisi var mı. Hiçbir şey bilmiyordum ki...
    Doktor karşımda konuşuyor teknik terimlerle Yağmur’un durumunu anlatıyordu ama kendimi ne kadar da zorlasam bir şey anlamıyordum. Sadece iletişim geriliği olduğunu ve hayatı boyunca ona ilgi göstermemiz gerektiğini anladım. Bir de bu konuyla ilgili kurumlar varmış, onlardan destek alabilirmişiz.
    Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Komşu kadına bıraktığım yavrum bir köşede sessizce oturuyordu. Kadının ısrarlı sorularını geçiştirdim. O gidince bir koltuğa çöktüm ve Yağmur’u izlemeye başladım. O kadar masumdu ki, o kadar dünyadan habersizdi ki...
    “Daha çok küçüksün yavrum... Üstelik de otistik... Ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Korkuyorum, oğlum... İnan ki çok korkuyorum.”
    İlk kez yüzüme baktı. Belki de ben öyle hissettim. Hızla yanına gidip ona sarıldım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Gözyaşımla ıslanan yüzünü sildi, sonra da elini elimin üzerine koydu. Sanki bana korkmamam gerektiğini, bu işin üstesinden birlikte geleceğimizi söylüyordu. Uzun zaman onu kollarımla sardım, bırakmadım.
    Akşam Koray geldiğinde durumu ona anlattım. Üzgün görünüyordu ama yine de doktorlara fazla güvenmememiz gerektiğini söylüyordu. Yağmur’un bir şeyi yoktu. Çocuktu ve zamanla düzelecekti. Aslında her baba gibi çocuğuna toz kondurmuyordu.
    Bir gece aniden bir çığlık sesiyle uyandık. Acaba yavrumuza bir şey mi olmuştu, telaşla odasına baktım ama yoktu. Sonra onu salonda yüzünü duvara dönmüş halde bulduk. Ayakta duruyordu. Elindeki su kabını sürekli sallıyordu.
    --Yağmur, birtanem…
    Sesimizi duymuyordu sanki… Hiçbir tepki vermedi. Sadece elindeki su kabını sallamaya devam ediyordu. Loş olan salondaki tüm lambaları yaktım. Yine tepkisi olmadı. Ancak televizyonu açtığımda reaksiyon gösterdi ve reklamlara bakmaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
    --Rain Man, dedi Koray...
    --Efendim...?
    --Yağmur Adam filminde vardı ya... Dustin Hoffman oynamıştı hani…
    Koray’ın yüzüne bakıyordum. O devam etti.
    --Yağmur; Yağmur Adam oldu.
    Onun bu tavrına kızmıştım. Şefkatlice Yağmur’a yaklaşıp onu yatağına yatırmayı düşündüm ama ona dokunduğumda yeniden çığlık atmaya başladı. Elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Koray onu kucaklayıp kaldırdığında ise debelenmeye ve bağırmaya başladı. Çığlıkları daha da artmıştı. Mecburen yere bıraktı.
    --Ne yaparsan yap ama şunu bağırtma. Komşular uyanacak. Ben yatıyorum, sabah erkek kalkmam lazım.
    Koray yatmaya gittiğinde ben bir koltuğa oturup onu izlemeye başladım. Sadece televizyona bakıyor ve kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Sesimi çıkarmadan sabırla bekledim. Gözümü ondan ayırmıyordum. Bir süre sonra kendiliğinden yatmaya gitti. Benim uykum kaçmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Birşeyler yapmalıyım ama ne... Bunun cevabını arıyordum.
    Emin olduğum bir gerçek de; benim otistik bir çocuğumun olduğuydu. Bu gerçekle yaşamam gerektiğini artık biliyordum.
    Ertesi günü bir arkadaşımdan Yağmur’a birkaç saatliğine bakmasını söyleyerek evden çıktım. Bir kitapçıya uğradım ve otizmle ilgili ne kadar kitap varsa satın aldım.
    Yağmur’umun yağmura karışmaması için elimden geleni yapacaktım.

    Okul yıllarından beri elime almadığım kitaplarla yeniden buluşmuştum.
    Üstelik hiçbiri de roman, hikaye türünden değildi. Bir aşk yaşanmıyordu içinde... Macera yoktu. Mutlu son diye bir kavram hiç yoktu.
    Okuduğum kitaplarda otizmin bir davranış ve iletişim bozukluğu olduğundan bahsediyordu. Doğumdan sonra ilk üç yıl içinde kendisini gösteriyormuş. Hayal gücü yoksunluğu, takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar olarak görülebiliyormuş. Müzik, matematik konularında bir deha olabilirken; günlük hayatta basit becerilerden bile yoksunluk yaşayabiliyormuş…
    Okudukça otistiğin ne olduğunu anlamaya başlamıştım ama onunla hala nasıl baş edeceğim konusunda en küçük bir bilgim yoktu.
    Koray’dan Rain Man filminin CD sini almasını söyledim. Akşam eve döndüğünde her zaman getirdiği gül yoktu ama CD elindeydi. Hoşnutsuzluğumu ona belli etmedim.
    Ertesi gün filmi izlemeye başladım. Normal zamanda herhangi bir filmden farkı olmayan bu filmin o an benim için farklı bir anlamı vardı. Hiçbir sahnesini kaçırmadan izliyordum. Sanki o filmin içindeydim, canlı olarak gözlemliyordum Raymond’u...
    Film; 1989 yapımıydı. Raymond için yapılan bir tedavi yoktu. Hem o günden bu yana uzun zaman geçmişti. Belki de yeni tedaviler bulunmuş olabilirdi.
    Koray eve geldiğinde eskisi gibi neşeli değildi. Belki de bunun sebebi biraz da bendim. Çünkü yemekten sonra ya Yağmur’la ilgileniyor ya da kitap okuyordum. O ise sessizce televizyon izliyordu. Arada bir yağmur çığlık attığında “sustur şunu” diyerek bana bağırıyor sonra da yatak odasına geçiyor, televizyon izlemeye oradan devam ediyordu.
    Son dönemlerde eve geç gelmeye de başlamıştı. Belki de haklıydı, onu ihmal ettiğimi biliyordum.
    Okuduğum bir kitapta çocukları otistik olan annelerin yaşadıklarıyla ilgili bölümler vardı. Kitaptan kendimi alamıyordum. Çünkü o annelerin çocuklarıyla ilgili anlattığı her şeyi ben de yaşıyordum. Benim oğlum da çığlık atarken kulaklarını kapatıyordu. Çamaşır makinesi ya da halı süpürgesi çalıştığında sesinden rahatsız oluyordu.
    Ben o kadınları anlamıştım, biliyorum ki onlar da beni aralarına alacaklardı.
    Bu konu ile ilgili bir derneğe gittim. Başımı öne eğmeden, kararlı bir ses tonuyla “benim oğlum otistik” dedim. “Sizden yardım istiyorum.”
    Yağmur’un rahatsızlığı ortaya çıkınca dostlarımız artık bize gelmez olmuşlardı. Yağmur’un yaptığı birkaç olay onları rahatsız etmişti. Uzun zamandır evimize bir misafir gelmiyordu. Yakınımızdaki çocuk parkında bile komşular çocuklarını Yağmur’dan uzak tutuyorlardı. Akıllarınca kendi çocuklarını koruyorlardı.
    Ne diyebilirdim ki…
    Ama o dernek sayesinde o kadar çok kişiyle tanıştım ki. Benim çocuğumu sahiplenen o kadar çok anneyle dost oldum ki…
    Ve o kadar çok Yağmur’um olmuştu ki...
    Koray’a da ilgi göstermeye başlamıştım. Evliliğimizin ilk günlerindeki gibi cilve yapıyor onu hoşnut etmeye çalışıyordum. Ama o bundan mutlu olmuyordu. Yağmur’la hiç ilgilenmiyor hatta zaman zaman ona bağırıyordu. Bu da evde huzursuzluk çıkmasına sebep oluyordu. Daha az konuşup daha fazla tartışır olmuştuk.
    Bir gece beni karşısına aldı ve hiç mutlu olamadığından bahsedip boşanmak istediğini söyledi.
    Sadece yüzüne bakıyor, konuşamıyordum. Şaşkındım.
    --Bu evi size bırakacağım. İkinizin de rahatça yaşayacağı bir rakamı nafaka olarak her ay ödeyeceğim. Maddi sıkıntı çekmeyeceksiniz.
    Sessizliğimi koruyordum.
    --Bu teklifimi düşün, Bahar... Sonra cevap verirsin.
    Gidip yattı.
    Tek başımaydım artık... Güçlü olacaktım. Duygularıma yenilmeyecektim.
    Koray’a da kızamıyordum. Ne de olsa her gece evde sorunlar yaşamaktan bıkmıştı. Belki de yorulmuştu. Onu anlamaya çalışıyordum. Ya da bu şekilde kendimi kandırıyordum.
    Kısa zaman sonra boşandık.
    Koray dediğini yapmış, her ay bankaya düzenli olarak para yatırmaya başlamıştı. Maddi sıkıntı çekmiyorduk. Evde değişen bir şey yoktu.
    Koray dışında…
    Derneğe daha fazla gitmeye başladık. Yağmur oradaki çocuklarla kendi yarattıkları oyunları oynamaya başlamıştı. En azından bir şeyler yapıyordu artık…
    Bir gün orada bu konuda uzman bir doktorla karşılaştım. Muayenehanesine gelmemi söyledi. İki saatlik bir muayene olacakmış. Yağmur o kadar zaman dayanamazdı ki...
    Gittiğimizde Yağmur içeri girmek istemedi. Çığlıklar atmaya, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Kendi etrafında dönüyordu. Zor da olsa bir şekilde içeri girdik. Çığlıklarına doktorun odasında da devam ediyordu. Öyle kötüydüm ki; oğlum için bir şey yapamıyordum. Doktor ise sadece onu izliyor, benim de bir şey yapmama da izin vermiyordu. Bir saat boyunca ağladı. Sonra sustu ve gelip benim yanıma oturdu, elimi tuttu. Yağmur ilk kez bana sokulmuştu. Bu; mucizevi bir andı benim için... O kadar mutluydum ki...
    Tedaviye olumlu tepki vermişti.
    Başlangıçta aynı tepkileri verse de zamanla doktorun yanında uysal olmaya başlamıştı. Zor dönemler yaşıyordu, yavrum... Benim canım yansa da duygusal olmanın ne yeri ne de zamanıydı.
    Bir yandan tedavisi devam ederken diğer taraftan da onunla insan içine çıkıyor, bir yerde yemek yiyor ya da alışveriş yapıyorduk. Bazı takıntıları değişmemişti hala... Elbise deneyeceği zaman kendisine yardım ettiğimde çığlık atıyordu. Dokunmamı istemiyordu. Olsun, en azından kendisi giyip çıkarıyordu ya...
    Aradan uzun zaman geçmişti. Yağmur 7 yaşına gelmişti. Okula bile gidiyordu. Tabi ki normal çocukların gittiği okul değildi. Olsun... Üstelik de okumayı çok kısa zamanda başarmıştı.
    Doğum gününü kendisi gibi otistik arkadaşları ve onların ailesiyle geçirdi. Davete Koray da geldi. Zaten bazı haftasonları Yağmur’u alıp dışarı çıkarıyor, baba-oğul birlikte birkaç saat dolaşıyorlardı.
    O gün o kadar mutluydu ki... Hatta bir kızla dans bile etti. O an gözlerimden akan yaşları durduramıyordum.
    Oğlumla gurur duyuyordum.
    Artık doğru kelimelerle doğru cümleler kuruyor, üstelik soru bile soruyordu bana... Hatta o kadar iyi gözlemciydi ki; televizyonda izlediği belgeselleri bana heyecanla anlatıyordu. Hiçbir şey zihninden silinmiyordu. Bir arkadaşın telefonu için rehbere bakmaya bile gerek yoktu. Rakamlar konusunda beni hep şaşırtıyordu.
    Bazen onunla normal iki arkadaş gibiyiz. Bazen de o benim hayat arkadaşım. Bildik hareketlerini yine de zaman zaman yapıyordu. Ama olsun... O benim dünyama giremezse ben onun dünyasına girerim, diyordum.
    Çünkü ben anneyim…
    Yağmur okula gittiğinde ben de derneğe gidiyordum. Orada diğer Yağmurlarla ilgileniyor elimden geldiğince onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bu bana o kadar huzur veriyordu ki… Belki de anneliği yeniden tatmaya başlamıştım. Onların hepsi benim çocuklarımdı. Ve biz çok kalabalık bir aileydik.
    Belki otizm konusunda hala uzman değilim ama annelik konusunda uzman olduğumu söylüyorlar. Bunu duymak beni çok sevindiriyor.
    Yağmur’un yanında olmayı seviyorum. Onun büyümesini seyretmeyi, elele dolaşmayı, onunla saçma sapan oyunlar oynamayı, konuşmayı seviyorum.
    En çok da ona sarılmayı…
    Sanırım uzun zamandan beri bu duyguların özlemini çektiğimden olsa gerek her fırsat bulduğumda ona sarılıyorum.

    Biraz önce alışveriş yaptık. Bana hediye aldı.
    Anneler günü için…
    Üzerine “seni çok seviyorum, anneciğim” diye yazacakmış.
  • Hayatımın aşkına bizim evin tuvaletinde rastladım diye anlatsam kim inanır ki bana? İlk görüşte aşk dedikleri böyle bir şey demek ki. Göğsümden bir parça söküldü, karnımda kelebekler uçuştu, içim alev aldı, bacaklarım uyuştu. Hissizleştim. Belden aşağımda bir sıcaklık, tenimde bir ıslaklık. Aşk dedikleri. ..
    "Oğlum, n'aptın sen altına mı işedin?"
    Altıma mı işedim? Hasiktir. Ulan aşk maşk derken koyvermişim resmen.
    "Yuh! Koskoca adam olacak bi' de ha. Görüyo musun Nurten? Mecnun altına işemiş."
    "Erdal Abi, senin ne işin var burada?"
    Salonda kim varsa başıma toplandı. Ben hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi. Az önce kaybolduğum o gözlere bakamaz oldum. Erdal Abi'nin kahkahalarını bile duyamıyorum, kulağımda sadece bir çınlama. Yer yarılsa, içine girsem. Bir daha hiç çıkmasam. Hep orada kalsam.
    "Ben biraz fazla kaldım galiba içeride, tutamadı yazık. Kusura bakma ya," dedi ve bana dokundu. Yer yarıldı. İçine girdim. Sonrası, sonsuz karanlık.
  • Selam sana gece de yıldız tozunu, gönlüme serpen peri... Mavilere bürü beni, dolambaçlı yollarda kaybolayım da; dönüpte seni kaybettiğim yollarda bulayım. Bazen toprakta, bazen bir çiceğin tomurcuğunda... seni tomurcuklara sakladım, kara toprak nedir ki(?) Begonya'm...

    Çimenlensin gözlerin, papatyalar bezesin gamzeni, kokunla uyuyayım Begonya'm.

    Bu; seni göremediğim ilk gecem, yıldızlar bir bir damlarken, düşlere; bende gözlerine dalıyorum uyku gibi, düş gibi... "bende uyumazmısın?"

    İlk görüşte aşk var ya hani! Begonyam... aşk nedir ki? Gökten yıldırım inse su damlası olur.

    Kuşlar aralarında fısıldaşsa üzerime alınıyorum. Toprağa damla düşse alınır oldum... Gönlüme koca bir hancer mi soktun acep? Ah! Begonya'm; seni ben çok sevdim...

    Acaba "beyaz çiceklerden taç yapsam başına, güzelliğinden solar" desem utanırmısın Begonyam..?

    "Dokunsa şimdi ellerin, bedenim sızlarken, ruhum durulsa..."

    "Dudaklarım çatlasa ziyanım sen olursun."

    Bana ne yaptın Begonya'm. Gözlerim vitrinde duran fincan, kahvesinin tepesinde köpürmesini düşler gibi dalıp gidiyor.

    "Sevdiğimin adı, su damlasında bir yaprak, bende yaprakta asılan sen'im."

    Saçların gözlerine düşüyormu yine? Şu saatte beni düşünüp tebessüm edermisin, benim gibi? Beni sevdin mi? Ben seni çok sevdim Begonya'm; gözlerinin rengini dile getiremeyecek kadar aciz kaldım.

    "Pencereden dışarıya bakacak olsam; camdan, bakışların lü"tfediyor.
    "Yarın pencereme yağmur damlasa dünümü yaşarım o an,
    "Yanaklarından süzülen ben olsaydın..." Begonyam...

    Beyaz çiçeklerde ki yüzün,
    Kıskanmazlar mı seni benden Begonyam?
    Çiçekler açınca yüzünde,
    Kimdir, diye sormazlar mı Begonyam?
    Okşasam yanaklarından,
    Elimden ömür geçmez mi ömrüne Begonyam?


    Kadim TATAROĞLU
  • Pardon, ben galiba yanlış balkonun altında serenat yaptım ama olsun, siz de hiç fena değilsiniz..

    Pardon, ben sizin söylediklerinizi sonuna kadar dinledim, bu üç gün sürdü, şimdi nihayet susuyorsunuz ve heyhat, ben artık ne söyleyeceğimi hatırlamıyorum!

    Pardon, size küçük bir soru soracaktım ama beklerken büyüdü. Size büyük bir soru sorabilir miyim?

    Pardon, kafamın içinde dolaşıp durmayı keser misiniz, beynim bulanıyor!

    Pardon, sizin bu tuhaf rüyanızda bulunmaktan çok sıkıldım artık, lütfen uyanır mısınız?

    Pardon, bir yanlışlık olmalı, ben bu satırın kelimelerinden biri değilim!

    Pardon, mümkünse çok fazla şeye dokunmayın! Sonra hepsini bir ömür boyu saklamam gerekiyor!

    Pardon, biraz daha yüksek sesle konuşur musunuz lütfen! Kaçırdığım tek bir kelimeyi hayatım boyunca arayabilirim sonra!

    Pardon, bütün kuşlar dışarıda ve ben kafesin içindeyim! Bu işte bir yanlışlık yok mu?

    Pardon, gözleriniz gördüğüm günden beri hiç aklımdan çıkmıyor. Burnunuzu ve ağzınızı da hatırlayabilirsem, portrenizi bitirebilirim!

    Pardon, beni ilk kez gördüğünüzü biliyorum ve bu ilk görüşte aşk için bulunmaz bir fırsat!

    Pardon, gözümü açtığımda kendimi elimde bir vapur biletiyle bu tren istasyonunda buldum, sizce rüyam bitmeden uyanmış olabilir miyim?

    Pardon, acilen işim çıktığı için söylemekte olduğum şarkıyı bitiremeyeceğim, siz devam edebilir misiniz acaba?

    Pardon, gözlerinizi üstüme dikmekten lütfen vazgeçin, sonra sökmek için saatlerce uğraşmam gerekiyor!

    Pardon, şu narin varlığınızı şu ezilmiş ayağımın üstünden kaldırır mısınız?

    Pardon, biraz kendinize geldiyseniz, ben de size gelebilir miyim?

    Pardon, gözlerinizi dikip durduğunuz o yer, hayatımın boydan boya sökülmesine neden oluyor!

    Pardon, şu sıcak tebessümünüzü çerçeveletmemin bir sakıncası var mı acaba?

    Pardon, burada bu kadar oturacağınızı bilsem, size gölge olsun diye bir ağaç dikerdim önceden!

    Pardon, siz ne zaman konuşmaya başlasanız, ben kendi kulaklarımın farkına varıyorum!

    Pardon, bu uzak limanı bu küçük şişenin içine nasıl soktunuz?

    Pardon, şu ışıltılı gözlerinizi bir daha kapatmayın lütfen, dünya karanlıkta kalıyor!

    Pardon, isminizin bu yalın halini seviyorum, bir ek almasanız iyi olur!

    Pardon, sizi bir yerlerden hatırlıyorum ama kendimi hiç hatırlayamıyorum!

    Pardon, sizin uzun ve dalgın yürüyüşleriniz var, benim de sağanak yağmurlarım.
    Birlikte ıslanalım mı?

    Gökhan Özcan, Pardon
  • 320 syf.
    GÖKYÜZÜNDE MİLYARLARCA YILDIZ VARKEN, NASIL OLUR DA AYNI YILDIZIN ALTINDA BULUŞABİLİRİZ?


    Hastalık görkemli bir şey değil. Anlamı yok. Bir şeyden (kanserden) ölmek şerefli bir şey değil! (sayfa 218-pegasus) Bu alıntıyı okurken bir şey fark ettim. Çok önemli bir şey. Ben, biz kanseri hiç bilmiyormuşuz. hiç tanımamışız kanseri. Bu yüzden de kanserden ölenleri çok yad etmiyoruz. Nefes almayı çok kolay bir şey sanmışız. Size nefes almak onlar için büyük bir lütuf desem. Veya bir bacağa sahip olmak veya görmek... Yarım olmak ne kadar da korkunçmuş! Kitap bana onların acılarını bir nebze de olsa anlamamı sağladı. Ölümü bir misafir bekliyormuş gibi bekliyorlar. Hayatlarındaki insanlar (anne, baba vs.) çocuğumuz, kardeşimiz öldükten sonra hayatımıza nasıl devam ederiz diye düşünerek yaşıyorlar. Daha önce hiç bu konuda böyle detaylı düşündüğümü hatırlamıyorum. Ama bu kitap benim yaşamadığım bir hayatı anlattığından çok etkilendim.

    SPOİLER


    Kitap iki kanser çocuğun aşkını anlatıyor. Birbirlerine aşktan başka verecek şeyleri olmayan bu iki genç daha fazlasını verebilmek için çaba sarf ediyorlar. Biri oksijen tüpüyle gezmek zorunda diğerinin de bir bacağı protez... Acaba ölmeden önce kaç gün daha birbirimize bakabileceğiz diyerek yaşıyorlar. Üstüne üstlük kanser olduktan sonra sosyal çevrelerince soyutlanıyorlar. Ama bu haksızlık!! Yaşarken bile ölü olduklarını düşünüyorlar ki şöyle bir alıntı daha yapayım:
    -Öldüğünü düşünmüyorum. Bence sadece birazcık kanserin var... (sayfa 219-pegasus) Bu da hayat mı?

    Kitaba 7 puan verdim. Çünkü olaylar hızlı gelişti hem de bayaa hızlı. İlk görüşte aşk tabiri vardı kitapta ve daha tanışalı 1 ay bile olmayan 2 çocuk Hollanda ya gittiler. Bu da bana saçma geldi. Bir de pegasus yayınlarını kınadım. Şuraya alıntıyı bırakayım da anlayın neden kınadığımı:

    -Beğn çiğkin değilim. Sensin çiğkin, buğnu tüplü kız. (Sayfa 212-pegasus) Ayıp vallahi. Kitabın içine etmişsiniz tek bir cümleyle. Cümlede ne demeye çalıştığını 5 dakikada çözebildim:) Tek yazım hatası bu da değildi. Ama yine de 7 puan veriyorum kitaba gölge düşüremediği için.


    Kitabı okuyanlara tavsiyem çooook da bir beklenti içine girmesinler. Çünkü ben o beklentiye girdim ve sonu hayal kırıklığıydı:\ ama okunulabilir bir kitap tabii. Kitap tasarımı harika bence. Filmi de var ve izleyeyim mi diye düşünüyorum. İzlerim muhtemelen. Siz de etrafınızdaki insanların hayatlarının ne kadar farklı ve hasta insanların çoook daha farklı olduğunu unutmayın! Allah hepimize huzur, sağlık ve mutluluk versin. Keyifli okumalar:)