• 360 syf.
    ·6/10
    Antika Titanik |3/5|
    Murat Menteş’in en yeni romanı olan Antika Titanik’in yorumuna hoş geldiniz. Tıpkı bir deniz üstünde seyahat ediyormuş gibi ilerleyeceğimiz bu yorumlamamızda yatak odaları üçüncü katta, restoranlar beşinci katta, spor salonu birinci kattadır. En alt katlara inmemenizi rica ediyor, iyi deniz yolculukları diliyoruz.
    Antika Titanik adından da anlaşılacağı gibi Titanik’i baz alan bir roman. Marco Montes isimli bir karakterimiz var ve ana karakterimiz olan Marco Montes hafızasını kaybetmiş. Hiçbir şey hatırlamıyor ve kendini yeni yapılmış bir Titanik’in içinde buluyor. Nerede olduğunu çözmeye çalışırken Şifa Şavk isimli bir şarkıcıya tutuluyor ama tam ona onu sevdiğini anlatırken Jojo Jaguar isimli kadın gelip nişanlısı olan Marco’ya sarılıp öpmek istiyor.
    Böyle karışık bir durumda başlayan hikayemiz, ilerleyen kısımlarla beraber yavaş yavaş çözüme kavuşuyor. Toplamda üç defa karakter değişimi yaşanıyor anlatıcı kısmında. Diğer Murat Menteş romanlarında olduğu gibi, hikaye farklı anlatıcılar tarafından anlatıldıkça daha da açılıyor ve hikaye örgüsünün hem arka planını öğreniyoruz hem de ileri planını.
    Kitabın içeriğine geçmeden önce kapağı hakkında konuşmak isterim. Kitabın kapağı çok güzel. Hatta Türkçe kitaplar arasından kapağı en güzel olan eserlerden biri. Kapak hakkında konuşmak hakkında bir ön yargımız olsa da ben, güzel bir kapağa sahip olduğunu belirtmek isterim. İçeriği hakkında yalnızca görselleriyle bile oldukça bilgi veriyor. Mesela rengarenk, ışıl ışıl ve nereye bakacağınızı şaşıracağınız bir roman olacağını kapaktan söylüyor. Her yerden başka başka cümlelerin çıkacağını da belirtiyor.
    İçerik ise Dublörün Dilemması kadar etkilemedi beni. Murat Menteş romanı okuduysanız nasıl bir anlatımı olduğunu biliyorsunuzdur. Kendisinin enteresan ve değişik bir anlatıma sahip olduğunu kabul ediyorum. Ama özellikle bu romanında, sanki bu anlatım konunun önüne geçmişti. Anlatımın değişikliği ve enteresanlığı benim konuya adapte olmama ve konuyu takip edip merak etmeme engel oldu. Yazar, kitabın konusunu ne kadar önemsiyor bilmiyorum. Ancak öyle bir anlatım var ki sanki böyle bir anlatım yapabilmek için konu bulunmuş gibi. İlk kitabı olan Dublörün Dilemması’nda böyle değildi. Orada konu ve anlatım biçimi beraber el ele gidebiliyorken burada anlatım biçimi öne geçmiş.
    Bu anlatım tarzıyla daha kaç kitap yazılabilir bilmiyorum. Bir noktadan sonra okuyucuyu sıkacağını ya da yazarın tıkacağını düşünüyorum. İkinci olasılık, birinci olasılığın gerçekleşmesinden daha az olası.
    Ki kitap, birçok Türk romanından daha fazla aksiyon, silah ve kan barındırıyor. Kitabın da en sevdiğim yanı bu oldu. İçerdiği aksiyon eğlenceliydi. Karakterin aklına sürekli sayılarla bağlantılı bilgilerin gelmesi de güzeldi ama konu, karakterler, olay örgüsü beni cezp etmedi. Kötü olduklarından değil, anlatım biçiminden ötürü.
    Kitabın birçok sayfasında eğlendim. Birçok cümlesini de altını çizmeye değer buldum. Her ne kadar konusu ve ilerleyişi parodi gibi olsa da insanı düşünmeye sevk eden ve hızla okurken bir anda ani fren yapmanıza neden olacak cümleleri var.
    Ben kitabı yine de tavsiye ederim. Ederim çünkü pek de emsali bulunabilecek, Türkçe’de benzeri olmayan bir roman. Murat Menteş’i okumak için tercih edilebilecek ilk kitap olmasa da, okunmaya değecek kitaplardan biri. Titanik’in yenisinin yapılmayacağı güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • CAMPBELL: Tanrı’nın pek çok filozof tarafından tekrarlanan bir tanımı vardır. Tanrı, merkezi her yer olan ve sınırı hiçbir yerde olmayan -duyuların değil aklın bilebildiği- kavranabilen bir âlemdir. Merkezde ise, Bill, tam oturmakta olduğun yer. Diğer merkez ise burada benim oturduğum yer. Her birimiz bu gizemin birer tezahürüyüz. Bu size, kim ve ne olduğunuz anlayışını bir şekilde veren mitolojik bir farkına varış.

    MOYERS: Yani bir metafor, gerçekliğin bir imgesi.

    CAMPBELL: Evet. Merkezin aynı zamanda karşınızdaki insan olarak tam karşınızda durduğunu fark etmezseniz bu, ham bireycilik olarak da tercüme edilebilir. Birey olmanın mitolojik yolu budur. Merkezdeki dağ sizsiniz ve merkezdeki dağ her yerdedir.
    Joseph Campbell
    Sayfa 122 - MediaCat Kitapları; 1. Baskı: Eylül 2017
  • 288 syf.
    ·8/10
    Orhan Pamuk’a bakışım sürekli değişiyor. İlk okuduğum kitabı Yeni Hayat’tı, hoşuma gitmişti. Sonra Nobel almasına vesile olduğu söylenen ve bol övülen kalın kitabı Benim Adım Kırmızı belki de fazla övüldüğü için o kadar da hoşuma gitmemişti. Ve Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un ikinci romanı, yazarla üçüncü buluşmam oldu. Bir babaanne, üç torunu ve mahallelinin gözünden Türkiye’nin “Batılılaşma” sürecini, siyasi gerilimini ve yansımalarını irdeleyen roman sade anlatım, net çatışmalar ve renkli karakterleriyle ayakları yere basan bir roman.

    Gebze’nin yakınlarında Cennethisar’da geçiyor roman. Bir babaanne var, cüce yardımcısıyla yaşıyor ve üç torunu bir haftalığına babaannelerini ziyarete geliyor. Tarihçi olmak isteyen akademisyen Faruk, devrimci olmak isteyen Nilgün ve zengin olmak isteyen Metin anne-babalarının da ölümüyle beraberliklerini bayağı yitirmiş haldeler. Babaannelerinin yaşadığı sessiz eve gelip onu eşinin, oğlunun ve gelininin mezarına götürüyorlar. Gelmişken de biraz kalıyorlar. Faruk Gebze’ye gidip Osmanlı arşivlerini karıştırıyor, Nilgün her sabah denize gidiyor, Metin de mahallenin zengin çocuklarıyla vakit geçiriyor. Her bölümün bir karakter ağzından anlatıldığı romanda Nilgün hariç herkesten dinliyoruz hikayeyi. Bu da komünizmin bastırılmışlığının, susturulmuşluğunun bir simgesi olarak gösteriliyor.

    Roman size çocukların çatışmalarını anlatmak hevesinde değil. Asıl hikaye babaanne Fatma’da. Fatma, vaktiyle babasının doktor bu iyi çocuktur diyerek tanıttığı Selahattin ile evlenmiş. Tarihler de herhalde 20. yüzyılın başları denebilir; ortada hala bir Osmanlı var. Selahattin hevesli bir doktor. Çok okuyor, çok çalışıyor, haliyle de çok batılılaşıyor. İstanbul’da onu sakıncalı bulup uzağa sürmek istiyorlar. Böylece Cennethisar’daki evlerine yerleşiyorlar. Sürülmüş olmanın verdiği ezilmişlik, anlaşılmazlık Selahattin’in iyice zıvanadan çıkması için ortam oluşturuyor. O zaman tek tük evlerin olduğu Cennethisar’da doktor olmak ona fazlasıyla vakit veriyor; o da kendini içkiye ve her şeyi içine sokmaya çalıştığı ansiklopedisine veriyor. Çok geçmeden ateist oluyor; eşine bunu kabul ettirmeye bile çalışıyor. Bu noktadan sonra karı koca arasında korkunç bir uçurum açılıyor. Fatma kendini eve kapatıyor, Selahattin ile odalarını ayırıyorlar ve bir hayalet gibi yaşamaya başlıyor. Allahsız dünyaya küskün, Allahsız dünyadan korkan Müslüman dünya, Fatma karakteri üzerinden çok iyi özetlenmiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği görece daha “Allahsızlaşma” sürecine de Müslümanlığın o sessiz çığlığı bu karakterde öylesine iyi oturtulmuş ki. Fatma aksi ama aksiliğinden silkinip bir şeyler yapma hevesinde değil. Kocasının Allahsızlığı da anlattığı o ansiklopediyi yazabilsin diye kocasına mücevherlerini tek tek veriyor bile. İlginçtir, kocasıyla çok konuşması yok. Kocası ona sarhoş sarhoş “Hadi Allah yok de.” dediğinde bile sadece tövbe istiğfarını duyuyoruz Fatma’nın. Kocası soyadı kanunuyla Darvınoğlu soyadını alıyor; gıkı çıkmıyor. Bu sessiz küskünlük, en azından kendi gördüğüm kadarıyla Müslüman kesimin çoğunun cumhuriyetin getirdiği modern değerlerle imtihanında aldığı tavır. Fatma’nın anlatımında bu acz, küskünlük, öfke çok net. Şahsi olarak da durumu böyle görüyor oluşum karaktere ısınmamı kolaylaştırdı. Fatma’nın bu içine kapanması aynı zamanda Müslüman kesimin İslam’ı savunma konusunda ne kadar hazırlıksız olduğunun da ispatı gibi. Sonuçta büyük bir çoğunluk Müslüman olduğu için İslam’ı fikri anlamda savunmak gibi bir şey yoktu pek bu toplumda. Herhalde. Yani. Galiba.

    Fatma bu İslami aczinin getirdiği aksilikle evinde otururken, torunlar boş durmuyor. Faruk Osmanlı arşivlerine giriyor, arşivlerdeki davalardan belki de bir hikaye yazabilirim diye düşünüyor. Sonra belki de bir tarih kitabı yazabilirim diye düşünüyor. Faruk bu düşünceleri kafasında döndürürken, kurmaca metin ile ilgili ilginç düşünceler de ortaya atıyor. Bana bu kısımlar Orhan Pamuk’un şahsi beyin jimnastiği gibi geldi. İleride yazacağı Osmanlı dönemi romanlarını kafasında kurmaya çalışırkenki düşünceler gibi bu kısımlar. Her ne kadar bunları okumak keyifli olsa da, Sessiz Ev’in odağına girmediğini düşünüyorum. Faruk romandaki olanlardan biraz fazla uzak bir karakter. Aynı zamanda dedesi ve babası gibi içkici olması yüzünden de bu karakter bir “tekrar” gibi geliyor. Gariptir ki aldığım baskının arkasında bu yeni basımın yazarın anlatımdaki tekrarları giderdiği yeni bir baskı olduğu yazıyor.
    Diğer kardeş, Nilgün ise, bu romanda sessiz. Roman 32 bölümden oluşuyor ama bir tanesi bile Nilgün’ün ağzından değil. Nilgün kendini anlatmıyor ama Nilgün’ü anlatan karakterle de bu boşluk gideriliyor. Hasan, evdeki cüce hizmetçinin yeğeni. Küçükken Nilgün ve Metin ile oynadıkları hatrında. Hasan şimdi lise çağında, matematik ve İngilizce derslerini vermesi gereken bir ülkücü. Ülkesini kurtaracak bir tek adam olma derdinde. Ve tabii Nilgün’e aşık. Plaja giden insanları edepsizlikle suçlasa da Nilgün’ü plaja kadar takip etmekten ve hatta gidip çantasından tarağını çalmaktan geri durmuyor. Zaten o aslında Nilgün’ün komünistliğinden habersiz ilk başta. Nilgün’ün bakkaldan Cumhuriyet almasıyla her şeyi anlıyor. Yine de komünistliği Nilgün’e konduramıyor, masumane bahaneler bulmaya çalışıyor. Romandaki komünist-ülkücü çatışmasına kondurulmuş bu masumane aşk hikayesi gerilimli bir ilerleyiş ve ardından gelen sert sonuyla romanın itici güçlerinden.

    Metin ise ayrı hikaye. Fatma-Selahattin çatışması dini, Nilgün-Hasan çatışması siyasi temelliyken Metin aslında nereye gittiğimizin acı bir göstergesi. Çünkü Metin’in çatışması parayla. Zengin çocuklarla takılıyor. Birine aşık da oluyor hatta. Büyük düşleri var Metin’in. Amerika’ya gitmek istiyor. Çok para kazanmak istiyor ve etrafı kızlarla dolsun istiyor ve güzel bir evi olsun istiyor ve sonra güzel bir arabası olsun istiyor-ağabeyinin Anadol’u onu romanda çoğu kez yüzüstü bırakıyor zaten- ve bunların olması için de babaannesinin evini yıktırıp yerine apartman yaptırmak istiyor. Gençlik olarak yaşadığımız dini yozlaşı ve depolitizasyonun çok net bir örneği Metin. Belki fazla klişe; ama romana ağabeyi Faruk’tan daha fazla katkısı olduğu da bir gerçek.

    Romanın en gizli başarılarından biri akıcılığı. Sürükleyicilikten ziyade romanda anlatıcılar bu kardeşler, babaanne, Hasan ve cüce hizmetçi diye değişirken anlatıda kaybolmuyorsunuz hiç. Bunda romana sonradan eklenmiş bölüm başlıklarının da katkısı var tabii. Aynı zamanda romanın akıllıca kurgulanışı sayesinde zaman anlatıcıdan anlatıcıya sürekli ilerliyor; karakter geri dönüp ben bu sabah şunu yaptım öğlen de şunu yaptım ki siz o esnada başkasından dinliyordunuz hikayeyi ya benim ne yaptığımı bilin eh şimdi de akşam oldu işte yürüyorum gibi dönüşlerle sizi sıkmıyor. Zamanda sürekli ilerleyiş ve bir karakterin bıraktığı yerden diğerinin devam edip romanı başka yönde ilerletmesi, bunların sonunda bir bütüne varması, gerçekten de üzerine düşündükçe daha da hoşuma gidiyor. Yazar tüm bunları yaparken aynı zamanda bir mahalle düzeni de oturtuyor. Romanda bir günü okuduktan sonra ertesi gün Hasan’ın plaja gideceğini, sonra hizmetçi Recep’in gidip kahvaltı hazırlayacağını, öğlenin Faruk’un araştırmalarıyla geçeceğini bilmek bir tekrar sıkıcılığından uzakta, düzenlilikten dolayı size keyif veren bir olgu.

    Kapağına göre kitap almak yapılacak iş değil. Kapağına bakıp oyun alanlara sinirlenirdim; oradan gelen bir huyum bu. Ne acayiptir ki ben Sessiz Ev’i kitapçıda gördüm; kapağı çok cezbetti. Sonra almayacağım dedim. Bir daha gördüm. Bir daha içim gitti. Sonra kitapçının önünden geçerken yeter alıyorum ben bu kitabı deyip aldım. Hani yapılacak şey değil yine de bu yaptığım; ama galiba hayatımda ilk kez bir kitabın kapağından beklediğimi içinde bulabildim. Huzurlu bir yerde yaşayan rahatsız babaanne, nesillerin çatışması, fikirlerin çatışması, din ve modern dünya çatışması ustaca bir sadelikle ve akıcılıkla anlatılmış. Sessiz Ev, sağlam, sessiz, sakin, güzel bir roman. Arada raftan alıp kapağına bakarım artık.
  • 318 syf.
    ·10/10
    Yalniz "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" yı değil de "Bir Ada Hikayesi" ni tamamını değerlendirmeye çalışarak sizler le paylaşmak istedim.
    Yaşar Kemal in dört ciltten oluşan Bir Ada Hikayesi adlı eseri tek kelime harika. ''Halkların Kardeşliği'' SEVGİ ile olur(un) romanını yazmış. Güzel bir şey yapmak istersen tabi ki bunun temeli sevgidir, hemen herkes de temelini sevgiden oluşturur,ifade etmek istediğini sevgi temelli olur ama hiç kimse Yaşar Kemal gibi yalın ve derin dile\yazıya dökmemiş tir.Ne tarafa dönsen kırım ne tarafa dönsen zulüm. İşte böyle bir savaşın hemen ertesinde küçücük bir adada yaşanır her şey. Filmlerde görüp te inandırıcılığın olmayan (şirinlik olsun diye abartıldığını düşünürdüm) o küçük şirin sahil kasabalarının sevgi dolu hayatlarına inandım. Yaşar Kemal anlatırsa böyle anlatır diyeceğimiz bir anlatı olmuş. O kadar farklı insan o kadar farklı kültür bir araya getiriliyor ve mayalanıyor.Bu sadece yalın bir sevgi ile oluyor. Kültürleri öyle güzel anlatıyor ki kabak çiceği dolmasını ilk defa duydum yani varlığından Bir Ada Hikayesi sayesinde haberim oldu. Ama o kültüre hayran kaldım, Yaşar Kemal kabak çiçeği dolmasını anlatır en sevdiğin yemek kabak çiçeği dolması olur Yaşar Kemal inciri anlatırsa en sevdiğin meyve İncir olur ve Yaşar Kemal dengbêjleri(Kelime anlamı söz söyleyen, anlatıcı. Anlatıcılar toplumu ve bireyi her yönü ile anlatır kimi zaman bir insanın duygularını düşüncelerini, yaptıkları hataları kahramanlıkları kimi zaman da toplumun sosyal kültürel yaşamını tarihi ve güncel olayları hikaye, türkü ve ya masallaştırarak anlatır)anlatırsa hiç bilmediğin bir dil ve kültür olsa da hayran kalırsın. Feqîyê Teyran dan Lokman Hekime Anka kuşu dan Arap Emirlikleri nin kalıtsal inançlarına her şey ama he şey var yerli yerinde ve güzel varlar.
    Yezidi katliamı bir soykırımdır ve insanlık tarihinin kara bir lekesidir. Bu zulme şahit olan Poyraz Musa ile bunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Savaşın en hafif sonuçlarından biri olarak kabul edilen mübadelenin aslında ne kadar büyük bir zulüm olduğunu onları yaşayanlardan öğreniyoruz. Yaşar Kemal i herkes okumalı bence çünkü o Türkiye nin samimi bir Dengbêj i dir. İYİ Kİ GEÇTİN BU DÜNYADAN YAŞAR KEMAL VE İYİ Kİ ANLATTIN. ÇOK ŞÜKÜR Kİ SEN ANADOLU'LUSUN.
  • 157 syf.
    1960 yılında kaleme alınan orijinal ismiyle The Status Civilization yazarın ülkemizde yayımlanan ilk ve aynı zamanda son romanı. Ancak, ülkemizde yayımlanan pek çok bilimkurgu derlemesinde Sheckley’nin öykülerine rastlamak mümkün.

    Mevki Uygarlığı kitabında, Dünya'da suç işleyen insanlar hafızaları silinerek Omega adındaki sadece suçluların olduğu bir gezegene gönderilmektedirler. Will Barrent adlı kahramanımız da buraya gönderilir. Burada suçlular arasında değişik bir hiyerarşi vardır. Bu gezegen mahkumların kötülüğe tapan bir dünya yarattıkları ve statünün ölümler tarafından yönlendirildiği bir gezegendir. Ama sürpriz kahramanımızın Dünya'ya geri döndüğünde gördüğü durumdur. Düzenin hüküm sürdüğü, soğuk ve uyumun en önemli şey olduğu bir Dünya.

    Mevki Uygarlığı, mutlaka okunması gereken bir Bilim Kurgu romanı değil. Hikaye oldukça basit. Alternatif bakış açıları, güvenilmez anlatıcılar veya zaman / perspektif kaymaları yok. Ama ilginç.
  • 480 syf.
    Bu değerlendirme ile ilgili ilk cümlemin ne olması gerektiği konusunda bir türlü karar vermedim. Nihayetinde ilk cümlem, karar vermemek oldu. Evet, açıkçası kitabı beğenip beğenmemek konusunda da kararsızım. Kitap bir polisiye, aksiyon, yüksek tempo, macera ve sair adına kendini okutabilen, başarılı bir kitap ancak bence edebiyat yok, tarih zayıf, bakış açısı ise taraflı!

    Bosna konusunda donanımlı birisi olduğum kanısındayım. O coğrafyayı dolaşmanın yanı sıra Aliya İzetbegoviç’ten, İvo Andriç’e, İsnam Taljiç’ten, Mehmed Selimoviç’e kadar pek çok yazarı, bunların dışında Bosna ile ilgili bir sürü roman yahut akademik kitabı okumuş biriyim. Seyrettiğim belgeseller ve filmler ile görüştüğüm Boşnak dostlarım da cabası…

    1992-95 yılları arasında cereyan eden Yugoslavya İç Savaşı'nı ve Bosna katliamlarını çok iyi biliyorum. Hatta bir yazar olarak Aida Spahiç karakteri üzerinden Bosna soykırımında Saraybosna kuşatmasını da anlattığım bir romanım var: Yola Düşen Gölgeler

    Bütün bunları yazmamın sebebi, aslında kitabı okumamın da sebebidir. Yani, daha önce yazarının hiçbir kitabını okumadığım bu romanın, Bosna’daki katliamlarla ilgili olduğunu öğrenmemle birlikte kitabı temin ettim.

    Evet, kitap muhtemelen Glenn Meade tarzına çok uygun. Hacimli bir eser olmasına kaşın kendini okutabilen, tipik modern Amerikan/Avrupa edebiyatı yapısına yatkın; edebiyattan uzak. Çabuk anlatıma dayalı, art arda diyalogların serpiştirildiği, fast food bir romandı. Dan Brown havası vardı diyebilirim. Grange’ın ise daha alt seviyesinde.

    Neticede romanı bir Hollywood filmi seyreder gibi okudum. Zaten karakterler de filmlerden çıkıp gelmiş gibilerdi. Çoğunun gerçekçi tipler olmadığı kanısındayım.

    Romanı tavsiye etmeyecek olmam ise tarihi, teknik ve sosyal sebeplere dayanıyor.

    Soykırıma uğrayanların çok büyük bir kısmı Boşnaklar olmasına ve olayların hemen hepsinin Bosna’da vuku bulmasına rağmen, ilginçti kitapta bir tane bile Boşnak karakter yok!

    Sanırsınız Sırplar, o soykırımı Hırvatlara ya da karma bir halka yaptılar.

    Yazarın, hikayesine Dubrovnik’ten başlaması ve orada bile Hırvat merkezli bir anlatım üssü belirlemesi ilk işaretti aslında. Zaten romanda da sık sık Dubrovnik’e gitmiş. ( Romanın sonunda yazar, eseri yazma fikrinin ve ilhamının bir Dubrovnik tatilinde geliştiğini anlatıyor. ) Halbuki roman bir Saraybosna, olmasa bile Konjiç, Mostar merkezli olmalıydı. Üstelik Saraybosna'da kuşatma altında kalan aile, oralı bile değildi. Şehirle bir bağları yoktu. Bu ciddi bir hikaye eksikliğidir bence.

    Şimdi kısa bir bilgilendirme arası verelim ki, neyi niçin eleştirdiğim, ya da kimin, niçin soykırıma tabi tutulduğu anlaşılsın.

    Boşnak, Sırp ve Hırvat denen halklar aslında aynı milletler. Aralarındaki fark din ve mezheptir. Hatta neredeyse aynı dili konuşurlar. Müslümanlara Boşnak, Ortodokslara Sırp, Katoliklere ise Hırvat denir. Yani orada dindar olsun olmasın, herkesin kimliği din üzerinden şekillenir. Bunu da isimler belirler. Yani birinin isminden onun dinini/halkını anlarsınız.

    Kitapta gerçekten Boşnak yani Müslüman ismi taşıyan hepi topu bir kişi vardı. Yaşlı kadın Alma! İlginçtir, yazar Boşnak gerçeğini o kadar görmezden geliyor ya da bunun o kadar uzağında ki, bu tek Boşnak isminin bile soyadı Dragoviç! Yani kocası bir Sırpmış. Çocuklarının adları da Sırp, mesela Slavolyub Dragoviç. Ancak ilginçtir, kocası ve diğer oğlu da Çetnikler tarafından öldürülüyor! Yani, Sırplar Boşnaklara değil, de, yine Sırplara soykırım uygulamış oluyor!

    Romanda Boşnak olduğu iddia edilen anne Lana teknik olarak Boşnak değil. Herhangi bir dine inanmadığı söyleniyor ancak bir Amerikalı ile kilisede evlenebiliyor! Soyadı da Tanoviç. Karma bir soyad zaten. Katledilen babasının Boşnak olduğu yazılsa da, öldürülme sebebi soyu değil, başka bir düşmanlık.

    Keza roman kahramanı, son tanığımız Carla Lane de teknik olarak bir Boşnak değil. Babası Amerikalı, kardeşinin adı ise Luka! Nasıl oluyor da öyle bir aile o kampa düşebiliyorlar, inanılır gibi değil. Şavik'in huzuruna çıkana dek, kampta aylarca tecavüze uğramaması falan da hiç gerçekçi değil.

    Omarska Ölüm Kampı'nın fotoğraflarına bakabilirsiniz. Oradakilerin neredeyse tamamı Boşnak idi. Adları Adem, Fikret, Mehmet, Süleyman, Eldin, Elvir ya da kadınların Emina, Lejla, Ajla, Nimeta, Halida falandı… Ancak dediğim gibi gerçekte soykırıma tabi tutulanlar adeta romanda soykırıma tabi tutulmuş gibiler!

    Yazarın Hırvat yanlısı bir bakış açısı olduğunu da düşündüm. Mesela, Mostar Köprüsü’nü Sırp topçusunun yıktığını yazmış. Halbuki köprü 1993 yılında Hırvatların top atışlarıyla yıkılmıştı. Bu tarihi bilgiyi bile çarpıtıp roman boyunca tek suçlu Sırplarmış gibi yazması doğru değildi.

    Hatta bir yerde Sırp, Hırvat ve Boşnakların benzer soykırımları yaptığını iliştirmiş, bu eşitleme çabası da büyük bir kötü niyet bence. Sırpların ve Hırvatların birbirlerine ve Boşnaklara yaptıkları katliamlar çok canlı, Toplu mezarlar duruyor. Ancak Boşnakların birkaç münferit hadise dışında böyle bir suçları yok. O yüzden “eşitleme çabası” çok ayıp bir şey. Burada yazarın, maalesef Boşnak yerel kaynaklar ya da anlatıcılar yerine Hırvatlardan istifade ettiği kanısındayım. Öyle ki, teşekkür kısmında da bir tane bile Boşnak adı geçmiyor. Romandaki bazı isimlerin de tartışmalı olduğunu söylemem lazım.

    Bu arada şunu ifade etmem gerekiyor, bir Müslüman olarak bu konuda taraf tutmuyorum. Gerçeğin yazılmasını istiyorum. Eğer Boşnaklar aynı şeyleri ötekilere yapsa idi tepkim yine aynı olurdu. Benim için mazlumun ve zalimini dininin, milliyetini bir önemi yok; insanlık önemli olan.

    Romanın kurgusu, finali, diyaloglar hepsi "newage batılı roman" tipiydi. Benim gibi teknik, tarih ve coğrafya bilgisi çok iyi olan okurlar için, ortalama bir Boşnak için pek bir şey ifade etmeyecek ancak sıradan bir okur için iyi bir macera kitabı olabilecek bir eserdi.

    Yazara tavsiyem, daha iyi çalışması...
  • 248 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    “Saklı” Ayfer Tunç’un ilk kitabı, benim de kendisinden okuduğum ilk kitap oldu. Genç yazar bu kitabında genel olarak şiirsel bir üslupla yazdığı öykülerini hassas bir anlatımla ortaya koymakta. 1988-1989 Yunus Nadi ödülünü aldıktan sonra yayınlanan bu kitap yazarın kurgusunun gücü hakkında bir fikir vermekte.

    Yanlış bir zamanda, yanlış bir kitaba inceleme yapmaya başladığımı düşünebilirsiniz tabii. Öyle ya “Evvelotel” yazıyor kitabın kapağında, yayım yılı 2006. Herkes tarafından takdir edilen bir yazar var ortada bir de – Ayfer Tunç. Ben de başta Ayfer Tunç nasıl bir yazar, nasıl öyküler yazıyor diye başlamıştım bu yolculuğa.

    İlk iki öyküyü okuduktan sonra ama - ki ikisi de modern insan sorunlarını irdeleyen üst düzey hikayelerdi- nette biraz gezindim ve bir kitaba körü körüne atlamanın zararlarını tekrar deneyimledim tabiri caizse. “Evvelotel” toplam 9 öyküden oluşuyordu sadece, kitabın ikinci kısmındaki öyküler yazarın 24 yaşındayken yazdığı “Saklı” kitabındandı, yani iki kitap bir arada satılıyordu. Üstelik “Evvelotel” “Saklı”nın bir nevi yeniden yazımıydı. Ayfer Tunç ilk kitap günleri ile yüzleşerek, orada potansiyelini tam karşılayamadığını düşündüğü öykülerini, farklı anlatıcılar, farklı kurgular, farklı dönemler kullanarak tekrar yazmıştı.

    Bunu anladıktan sonra yazara saygım arttı tabii artmasına ama değişik bir okuma yöntemiyle tekrar okumaya başladım kitabı. İlk önce “Saklı”nın ilk hikayesini okuyor sonra da onun “Evvelotel” versiyonun okuyordum. İlk kitabı daha önce okumayanlar, bu yöntemi deneyebilir, ya da ilk önce “Saklı”yı daha sonra da “Evvelotel”i okuyabilirler.

    Öykülerin “Evvelotel” versiyonları derken birebir aynı hikayeler olarak düşünmeyin. Ama bu konuya daha sonra gireceğim. Önce iki kitap arasındaki en önemli farktan bahsedelim. Başta söylediğim gibi “Saklı” yazarın ilk kitabı. Buradaki hikâyeleri Ayfer Tunç ilk gençlik döneminin başlarından itibaren kaleme almış, açıkça söylemek gerekirse bir ilk kitap nasılsa bu da öyle. (Bir iki öyküde bizim hikaye etkinliklerimizde yazılan potansiyeli yüksek bazı öyküler geldi aklıma açıkçası) Tüm cephanesini kullanmış yazar. Bir hikayede her şeyi vermek istiyor sanki, ama bunaltmıyor genelde. Şiirsellik ön planda, öyküler alıp götürüyor bizi, hüzün, yalnızlık, sevgisizlik gibi konular ön planda genellikle. Kelimeler düzgün, metin akıcı. Bir iki öykü hariç beğendim hikayeleri.

    Yeniden yazım öyküler ama, daha dolduruyor insanın içini. Buradaki kurguyu çok daha fazla sevdim. İlk kitaptaki hikayeler üzerine olsa da, buradaki ana temalar yabancılaşma, yalnızlık, kıskançlık gibi modern insan problemleri bir nevi. Tek başına okunduğunda bir profesyonelin elinden çıkmış güçlü öyküler olarak yorumlanabilecek “Evvelotel”, Saklı’dan sonra okunduğundaysa gerçek bir kurgu şaheseri olarak göze çarpıyor. Üstkurmacanın çeşitli yöntemlerini denemiş Ayfer Tunç burada. Bir hikaye ilkinin açtığı parantezi kapatıyor, diğeri ilk hikayenin içindeki bazı bilgileri bizi irrite etmeden yalanlıyor. Bazen bir soruya cevap buluyorsunuz, bazense anlaşılamayan şeyler açıklığa kavuşuyor. Ama bunlar sıkmıyor kesinlikle okuyucuyu, su gibi akıp gidiyor.

    Biraz da hikayelerden bahsedeyim. Kitapların isim hikâyeleri “Saklı” ve “Evvelotel”de iki farklı öykü var aslında. “Evvelotel”de,”Saklı”da anlatılan Süslü Yenge’nin hikayesinden bahsedilmiyor, orada saklı olan başka bir hikayeye yoğunlaşıyor Ayfer Tunç. Süslü Yenge’nin kocasının eski oğlunun, babasını bulmak için otele gelişi buradaki konu.
    “İhtilaller Neye Benzer” hikâyesinde kardeş ”Kibir” hikayesini bir nevi intihar mektubu olarak kabul ediyor ağabeyinin. Abisine karşı olan duygularını mükemmel bir şekilde yansıtıyor Ayfer Tunç burada. İlk hikâyedeki bazı bilinmeyenler de su üstüne çıkıyor.

    “Yaşadığımız Yerler”de şiirsel anlatım yüzünden işin içinden çıkılamıyor fazla, ama Halas’ın sevgilisinin anlattığı “Halas” öyküsünde işin iç yüzünü anlıyoruz büyük oranda.

    “Önemsizlik “ve “Acılezzet” birbirini tamamlayan ve bir nevi birbirini yalanlayan öyküler. Birisinde yazar tarafından Madam Estrea ile Nesim arasındaki bağ anlatılırken, diğeri, hikayenin sonrasında ve öncesindeki olayları Madam’ın kiracısı ve ona platonik bir aşk besleyen bir gencin kaleminden anlatıyor bize.

    “Ay Bakıyor”da eşini kaybettiği gölde oğlunu da bıraktığını kabul edemeyen bir Selvi hanımın dramını okuyoruz kendi dilinden. “Hiçbir Hikaye Göründüğü Kadar Temiz Değildir” de bu annenin dönemlik komşusu pis bir beyaz yakalının öyküsünde öğreniyoruz, işin aslını.

    “Mozart’ın Son Zartı” yaşamak için yalan söylemiş bir kadının itiraflarını ve arkadaşının o yalanlara bağımlılığını okuyoruz, “Doğru”da ise o yalanlara , ama başka bir kadın üzerinden kapılan bir kocayı görüyoruz. İki öykü arasındaki bağ tek bir paragrafta anlaşılıyor burada.

    “Su” ve “Yanık Taşlar”da farklı dönemlerde tek bir anlatıcının ağzından dinliyoruz hikayeleri. Ana tema aynı ama susuzluk.

    “Silentium”da bir yaz adasında fayans işçiliği yapmakta olan Cafer’in hüzünlü bekleyişini görüyoruz. “Tevekkül”de ise hikâyeyi başka birinin, Cafer’in çalıştığı evin sahibinin ağzından dinliyoruz ve beklenilenle tanışıyoruz.

    Son öykü(ler) “Yüreğin Mahallesi”nde yalnız bir kadın olan Asude’nin hikayesini okurken , “Serim Düğüm Çözüm” de ilk hikayenin yazarına yapılan oldukça sert bir eleştiriyi görmekteyiz. Asude’nin çözüme bağlanamama sebeplerini araştırıyor yazar. Bu son öyküyle Ayfer Tunç sanki tüm “Saklı” kitabını eleştirmiş ve üstkurmacanın da en tepesine çıkmış.

    Kitap boyunca Ayfer Tunç’da 17 yıl sonra ne kadar değişim yaşandığını görüyoruz, ama daha da önemlisi neden Ayfer Tunç okumamız gerektiğini de anlıyoruz. “Saklı” edebi bir derinliğe sahip bir kitap evet, betimlemeler, metaforlar üst düzeyde ama sanki bir yavanlık var, bitmiyor kolay kolay öyküler. Oysa “Evvelotel”deki hikayeler okutuyor kendini büyük bir zevkle, olması gereken olmuş ve kitap gerçek potansiyeline kavuşmuş. “Saklı”da dolup taşan o genç şairane yazım tarzı, “Evvelotel”de olgunluğun verdiği hesaplılıkla tam kıvamına çekiliyor ve bize mükemmel bir kitap olarak geri dönüyor.

    Romanlarını okumadım ama anladığım kadarıyla Ayfer Tunç Türk edebiyatının en başarılı öykücülerinden biri. 1000 kitap inceleme klişelerinden de bir iki örnek vererek bitireyim yazımı (Bunlara da girmek lazım bir ara) Kendisini bu kadar geç tanıdığım için pişman olduğum bir yazar Ayfer Tunç, okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle son olmayacak. Daha önce okumayanlara kesinlikle tavsiye edebilirim.